Ankara’nın kuzeyinde cennetten bir parça

29 Ekim 2012 Pazartesi / Ankara Karagöl gezisi

Sabah saat 8’i çeyrek geçe, yıllar önce bit pazarından alıp yenilediğim emektar dağ bisikletimle Anıttepe’den çıktım yola. Dışarıda yazdan kalma, çok güzel, güneşli bir hava vardı. Cumhuriyet Bayramı’ndan dolayı, Anıtkabir ve Anıtkabir’e giden yollar polislerle doluydu sabahın o saatinde. Gençlik Caddesi’nden sonra sırasıyla Anıt Caddesi, Tandoğan Meydanı ve Kazım Karabekir Caddesi’ni takip ederek Aydınlıkevler’in ortalarından İrfan Baştuğ Caddesi’ne saptım. Havaalanı yolu üzerinde olan bu caddedeki binalara dikkat edecek olursanız, hemen hemen hepsinin dış cephe kaplamalarının aynı olduğunu görürsünüz. Yurtdışından gelen yabancı konuklar ve devlet adamları, çirkin bir kent görüntüsü ile karşılaşmasınlar diye böyle bir uygulama yapmış Ankara Büyükşehir Belediyesi. İrfan Baştuğ Caddesi’nin devamında, duble yollar, kentsel dönüşüm projeleri, viyadükler, köprüler, İslami sentez ürünü minareli, kubbeli postmodern binalar, kırmızılı, mavili

Toki evleri manzaraları eşliğinde Pursaklar’a, oradan da Saray’a kadar geldim. Sabah kahvaltı yapmamıştım, Saray’da bir yerde poğaça yiyip, çay içtim ve hiç vakit kaybetmeden yoluma devam ettim. Saray’dan sonra tabelaları takip ederek Çubuk yoluna döndüm. Sağımda Esenboğa Havalimanı vardı; uzun bir süre havaalanının yanından gittim, Esenboğa’dan sonra da Ankara’nın Kuzey’inde kalan Çubuk ilçesine geldim. Pursaklar tarafında hafif bir eğim olsa da Çubuk’a kadar yol geneli düz ve bakımlıydı. Çubuk’un merkezinden tabelaları takip ederek Karagöl yoluna saptım, yol üzerinde bir tezgahın önünde durdum ve tezgahtaki adama bal satıp satmadığını sordum.

“Abi, bizde bal yok turşu var” dedi…

Ne alaka demeyin; Çubuk turşusu çok meşhurdur, buraya genelde turşu almaya gelir insanlar. Laf lafı açtı; nereden gelirsin, nereye gidersin, ne iş yaparsın vs şeklinde biraz muhabbet ettikten sonra yola devam etmek üzere bisiklete yöneldim. Seleye oturur oturmaz turşucu,

“abi, arka lastiğin patlamış galiba” dedi…

İndim ve lastiğe baktım; gerçekten de lastik patlamışmış. O sırada, bize doğru karşıdan traktörle birisi geliyordu. Traktörü kullanan adam, turşucunun abisiymiş…

“Aha, işte bizim motor (köylerde traktöre motor ya da makine de derler), abim seni Çubuk’a kadar bıraksın. Orada bisikletçi de var” dedi…

Bisikleti römorka koydum, ben de bisikletin yanına oturdum ve Çubuk’a geri döndüm. Turşu satan adamın dediği bisikletçiyi buldum ve hemen dükkana girdim. İslam Bisiklet;       büyükçe, güzel, ferah bir dükkandı… Hemen bisikleti ters çevirdik, arka lastik  söküldü, delik bulundu ve güzelce onarıldı. Bisikletçiye 2 TL ücret ödedikten sonra Karagöl gezime kaldığım yerden devam ettim.

Araçların yoğun olduğu, geniş duble yollar bitti ve Çubuk’tan sonra yol, daha keyifli olmaya başladı. Yemyeşil, bol ağaçlı köy yolları, dere üzerinde köprüler, traktörler, köy çocukları, tarlalar, çeşmeler, rengarenk sonbahar yaprakları, palamut, çam, iğde, elma ve ayva ağaçları… Evden çıkarken bir şey yememiştim; Saray’da yediğim bir adet poğaça ve içtiğim iki bardak çayla idare ettim o saate kadar ama, yol o kadar keyifliydi ki acıkıp acıkmadığım aklıma bile gelmiyordu. Çubuk’tan 7 kilometre sonra, yolun solunda uzun havuzlu bir çeşme var; giderken ve dönerken burada durdum, elimi yüzüm yıkadım, ferahladım. Ara ara susayınca, yol üzerinde rastladığım hayratlardan, çeşmelerden su içtim, acıkınca da elma ağaçlarına tırmandım, elma toplayıp yedim afiyetle. Ayvaya da niyetlendim ama ayvalar kocamandı, yarım bırakıp ziyan etmek istemedim. Bu arada, ayvanın büyük olması kışın sert geçeceğine delalettir. Bakalım, 2013 senesinde Ankara’da kış nasıl olacak…

Uzun havuzlu çeşmeden 15 Kilometre sonra Kışlacık Köyü’ne geliniyor. Aslında geliniyor demek yerine iniliyor demek daha doğru olur.  Çeşmeyi geçip biraz tırmandıktan sonra Kışlacık’a doğru güzel manzaralı, inanılmaz keyifli bir iniş var.

İki tekerlilere havlamak adettendir ya, Kışlacık’ın girişinde iki sevimli köpek karşıladı beni. Hemen durdum tabi! Islık çaldım, geldiler yanıma, biraz oynadım onlarla, sonra yoluma devam ettim.

Karagöl, bir krater gölü olduğu için rakım olarak Ankara’dan epey yüksekte. Kışlacık’tan sonra dik yokuşlar başlıyor ve tırmanış, Karagöl’e kadar neredeyse hiç bitmiyor. Dalyan’daki radara benzer bir verici istasyon vardı yolda. Buranın solundan devam ettiğiniz zaman Karagöl’e ulaşılıyor… İstasyondan sonra ağaçlar sıklaşıyor ve sarıların, kırmızıların birbirine karıştığı bir renk cümbüşü içinde göle doğru keyifle ilerliyorsunuz.

Sonunda Karagöl’e geldim ve gölün etrafında bir tur attım. Bisiklet gezilerimde, ağır olduğu için analog makine taşımıyordum ama bu sefer yanıma FM2’mi almayı ihmal etmedim ve bol bol fotoğraf çektim. Fotoğrafları tab edip dijitale aktarınca onları da bu geziye ekleyeceğim. Etrafı ormanla çevrili küçük ama çok güzel bir krater gölü burası.  Ankara dışından misafirim geldiğinde, Eymir Gölü dışında gidilebilecek, doğa içinde, sessiz sakin bir yer keşfetmiş oldum. Üstelik burası şehre uzak olduğu için, Eymir gibi kalabalık da değil.

Gölün etrafında gezinirken, çilingiri kurmuş, rakı içip muhabbet eden alemci abilere rastladım. Abilerle ayaküstü biraz sohbet ettikten sonra gölün ve çevrenin fotoğraflarını çekmeye devam ettim. Fotoğraf çekerken arkamdan bir ses:

“Can kardeş, salata da koyayım mı” dedi.

Anlamadım önce, sonra bir baktım, alemcilerden Hasan abi, elindeki pideyle bana doğru geliyor. Mangalda yaptıkları şişlerden pidenin arasına koymuş, bana getirmiş, sağ olsun.

Teşekkür ettim, “alırım tabii” dedim…

Etleri yedim, karnım doydu, keyfime diyecek yok… Biraz daha fotoğraf çektim, bir köpekle oynadım, köylülerle sohbet edip çayımı da içtikten sonra Çubuk’a geri dönmek üzere, 14’55 civarı Karagöl’den ayrıldım. Karagöl’den, neredeyse hiç pedal çevirmeden 6 km aşağıdaki Kışlacık köyüne kadar son derece süratli ve keyifli bir şekilde geldim. Kışlacık’tan sonra dik ve uzun bir yokuş var. Yolun yemyeşil ve ağaçlık olması, harika manzarası, yokuşun o dik eğimini unutturdu bana. Çubuk’a doğru ilerlerken şaşırtıcı bir görüntüyle karşılaştım! Birisi bir ağaca kalp şeklinde bir Türk bayrağı asmış ve o bayrak, uzaktan ağacın yaprağıymış gibi göründü ilk başta gözüme. O yoldan otomobille geçseydim, bu ağacı göremeyecektim belki de.  Üzücü olayların yaşandığı bir dönemde, yalnız başıma bisikletle ıssız bir yolda giderken bu manzarayla karşılaşınca, acaba iyi bir işaretle mi karşılaştım demekten kendimi alamadım. Yokuşu tırmanıp, yokuşun tepelerinde bir yerde, daha önce bahsettiğim uzun havuzlu çeşmede kısa bir el yüz yıkama molası verip, saat 16:27’de Çubuk’a geldim.

Çubuk’a gelince, önce otobüs terminalini sordum sonra da bir şeyler yiyeceğim bir yer aradım. Ara sokakların birinde Gözde Köfte adında bir lokantada yarım ekmek köfte yedim, 1 bardak ayran içtim ve bisikletimi bagajına alacak bir otobüs bulmak için terminale gittim.

Burası, bisikletçiler için önemli! Terminalden Ankara’ya iki çeşit otobüs kalkıyor; bunlar belediye ve halk otobüsleri. Belediye otobüslerine bisiklet alınması yasakmış! Otobüslerde gizli kamera olduğundan, araç sürücüsü eğer otobüse bisiklet alırsa sürücüye ceza kesiliyormuş. Halk otobüsleri bu konuda daha rahat… Özellikle, BMC marka midibüslerin bagajları çok geniş; bisikleti sökmeden, dik bir şekilde bagaya kolayca yerleştirebiliyorsunuz. Bisikletimi midibüsün bagajına yerleştirdim, yazıhaneden bir bardak çay aldım ve otobüsün hareket saatini beklemeye başladım. Ankara’ya bisikletle dönmek istedim aslında ama, hava erken kararmaya başladığından, geziyi Çubuk’ta sonlandırmak zorunda kaldım.

Bu geziyi yarış bisikletimle yapmadım, o yüzden kaç kilometre hızla gittiğimi, bir dakikada kaç pedal çevirdiğimi, ortalama hızımı, katettiğim toplam mesafeyi görme fırsatım olmadı. Pedal çevirirken teknik verilerle ilgilenmeyince yolculuk sanki daha bir keyifli geçiyor. Her şey sezgisel, kafama göre, olduğu gibi… Artık yaz bitti, hava da erken kararıyor ve bundan sonra yarış bisikletime ancak hava iyi olduğunda binebileceğim. Bu geziler de, muhtemelen kısa mesafeli geziler olacak. Dolayısıyla, önümüzdeki yaza kadar bisiklet gezilerime bu emektar ile devam edeceğim.

Yolculuk verileri:

Ankara Çubuk: 42 Km

Çubuk Karagöl: 28 Km

Karagöl Çubuk: 28 Km

Toplam mesafe: 98 Km

Harita:

29.10.2012 Ankara Karagöl gezisi

https://bisikletgezilerim.files.wordpress.com/2012/10/ankara-karagc3b6l-gezisi-29-ekim-2012.jpg

Reklamlar

Bisikletle Ankara Eskişehir(2) 01.10.2012

Geçen hafta, havaların güzel gitmesini fırsat bilerek, Ankara’dan Konya’ya bir bisiklet gezisi yapayım dedim. Pazartesi sabah saat 5 buçuk gibi evden çıkmayı planlıyordum. Gece yatmadan önce son kez meteorolojinin sitesine baktığımda, Konya ve civarında havanın gök gürültülü ve yağmurlu olacağı uyarısını okudum. Sabah uyandım, Konya’ya gitmeye niyetliyken Eskişehir’e gitmeye karar verdim. Havanın durumuna göre Bozüyük’e, belki de Bilecik’e kadar da devam ederim diye düşündüm. Daha önce Eskişehir’e gittiğim ve o seyahatin fotoğraflarını burada yayınladığım için bütün yolu tekrar anlatmak istemiyorum.

https://bisikletgezilerim.wordpress.com/category/ankara-eskisehir-12-07-2012/

Kısaca, sabah 6’yı 5 geçe yola çıktım, akşam 4 buçukta Eskişehir’e ulaştım. Hava çok güzeldi, düşmeseydim ve daha sonra lastiğim patlamasaydı Eskişehir’e 1 saat erken varıp, Bilecik’e doğru yola devam edebilirdim. Bunu güzel bir antrenman gezisi olarak kabul edip Bilecik planımı seneye erteledim.

Görsel

Eskişehir il sınırı

lk molamı Oğlakçı girişindeki Yüceller Tesisleri’nde verdim. Burada 2 tas cacık ve 2 bardak çay içtim, arkasından bir adet kadayıf yedim ve kendime geldim. Boşalan suluğumu doldurdum ve yola çıktım.

Sivrihisar girişindeki TŞOF Tesisleri’nde kısa bir internet molası verdim. Yıllardır önünden geçer dururum, bir kere bile uğrama fırsatım olmamıştı bu tesise. Burada wi-fi olacağını tahmin ettim ve portakal suyumu içerken internetten de fotoğraflarımı, geziyle ilgili notlarımı vs paylaştım.

Ankara’dan Eskişehir yönünde, Sivrihisar’a 13 km kala, 121 ile 124. kilometrelerde sevmediğim bir yokuş var. Bu uzun yokuşun sağ tarafında, gidilen yola dik koyulmuş, şerit şeklinde beyaz kasisler var. Sağdan gitsen bisiklet zıplıyor, soldan gitsen yanından araçlar geçiyor… Yaklaşık 3 km bu çirkin yokuşu çekmek zorunda kalıyorum her seferinde.

Kasisli yokuş

 

 

Görsel

Sivrihisar girişi, TŞOF Tesisleri

Sivrihisar’dan çıktım, 5 km sonra ön lastiğimin patlamış olduğunu fark ettim. Bisikletimi uygun bir yere çektim, ön lastiği çıkardım, iç lastiği yedeğiyle değiştirdim ve yola devam ettim.

Görsel

(Keyfimin kaçtığı anlar. Yolda lastik tamiri)

Patlamış iç lastiği yedeğiyle değiştirmesine değiştirdim ama bu sefer de yedek lastiğin sibobu kalın geldi ve dış lastikte potluk yaptı. Bu da sürüşte dengesizlik yarattı. En yakın benzin istasyonuna gittim, lastiği tekrar söktüm, sorunu düzeltmeye çalıştım. Mükemmel olmadı ama beni Eskişehir’e kadar idare etti.

Lastik sorununu da hallettikten sonra yola hızla devam ettim. Hava çok güzeldi, rüzgar da mani olmadı, hatta ara sıra destek bile oldu bana. Sivrihisar’dan sonra yaklaşık ortalama 40 km/saat hızla Eskişehir’e kadar gittim. Bu ortalama hız, bugüne kadar yaptığım en hızlı uzun mesafe ortalamasıydı.

Görsel

Eskişehir 35 km kala bir benzin istasyonunda güzel bir Massey Ferguson gördüm

Massey’le fotoğraf çekildikten sonra tam gaz Eskişehir’e doğru pedal çevirdim.

Görsel

Ve Eskişehir, nüfus, rakım… Bu tabelaya bu sene ikinci kez ulaştım bisikletimle

Tabela önünde bu fotoğrafı çekmek biraz vaktimi aldı. Bu pozu çekebilmek için yoldan geçen birinden yardım istedim. O sırada o da dolmuş bekliyormuş, aceleye geldi; olmadı. En sonunda, yolun kenarından bulduğum bir kaldırım taşını yere dik yerleştirerek üzerine fotoğraf makinemi koydum ve fotoğrafı çekebildim. Bu tabelanın yakınlarından geçerseniz o kaldırım taşını muhakkak göreceksiniz.

Eskişehir’e geldikten sonra şehir merkezine uğramadım, Kütahya Yolu’ndan devam ettim. Batıkent’e gidecektim ama yolu şaşırdığım için dolandım durdum. Batıkent, Kütahya değil Bursa yolundaymış… Sora sora Batıkent’i bulduğumda kilometre saatimde toplam 251 km yol yaptığım yazıyordu.

Bu yazıda anlatmak istediğim, bir bisiklet turu değil aslında! Türkiye’deki insanların bisiklete olan ön yargıları, bisiklete bineni insan yerine koymamaları, bizleri trafikte araçtan saymamaları, bisiklet kavramını bilmemeleri, tanımamaları.

Yolların durumunu, yola atılan pislikleri daha önceleri hep yazdım, fotoğrafladım, yayınladım internet sitelerinde. Yolların durumundan ziyade, insanımız hala bisikleti tanımıyor. Bir önceki yazımda (https://bisikletgezilerim.wordpress.com/2012/10/06/27-08-2012-ankara-afyon-gezisi/) Afyon’da öğretmenevine bisikletimi almadıklarını yazmıştım. Bir hafta öncesinden rezervasyon yaptırıyorum, 14 saat yorucu bir seyahatin sonrasında yemek yiyip, duş alıp dinlenmek istiyorum ama, adamlar bisikletimi otele almıyorlar! Akşam hava kararmış, saat 8’de Afyon’da otel aramıştım. Ertesi gün Ankara’ya dönmek için Afyon otogarına gittim, bu sefer bisikleti bagaja almayız dediler, sorun çıkardılar. Anadolu firmasının yazıhanesindekiler “tamam, biz alırız” demelerine rağmen muavini ayrı, şoförü ayrı sorun çıkartmıştı. Geçen günkü Eskişehir gezimde de benzer hikayeler oldu. Dün Eskişehir TCDD Gar’a gittim, nöbetçi müdür yardımcısıyla görüştüm. Bisikleti trene alamam diyor!

Muhabbet aynen aşağıdaki şekilde gelişti…
– Yahu, tren boş, bisiklet desen incecik bir şey, acelem var, Ankara’ya dönmem lazım…
– Yok, alamam…
– Yahu, neden?
– Kurallar böyle…
– Avrupa’da hızlı trenlere bisikletleri alıyorlarmış ama… Bir de Avrupa Birliği’ne girmeye çalışıyoruz…

– Avrupalı hızlı trenle 50 sene önce tanıştı; biz ise 3,5 yıl… Bizim onların seviyesine gelmemiz için 50 sene, belki 100 sene geçmesi gerekecek.

– E bir yerden başlayalım, alın şunu trene!

– Sana izin versem, başkaları da görecek.

– E görsün…

Falan filan…

Baktım olmayacak, otogar’a gittim ben de… Bu sefer otogarda bir sorun çıkarmadılar, hatta sağ olsunlar kibar da davrandılar. Sebebini de tahmin edebiliyorum… YHT seferlerine başladıktan sonra Eskişehir Ankara arasındaki otobüs firmaları yolcularının çoğunu kaybetti. Otobüsler de genelde boş, bisiklete de ses çıkarmadılar. Truva firmasıyla geldim Ankara’ya. Muavin arkadaş çok iyi davrandı ve bisikletimi bagaja koyarken yardımcı da oldu. İsmini soramadım ama kendisine teşekkür ediyorum buradan.

Neyse, Ankara’ya geldim, AŞTİ’nin içinden geçerek Ankaray’a gittim, metro kartı aldım ve…

– Hoopp! Giremezsin!
– Nasıl ya?
– Yasak!
– Ya olur mu? Kaç kere geçtim, kimse bir şey demedi bugüne kadar!
– Yasak beyfendi, yasak!
– Kim buranın müdürü, amiri?

– Aha, orada…
Gittim, kapısını çaldım amirin.
– Beyefendi, bisikletimi metroya almıyorlar…
– Kurallar böyle, alamayız!
– İyi, peki… (İçimden küfrederek dışarı çıktım)
Dışarı çıktım ama, dışarıda fırtına, rüzgar, hava kararmış, trafik kalabalık… Geri döndüm, amirin yanına gittim…
– Dışarıda fırtına var, alın şunu lütfen, ineceğim zaten Maltepe’de!
– Yok, olmaz, kurallar böyle. Bana ceza keserler, memuriyette işler böyle. Taksiye bindir bisikletini… Seni alırsam ne derler bana? Her yerde kameralar var…

Rüzgar olmasa, hava aydınlık olsa metroya sokmaya çalışmaz, doğrudan eve giderdim. Üstelik bir de mesai çıkışı; insanlar çok kötü araç kullanıyorlar, mecbur kaldım… Neyse, düşük viteste yavaş yavaş eve geldim bir şekilde. Konuya dönecek olursak, her yıl onbinlerce bisikletin satıldığı 75 milyonluk bir ülkede, 2012 senesinde böyle saçmalıkların, ilkelliklerin yaşanması çok canımı sıkıyor. Bisikletler trenlere de, otobüslere de metrolara da belli sınırlar içerisinde alınmalı. Otobüslerin bagajlarında motosiklet, çekyat, büyük çuvallar, ağır inşaat malzemeleri vs taşındığını gördüm kaç kere. Bisiklet neden taşınmasın?

Bir başka gezide görüşmek dileğiyle

Can Onur (www.twitter.com/ichbincan)

Bisikletle Ankara Afyon 27.08.2012

27 Ağustos 2012, günlerden Pazartesi… Saat 05:45′te Ankara Maltepe’den yola çıktım. E90/D200 karayolu üzerinden sırasıyla Temelli, Polatlı, ve Oğlakçı’dan geçerek Sivrihisar’a geldim. Sivrihisar’a sapmadım, kavşaktan E96/D260 Karayolu’na döndüm.

 

Görsel

E96/D260 karayolunda bir benzin istasyonunda…

Bu yolu takip ederek sırasıyla Yukarıkepen, Aşağıkepen, Gömü, Köroğlu Beli, İscehisar’dan geçerek akşam saat 8 sularında Afyonkarahisar’da oldum. Kilitli pedal, spd ayakkabı olmaması ve guneybatı’dan esen şiddetli rüzgarın da etkisiyle 12 saat olarak planladığım 260 kilometrelik geziyi ancak 14 saatte tamamlayabildim. Afyon’a geldiğimde 1 hafta öncesinden yer ayırttığım öğretmenevine gittim, fakat resepsiyonda çalışan görevli, bisikletimi otele alamayacağını söyleyince o saatte, o yorgunluğun üzerine Afyon’da otel aramak zorunda kaldım. Neyse, Çınar Otel’de yer buldum, akşam yemeği yedim, duş aldım ve güzel bir uyku çektim.

IMG_2579

E96/D260 karayolundaki Türk Petrol istasyonunda çay molası ve amcalarla muhabbet…

Sivrihisar’dan sonra Afyon’a kadar giden E96/D260 Karayolu, seyahat ettiğim en düzgün asfalt yollardan biriydi. Tabir caizse kaymak gibi pürüzsüz, güzel bir asfalttı.

Görsel

Afyonkarahisar il sınırı

Yola atılmış çöpler, içine işenmiş pet şişeler, kullanılmış çocuk bezleri, kırılmış bira ve soda şişeleri, asfalta yapışmış sakızlar ara sıra sinirimi bozduysa da seyahatin geneli keyifli geçti.

Bu arada, o pürüzsüz asfaltta ilerlerken komik bir olay yaşadım… Suluğum boşalmış, en yakın benzin istasyonu kilometrelerce uzakta ve çaresizlikten, içinde su kalmış mı diye yol kenarına atılmış pet şişelere baktığım bir anda, bir ağacın altında duran bir otomobil ve birkaç insan gördüm. Yaklaştıkça, otomobilin yanındaki insanların, o ağacın altında bir şeyler yediklerini farkettim ve içebileceğim bir şey bulma ümidiyle otomobilin yanına gittim. Merhaba bile demeden, son derece ilkel bir tavırla, sadece susuzluğumu gidermek için, “meyva falan var mı yanınızda” diye sordum oradakilere… Önce şaşkın şaşkın baktılar, sonra da durumumu anladılar ve bana birkaç küçük salkım üzüm verdiler. Üzümü yedikten kısa bir süre sonra normale döndüm ve ancak o zaman kelimeleri toparlayıp teşekkür edebildim kendilerine. Üzümden sonra, biber dolması da ikram ettiler ve o enerjiyle, yolumun üzerindeki ilk benzin istasyonuna kadar zorlanmadan gidebildim. Yaşadığım bu olayda, susuz kalınca vücudumun nasıl tepkiler verdiğini, böyle bir durumda, farkında olmadan nasıl ilkel bir canlıya dönüştüğümü, ihtiyacım olanı elde edince, kısa bir sürede nasıl normale döndüğümü görmüş oldum.

Köroğlu Beli’ne kadar neredeyse hiç ağaç yok diyebilirim. Her yer alabildiğine sarı, ot, bozkır… Böyle yollar bisiklete binen için sıkıcı olmasına rağmen, yıllar önce onurlu bir mücadelenin yaşandığı bu coğrafyadan geçmek, bana bol bol düşünme fırsatı verdi.

Görsel

(Gömü… Cumhuriyetin kazanıldığı topraklar…)

Aynı iklimde, aynı coğrafyada fiziksel efor harcamak, 90 sene önce o mücadeleyi yapan insanları ve bugünü düşünmek, yolun monotonluğundan uzaklaştırdı beni.

IMG_2597

Köroğlu Beli’nden önceki son mola (Selfie kavramını ilk bulan kişi benim)

 

Görsel

Köroğlu Beli’ni çıkarken, Cumhuriyet Tesisleri’nde mola… Cumhuriyet Tesisleri’nde güzel sucuk yapılırdı. O lezzet maalesef çok eskilerde kalmış.

Seyahat esnasında video kayıtları aldım. Bu kayıtlardan seçtiğim 3′er saniyelik bölümleri birleştirerek 2 dakikalık müzikli bir klip yaptım. Video çektiğim için fotoğrafa fazla yer veremedim.

Görsel

(Ankara Afyon arası, 1 günde katettiğim toplam mesafe: 260 km)

Bu geziyle ilgili videoyu aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.
http://www.youtube.com/watch?v=oABXwM3l6h4&feature=g-upl

Bir sonraki gezide görüşmek dileğiyle…

Can Onur (www.twitter.com/ichbincan)

Bisikletle Ankara Eskişehir 12.07.2012

12 Temmuz 2012 Perşembe günü, sabah saat 06.10’da, Ankara Maltepe’den yola çıktım. E90/D200 karayolunu takip ederek sırasıyla Temelli, Polatlı, Oğlakçı, Sivrihisar ve Kaymaz’dan geçip saat 17:15 civarı Eskişehir’e vardım.

Ceplerime iki adet iç lastik, yama kiti, levye, zımpara, yapıştırıcı, güneş kremi, tatlı kuruyemiş, yedek iç çamaşır, çorap, diş fırçası vs koydum.

Yola çıktıktan 2,5 saat sonra Polatlı’ya vardım. Tabela ve yerleşim yerlerinin fotoğraflarını çekmek dışında pek duraklama ihtiyacım olmadı. Polatlı’da durmadım, devam ettim. Polatlı çıkışında bir benzin istasyonunda kısa bir su molası verdim. Daha sonra, Oğlakçı’ya gelmeden Yüceller Tesisleri’nde bir mola verdim. Biraz yorulmuştum; soda ve su içtim, yoğurt yedim. Biraz kendime gelince tekrar yola devam ettim. Sivrihisar sapağına doğru, hızlı bir iniş yaptım, daha sonra yemek yemek üzere Sivrihisar’ın merkezine gittim.

Ufuk Pide Salonu diye bir lokantaya oturdum; et güveç, pilav üstü kuru fasulye ve cacık istedim. Yemekleri çok beğendim; Sivrihisar’a yolu düşenlere öneririm.

Yemeğimi yedikten sonra Ufuk Pide’nin az ilerisindeki çay bahçesinde ayaklarımı uzattım,  1-2 bardak çay içtim ve biraz dinlendim. Dinlendikten sonra tekrar Ufuk Pide’ye gittim, lavaboda elimi yüzümü yıkayıp, güneş kremimi tazeleyip Eskişehir’e doğru tekrar yola koyuldum.

E90/D200 yolunun Sivrihisar’dan sonraki bölümü, özellikle Kaymaz’a kadar çok güzel. Kaymaz’ı geçtikten sonra batıdan doğuya doğru kuvvetli bir rüzgar vardı. Bu rüzgardan dolayı, biraz da fotoğraf bahanesiyle kısa duraksamalar yapmak, minik molalar vermek zorunda kaldım. Benzin istasyonları ve tesislerin olmadığı bölgelerde, çeşmelerden su ihtiyacımı karşıladım.

Eskişehir’e yaklaştıkça sabahki enerjimin kalmadığı apaçık ortadaydı. Küçük beyaz kilometre tabelalarına bakarak kendimi motive etmeye çalışıyordum. 200/08/054 yazan tabelayı görünce 54 km sonra hangi yerleşim yeri var diye merak ediyor, ne zaman 053 yazacak, ne zaman 052 yazacak diye saatime bakıp, ortalama hızımı yol bilgisayarıma bakmadan hesaplamaya çalışıyor, vakit geçiriyordum.

Neyse, son bir yokuş kalmıştı; Organize Sanayi yokuşu… Bu adı ben koydum, belki başka bir adı da vardır. Sevgi ve hoşgörü şehri Eskişehir’e hoşgeldiniz” tabelası, bu uzun ve dik yokuşun bittiğini söyler. 6-7 kilometrelik inanılmaz bir inişin beni beklediğini düşünürken rüzgarın hızımı kesmesi keyfimi kaçırdı.

Sabahın 6’sından beri sırf  Eskişehir/Nüfus/Rakım tabelasını görmek için pedal çevirdim. Nasıl mutluydum anlatamam! Bu tabelayı görünce bütün sıkıntı geçecek zannediyordum; oysa… Oysa, maganda sürücüler arasında şehir merkezini bulana kadar çektiğim sıkıntı, 11 saat çektiğim fiziksel ve psikolojik sıkıntıyı katladı diyebilirim.

Eskişehir tabelasının olduğu yere yakın bir bakkaldan su ya da soda içtim; hatırlamıyorum. Bakkal, müşterilere promosyon amaçlı ya da jest olsun diye ücretsiz lokum veriyordu. Bu, benim için güzel bir ödüldü. Bir tane yedim, bir tane daha, bir tane daha… Sonra, ayıp olmasın diye bir tane daha istemedim ve şehir merkezine doğru yola devam ettim.

Eskişehir merkezine geldim sağ salim. Gelir gelmez de sevgili yol arkadaşımın Porsuk manzaralı bir fotoğrafını çektim. Kilometre saatimde, 240 kilometre yol yaptığım yazıyordu.

Buraya gelince bazı tanıdıklarımı ziyaret ettim. Luthier Özgür ve Osman Tanaçan’a uğradım, biraz gezindim, sonra da akşam teyzemlere Batıkent’e gittim.

Eskişehir’in emektar fotoğrafçısı, çok sevdiğim Osman Tanaçan’ın stüdyosunda yol arkadaşımla beraber fotoğraf çektirdik. Belki ileride o fotoğrafları da paylaşırım. Batıkent’e geldiğimde kilometre saati 250 km’yi gösteriyordu. Yolculuğumu burada noktaladım.

Bu geziyle ilgili videoyu aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.

http://www.youtube.com/watch?v=dqPhmvquLBI&feature=g-upl

Başka gezilerde görüşmek dileğiyle…

Can Onur (www.twitter.com/ichbincan)

Nisan Mayıs 2012 Dalaman Marmaris arası

Bu gezilerde benim için önemli olan iki faktör vardı. Birincisi; yaklaşık yirmi yıldır, her sene gezdiğim, gezmeye bir türlü doyamadığım muhteşem bir coğrafyada bulunmak. İkincisi de, kullandığım bisiklet… Bu coğrafyayı anlatma işini şimdilik fotoğraflara ve müziğe bırakıyorum; daha sonra başka bir başlık altında bu bölgeyi detaylı anlatacağım.

Hikayenin asıl kahramanını olan bisikletimi 1999 senesinde Ankara’da Hergele Meydanı’nda bir hurdacıdan almıştım. Ankara’nın taşlı, çukurlu yollarında, şehir içinde kullanacağım, kaybolduğunda ya da dağıldığında üzülmeyeceğim, ucuz yollu bir bisikletim olsun istiyordum. Bit pazarında bu bisikleti görünce hemen satın aldım, eve götürdüm boyasını kazıdım, zımparaladım, sprey boyayla boyadım, birkaç parçasını yeniledim; tam istediğim gibi oldu. 10 sene Ankara’da bindikten sonra Sarıgerme’ye gittiğimde kullanmak için anneanemin yazlığına bıraktım. Orada iki kış kaldı… Nemden iyice paslanmış, boyası dökülmüş, hurdacıdan aldığım ilk haline geri dönmüştü. Bu sene binerim, sorun çıkardığında da birine hediye ederim, kurtulurum diye düşünüyordum.

1 haftada, yarısı off road olmak üzere, yüzde onluk yokuşlarla dolu toplam 600 Kilometreye yakın yol yaptım ve bisikletim bana mısın demedi! Bir sene önce de aynı bölgede benzer geziler, mesafeler yapmıştım. Daha öncesi de var tabi… Bu kadar sene beni sırtında taşıyan, dağda bayırda kahrımı çeken bu emektardan kurtulmak yerine onu yenilemeye, bisikletimi yeniden hayata döndürmeye karar verdim.

11 Mayıs 2012 İztuzu(Radar) gezimden hemen sonra bisikletimi Dalaman otogarına götürdüm ve Ankara’ya gideceğim otobüsün bagajına koydum. Ankara’ya geldiğimde bisikletin kadrosunu ve maşasını, üzerlerinde boya kalmayacak şekilde zımparaladım, sonra da sanayiye götürüp beyaza boyattım. Red Bisiklet’ten Taner Kunt’un yardımıyla aynakol setini, iç ve dış lastikleri, fren pabuçlarını, ön ve arka vites attırıcılarını değiştirdim; bisikletime yeni bir görünüm kazandırdım, onu hayata döndürdüm.

Ankara dik yokuşlarla dolu bir kent; Cinnah Caddesi, Turan Güneş Bulvarı, TRT yokuşu, Konya Yolu, Dikmen Vadisi, Hoşdere Caddesi, Gazi Osman Paşa, İran Caddesi vs… Ankara’da bir yerden bir yere gitmek için bu ve bunun gibi yokuşlarla çok sık karşılaşılır. İlk deneme sürüşünde çok dik yokuşların olduğu 50.Yıl Parkı’na gittik bir arkadaşımla, daha sonra da Ankara Kalesi’ne çıktık. Yeni bisikletim benden tam not aldı o gün. Şehir içi ulaşımda, şehir dışında ve off-road tabir ettiğimiz yollarda kullanacağım, güzel, rahat, sağlam ve de hikayesi olan bir bisikletim var artık. Bisikletimin yenilenme aşamalarını Bir renovasyon hikayesi adlı bölümden okuyabilirsiniz.

Gelelim gezilere…

27 Nisan 2012 Sarıgerme – Köyceğiz – Sarıgerme gezisi

 

27 Nisan 2012 Cuma günü Sarıgerme’den bisikletle yola çıktım; sırasıyla Fevziye, Güzelyurt, Ovacık Mh ve Mergenli’den geçerek Gökbel’e geldim. Gökbel’de kahvaltı yaptıktan sonra Dalyan, Eskiköy, Tepearası, Beyobası, Zeytinalanı, Yangı köylerinden geçerek Köyceğiz’e ulaştım. Köyceğiz Gölü kıyısındaki yerlerden birinde mola verdikten sonra Ortaca, Güzelyurt, Fevziye ve tekrar Sarıgerme’ye gelerek 100 Km’lik güzergâhı tamamladım. Dönüşte Köyceğiz – Ortaca arasında Beyobası köyü yakınlarında %10’luk bir yokuş var; o yokuş haricinde son derece keyifli bir yolculuk oldu.

8 Mayıs 2012 Sarıgerme – Marmaris gezisi

8 Mayıs 2012 Salı günü ise yine Sarıgerme’den yola çıktım, Dalyan’a kadar aynı güzergahı takip ettim. Dalyan’dan sonra Kaunos’a gidip tekneyle Dalyan Çayı’nın karşısına geçtim ve oradan yola devam ettim. Sırasıyla Sultaniye, Hamitköy ve Döğüşbelen köylerinden geçerek Köyceğiz Gölü etrafından dolanıp Muğla – Fethiye karayoluna çıktım. Sırasıyla Kızılyaka, Esentepe, Çıtlık, Gökova ve Çetibeli yollarını takip ederek Marmaris’e geldim. 112 Km’lik bu seyahat esnasında karşılaştığım bazı ters giden durumlardan dolayı geziyi, planladığımdan çok daha uzun sürede tamamlayabildim.

Dalyan Çayı

Gökova Körfezi

Gezi süresince aldığım notlara şöyle bir göz atacak olursam, Sarıgerme’den Marmaris’e gelinceye kadar geçirdiğim 9 saat içinde epey bi’ yemiş içmişim. Sultaniye – Hamitköy arasında çeşme, bakkal vs yokmuş; gitmek isteyenler tedarikli olsunlar. Bu yolda çok susadım ve şansıma, in cin top oynayan bu yerde portakal suyu satan bir amcaya rastladım. Üç buçuk bardak portakal suyu içtim, amcanın yanında biraz dinlendim, kendime geldim.

Amcayla biraz sohbet ettik, sonra yola devam ettim. Dinlenmiştim ama Döğüşbelen’e gelinceye kadar tırmandığım dik yokuşlar, bisikletin eski ve ağır olması, selenin çok rahatsız oluşu da eklenince yine yoruldum. Döğüşbelen’den sonra karayoluna çıktım, Kızılyaka yakınlarında Osman Aydın’ın Yeri’nde güveçte kurufasulye yedim. Tavsiye ederim, çok lezzetli! Çok güzel ekmek yapıyorlar, çalışanlar oldukça kibar, servis güzel, fiyatlar ucuz. Gökova’dan sonra Marmaris yolunda bir yerde 2 bardak daha portakal suyu içtim, Çetibeli yakınlarında, yolda bir teyzeden yarım kg çilek aldım, yedim. Suları ve çikolataları saymıyorum…

Radar (Ağustos 2009) Nikon FM2, Tamron 28 mm

Son olarak da 11 Mayıs 2012 Cuma günü, Dalyan İztuzu Plajı’nı çok yüksekten gören, halk dilinde “Radar” diye tabir edilen, inişi ve düzlüğü olmayan -Gökbel’den sonraki yolun hemen hemen yarısı offroad (hatta off)- yere tırmandım. Dalyan, Gökbel, İztuzu benim için kutsal bir bölge. Buraları kuş bakışı izlemek, geçtiğim yollara çok uzaktan bakmak, biraz kafa dinlemek için çıkarım bu radar denen muhteşem manzaralı yere.

Bu albüm, yolculuk esnasında çektiğim Instagram fotoğraflarından oluşuyor. Bisiklete binerken ağırlık etmesin diye yanıma profesyonel fotoğraf makinesi almadım.

Fotoğraf kalitesinin düşük olması bir dezavantaj olsa da, hafifliği, çok az yer kaplaması ve internet erişimi kolaylığından dolayı, bisikletle gezdiğim yerlerin fotoğraflarını genelde Ipod’la çekmek zorunda kalıyorum.

 

Başka gezilerde görüşmek dileğiyle

Can Onur (www.twitter.com/ichbincan)