Viyana

Dokuzuncu bölümden devam…

xxf

11.07.2015

Sabah Kristina’yla bir pastanede kahvaltı yaptıktan sonra, beraber Lidl mağazasına gittik. Yiyecek ve bulabilirsem eldiven almak istiyordum. Slovakya, Henüz Euro’ya geçmemiş olan Bulgaristan, Romanya ve Macaristan’dan daha pahalı bir ülkeydi. Pahalı ülkelerde de, ancak böyle dev marketlerden alışveriş yapılarak seyahat daha ucuza getiriliyor. Alışverişimi yaptıktan sonra, Kristina’yla vedalaştım ve Viyana’ya doğru yolculuğuma başladım.

Saat 13.00’da Most SNP’yi geçtikten hemen sonra, sağdaki yolu takip ederek, Tuna Nehri’nin yanından giden bisiklet yolunu buldum. Birkaç bisikletliye sordum; yol, Viyana’ya kadar gidiyormuş. Denemek istedim ve yarım saat kadar bu bisiklet yolundan devam ettim. Bratislava yönüne gelen ve Viyana yönüne giden bisikletlilerin olduğu, kalabalık bir yoldu; Macaristan’daki bisiklet yollarına kıyasla, oldukça da düzgündü. Yolda, Avusturya’ya girildiğini belirten bir tabela olmadığından, hangi ülkede olduğumu tam olarak anlayamasam da, tahmin edebiliyordum. Bisiklet yoluyla motorlu taşıtların gittiği yol arasındaki kot farkı burada da vardı fakat bisiklet yolu diğer yola göre daha yukarıdaydı. Demek ki, bulunduğum ülkede bisiklete binenlere, Macaristan’dakinden daha fazla önem veriliyordu. Solumda, gittiğim yola paralel devam eden, etrafı saydam yeşil plastik bariyerle kapatılmış otoyolu görüyordum. O yolda olmamak ne büyük bir keyifti…

Tam hızımı almış, keyifli keyifli giderken, bisiklet yolları hakkındaki olumsuz düşüncelerimden dolayı da kendime kızmak üzereyken, yol ikiye ayrıldı ve yolun şekli beni sola yönlendirdi. Sola saptım ve yokuş aşağı iyice hızlandım. Ne olsa beğenirsiniz? Birkaç yüz metre sonra yol bitti. Aynakol büyük, ruble küçük dişlide olduğundan, tabii ki yokuş yukarı çıkamadım ve bulunduğum yerde dönerek vites küçülttüm. İndiğim yokuştan geri çıkmaya hazırlandığım sırada, birkaç bisikletli de benim gibi tuzağa düştü ve küfürler ederek geri döndüler. Yokuşu çıkıp yol ayrımına gelince, sağdan devam etsem mi diye diğer yola baktım. Yol ayrımında bir yön tabelası olmadığından, karayoluna çıkmanın daha doğru olacağına karar verdim.

Yoldaki uyarılar, işaretler, tabelalar, otel ve restoran isimleri Almanca’ydı artık; yıllardır görmek istediğim bir ülkedeydim, Avusturya’daydım. Genel bir düzgünlük hakimdi; asfaltın kalitesi, köyler, trafiğin akışı… Petronell Carnuntum yakınlarında bir yol ayrımına geldim; işaret olmamasına rağmen, araçlar nedense sağa dönmüyordu. Sanki sağdaki yol kapalıydı ya da orada yıkık bir köprü vardı da insanlar solu tercih ediyorlardı. Çok merak ettim ve sağa saptım. Bir müddet sonra, başka bir yol ayrımına daha geldim, ana yolu bulurum düşüncesiyle sola döndüm. Biraz devam edince de, yolun kapalı olduğunu gösteren uyarıyla karşılaştım. Yolda tadilat varmış ve yol bu yüzden kapalıymış. İki şeritli yolun asfaltını tamamen kaldırmışlar. O kadar yolu geri dönmek istemedim ve bisikletimi onarımda olan yola indirdim. Asfaltı o kadar güzel kaldırmışlar ki, yolun bu hali bile güzeldi. Yaklaşık üç kilometre boyunca bu asfaltsız ve tek bir aracın olmadığı yoldan giderek Regelsbrun diye bir köye geldim. Bu arada, Türkiye’de rastladığım yol tadilatları geldi aklıma. Bizde olsa, yola ya mıcır dökerler ya da delik olan yerlere üstün körü yamalar yaparlar; tam olarak yapışmamış yamaların üzerinden de araçlar geçmeye devam eder diye içimden geçirdim. Karagöl seyahatimde de anlatmıştım; istenildiğinde Türkiye’de de çok kaliteli yollar yapılabiliyor, fakat… Dediğim gibi işte; istenildiğinde…

Viyana havaalanı yakınlarından geçtiğim sırada, yokuş çıkarken, benimle aynı yönde giden, profesyonel görünümlü, yarış bisikleti kullanan bir bisikletliye rastladım. Adam 63 yaşında olmasına rağmen, oldukça hızlı gidiyordu; belli ki eskiden sıkı sporcuymuş. Viyana tabelasına kadar yarıştık adamla, sonra da tabela önünde birbirimizin fotoğraflarını çektik. Abi Slovakmış, Bratislava’dan çıkmış yola; buraya da eşini görmeye gelmiş. Viyana tabelasından sonra, Tuna’ya paralel giden bisiklet yolunu kullanarak şehir merkezi yakınlarına kadar geldik. Bisiklet yolu, işlek cadelerdeki yayalar için yapılmış üst geçitlerde de devam ediyordu. Beraber, böyle bir üst geçidin rampasından dönerek yukarı çıktık. O, Tuna’nın diğer tarafına gidecekti. Üst geçide geldiğimizde, vedalaştık ve farklı yönlere devam ettik.

Güzergâh: Bratislava – Viyana (Harita için tıklayın)
Mesafe: 78 km

DSC07784

Viyana tabelasına kadar yarıştığım Slovak abi.

DSC07785

Klakson çalmak yasaktır! Taa şehrin girişine uyarıyı koymuşlar.

viyanada kopru cikarken.MP4_20151124_003755.011

Üst geçitteki bisiklet yolu.

Viyana’da kalacak yerim yoktu. Hosteller hakkında bilgi edinmek için, şehir merkezinde rastgele girdiğim bir otelin resepsiyon görevlisinden, wifi şifresini rica ettim. Bu arada, Gagarin Cafe adında, gezginlerin ve bisikletçilerin sık uğradığı bir mekandan da haberim vardı. Uygun hostellerin adres ve telefon numaralarını kaydettikten sonra, Gagarin Cafe’nin bulunduğum yere olan konumunun da ekran görüntüsünü aldım. Tanışmak ve Viyana hakkında biraz bilgi almak için önce Gagarin Cafe’ye gittim.

DSC07884

Du bist ein rebel!

Önünde bisikletler, kapısının bulunduğu duvarda da farklı dillerden yazılar, çıkartmalar, afişler olan bir yere geldim. Gagarin Cafe burasıydı… İçeriye girdim hemen; benim kafada insanlar vardı burada. İstanbul’dan bisikletle geldiğimi, Viyana’da kalacak, uygun fiyatlı bir yer aradığımı söyledim. Yukarıda ofislerinin olduğunu, beğenirsem düşük bir fiyat karşılığında ofiste kalabileceğimi söyledi kafede tanıştığım Till isimli genç adam. Till’le beraber ofise bakmaya çıktık sonra… Banyo, mutfak, çamaşır makinesi, sıcak su, internet ve bilumum lüksün olduğu, yüksek tavanlı, güzel bir daireydi. Hiç vakit kaybetmeden iki günlük ücreti verdim ve Viyana’daki bu yeni evime yerleştim.

Hava kararana kadar Viyana’da bisikletle dolaştım. Belli başlı caddeleri, bulvarları, sokakları, parkları, kiliseleri öğrendim ve kaldığım yere olan konumlarını belirledim. Akşam karnım acıkınca, alışveriş yapıp, yemeği ofiste yemek istedim ancak, Cumartesi günleri saat 18’de süpermarketlerin kapandığını bilmiyordum. Sora sora, Westbahnhofta bulunan alışveriş merkezindeki Billa süpermarketin açık olduğunu öğrendim ve gecenin bir vakti, henüz tanımadığım bu şehrin batısındaki tren istasyonunu arayıp buldum. Westbahnhof’taki Billa, hem küçük bir marketti hem de civardaki tek açık yer burası olduğundan, içerisi oldukça kalabalıktı. Tren istasyonunun olduğu bölgede ve özellikle de bu alışveriş merkezinde zenciler, serseriler, kılığı kıyafeti düzgün olmayan insanlar, fakirler, punk görünümlü, pierciengli, dövmeli gençler vs çoğunluktaydı. Yıllardır Fatih Akın filmlerini izler, bu filmlerdeki alt kültürleri yakından tanımak, onların aralarında olmak isterdim. Bir an kendimi Fatih Akın filmlerinde hissettim ve çok mutlu oldum bu ortamda. Bu güzel anın tadını çıkarmak için bir kutu Stiegl aldım ve Billa’nın yanındaki Mc Donalds‘a oturup, keyifle biramı içtim. Zaten internete girmek ve biraz da dinlenmek için oturmuştum buraya. Avrupa’da, bu tarz yerlere girdiğinizde, taşkınlık yapmadığınız takdirde, kolay kolay kimse gelip de size “gidin buradan” demez. Biramı içtikten sonra Westbahnhof‘tan ayrılıp ofisin yolunu tuttum.

DSC07787

Votivkirche

DSC07789

Votivkirche

DSC07804

Wahringer Straße

Tren istasyonundan şehir merkezine geri dönerken geçtiğim cadde (Felberstraße) oldukça hareketliydi. Gece kulüpleri, genelevler, kaldırımlarda gezinen fahişeler, lüks otomobiller… Biraz tedirgin olsam da keyifliydim; Viyana’daydım, merkezi ve çok güzel bir yerde kalıyordum, marketlerin kapalı olduğu bir satte alışveriş yapmıştım, üstelik fazla da para harcamıyordum, .

Ofise gelince, önce Gagarin Cafe’ye uğradım. Bara oturdum, bir kadeh Riesling şarabı istedim. Şarabımı içerken, bir taraftan da barmeidle ve kafedekilerle sohbet ettim. Şarabım bitince ofise çıktım, kirli çamaşırlarımı makineye doldurdum, duş aldım ve ton balıklı makarna yaptım kendime. Yüksek tavanlı ofisimin odalarında güzel çalışma masaları vardı. Yemeğimi yedikten sonra çayımı aldım, masalardan birine oturdum ve bilgisayarımda yazılarımı yazıp, fotoğraflarımı düzenlemeye başladım.

12.07.2015

Sabah, Viyana’da görümesi gereken yerlerin listesini çıkardım, adreslerini, harita ekran görüntülerini Ipod‘uma kaydettim, kahvaltı yaptım ve öğlene doğru ofisten ayrıldım. Votivkirche, Parlamento Binası, Rathaus (Belediye Binası), Viyana Sanat Tarihi Müzesi, National Biblioteque, Domkirche, Hundertwasser Haus, Peterskirche gördüğüm mimari yapılardı. Bunların yanı sıra, sokakları, caddeleri, bulvarları, parkları, köprüleri gezebildiğim kadar gezmeye çalıştım.

DSC07833

Uzaktan Rathaus (Viyana Belediye Binası)

Uzaktan Rathaus (Viyana Belediye Binası)

Uzaktan Rathaus (Viyana Belediye Binası)

DCIM100GOPRO

Pallas Athene Heykeli

DSC07855

Hundertwasser Haus

Epeydir Türkçe konuşmuyordum ve Türk yemeklerini de özlemiştim. Hundertwasser’i gezdikten sonra, en yakındaki tren istasyonu olan Praterstern‘e gittim. Genelde tren istasyonlarında kebapçılar, dönerciler olur. Praterstern‘de de muhakkak olmalıdır diye düşündüm. İstasyona geldiğimde, haklı olduğumu gördüm; bir sürü kebapçı vardı istasyon civarında. Hemen girdim bir dönerciye, dürüm döner söyledim. Bu arada da dönerciyle sohbet ettik. Adam birkaç yıldır Viyana’daymış ama güzel Almanca konuşuyordu. Dönerciden çıktıktan sonra, yarın için bir şeyler alırım belki diye, yakınlardaki Billa‘ya gittim. Markette biraz gezindim ama inanılmaz bir kalabalık vardı içeride; dayanamadım, hemen çıktım dışarıya.

Tuna Nehri üzerinde bulunan köprülerin altlarında ve bu civardaki parklarda yaşayan evsizler dikkatimi çekti. Avusturya gibi düzgün, medeni bir ülkenin başkentinde, bu kadar çok evsizin olacağını tahmin etmedim hiç. Hatta, bisikletçiler ve kaykaycılar için yapılmış atlama rampalarının olduğu bir parktan geçerken, evsizlere minibüslerle ekmek ve çoba dağıtıldığına da şahit oldum.

Hava karardığında, Belediye Binası’nın önünden geçerken, bina önündeki geniş alanda yapılan film festivaline denk geldim. Festivalin olduğu alandan müzik sesleri geliyor, pişen yemeklerin dumanları yükseliyordu. Ucuz fast food bulurum düşüncesiyle, bisikletimle kalabalık festival alanına girdim. Nasıl bir kalabalık vardı, anlatamam! Yürümek mümkün değil… İştahımı kabartan lezeetler vardı ama fiyatlar da bir o kadar yüksekti. Fazla oyalanmadan festival alanından çıktım ve ofise gittim. Ofise giderken, bir caddede karşılaştığım kırmızı ışıkta durmama rağmen, çizgiye ön lastiğim değdi diye polisten fırça yedim. Keşke Türkiye’de de kurallar bu kadar sıkı kontrol edilse de trafik kazaları olmasa…

Dolu dolu iki gün geçirdiğim ve çok sevdiğim Viyana’dan, istemesem de ayrılmak zorundaydım. Havalar bozmadan Großglockner’da olmam gerekiyordu. Kuruyan çamaşırlarımı topladım, bir şeyler atıştırdım, çayımı hazırladım ve yazılarımı yazmak üzere, 9.Garnisongasse‘yi gören büyük pencerelerden birinin önündeki çalışma masasına oturdum.

Viyana fotoğrafları:

DSC07806

Tuna Nehri’nde bir tekne.

DSC07856

Tuna Nehri’ndeki tekneler.

DSC07838

Viyana’da gördüğüm ikinci tezat; Domkirche gibi muhteşem bir mimari eserin karşısında bu avm… Olacak iş mi?

DCIM100GOPRO

Nostaljik görünse de bu fayton olayına karşıyım. Fayton, hayvan istismarıdır!

DCIM100GOPRO

Nostaljik görünse de bu fayton olayına karşıyım. Fayton, hayvan istismarıdır!

DCIM100GOPRO

Domkirche

DCIM100GOPRO

Domkirche

DCIM100GOPRO

Peterskirche

dsc07826

Reichsratsraße

DSC07825

Parlamento Binası ve Pallas Athene Heykeli.

DCIM100GOPRO

National Biblioteque

DSC07836

National Biblioteque

DCIM100GOPRO

Neue Burg Kunsthistorisches Museum (Viyana Sanat Tarihi Müzesi)

Reklamlar

Bratislava

Sekizinci bölümden devam…

10.07.2015

Dünkü yol yorgunluğu ve gece içtiğim iki şişe biranın etkisiyle, çadırımda öyle güzel, deliksiz bir uyku uyumuşum ki, sabah uyandığımda enerjim ve keyfim yerindeydi. Akan derenin, kuşların, böceklerin, yabani hayvanların sesleri eşliğinde uyumak gibisi var mı?

Kimle Cvika Camping

Kimle Cvika Camping

Çadırımı topladım ve saat on bire çeyrek kala kamp yerinden ayrıldım. Sıkıcı başlayıp, hareketli devam eden Macaristan maceram birkaç saat sonra bitecekti. Hava güneşliydi ancak, iki üç gündür yerimden kımıldamamı istemeyen rüzgâr, “Macaristan’dan gitme” dercesine, karşımdan esmeye de devam ediyordu. Sabah kahvaltı yapmadığımdan, yolumun üzerindeki ilk yerleşim yeri olan Masonmagyarovar’da mola verip, bir fırından poaça, börek vs benzeri hamur işi şeyler aldım. Cebimde taşıdığım sallama çayı içmek için de kasadaki kadından bir bardak sıcak su rica ettim. Sıcak su yokmuş… Bu arada, dükkana kadının kocası geldi. Adam Arnavut’muş ve de güzel İngilizce konuşuyordu. Önce o da sıcak su olmadığını söyledi ama, Türk olduğumu öğrenince, ne yapıp edip bir yerlerden sıcak su bulup getirdi bana. Çay olmadan poaça, börek, kurabiye vs yiyemiyorum; yavan geliyor, tat alamıyorum, anlamsız geliyor bu yiyecekler. İlk yurt dışı deneyimimde, çay bulamadığım için neredeyse depresyona giriyordum. Dükkan sahibine Arnavutça teşekkür ettim, kahvaltımı yaptım ve yola devam ettim.

Masonmagyarovar

Masonmagyarovar

Yol üzerinde, Slovakya sınırı yakınlarındaki afyon tarlaları dışında görülecek bir manzara yoktu. Macaristan ve Slovakya arasındaki, şimdilerde kullanılmayan eski, terk edilmiş gümrük kontrol binasından geçip, Slovakya’ya ikinci kez girmiş oldum. Yaklaşık 10 kilometre sonra, önüme çıkan kavşaktan, şehir merkezine gitme düşüncesiyle sola döndüm. Nedenini bilmiyorum ama, daha evvel görmediğim bir şehre ilk kez geldiğimde, kavşaklarda hiç düşünmeden, o anda karar verdiğim bir yöne sapıyorum ve şehir merkezini buluyorum. Burada da böyle oldu ve döndükten sonra yolda centrum yazan tabelaları görünce, yine hislerimde yanılmadığımı fark ettim. Bulgaristan ve Gürcistan’da görmeye alıştığım Sovyet tipi blok apartmanlardan, üzerinde bulunduğum bu çevre yolunun yakınlarında çokça vardı. Blokların yanı sıra, önceden Türkiye’ya has bir mimari anlayış olduğunu zannetiğim, mavi camlı, çirkin postmodern apartmanlarla, iş merkezleri ve plazalar da dikkatimi çekti. Bir anda kendimi Maslak Büyükdere Caddesi’nde ya da Ankara’daki Konya yolunda gidiyormuşum gibi hissettim; ümitsizliğe kapılmadan pedal çevirmeye devam ettim.

Afyon tarlası

Afyon tarlası

Afyon tarlası

Afyon tarlası

Macaristan Slovakya sınırındaki kullanılmayan gümrük binası.

Macaristan Slovakya sınırındaki kullanılmayan gümrük binası.

Slovakya sınırı

Slovakya sınırı

‘Ankara’yla hasretimizi giderdik, bu kadar yeter artık’ dediğim anda, uzaktan ufo benzeri, kule gibi bir yapı gözüme takıldı. Biraz daha yaklaştıkça, bu yapının, daha sonradan isminin Most SNP (Slovak Ulusunun Başkaldırısı) olduğunu öğrendiğim, Tuna Nehri’nin iki yakasını bağlayan köprülerden birinin üzerindeki döner restoran olduğunu gördüm. Most SNP’ye gelmeden hemen sağda, Ankara’daki Antares AVM’nin bir benzerinin üzerinde Unicredit tabelasını görünce, köprüye girmedim ve para çekmek için AVM’ye yöneldim. Gördüğüm tabela, Unicredit’in reklam panosuymuş meğerse… Para çekemeyince, AVM’den kaçarcasına uzaklaştım ve Most SNP’ye yoncadan giriş yaptım.

DCIM100GOPRO

Most SNP (Most Slovenského národného povstania)

Köprünün diğer tarafına geçtiğimde, Bratislava Kalesi’ni, Sibiu’daki şatoları ve eski evleri andıran güzel binaları görünce, keyfim yerine geldi. Köprü bittikten hemen sonra, sağdaki kilisenin yanındaki Arnavut kaldırımlı yola saparak, tesadüfen şehrin tarihi merkezinde buluverdim kendimi. İşte, hayal ettiğim Bratislava böyle bir şehirdi. Klasik dokusu bozulmamış, bir Avrupa kentinde olması gibiydi her şey. Renkli, şirin evler, Arnavut kaldırımı sokaklar, neşeli meydanlar, caddelerde müzik yapanlar, bronz sokak heykelleri, dışarıda oturan insanlar, hediyelik eşya satılan tezgahlar… Maslak ve Konya yolu benzetmelerini yaptığım paragraflardaki şehirleşmeyi ya da gelişmeyi, bir Avrupa kentine yakıştıramamıştım. Çevre yolu kısmı tanıdık olsa da, en azından şehrin bu bölümüne dokunulmamış olması güzeldi.

4

Bratislava

1

Bratislava

 

5

Bratislava

Karnım çok acıkmıştı… Şehrin en bilindik meydanı olan Hlavne Namestie‘ye çıkan sokaklardan birinde, meşhur Cumil heykelinin karşısında bir pizzacı buldum. Hemen dışarıdaki boş masalardan birine oturdum ve pizzamı söyledim. Pizzamı beklerken, bir taraftan da kanalizasyondan kafasını çıkartıp, etrafı izleyen adam heykelinin başına tünemeye çalışan, selfieler çeken ve bana modası geçmeyecek olan tek şeyin klişe olduğunu gösteren insanları izledim. Karnımı doyurduktan sonra, şehirde gezmeye devam ettim. Esztergom Bazilikası’nda, Hans adında, Alman bir bisikletli gezginle tanışmıştım. Bir meydanda fotoğraf çekerken, tesadüfen Hans’la karşılaştım.

Hans

Hans’la beraber…

Transfagaraşan’ı geçtiğim sırada eldiven kullanmadığım için ellerim çok üşümüştü. Haftaya geçmeyi planladığım Großglockner geçidinde aynı durum olmasın diye, şehri gezerken, spor malzemeleri satan mağazalara da uğradım. Bulduğum ucuz eldivenlerin fiyatları 10-20 Euro arasında değişiyordu ama bunlar elimi koruyacak türden malzemeler değildi. Gore-tex’lere, Thinsulate’lere, marka eldivenlere ise hiç girmiyorum; hepsi çok pahalıydı ve tabii ki almadım. Tedbir olsun diye en kötü ihtimal, polar eşofmanımın kumaşından ve yanımda taşıdığım deri parçalardan bir çift eldiven dikerim, plastik torbayla da izolasyonunu yapar, Großglockner’i sorunsuz geçerim diye düşünerek, eldiven almaktan vazgeçtim.

Bratislava

Bratislava

Akşam, arkadaşım Kristina’yla buluşmak üzere, Eurovea Galleria isimli alışveriş merkezine gittim. Eski şehir merkezinden Eurovea’ya gidene kadar epey bir engebeden, kaldırımlara kurulmuş iskelelerden geçmek zorunda kaldım. Eski şehir merkezi dışındaki sokak ve caddelerin çoğunda onarım çalışmaları vardı. Sonradan öğrendim ki bu çalışmalar iki yıldır devam ediyormuş.

Kristina beni, müşterilerine geleneksel yöntemlerle imal ettikleri biralarını sunan, Starosloviensky Pivovar adlı mekana götürdü. Oturduğumuz yerin arka odasında bira imal ediyorlardı ve mekanın içi taze bira kokuyordu. Bir ara merak ettim, içeri gidip nasıl bira yaptıklarını izledim. Buğday birası yapıyorlar; kıvamlı ve oldukça da lezzetli bir bira.

Genel olarak Bratislava’yı çok beğendim. Hatta şehir merkezini, Galya köyüne, Avm’leri, plazaları, çirkin yapılaşmayı da Romalı lejyonerlere benzettim. Vahşi kapitalizm, koç başıyla şehrin kapısına dayansa da, şehir merkezinin tarihi dokusunu korumuş olması, takdir edilmesi ve örnek alınması gereken bir şey.

Bratislava

Bratislava

Bratislava

Bratislava

 

Güzergâh: Kimle – Bratislava (Harita için tıklayın)
Mesafe: 48 km

Oradea, Szolnok, Budapeşte

Altıncı bölümden devam…

04.07.2015

4 Temmuz sabahı, saat 10 civarında Oradea’dan ayrıldım. Oradea’ya 12 kilometre uzaktaki Borş sınır kapısından Macaristan’a giriş yaptım. Romanya’dayken, Macaristan hakkında olumlu, güzel şeyler duyduğumdan ve daha önce bu ülkeyi görmediğimden, biraz heyecanlıydım. Macaristan’ın her yerinde düzgün bisiklet yollarının olduğunu söylemişti bana birçok kişi.

DSC07539

Macaristan sınırı

Sınırdan geçtikten kısa bir süre sonra, yolun solunda bir bisiklet yolu gördüm ve buradan gitmeye başladım. Gerçekten de çok düzgün bir yoldu ama bir müddet sonra keyfim kaçmaya başladı. Bisiklet yolu ile normal yol arasında kot farkı vardı ve üzerinde bulunduğum yol, motorlu taşıtların gittiği yoldan daha aşağıdaydı. Bisiklet yolunda giderken, sağımdan geçen araçların tekerlerini, kamyonların dönen şaftlarını vs görüyordum. Düzelir diye düşünerek fazla umursamadım ilk başlarda ama pek düzelecek gibi de görünmüyordu. Solumda bitmek bilmeyen bir ayçiçeği tarlası, sağımda motorlu araçların alt takımları; bir süre bu şekilde devam ettim. Sonra, bir anda pat diye kesiliverdi bisiklet yolu. Ben de yoldan çıkmak için vesile arıyordum zaten. Kendimi çok yalnız ve mutsuz hissetmiştim bu yolda çünkü… Neyse; bir şerit gidiş, bir de gelişi olan, adına otoyol dedikleri, sık sık karşıma çıkan tabelalardaki bisiklet, at arabası ve traktör girmesinin yasak olduğunu belirten işaretlerin beni dışlamaya çalıştığı yolda, polis tarafından ilk uyarımı alana kadar ilerledim. Polisler, otoyolda gitmemem gerektiğini, bisiklet yolunu kullanmamı söylediler. Ben de bisiklet yolunun devamlı olmadığını ve sık sık kesildiğini anlatmaya çalıştım ama adamlar İngilizce bilmediklerinden beni anlamadılar. Benimle iletişim kuramayacaklarını anlayınca da fazla uğraşmadılar ve “dikkat et” gibi şeyler söyleyip yanımdan ayrıldılar.

DSC07541

Fotoğraf güzel gibi görünebilir ama 40 C°’de, bu yolda, yalnız, saatlerce gitmek hiç de keyifli değildi.

DSC07542

Ucu bucağı görünmeyen ayçiçeği tarlaları.

Coğrafi olarak düz; yokuşu, eğimi, virajı olmayan bu çöl gibi bölgeden bir an evvel kurtulurum ümidiyle pedal çeviriyordum adeta. Geçen seneki Ankara Konya yolculuğum aklıma geldi; 260 kilometrelik o renksiz yolda bile bu kadar sıkılmamıştım. Etrafta hiçbir şey yoktu; köy, kasaba, en ufak bir yerleşim yeri bile…

Mola vermek için bir benzin istasyonuna girdim daha sonra. İstasyonda şifresiz wifi olduğunu görünce, internete de bakayım dedim. Bir de ne göreyim? Twitter hesabım hacklenmiş, tarafımdan saçma sapan mesajlar yayınlanmış, istemediğim, tanımadığım kişiler arkadaş listeme eklenmiş… Bu arada, benzin istasyonunu ofisi olarak kullanan bir fahişe de tebelleş oldu başıma. Kadından yakayı kurtarmak için gidiyormuş gibi yaptım. Derken, uzaktan kompresörü gördüm ve “gelmişken lastiklere hava basayım bari” deyip, kompresörün yanına gittim. O kadar bunalmıştım ki kendi pompamla bile hava basmaya mecalim yoktu. Hortumun ucunu lastiğin sibobuna takınca, ucun içindeki çıkıntı büyük geldi ve arka lastiğim tamamen indi. İstemeye istemeye el pompamla inen lastiğe hava basmaya başladım. Bu arada, fahişe yanıma geldi, bana Almanca bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Git dedim, gitmedi, istemediğimi söyledim, kadını ikna edemedim. Hava sıcak, neredeyse kırk derece; lastiğe hava mı basayım, kadına laf mı yetiştireyim, Twitter’ım hacklenmiş, ona mı yanayım… Neyse, zar zor lastiğe hava bastım ve kaçar şekilde oradan uzaklaştım.

DSC07543

Szolnok yolu – Macaristan

DSC07544

Szolnok yolunda gördüğüm birkaç güzel manzaradan biri.

Bu yol, uluslararası ulaşımın sağlandığı, özellikle de ağır vasıtaların geçtiği bir yol olmasına rağmen iki şeritli. Doğal olarak, bu kadar çok araç için iki şerit yeterli değil ve asfalt deforme olmuş. Arkamdan tırlar, kamyonlar hızla geçerken, ağır araçların yola uyguladığı basınçtan dolayı kenarlarda oluşan dalga şeklindeki bombelerden de atlamak zorunda kalıyordum. Bu sevimsiz yolda, yaklaşık 150 kilometre pedal çevirerek Szolnok şehrine kadar geldim. Şehre girmeden önce bir akaryakıt istasyonunda durup, internetten ucuz otellere baktığım sırada, motosikletle seyahat eden bir Rumen çifte rastladım. Romanya’dan birilerini görünce memleketlimi görmüş gibi oldum, sevindim. Motosikleti kullanan adam, Budapeşte dışında Macaristan’da görülecek bir yerin olmadığını, hatta ülke tamamının çok sıkıcı olduğunu söyledi.

DSC07545

Szolnok

DSC07547

Tiszavirág hid – Szolnok

Güzergâh: Oradea – Szolnok (Harita için tıklayın)
Mesafe: 158 km

Moralim bozuk olduğundan çadır kurmak istemedim. Şehrin girişinde, Tisza nehrinin yanında, birçok otelin ve bir kamping yerinin olduğu büyük, ağaçlık bir park vardı. Uygun fiyatlı bir otel bulup otele yerleştim. Resepsiyondaki görevli, bir gecelik kahvaltı dahil oda fiyatının 6000 Forint olduğunu söyledi. Adama ısrarla, kahvaltının bu fiyata dahil olup olmadığını sordum. Adam da fiyata kahvaltının dahil olduğunu tekrarladı.

Fiyatta anlaştıktan ve otele yerleştikten sonra şehir merkezine gittim. Şehirde festival gibi bir şey vardı şansıma. Festivallerin olduğu yerlerde ucuz yiyecek, alkol ve eğlence vardır. Karnım çok acıkmıştı; önden bir hotdog yedim. Kesmedi, bir tane daha yedim, o da kesmedi, bir tane de “langoş” aldım. Langoş, bizdeki pişiye benziyor; üzerine sarımsak sosu, “sour cream” ve kaşkaval rendesi konuluyor. Ortam kalabalık ve keyifliydi; konserler, dj’ler, dans edenler… Kötü başlayan Macaristan maceram burada son mu bulacaktı acaba?

5 Temmuz 2015 sabahı, otelde kahvaltımı yaptıktan sonra hesabı ödemek için resepsiyona gittim. Dün geceki adam yerine, otelin sahibi olan kadın vardı resepsiyonda. Yarım yamalak bir İngilizce’yle,
“Ücretiniz 7200 Forint” dedi. Ben de
“Hayır, dün gece 6000 Forint diye konuştuk” dedim. Kadın da
“1200 Forint kahvaltı ücreti” dedi.
“Resepsiyonda çalışan adam, bana bu fiyata kahvaltının da dahil olduğunu söylemişti ama” dedim. Kadın,
“Doğrudur, İngilizcesi yeterli değil onun” dedi.
“Beni ilgilendirmez, İngilizce bilen birini koysaydınız o zaman resepsiyona. 6000 Forint’ten daha fazla veremem.” deyince kıyamet koptu. Vay, siz Türkler böylesiniz de, hepiniz aynısız da… O sırada, kadının annesi geldi, polis çağıracağını söyledi. Ben de
“Bana ve ülkeme hakaret ettiniz, asıl ben polis çağırıyorum” dedim. Bu arada, otelin sahibi olan kadının yarım yamalak olan İngilizcesi de ne hikmetse düzeliverdi. Kavga, zihnini açtı kadının herhalde.
“Az önce İngilizce konuşamıyordunuz; n’ooldu da şimdi konuşabiliyorsunuz?” diye sordum kadına. Kötü niyetli olduğu için işine gelmiyor tabii anlaşılmak, bu yüzden de bilmiyormuş gibi yapıyormuş başta. Polis çağırırım deyince, kadın daha da hiddetlendi;
“Saat on buçuğu geçti, senden 3000 Forint de yarım pansiyon parası istiyorum.” deyince, bu sefer de ben zıvanadan çıktım, öfkeli bir şekilde 7200 Forint’i kadına verdim ve otelden ayrıldım. Hakaret ettiği için gerçekten de polisi çağıracaktım ama vizem kısıtlı olduğundan, uğraşmak ve keyfimi daha da kaçırmak istemedim.

Macaristan maceram tatsız başlamıştı. Romanya’da geçirdiğim dokuz güzel gün, yıllar öncesinde kalmıştı sanki; bundan sonra hep mutsuz olacakmışım gibi hissettim. Szolnok’tan yola çıkıp, 115 kilometre katederek, fotoğraf bile çekmeden Budapeşte’ye vardım. Bu, Tuna’yla üçüncü karşılaşmamdı. İlki, iki sene önce Tulcea ve Galati şehirlerinde, ikincisi Silistra’da, üçüncüsü de bugün Budapeşte’de… Buradan itibaren, Avusturya’nın Linz şehrine kadar Tuna’yla beraber devam edecektim yola. Ya da diğer bir deyişle, Tuna’yı takip edecektim.

Güzergâh: Szolnok – Budapeşte (Harita için tıklayın)
Mesafe: 115 km

Szolnok’ta tanıştığım motorcunun dediği gibi, Budapeşte gerçekten de çok güzel bir şehirmiş. Özellikle Tuna nehrinin iki kıyısını birbirine bağlayan köprüler çok hoşuma gitti. Kentin estetiği, mimarisi, tramvaylar, parklar, insanların sakin oluşu, kavga ve gürültünün olmaması, diğer AB ülkelerine göre fiyatların ucuz oluşu da cabası. Bu arada, şehrin her yerinde bisiklet yolları ve bisikletliler için düzenlenmiş trafik ışıkları olmasına rağmen benim gibi bisiklet yolu kavramından hoşlanmayan birisi için Budapeşte’de bisiklete binmek adeta bir eziyetti. Bisiklet yolları çoğu zaman kaldırımlardan geçiyordu ve kaldırımlarda da hız sınırı, hatırladığım kadarıyla saatte 15 ya da 20 kilometre ile sınırlıydı. Turisttim ve yayalara çarpmaktansa kuralları çiğneyip, normal araç yollarını kullanmayı tercih ettim Budapeşte’de geçirdiğim üç gün boyunca. Neyse, fazla konuştum yine; fotoğraflara geçiyorum hemen.

Budapeşte fotoğrafları…

 

DSC07612

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

DSC07556

Szabadság híd (Liberty Bridge, Özgürlük köprüsü)

Szabadság híd (Liberty Bridge, Özgürlük köprüsü)

Szabadság híd (Liberty Bridge, Özgürlük köprüsü)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

DSC07619

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Tuna Nehri ve Parlamento binası.

Tuna Nehri ve Parlamento binası.

Tuna Nehri ve Parlamento binası.

Tuna Nehri ve Parlamento binası.

Parlamento binası.

Parlamento binası.

DSC07584

Hősök tere (Heroes Square)

DSC07587

Margit sziget (Margit adası)

Magyar Nemzeti Galéria,

Magyar Nemzeti Galéria,

DSC07650

Buda kalesi

Buda kalesi

Buda kalesi

Mezőgazdasági múzeum

Mezőgazdasági múzeum

Vajdahunyad var (Vajdahunyad kalesi)

Vajdahunyad var (Vajdahunyad kalesi)

Vajdahunyad var (Vajdahunyad kalesi)

Vajdahunyad var (Vajdahunyad kalesi)

DSC07655

Hurdy gurdy (Macar halk çalgısı)

Burgas – Varna – Silistra

Üçüncü bölümden devam…

Sabah saat yediyi çeyrek geçe Mehmetler’in evinden ayrıldım. İki sene öncesinden de hatırladığım üzere, Burgas – Varna arasında irili ufaklı, yaklaşık dört tırmanış vardı. 438 metre olan ilki, Несебър’dan (Nesebr) hemen sonra başlıyordu. Vakit kaybetmeden Nesebr’a da uğrayıp, geç olmadan Varna’ya varmak istiyordum. Yatmadan önce hazırladığım harita notlarını takip ederek Varna yoluna çıktım. Burgas çıkışındaki yolun bir kısmında onarım olduğundan, yolun kısa bir bölümünde tek şeritten gitmek zorunda kaldım. Ağır vasıtalarla ve karşıdan gelen araçlarla, oldukça tehlikeli bir yoldu bu tek şerit.

Несебър’da mola verdim; bir şeyler atıştırdım, gezdim, biraz da fotoğraf çektim… Несебър’dan sonra hemen tırmanış başladı. Yüzde 7-8 civarında, yaklaşık 7 kilometre tırmanıp, yokuşun sonundaki çeşmenin olduğu yerde kısa bir çay ve kedi sevme molası verdim. Aynı yere evvelki sene de geldiğimden, bu çeşmeyi tırmanışın hedefi olarak belirlemiştim. Geçen sefer bu yolda fahişelere ve kaza yapmış araçlara rastlamıştım ama bu sene ikisine de rastlamadım.

Nesebır

Несебър (Nesebr okunur ama Nesebar yazıyorlar tabelalarda…)

 

DCIM100GOPRO

Несебър

 

DCIM100GOPRO

Несебър

 

DCIM100GOPRO

Несебър

 

Nesebr 006

Несебър

 

DCIM100GOPRO

Несебър

 

Nesebr 007

Несебър

 

DSC07199

Çay içme ve kedi sevme molası…

Burgas’la Varna arasındaki yolda üzüm bağlarına sıklıkla rastlanıyor ve yol üzerinde şarap tadımı yapılan yerler de var. Geçen gelişimde Bulgar şaraplarını deneyeyim, degüstasyon yapayım diye bu yerlerden birine girmiştim. Yüksek fiyat söylediklerinden şarapların tadına bakmamıştım. Bu sefer de benzer cevabı alacağımdan, hiç sormadım bile…

DSC07203

Burgas – Varna yolundaki üzüm bağları

Yolunun en yorucu yerini geçtikten sonra diğer tırmanışlar çok zorlamadı ve akşam saat 18.23’te Varna’ya vardım. Bisikletimin geçmiş yıllara göre daha yüklü olması ve aynakol dişli sayısını 42’den 48’e çıkarmış olmam, seyahatimin başında beni biraz düşündürüyordu ama henüz bir yorulma, zorlanma vs hissetmedim.

Varna çok güzel bir şehir; burayı ilk gördüğümde de çok beğenmiştim. İster istemez, nüfusu beş milyonu aşan Ankara’daki parklar ve sözüm ona yeşil alanlar geldi aklıma. Varna gibi küçücük bir şehirde bile kocaman parklar, insanların nefes alacakları, dinlenecekleri, kitap okuyacakları, spor yapacakları, sevgilileriyle gezinecekleri, sanat icra edecekleri, performans yapacakları yerler oluyor da Ankara’da neden boş alanlar otopark olarak değerlendiriliyor diye soruyor insan kendi kendine.

DCIM100GOPRO

Katedralen Hram Uspenie Bogorodichno (Varna Ortodoks katedrali)

 

DCIM100GOPRO

Katedralen Hram Uspenie Bogorodichno (Varna Ortodoks katedrali)

 

DSC07207

Varna

 

DSC07220

Morska gradina parkında performans yapan gençler

 

DSC07225

Morska gradina parkında performans yapan gençler

 

DSC07209

Bir ucundan bir ucu 7 km olan Morska gradina parkı

 

Tarih: 22.06.2015
Güzergâh: Burgas – Nesebr – Varna (Harita için tıklayın)
Mesafe: 140 km

 

Varna – Silistra

Sabah 08.30-09.00 gibi evden ayrıldım. Önce şehrin dışına doğru olan Varna Towers’ın ilerisindeki otoyoldan Sofya yönünde gittim, sonra da sağa dönüp Dobrich ve Silistra yönüne saptım. Yaklaşık üç yüz metrelik, kolay bir tırmanıştan sonra, Silistra’ya kadar geneli düz ve iniş olan, keyifli bir yolculuk yaptım. Yolumun üzerindeki Dobrich’te mola verdim. Burası Varna’dan da Burgas’dan da küçük ama park, yeşil alan ve mimarinin korunması kültürü tabii ki burada da var.

Dobrich

Dobrich

Pizza yiyip, biraz dinlendikten sonra vakit kaybetmeden yola devam ettim. Yolda adres sorduğum bir adam, arabasının bagajını açtı ve kiraz dolu kasaları göstererek, istediğim kadar kiraz alabileceğimi söyledi. Küçük bir torba kiraz alıp yola devam ettim. Böyle güzel insanlarla karşılaşmak çok mutlu ediyor insanı…

Varna Silistra arasındaki yolu çok beğendim; özellikle lavanta tarlaları çok hoşuma gitti. Mis gibi lavanta kokan yolda moru, yeşili, maviyi, sarıyı ve şirin köy evlerini aynı anda görünce, insanda yorgunluk diye bir his olmuyor.

DSC07227

Varna Silistra arası

 

DSC07241

Varna Silistra arası

 

DSC07243

Varna Silistra arası

Bulgaristan’da kalacağım son şehir olan Silistra’ya geldim nihayet… Silistra, Tuna Nehri kıyısında küçük, şirin, sakin bir şehir. Algıda seçicilik olsa gerek; tarihi, güzel binalar ve Tuna kıyısı boyunca uzanan büyük bir park dikkatimi çekti yine…

DSC07265

Tuna nehri

 

DSC07261

Park / Silistra merkez

 

DSC07258

Park / Silistra merkez

 

DSC07257

Park / Silistra merkez


DSC07265

Tuna nehri

 

DSC07255

Silistra merkez

Tarih: 24.06.2015
Güzergâh: Varna – Dorich – Silistra (Harita için tıklayın)
Mesafe: 144 km

Edirne – Kırklareli – Burgas

İkinci bölümden devam…

19.06.2015

Saat 14.15 gibi Edirne’den ayrıldım. Edirne çıkışındaki sapaktan Kırklareli yönüne dönmek yerine, sapağı kaçırıp yola devam ettim. Daha sonra, Kırklareli’ne nereden gideceğimi sormak için, yol üzerindeki Sazlıdere Shell istasyonuna girdim. Burada beni, bisikletçi bir dost, Erdem Ersöz karşıladı. Kendisi bisiklete biniyor, uzun seyahatler yapıyor ve Edirne’deki bisiklet gruplarını organize ediyormuş. Bir projesi olduğundan bahsetti bana… Edirne’ye gelen ya da yolu buradan geçen bisikletli gezginlere, benzin istasyonunun arkasında çadır kuracakları ve duş alıp yemek yiyecekleri uygun bir yer ayarlamaya çalıştığını söyledi. Müdürü de bu projeye destek veriyormuş. O sapağı kaçırmasaydım, Erdem’le tanışamayacaktım ve böyle güzel bir projeden haberim olmayacaktı. IMG_1499Erdem’in iyi niyetli bu düşüncesi çok hoşuma gitti; umarım başka akaryakıt istasyonlarında da benzer uygulamalar yapılır. Yolunuz Edirne’ye düşerse, muhakkak Sazlıdere Shell’e uğrayın.

Erdem’in önerisi üzerine, Sazlıdere ve İskender köylerinden geçerek Kırklareli’ne gittim. Kırklareli girişindeki DSİ misafirhanesi gözüme çarpınca, boş oda olup olmadığını sormak için nizamiye kapısından içeri girdim. Şansıma yer varmış… Hemen misafirhaneye yerleştim ve yemek yemek üzere şehir merkezine gittim. Geçen sene, sınırdan çıkmadan önceki son günümde de DSİ’nin İpsala misafirhanesinde kalmıştım. DSİ misafirhanelerinin, seyahatlerimde manidar bir önemi oldu artık benim için.

DSC07162

Edirne – Kırklareli yolunda yanmış bir otomobil

DSC07164

Kırklareli

Güzergâh: Edirne – Kırklareli (Harita için tıklayın)
Mesafe: 68 km

 

20.06.2015

DSC07166

Kırklareli DSİ Misafirhanesi

Saat 11.30’da Kırklareli’nden ayrıldım. 440 metre rakımlı Babatepe’den geçip saat 13.30 gibi Dereköy’e geldim. Dereköy girişindeki bakkaldan yiyecek bir şeyler aldım, suluklarımı doldurdum, köylüyle, esnafla sohbet edip çay içtim. Bir saat sonra Dereköy’den ayrılıp, 648 metre rakımlı Aziziye geçidinde olan Bulgaristan sınırına vardım.

DSC07168

Kırklareli – Dereköy yolu

 

DSC07169

Babatepe

 

DSC07172

Kırklareli – Dereköy yolundan…

 

DSC07174

Dereköy’de bir köy evi

 

DSC07176

Dereköy Bulgaristan sınır kapısı

 

DSC07178

Dereköy Bulgaristan sınır kapısı

Bulgaristan’a daha evvel gidenlerden, Bulgar polisinin Türk turistlerden rüşvet istediklerini hep duyardım. İki sene önceki Bulgaristan gezimde olduğu gibi, bu sene de böyle bir olaya rastlamadım. Rüşveti, Bulgaristan polisi değil; başka birileri istiyor Türk turistlerden anlaşılan. Sınır geçişlerinde alınan 15 TL neyin parası, hala aklım almıyor. Gürcistan’a ve Bulgaristan’a girişlerimde, bugüne kadar 60 TL para verdim. Çok uygunsuz ve ahlak dışı bir uygulama! Birilerinin kulağına gider belki diye yazıyorum…

15 TL’yi verdim, pulumu yapıştırdım, pasaport ve vize kontrollerimi yaptırdım, Saat 16.00’da Türkiye’den ayrıldım. Şimdi deniz seviyesine kadar iniş zamanı… Daha önceki gelişimde Malko Tarnovo’ya gelmeden Tsarevo yönüne sapmıştım; bu sefer direkt Burgas’a gideceğim. Malko Tarnovo’dan ve Bulgar köylerinden geçerek Tsarevo – Burgas yoluna bağlandım.

DSC07179

Malko Tarnovo

 

DSC07180

Burgas yolundan…

 

DSC07183

Burgas yolunda bir Bulgar köyü.

 

DSC07185

Burgas

Yolun geneli iniş gibi görünse de tırmanışların olduğu bir yoldu. Bir ara, bisikletimin zincirinde sorun çıktı; zincir, son dişliye geçmiyor, geçtiği zaman da başka dişlilere atlıyordu. Ayar vidasından düzeltmeye çalıştıysam da başarılı olamadım. Burgas’da tamir ederim düşüncesiyle fazla zorlamadan pedal çevirmeye devam ettim.

Burgas’a gelince, evinde kalacağım arkadaşım Mehmet Hasan’ı aradım. Beni Burgas tren garından aldı ve beraber, kuzeni Fatma’yla yaşadığı evlerine gittik. Bu benim ilk Couchsurfing deneyimimdi. Mehmet ve Fatma’yla güzel zaman geçirdik; ikisine de buradan teşekkür etmek istiyorum. İyi bir fotoğrafçı olan Mehmet, aynı zamanda Burgas çevresindeki Türk köylerinde düğün videoları çekiyor. Normalde düğünlerden, gelin fotoğrafçılığından, düğün çekimlerinden vs hiç hoşlanmam ama Mehmet’in bana izlettiği videolar, bahsetmeye çalıştığım postmodern, kitsch düğün videolarından değil; belgesel film niteliğindeydi hepsi.

Burgas’ı ilk gördüğümde çok etkilenmiştim; küçük, şirin ve güzel bir şehirdi. Bu gelişimde ise her yerde tadilat ve asfalt çalışmaları vardı. Çok beğendiğim gar binası da restore ediliyordu. Belki ileride daha güzel olacak ama, yine de Burgas’ı böyle görmek istemezdim. Ertesi gün, akşama kadar yağmur yağdığı için şehirde fotoğraf çekemedim.

Burgas’da iki gece kaldıktan sonra 22.06.2015 tarihinde, sabah 07.15’te Mehmetler’in evinden ayrıldım.

Güzergâh: Kırklareli – Burgas (Harita için tıklayın)
Mesafe: 130 km

Tekirdağ – Edirne

Birinci bölümden devam…

17.05.2015

Bu sabah erken kalkacaktım ama dünkü yorgunluğun üzerine planladığım saatte uyanamadım. Otelde kahvaltımı yaptıktan sonra, hazırlandım ve yola çıkmak üzere otelden ayrıldım. Dün farkında olmadan şapkamı düşürmüşüm; bir de şapka almam gerekiyordu gider ayak… Otelin yakınlarındaki marketlerde şapka bulamayınca, 3 km uzaktaki şehir merkezine gitmek zorunda kaldım. Namık Kemal Caddesi’ndeki tezgahların birinden şapka alıp, Saat 13.00 civarı Tekirdağ’dan ayrıldım. Niyetim, Hayrabolu üzerinden Edirne’ye gitmekti.

Tekirdağ – Hayrabolu arası

Tekirdağ’ın hemen çıkışında dik ve uzun bir yokuş var… Bu yokuşu çıkar, Hayrabolu’ya kadar bisikleti salarım diye düşünüyordum ama karşımdan esen rüzgâr sayesinde, istediğim gibi rahat bir iniş yapamadım. Böyle durumlarda psikolojim çok hızlı bozuluyor ve istemesem de kaçamak yolları denemek aklıma geliyor. Hayrabolu’ya gider, karnımı doyurur, sonra da otobüsle Edirne’ye giderim diye aklımdan geçirdim.

Neyse, zor bir şekilde Hayrabolu’ya kadar geldim. Otogara gidip Edirne’ye otobüs olup olmadığını sordum. Sabah 08.30’da sadece bir minibüs kalkıyormuş Edirne’ye. Otobüs şoförlerinin tavsiyesi üzerine Babaeski’ye gitmeye karar verdim. Babaeski’den Edirne’ye her saat otobüs varmış çünkü… Hayrabolu’dan çıkmadan önce Saraçoğlu Kasap Mangal’da köfte yedim. Karnımı doyurup, biraz da dinlendikten sonra yola devam ettim.

DCIM100GOPRO

Hayrabolu

DCIM100GOPRO

Hacılar Köprüsü (Hayrabolu)

Alpullu yakınlarından geçerken Babaeski: 16, Edirne: 70 yazan tabelayı gördüm ve acaba otobüs yerine bisikletle devam etsem mi diye aklımdan geçirdim. Alpullu’dan çıkıp, Babaeski yakınlarında E5 karayoluna çıkınca da moralim iyice düzeldi ve otobüse binme fikrinden vazgeçtim. Gidiş yönümde esen rüzgârın da yardımıyla saat 21.30’da Edirne’ye vardım.

DCIM100GOPRO

Babaeski

DCIM100GOPRO

Edirne (Bisikletin farıyla aydınlatarak çektim fotoğrafı)

Edirne’ye yaklaşırken Kırklareli tarafında şimşekler çakıyordu. Rüzgârın esmesinden, havanın kokusundan, yağmurun Edirne’ye de geleceği belliydi. Edirne’ye geldiğimde yağmur yavaş yavaş yağmaya başlamıştı. Gecesinde ise Edirne’de çok şiddetli yağmur yağdı, şimşekler çaktı, hatta elektrikler bile kesildi bir ara…

Edirne’ye daha evvel hiç gitmemiştim ve bu şehri çok merak ediyordum. Mimar Sinan’ın ustalık eseri olan Selimiye Camii’ni görme fikri bile heyecanlandırıyordu beni. Nihayet bu sefer Edirne’yi görme fırsatım oldu. Selimiye Camii’ni, Eski Cami’yi, Üç Şerefeli Cami’yi, Tunca, Meriç, Saray köprülerini, Sarayiçi’ni (Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı yer), Karaağaç’taki Güzel Sanatlar Fakültesi binasını ve eski Edirne evlerini çok beğendim. Edirne, bana göre Türkiye’nin en güzel şehirlerinden biri. Onca tarihi eserin günümüze kadar bozulmadan kalabilmesi de şaşırtıcı…

Güzergâh: Tekirdağ – Edirne (Harita için tıklayınız)
Mesafe: 139 km

Edirne fotoğrafları:

Edirne 011

DCIM116GOPRO

Edirne Belediyesi binası

DCIM114GOPRO

Edirne Karaağaç Güzel Sanatlar Fakültesi binası

DCIM114GOPRO

Edirne Karaağaç Güzel Sanatlar Fakültesi binasının arkası

DCIM116GOPRO

Edirne Karaağaç Güzel Sanatlar Fakültesi binası

DCIM116GOPRO

Edirne Eski Cami

DCIM118GOPRO

Üç Şerefeli Cami

DCIM112GOPRO

Selimiye Camii

DCIM110GOPRO

Selimiye Camii

DCIM112GOPRO

Selimiye Camii

DCIM100GOPRO

Eski Edirne evi

DCIM100GOPRO

Eski Edirne evi

DCIM100GOPRO

Eski Edirne evi

Gezinin devamını okumak için tıklayın

İstanbul – Tekirdağ

16.06.2015

Eminönü

Eminönü

2015 senesi için planlarımı tamamladım ve 16 Haziran sabahı, saat 10.20’de, İstanbul Karaköy’den seyahatime başladım. Marmara kıyısını takip ederek Tekirdağ’a gitmeyi planlıyordum bugün… Daha evvel, batı yönünde en uzak Küçükçekmece’ye kadar bisikletle gittiğimden buradan ilerisini bilmiyordum. Neyse; sırasıyla Küçükçekmece, Avcılar, Beylikdüzü ve Büyükçekmece’den geçerek 51 kilometre sonra İstanbul’dan çıkmayı başarabildim. Hayatımda geçtiğim en kalabalık, en tehlikeli ve en çirkin yol diyebilirim bu 51 kilometre için. Çirkin, yüksek binalar, dev alışveriş merkezleri, acayip bir trafik…

Acayip bir kule (Büyükçekmece çıkışı)

Anlamsız, garip bir kule (Büyükçekmece çıkışı)

Tekirdağ tabelasını takip edince, kendimi orta yolda buldum ve sağı solu kapalı olan bu yoldan çıkmam pek kolay olmadı. Büyükçekmece’den sonra yol biraz rahatladı ve şehir dışına çıkabildim nihayet.

Silivri yakınlarında, James adında İngiliz bir bisikletliye rastladım. Adam dünyayı gezmiş, Londra’ya, evine dönüyormuş; bu gece Lüleburgaz’da ya da Edirne’de olmayı planlıyormuş. Biraz sohbet ettikten sonra James’in yanından ayrıldım.

DCIM100GOPRO

Silivri / Tekirdağ / Edirne

Marmaraereğlisi yakınlarından geçerken, hava bir anda karardı ve yağmur yağmaya başladı. Yağmurluklarımı giymek ve yeni aldığım su geçirmez ayakkabı kılıflarını takmak için çatısı olan, inşaat alanı gibi bir yere girdim. Eşyalarımı çantamdan çıkardığım sırada, yağmurun şiddeti daha da artınca, bir süre orada beklemek zorunda kaldım. Yağmurun şiddeti hafifleyince, yola devam ettim ve bir sorun yaşamadan Tekirdağ’a geldim.

DCIM100GOPRO

Kedisiz bisiklet yolculuğu olur muymuş hiç?

DCIM100GOPRO

Yağmurun dinmesini beklerken…

DCIM100GOPRO

Tekirdağ

Şehrin girişinde, spor yapan bisikletli gruplara rastladım; anlaşılan, burada bisiklet kullanımı yaygın… Tekirdağ, deniz kıyısında olmasına rağmen, şehrin girişinde, çıkışında ve merkezinde hatırı sayılır yokuşlar var.

Sora sora Uygulama Oteli’ni buldum ve otele eşyalarımı koyup, yemek yemek için dışarı çıktım. Her şehir için bazı hedefler koyarım; Tekirdağ’a geldiğimde köfte yiyecektim. Özcanlar’da Tekirdağ köfte, Hayrabolu tatlısı ve yoğurt yedim. Hayrabolu tatlısını ilk kez denedim; hoşuma gitti. Bildiğimiz şambaba tatlısı üzerine kaymak, tahin ve fındık koyuyorlar; tavsiye ederim.

Bisikletle ilgili birkaç teknik bilgi de eklemek istiyorum. Geçen seneye göre biraz değişiklikler oldu bisikletimde. Dişli sayısı 42 olan aynakolu, 48’le değiştirerek biraz daha sert ama daha hızlı bir dişli oranı elde ettim. Çantalar değişti; yanlarda iki adet su geçirmez Topeak ve üstte de bir adet su geçirmez M-Wave marka çanta kullanıyorum bu seyahatte.

DCIM100GOPRO

Bisikletimin son hali

Topeak çantaların çifti 50 litre, M-Wave’i bilmiyorum ama içine birçok şey çok rahat sığıyor. Yüküm geçen seneye göre daha ağır ve dişli oranları daha sert olmasına rağmen şimdiye kadar bir sorun yaşamadım. Yokuşlar beni düşündürüyordu ama henüz ilk üç dişliye dokunmadım bile. Bisikletimle ilgili detayları incelemek isterseniz, Bir renovasyon hikayesi adlı bölüme bakabilirsiniz.

Güzergâh: Üsküdar – Kadıköy
Karaköy – Tekirdağ(Harita için tıklayınız)
Toplam mesafe: 155 km
Şehir içi gezinmelerle: 160 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın.