Viyana

Dokuzuncu bölümden devam…

xxf

11.07.2015

Sabah Kristina’yla bir pastanede kahvaltı yaptıktan sonra, beraber Lidl mağazasına gittik. Yiyecek ve bulabilirsem eldiven almak istiyordum. Slovakya, Henüz Euro’ya geçmemiş olan Bulgaristan, Romanya ve Macaristan’dan daha pahalı bir ülkeydi. Pahalı ülkelerde de, ancak böyle dev marketlerden alışveriş yapılarak seyahat daha ucuza getiriliyor. Alışverişimi yaptıktan sonra, Kristina’yla vedalaştım ve Viyana’ya doğru yolculuğuma başladım.

Saat 13.00’da Most SNP’yi geçtikten hemen sonra, sağdaki yolu takip ederek, Tuna Nehri’nin yanından giden bisiklet yolunu buldum. Birkaç bisikletliye sordum; yol, Viyana’ya kadar gidiyormuş. Denemek istedim ve yarım saat kadar bu bisiklet yolundan devam ettim. Bratislava yönüne gelen ve Viyana yönüne giden bisikletlilerin olduğu, kalabalık bir yoldu; Macaristan’daki bisiklet yollarına kıyasla, oldukça da düzgündü. Yolda, Avusturya’ya girildiğini belirten bir tabela olmadığından, hangi ülkede olduğumu tam olarak anlayamasam da, tahmin edebiliyordum. Bisiklet yoluyla motorlu taşıtların gittiği yol arasındaki kot farkı burada da vardı fakat bisiklet yolu diğer yola göre daha yukarıdaydı. Demek ki, bulunduğum ülkede bisiklete binenlere, Macaristan’dakinden daha fazla önem veriliyordu. Solumda, gittiğim yola paralel devam eden, etrafı saydam yeşil plastik bariyerle kapatılmış otoyolu görüyordum. O yolda olmamak ne büyük bir keyifti…

Tam hızımı almış, keyifli keyifli giderken, bisiklet yolları hakkındaki olumsuz düşüncelerimden dolayı da kendime kızmak üzereyken, yol ikiye ayrıldı ve yolun şekli beni sola yönlendirdi. Sola saptım ve yokuş aşağı iyice hızlandım. Ne olsa beğenirsiniz? Birkaç yüz metre sonra yol bitti. Aynakol büyük, ruble küçük dişlide olduğundan, tabii ki yokuş yukarı çıkamadım ve bulunduğum yerde dönerek vites küçülttüm. İndiğim yokuştan geri çıkmaya hazırlandığım sırada, birkaç bisikletli de benim gibi tuzağa düştü ve küfürler ederek geri döndüler. Yokuşu çıkıp yol ayrımına gelince, sağdan devam etsem mi diye diğer yola baktım. Yol ayrımında bir yön tabelası olmadığından, karayoluna çıkmanın daha doğru olacağına karar verdim.

Yoldaki uyarılar, işaretler, tabelalar, otel ve restoran isimleri Almanca’ydı artık; yıllardır görmek istediğim bir ülkedeydim, Avusturya’daydım. Genel bir düzgünlük hakimdi; asfaltın kalitesi, köyler, trafiğin akışı… Petronell Carnuntum yakınlarında bir yol ayrımına geldim; işaret olmamasına rağmen, araçlar nedense sağa dönmüyordu. Sanki sağdaki yol kapalıydı ya da orada yıkık bir köprü vardı da insanlar solu tercih ediyorlardı. Çok merak ettim ve sağa saptım. Bir müddet sonra, başka bir yol ayrımına daha geldim, ana yolu bulurum düşüncesiyle sola döndüm. Biraz devam edince de, yolun kapalı olduğunu gösteren uyarıyla karşılaştım. Yolda tadilat varmış ve yol bu yüzden kapalıymış. İki şeritli yolun asfaltını tamamen kaldırmışlar. O kadar yolu geri dönmek istemedim ve bisikletimi onarımda olan yola indirdim. Asfaltı o kadar güzel kaldırmışlar ki, yolun bu hali bile güzeldi. Yaklaşık üç kilometre boyunca bu asfaltsız ve tek bir aracın olmadığı yoldan giderek Regelsbrun diye bir köye geldim. Bu arada, Türkiye’de rastladığım yol tadilatları geldi aklıma. Bizde olsa, yola ya mıcır dökerler ya da delik olan yerlere üstün körü yamalar yaparlar; tam olarak yapışmamış yamaların üzerinden de araçlar geçmeye devam eder diye içimden geçirdim. Karagöl seyahatimde de anlatmıştım; istenildiğinde Türkiye’de de çok kaliteli yollar yapılabiliyor, fakat… Dediğim gibi işte; istenildiğinde…

Viyana havaalanı yakınlarından geçtiğim sırada, yokuş çıkarken, benimle aynı yönde giden, profesyonel görünümlü, yarış bisikleti kullanan bir bisikletliye rastladım. Adam 63 yaşında olmasına rağmen, oldukça hızlı gidiyordu; belli ki eskiden sıkı sporcuymuş. Viyana tabelasına kadar yarıştık adamla, sonra da tabela önünde birbirimizin fotoğraflarını çektik. Abi Slovakmış, Bratislava’dan çıkmış yola; buraya da eşini görmeye gelmiş. Viyana tabelasından sonra, Tuna’ya paralel giden bisiklet yolunu kullanarak şehir merkezi yakınlarına kadar geldik. Bisiklet yolu, işlek cadelerdeki yayalar için yapılmış üst geçitlerde de devam ediyordu. Beraber, böyle bir üst geçidin rampasından dönerek yukarı çıktık. O, Tuna’nın diğer tarafına gidecekti. Üst geçide geldiğimizde, vedalaştık ve farklı yönlere devam ettik.

Güzergâh: Bratislava – Viyana (Harita için tıklayın)
Mesafe: 78 km

DSC07784

Viyana tabelasına kadar yarıştığım Slovak abi.

DSC07785

Klakson çalmak yasaktır! Taa şehrin girişine uyarıyı koymuşlar.

viyanada kopru cikarken.MP4_20151124_003755.011

Üst geçitteki bisiklet yolu.

Viyana’da kalacak yerim yoktu. Hosteller hakkında bilgi edinmek için, şehir merkezinde rastgele girdiğim bir otelin resepsiyon görevlisinden, wifi şifresini rica ettim. Bu arada, Gagarin Cafe adında, gezginlerin ve bisikletçilerin sık uğradığı bir mekandan da haberim vardı. Uygun hostellerin adres ve telefon numaralarını kaydettikten sonra, Gagarin Cafe’nin bulunduğum yere olan konumunun da ekran görüntüsünü aldım. Tanışmak ve Viyana hakkında biraz bilgi almak için önce Gagarin Cafe’ye gittim.

DSC07884

Du bist ein rebel!

Önünde bisikletler, kapısının bulunduğu duvarda da farklı dillerden yazılar, çıkartmalar, afişler olan bir yere geldim. Gagarin Cafe burasıydı… İçeriye girdim hemen; benim kafada insanlar vardı burada. İstanbul’dan bisikletle geldiğimi, Viyana’da kalacak, uygun fiyatlı bir yer aradığımı söyledim. Yukarıda ofislerinin olduğunu, beğenirsem düşük bir fiyat karşılığında ofiste kalabileceğimi söyledi kafede tanıştığım Till isimli genç adam. Till’le beraber ofise bakmaya çıktık sonra… Banyo, mutfak, çamaşır makinesi, sıcak su, internet ve bilumum lüksün olduğu, yüksek tavanlı, güzel bir daireydi. Hiç vakit kaybetmeden iki günlük ücreti verdim ve Viyana’daki bu yeni evime yerleştim.

Hava kararana kadar Viyana’da bisikletle dolaştım. Belli başlı caddeleri, bulvarları, sokakları, parkları, kiliseleri öğrendim ve kaldığım yere olan konumlarını belirledim. Akşam karnım acıkınca, alışveriş yapıp, yemeği ofiste yemek istedim ancak, Cumartesi günleri saat 18’de süpermarketlerin kapandığını bilmiyordum. Sora sora, Westbahnhofta bulunan alışveriş merkezindeki Billa süpermarketin açık olduğunu öğrendim ve gecenin bir vakti, henüz tanımadığım bu şehrin batısındaki tren istasyonunu arayıp buldum. Westbahnhof’taki Billa, hem küçük bir marketti hem de civardaki tek açık yer burası olduğundan, içerisi oldukça kalabalıktı. Tren istasyonunun olduğu bölgede ve özellikle de bu alışveriş merkezinde zenciler, serseriler, kılığı kıyafeti düzgün olmayan insanlar, fakirler, punk görünümlü, pierciengli, dövmeli gençler vs çoğunluktaydı. Yıllardır Fatih Akın filmlerini izler, bu filmlerdeki alt kültürleri yakından tanımak, onların aralarında olmak isterdim. Bir an kendimi Fatih Akın filmlerinde hissettim ve çok mutlu oldum bu ortamda. Bu güzel anın tadını çıkarmak için bir kutu Stiegl aldım ve Billa’nın yanındaki Mc Donalds‘a oturup, keyifle biramı içtim. Zaten internete girmek ve biraz da dinlenmek için oturmuştum buraya. Avrupa’da, bu tarz yerlere girdiğinizde, taşkınlık yapmadığınız takdirde, kolay kolay kimse gelip de size “gidin buradan” demez. Biramı içtikten sonra Westbahnhof‘tan ayrılıp ofisin yolunu tuttum.

DSC07787

Votivkirche

DSC07789

Votivkirche

DSC07804

Wahringer Straße

Tren istasyonundan şehir merkezine geri dönerken geçtiğim cadde (Felberstraße) oldukça hareketliydi. Gece kulüpleri, genelevler, kaldırımlarda gezinen fahişeler, lüks otomobiller… Biraz tedirgin olsam da keyifliydim; Viyana’daydım, merkezi ve çok güzel bir yerde kalıyordum, marketlerin kapalı olduğu bir satte alışveriş yapmıştım, üstelik fazla da para harcamıyordum, .

Ofise gelince, önce Gagarin Cafe’ye uğradım. Bara oturdum, bir kadeh Riesling şarabı istedim. Şarabımı içerken, bir taraftan da barmeidle ve kafedekilerle sohbet ettim. Şarabım bitince ofise çıktım, kirli çamaşırlarımı makineye doldurdum, duş aldım ve ton balıklı makarna yaptım kendime. Yüksek tavanlı ofisimin odalarında güzel çalışma masaları vardı. Yemeğimi yedikten sonra çayımı aldım, masalardan birine oturdum ve bilgisayarımda yazılarımı yazıp, fotoğraflarımı düzenlemeye başladım.

12.07.2015

Sabah, Viyana’da görümesi gereken yerlerin listesini çıkardım, adreslerini, harita ekran görüntülerini Ipod‘uma kaydettim, kahvaltı yaptım ve öğlene doğru ofisten ayrıldım. Votivkirche, Parlamento Binası, Rathaus (Belediye Binası), Viyana Sanat Tarihi Müzesi, National Biblioteque, Domkirche, Hundertwasser Haus, Peterskirche gördüğüm mimari yapılardı. Bunların yanı sıra, sokakları, caddeleri, bulvarları, parkları, köprüleri gezebildiğim kadar gezmeye çalıştım.

DSC07833

Uzaktan Rathaus (Viyana Belediye Binası)

Uzaktan Rathaus (Viyana Belediye Binası)

Uzaktan Rathaus (Viyana Belediye Binası)

DCIM100GOPRO

Pallas Athene Heykeli

DSC07855

Hundertwasser Haus

Epeydir Türkçe konuşmuyordum ve Türk yemeklerini de özlemiştim. Hundertwasser’i gezdikten sonra, en yakındaki tren istasyonu olan Praterstern‘e gittim. Genelde tren istasyonlarında kebapçılar, dönerciler olur. Praterstern‘de de muhakkak olmalıdır diye düşündüm. İstasyona geldiğimde, haklı olduğumu gördüm; bir sürü kebapçı vardı istasyon civarında. Hemen girdim bir dönerciye, dürüm döner söyledim. Bu arada da dönerciyle sohbet ettik. Adam birkaç yıldır Viyana’daymış ama güzel Almanca konuşuyordu. Dönerciden çıktıktan sonra, yarın için bir şeyler alırım belki diye, yakınlardaki Billa‘ya gittim. Markette biraz gezindim ama inanılmaz bir kalabalık vardı içeride; dayanamadım, hemen çıktım dışarıya.

Tuna Nehri üzerinde bulunan köprülerin altlarında ve bu civardaki parklarda yaşayan evsizler dikkatimi çekti. Avusturya gibi düzgün, medeni bir ülkenin başkentinde, bu kadar çok evsizin olacağını tahmin etmedim hiç. Hatta, bisikletçiler ve kaykaycılar için yapılmış atlama rampalarının olduğu bir parktan geçerken, evsizlere minibüslerle ekmek ve çoba dağıtıldığına da şahit oldum.

Hava karardığında, Belediye Binası’nın önünden geçerken, bina önündeki geniş alanda yapılan film festivaline denk geldim. Festivalin olduğu alandan müzik sesleri geliyor, pişen yemeklerin dumanları yükseliyordu. Ucuz fast food bulurum düşüncesiyle, bisikletimle kalabalık festival alanına girdim. Nasıl bir kalabalık vardı, anlatamam! Yürümek mümkün değil… İştahımı kabartan lezeetler vardı ama fiyatlar da bir o kadar yüksekti. Fazla oyalanmadan festival alanından çıktım ve ofise gittim. Ofise giderken, bir caddede karşılaştığım kırmızı ışıkta durmama rağmen, çizgiye ön lastiğim değdi diye polisten fırça yedim. Keşke Türkiye’de de kurallar bu kadar sıkı kontrol edilse de trafik kazaları olmasa…

Dolu dolu iki gün geçirdiğim ve çok sevdiğim Viyana’dan, istemesem de ayrılmak zorundaydım. Havalar bozmadan Großglockner’da olmam gerekiyordu. Kuruyan çamaşırlarımı topladım, bir şeyler atıştırdım, çayımı hazırladım ve yazılarımı yazmak üzere, 9.Garnisongasse‘yi gören büyük pencerelerden birinin önündeki çalışma masasına oturdum.

Viyana fotoğrafları:

DSC07806

Tuna Nehri’nde bir tekne.

DSC07856

Tuna Nehri’ndeki tekneler.

DSC07838

Viyana’da gördüğüm ikinci tezat; Domkirche gibi muhteşem bir mimari eserin karşısında bu avm… Olacak iş mi?

DCIM100GOPRO

Nostaljik görünse de bu fayton olayına karşıyım. Fayton, hayvan istismarıdır!

DCIM100GOPRO

Nostaljik görünse de bu fayton olayına karşıyım. Fayton, hayvan istismarıdır!

DCIM100GOPRO

Domkirche

DCIM100GOPRO

Domkirche

DCIM100GOPRO

Peterskirche

dsc07826

Reichsratsraße

DSC07825

Parlamento Binası ve Pallas Athene Heykeli.

DCIM100GOPRO

National Biblioteque

DSC07836

National Biblioteque

DCIM100GOPRO

Neue Burg Kunsthistorisches Museum (Viyana Sanat Tarihi Müzesi)

Reklamlar

Bratislava

Sekizinci bölümden devam…

10.07.2015

Dünkü yol yorgunluğu ve gece içtiğim iki şişe biranın etkisiyle, çadırımda öyle güzel, deliksiz bir uyku uyumuşum ki, sabah uyandığımda enerjim ve keyfim yerindeydi. Akan derenin, kuşların, böceklerin, yabani hayvanların sesleri eşliğinde uyumak gibisi var mı?

Kimle Cvika Camping

Kimle Cvika Camping

Çadırımı topladım ve saat on bire çeyrek kala kamp yerinden ayrıldım. Sıkıcı başlayıp, hareketli devam eden Macaristan maceram birkaç saat sonra bitecekti. Hava güneşliydi ancak, iki üç gündür yerimden kımıldamamı istemeyen rüzgâr, “Macaristan’dan gitme” dercesine, karşımdan esmeye de devam ediyordu. Sabah kahvaltı yapmadığımdan, yolumun üzerindeki ilk yerleşim yeri olan Masonmagyarovar’da mola verip, bir fırından poaça, börek vs benzeri hamur işi şeyler aldım. Cebimde taşıdığım sallama çayı içmek için de kasadaki kadından bir bardak sıcak su rica ettim. Sıcak su yokmuş… Bu arada, dükkana kadının kocası geldi. Adam Arnavut’muş ve de güzel İngilizce konuşuyordu. Önce o da sıcak su olmadığını söyledi ama, Türk olduğumu öğrenince, ne yapıp edip bir yerlerden sıcak su bulup getirdi bana. Çay olmadan poaça, börek, kurabiye vs yiyemiyorum; yavan geliyor, tat alamıyorum, anlamsız geliyor bu yiyecekler. İlk yurt dışı deneyimimde, çay bulamadığım için neredeyse depresyona giriyordum. Dükkan sahibine Arnavutça teşekkür ettim, kahvaltımı yaptım ve yola devam ettim.

Masonmagyarovar

Masonmagyarovar

Yol üzerinde, Slovakya sınırı yakınlarındaki afyon tarlaları dışında görülecek bir manzara yoktu. Macaristan ve Slovakya arasındaki, şimdilerde kullanılmayan eski, terk edilmiş gümrük kontrol binasından geçip, Slovakya’ya ikinci kez girmiş oldum. Yaklaşık 10 kilometre sonra, önüme çıkan kavşaktan, şehir merkezine gitme düşüncesiyle sola döndüm. Nedenini bilmiyorum ama, daha evvel görmediğim bir şehre ilk kez geldiğimde, kavşaklarda hiç düşünmeden, o anda karar verdiğim bir yöne sapıyorum ve şehir merkezini buluyorum. Burada da böyle oldu ve döndükten sonra yolda centrum yazan tabelaları görünce, yine hislerimde yanılmadığımı fark ettim. Bulgaristan ve Gürcistan’da görmeye alıştığım Sovyet tipi blok apartmanlardan, üzerinde bulunduğum bu çevre yolunun yakınlarında çokça vardı. Blokların yanı sıra, önceden Türkiye’ya has bir mimari anlayış olduğunu zannetiğim, mavi camlı, çirkin postmodern apartmanlarla, iş merkezleri ve plazalar da dikkatimi çekti. Bir anda kendimi Maslak Büyükdere Caddesi’nde ya da Ankara’daki Konya yolunda gidiyormuşum gibi hissettim; ümitsizliğe kapılmadan pedal çevirmeye devam ettim.

Afyon tarlası

Afyon tarlası

Afyon tarlası

Afyon tarlası

Macaristan Slovakya sınırındaki kullanılmayan gümrük binası.

Macaristan Slovakya sınırındaki kullanılmayan gümrük binası.

Slovakya sınırı

Slovakya sınırı

‘Ankara’yla hasretimizi giderdik, bu kadar yeter artık’ dediğim anda, uzaktan ufo benzeri, kule gibi bir yapı gözüme takıldı. Biraz daha yaklaştıkça, bu yapının, daha sonradan isminin Most SNP (Slovak Ulusunun Başkaldırısı) olduğunu öğrendiğim, Tuna Nehri’nin iki yakasını bağlayan köprülerden birinin üzerindeki döner restoran olduğunu gördüm. Most SNP’ye gelmeden hemen sağda, Ankara’daki Antares AVM’nin bir benzerinin üzerinde Unicredit tabelasını görünce, köprüye girmedim ve para çekmek için AVM’ye yöneldim. Gördüğüm tabela, Unicredit’in reklam panosuymuş meğerse… Para çekemeyince, AVM’den kaçarcasına uzaklaştım ve Most SNP’ye yoncadan giriş yaptım.

DCIM100GOPRO

Most SNP (Most Slovenského národného povstania)

Köprünün diğer tarafına geçtiğimde, Bratislava Kalesi’ni, Sibiu’daki şatoları ve eski evleri andıran güzel binaları görünce, keyfim yerine geldi. Köprü bittikten hemen sonra, sağdaki kilisenin yanındaki Arnavut kaldırımlı yola saparak, tesadüfen şehrin tarihi merkezinde buluverdim kendimi. İşte, hayal ettiğim Bratislava böyle bir şehirdi. Klasik dokusu bozulmamış, bir Avrupa kentinde olması gibiydi her şey. Renkli, şirin evler, Arnavut kaldırımı sokaklar, neşeli meydanlar, caddelerde müzik yapanlar, bronz sokak heykelleri, dışarıda oturan insanlar, hediyelik eşya satılan tezgahlar… Maslak ve Konya yolu benzetmelerini yaptığım paragraflardaki şehirleşmeyi ya da gelişmeyi, bir Avrupa kentine yakıştıramamıştım. Çevre yolu kısmı tanıdık olsa da, en azından şehrin bu bölümüne dokunulmamış olması güzeldi.

4

Bratislava

1

Bratislava

 

5

Bratislava

Karnım çok acıkmıştı… Şehrin en bilindik meydanı olan Hlavne Namestie‘ye çıkan sokaklardan birinde, meşhur Cumil heykelinin karşısında bir pizzacı buldum. Hemen dışarıdaki boş masalardan birine oturdum ve pizzamı söyledim. Pizzamı beklerken, bir taraftan da kanalizasyondan kafasını çıkartıp, etrafı izleyen adam heykelinin başına tünemeye çalışan, selfieler çeken ve bana modası geçmeyecek olan tek şeyin klişe olduğunu gösteren insanları izledim. Karnımı doyurduktan sonra, şehirde gezmeye devam ettim. Esztergom Bazilikası’nda, Hans adında, Alman bir bisikletli gezginle tanışmıştım. Bir meydanda fotoğraf çekerken, tesadüfen Hans’la karşılaştım.

Hans

Hans’la beraber…

Transfagaraşan’ı geçtiğim sırada eldiven kullanmadığım için ellerim çok üşümüştü. Haftaya geçmeyi planladığım Großglockner geçidinde aynı durum olmasın diye, şehri gezerken, spor malzemeleri satan mağazalara da uğradım. Bulduğum ucuz eldivenlerin fiyatları 10-20 Euro arasında değişiyordu ama bunlar elimi koruyacak türden malzemeler değildi. Gore-tex’lere, Thinsulate’lere, marka eldivenlere ise hiç girmiyorum; hepsi çok pahalıydı ve tabii ki almadım. Tedbir olsun diye en kötü ihtimal, polar eşofmanımın kumaşından ve yanımda taşıdığım deri parçalardan bir çift eldiven dikerim, plastik torbayla da izolasyonunu yapar, Großglockner’i sorunsuz geçerim diye düşünerek, eldiven almaktan vazgeçtim.

Bratislava

Bratislava

Akşam, arkadaşım Kristina’yla buluşmak üzere, Eurovea Galleria isimli alışveriş merkezine gittim. Eski şehir merkezinden Eurovea’ya gidene kadar epey bir engebeden, kaldırımlara kurulmuş iskelelerden geçmek zorunda kaldım. Eski şehir merkezi dışındaki sokak ve caddelerin çoğunda onarım çalışmaları vardı. Sonradan öğrendim ki bu çalışmalar iki yıldır devam ediyormuş.

Kristina beni, müşterilerine geleneksel yöntemlerle imal ettikleri biralarını sunan, Starosloviensky Pivovar adlı mekana götürdü. Oturduğumuz yerin arka odasında bira imal ediyorlardı ve mekanın içi taze bira kokuyordu. Bir ara merak ettim, içeri gidip nasıl bira yaptıklarını izledim. Buğday birası yapıyorlar; kıvamlı ve oldukça da lezzetli bir bira.

Genel olarak Bratislava’yı çok beğendim. Hatta şehir merkezini, Galya köyüne, Avm’leri, plazaları, çirkin yapılaşmayı da Romalı lejyonerlere benzettim. Vahşi kapitalizm, koç başıyla şehrin kapısına dayansa da, şehir merkezinin tarihi dokusunu korumuş olması, takdir edilmesi ve örnek alınması gereken bir şey.

Bratislava

Bratislava

Bratislava

Bratislava

 

Güzergâh: Kimle – Bratislava (Harita için tıklayın)
Mesafe: 48 km

Budapeşte – Esztergom – Kimle

Yedinci bölümden devam… 

08.07.2015

Saat 13.00 civarında Budapeşte’den ayrıldım. Tuna Nehri’ni sağıma alarak, kuzey yönünde ilerlemeye başladım. Hava çok sıcak, şehirdeki araç trafiği de kalabalıktı. Bu kalabalıktan bir an önce kurtulup şehirler arası yola çıkmak istiyordum. Şehir merkezinden çıkınca Eurovelo 6 bisiklet yoluna girdim ve Szentendre’ye kadar bu yolu kullandım. Bu arada, Eurovelo hakkında da kısa bir açıklama yapmak istiyorum. Eurovelo, Avrupa’da bisikletle ülkeler arası seyahat edenlerin, ulaşımlarını güvenli sağlamaları için hazırlanmış, araç yolundan bağımsız, düzgün yollardır. Bu yollar, normal araç yolundan bağımsız olduğu için ayrı bir haritaya ihtiyaç vardır ve Eurovelo üzerindeki yol ayrımlarında, yönleri gösteren tabelaları takip etmek çok önemlidir.

DSC07669

Eurovelo 6 yolu, Budapeşte – Szentendre arası

Evet, her şey çok mükemmelmiş gibi görünse de olaya bir de seyahat eden tarafından bakmakta fayda var. Yolun Tuna Nehri’ne paralel gitmesi, bisikletle yeşil bir ortamda, güzel manzaralar eşliğinde yolculuk edilmesi, hiç de fena gelmiyor kulağa ancak yol, nehir kıyısındaki yazlık sitelerin, kafelerin, plajların arasından da geçiyor ve zemini de oldukça kötü. Yaya trafiği kalabalık olduğu gibi, birçok yol ayrımında da tabela, işaret vs yok. Bisikletin otomobil gibi bir araç olduğu düşünülmeden yapılmış olan bu yolda, daha fazla gitmek istemedim ve Szentendre yakınlarında Eurovelo’dan ayrılıp normal karayoluna geçtim.

DSC07667

Tuna Nehri (Budapeşte – Szentendre arası)

DSC07679

Tuna Nehri (Budapeşte – Szentendre arası)

Visegrad’da mola verdim, fotoğraf çektim, bir şeyler atıştırdım. Daha sonra da keyifli bir yolculuk geçirerek, Esztergom’a geldim. Keyifli diyorum, çünkü bisiklet yolunu kullanmadım ve geçtiğim karayolu gerçekten de çok güzeldi. Tam istediğim gibi; yeşili, mavisi, virajı, eğimi hafif de olsa inişi, çıkışı olan, ideal bir yoldu.

DSC07680

Visegrad

Genel olarak, bisiklet yollarına olan olumsuz düşüncelerimde haklı olup olmadığımı sınamak için, Visegrad’dan sonra, ara sıra bisiklet yoluna girip çıktığım oldu. Bisiklet yolu hem çok dardı hem de zemini berbat durumdaydı. Yoldaki çatlaklar, tümsekler, çatlakların arasından çıkmış otlar istediğim hızda ilerlememe engel oluyordu. Engebeden, araziden, ‘off-road‘dan elbette yüksünmüyorum. Üstelik, arazide bisiklete binmeyi de çok severim ama benim derdim başka… Bu, asfalt yola göre planlanmış, hızlı gitmek istediğim bir seyahatti ve bisikletimi de bu seyahate göre donatmıştım. Lastiklerin dış yüzeyi, dişli kombinasyonu, sele borusunun uzunluğu, sele-gidon uzaklığı, böyle bir yolculukta beni rahat ettirecek şekilde düşünüldü. Bu yolda saatte 20 kilometre ile bile sürseniz, titreşimden bisikletinizin hasar görmesi kaçınılmaz. Bunun yanı sıra, böbrek taşı olanlara da şiddetle tavsiye edeceğim bir yol. Bisikletle birlikte taş, kum, ne varsa yolda bırakır, rahatlarsınız. İşin şakası bir yana; motorlu taşıtlara ayrılan yol düzgün asfalt iken, bisikletlilere ayrılan yol bozuk mu olmalıydı? Motorlu taşıtlar düzgün yolda hasar görmeden ilerlerken, benim aracımın vidaları neden gevşeyecekti? Otomobiliyle çevreye zarar vererek seyahat eden insanlara konfor sağlanırken, çevre dostu bir araç kullananlar cezalandırılmalı mıydı? İşte kızdığım ve sorguladıklarım tam olarak bunlardı! Unutmadan bir şey daha eklemek istiyorum; bisiklet yolu diye adlandırılan, yolun sağındaki bu daracık yoldan devam ettiğinizde, bir gokart pistine çıkıyorsunuz. Pistin kenarından, yola dizilmiş araba lastiklerinin aralarından geçip asıl yolu bulmaya çalışıyorsunuz. Sonra, “başlarım bisiklet yoluna da…” deyip, kendinizi normal yola atıveriyorsunuz. Yani, az önce de belirttiğim gibi, bisiklete binenlerin adeta cezalandırıldığı bir yoldu burası.

DSC07687

Gokart pistine çıkan bisiklet yolu (Visegrad yakınları)

Bence bisiklet yolları, bisiklete binenler için değil de sürücücüler için düşünülmüş sanki. Sürücüler daha rahat hareket etsinler diye, bisiklete binenleri araç trafiğinden dışlamak için yapılıyormuş gibi geliyor bana bu yollar. Bisikletimle seyahat ederken düzgün bir asfalt kullanmak, yolun fiziksel bozukluklarıyla mücadele etmeden, yön tabelarıyla, haritalarla uğraşmadan yol almak istiyorum ve eğer bisiklet yolları bu basit imkanları bana sağlamayacaksa, bu yollarda pedal çevirmeyi de reddediyorum. Macaristan’daki bisiklet yollarının kötü olması, dünyadaki tüm bisiklet yollarının kötü olacağı anlamına gelmiyor tabii ki. Bakalım seyahatimin geri kalan kısmındaki ülkelerdeki bisiklet yolları nasıl, fikirlerim değişecek mi; hep beraber göreceğiz.

DSC07692

Esztergom Bazilikası

Esztergom tabelasını geçtikten sonra, uzaktan Esztergom Bazilikası’nın yeşil kubbesini gördüm. Bir an evvel bazilikayı görmek için bu yeşil kubbeli binayı hedef alarak yoluma devam ettim. Bazilikaya geldiğimde, yağmur bulutları gökyüzünü karartmış, henüz yağmur yağmasa da şiddetli bir rüzgâr başlamıştı. Alelacele bisikletimi bir yere bağlayıp, bazilikaya girdim hemen. Hayatımda gördüğüm en güzel kiliselerden biri, hatta en güzeli diyebilirim Esztergom Bazilikası için. Görkemli olduğu kadar, sade bir mimarisi olan binanın içi de insanı ürkütmüyor. Yüksek, sivri tavanlı, her yerinden heykeller, kanatlar, melekler, acayip figürler fırlayan Gotik kiliselerinden farklı bir kilise burası.

DSC07695

Esztergom Bazilikası

DCIM100GOPRO

Esztergom Bazilikası

DSC07696

Bazilikanın arkasından Tuna Nehri, Keresztény Múzeum (Esztergom Hıristiyan Müzesi) ve Most Márie Valérie (Maria Valeria Köprüsü)

Kiliseden çıktığımda, rüzgârın şiddeti iyice artmış, yağmur da yağmaya başlamıştı. Görülen şu ki; yola devam etmemin imkanı yoktu bugün. Yağmurluklarımı giydim, ayakkabı kılıflarımı ayakkabılarıma geçirdim ve Tuna Nehri kıyısındaki bir kamp yerine gittim. İnanılmaz bir yağmur ve rüzgâr vardı; yolda giderken önümü zor görüyordum. Kamp yerinin konaklama ücretini yüksek bulunca, şehrin dışındaki pansiyonlara baktım. Temiz, konforlu, fiyatı da kamp yeriyle hemen hemen aynı bir pansiyon buldum ve odama yerleştim. Islanan giysilerimi, pansiyondaki çamaşırların kurutulduğu yere astım. Kısa bir süre sonra hava biraz açar gibi oldu, yağmur dindi, ben de Esztergom’u gezmek için pansiyondan ayrıldım.

Most Márie Valérie (Maria Valeria Köprüsü)

Most Márie Valérie (Maria Valeria Köprüsü)

Bazilikadan Tuna Nehri’ne bakarken, nehrin iki kıyısını bağlayan yeşil, demir bir köprü görmüştüm. O köprüden Slovakya’ya geçiliyormuş… Gelmişken Slovakya’ya da ayağım değsin deyip, köprüden Sturovo’ya geçtim. Burada biraz gezinip, bir pastanede çay içtikten sonra Esztergom’a dönüp, bazilikanın altındaki tünelin yanında bulunan Primas Pince restoranda gulaş yiyip, kırmızı şarap içtim. Arkası şarap mahzeni olan restoranın çok güzel şarapları var ve şarap tadımı da yapılıyor. İlerleyen zamanlarda bu güzel restoranı “Gurme tavsiyeleri” bölümünde ele alacağım.

DCIM100GOPRO

Sturovo’dan Esztergom Bazilikası, Tuna Nehri ve Most Márie Valérie (Maria Valeria Köprüsü)

Güzergâh: Budapeşte – Szentendre – Visegrad – Esztergom (Harita için tıklayın)
Mesafe: 74 km

09.07.2015

Dün akşam fotoğraf makinemin şarjı bittiğinden, fazla fotoğraf çekememiştim. Sabah pansiyondan ayrılıp, önce fotoğraf çekmeye şehir merkezine gittim, daha sonra da kahvaltı niyetine bir şeyler atıştırıp, saat on  iki buçukta Esztergom’dan ayrıldım.

DSC07699

Esztergom Kalesi

DSC07700

Esztergom Bazilikası

DSC07704

Szent Anna Plébániatemplom (Esztergom)

Akşam sekizde Györ şehrine geldim, kalacak yer bulamayınca Bratislava yönünde yola devam ettim. Akşam dokuzda, Györ’den yaklaşık 30 kilometre uzaktaki Kimle köyü girişindeki bir kamp alanına çadırımı kurdum. Dere kenarında, sakin ve ucuz bir kamp yeriydi burası. Çadırımı kurup, eşyalarımı çadıra yerleştirdikten sonra, karnımı doyurmak için Kimle köyüne gittim.

DSC07707

Esztergom – Györ arası

DSC07706

Beni devamlı uyaran tabelalar (Esztergom – Györ arası)

DSC07710

Városháza (Győr Belediye Binası)

Gecenin onunda, kapkaranlık bir köy yolunda, nasıl bir yer bulmayı hayal ettiysem artık… Açlık insana her şeyi yaptırıyor işte. Epeyce dolaştıktan sonra, küçük, salaş bir bar buldum. İçeri girdim, soğuk bir bira aldım önce, sonra da hamburger ve patates kızartması söyledim. İçerisi kalabalık ve gürültülüydü ama ortam güzeldi. Sıkıntılarla başlayan Macaristan maceramın, bu keyifli yerde son buluyor olmasından hem mutluydum hem de biraz hüzünlüydüm. Nedense, sonlar hep hüzünlendirir beni…

Seyahate çıkmadan önce, yüksek lümenli bir bisiklet farı almıştım. Gecenin karanlığında, böyle köy yollarında giderken, çok işime yarıyor bu far ama şarjı hızlı tükeniyor ve ışık bir anda kesiliveriyor. Bardan çıktıktan sonra da böyle oldu ve zifiri karanlıkta, ışık olmadan kamp yerini bulmaya çalıştım. Neyse ki, tedbir olsun diye cebime kafa lambamı koymuştum ama onun da pili bitmek üzereymiş; çok az ışık veriyordu. Mum ışığı gibi bir ışıkla, 2.5 kilometre uzaktaki kamp alanına ulaştım ve çadırıma girdim.

Güzergâh: Esztergom – Györ – Kimle (Harita için tıklayın)
Mesafe: 120 km

Oradea, Szolnok, Budapeşte

Altıncı bölümden devam…

04.07.2015

4 Temmuz sabahı, saat 10 civarında Oradea’dan ayrıldım. Oradea’ya 12 kilometre uzaktaki Borş sınır kapısından Macaristan’a giriş yaptım. Romanya’dayken, Macaristan hakkında olumlu, güzel şeyler duyduğumdan ve daha önce bu ülkeyi görmediğimden, biraz heyecanlıydım. Macaristan’ın her yerinde düzgün bisiklet yollarının olduğunu söylemişti bana birçok kişi.

DSC07539

Macaristan sınırı

Sınırdan geçtikten kısa bir süre sonra, yolun solunda bir bisiklet yolu gördüm ve buradan gitmeye başladım. Gerçekten de çok düzgün bir yoldu ama bir müddet sonra keyfim kaçmaya başladı. Bisiklet yolu ile normal yol arasında kot farkı vardı ve üzerinde bulunduğum yol, motorlu taşıtların gittiği yoldan daha aşağıdaydı. Bisiklet yolunda giderken, sağımdan geçen araçların tekerlerini, kamyonların dönen şaftlarını vs görüyordum. Düzelir diye düşünerek fazla umursamadım ilk başlarda ama pek düzelecek gibi de görünmüyordu. Solumda bitmek bilmeyen bir ayçiçeği tarlası, sağımda motorlu araçların alt takımları; bir süre bu şekilde devam ettim. Sonra, bir anda pat diye kesiliverdi bisiklet yolu. Ben de yoldan çıkmak için vesile arıyordum zaten. Kendimi çok yalnız ve mutsuz hissetmiştim bu yolda çünkü… Neyse; bir şerit gidiş, bir de gelişi olan, adına otoyol dedikleri, sık sık karşıma çıkan tabelalardaki bisiklet, at arabası ve traktör girmesinin yasak olduğunu belirten işaretlerin beni dışlamaya çalıştığı yolda, polis tarafından ilk uyarımı alana kadar ilerledim. Polisler, otoyolda gitmemem gerektiğini, bisiklet yolunu kullanmamı söylediler. Ben de bisiklet yolunun devamlı olmadığını ve sık sık kesildiğini anlatmaya çalıştım ama adamlar İngilizce bilmediklerinden beni anlamadılar. Benimle iletişim kuramayacaklarını anlayınca da fazla uğraşmadılar ve “dikkat et” gibi şeyler söyleyip yanımdan ayrıldılar.

DSC07541

Fotoğraf güzel gibi görünebilir ama 40 C°’de, bu yolda, yalnız, saatlerce gitmek hiç de keyifli değildi.

DSC07542

Ucu bucağı görünmeyen ayçiçeği tarlaları.

Coğrafi olarak düz; yokuşu, eğimi, virajı olmayan bu çöl gibi bölgeden bir an evvel kurtulurum ümidiyle pedal çeviriyordum adeta. Geçen seneki Ankara Konya yolculuğum aklıma geldi; 260 kilometrelik o renksiz yolda bile bu kadar sıkılmamıştım. Etrafta hiçbir şey yoktu; köy, kasaba, en ufak bir yerleşim yeri bile…

Mola vermek için bir benzin istasyonuna girdim daha sonra. İstasyonda şifresiz wifi olduğunu görünce, internete de bakayım dedim. Bir de ne göreyim? Twitter hesabım hacklenmiş, tarafımdan saçma sapan mesajlar yayınlanmış, istemediğim, tanımadığım kişiler arkadaş listeme eklenmiş… Bu arada, benzin istasyonunu ofisi olarak kullanan bir fahişe de tebelleş oldu başıma. Kadından yakayı kurtarmak için gidiyormuş gibi yaptım. Derken, uzaktan kompresörü gördüm ve “gelmişken lastiklere hava basayım bari” deyip, kompresörün yanına gittim. O kadar bunalmıştım ki kendi pompamla bile hava basmaya mecalim yoktu. Hortumun ucunu lastiğin sibobuna takınca, ucun içindeki çıkıntı büyük geldi ve arka lastiğim tamamen indi. İstemeye istemeye el pompamla inen lastiğe hava basmaya başladım. Bu arada, fahişe yanıma geldi, bana Almanca bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Git dedim, gitmedi, istemediğimi söyledim, kadını ikna edemedim. Hava sıcak, neredeyse kırk derece; lastiğe hava mı basayım, kadına laf mı yetiştireyim, Twitter’ım hacklenmiş, ona mı yanayım… Neyse, zar zor lastiğe hava bastım ve kaçar şekilde oradan uzaklaştım.

DSC07543

Szolnok yolu – Macaristan

DSC07544

Szolnok yolunda gördüğüm birkaç güzel manzaradan biri.

Bu yol, uluslararası ulaşımın sağlandığı, özellikle de ağır vasıtaların geçtiği bir yol olmasına rağmen iki şeritli. Doğal olarak, bu kadar çok araç için iki şerit yeterli değil ve asfalt deforme olmuş. Arkamdan tırlar, kamyonlar hızla geçerken, ağır araçların yola uyguladığı basınçtan dolayı kenarlarda oluşan dalga şeklindeki bombelerden de atlamak zorunda kalıyordum. Bu sevimsiz yolda, yaklaşık 150 kilometre pedal çevirerek Szolnok şehrine kadar geldim. Şehre girmeden önce bir akaryakıt istasyonunda durup, internetten ucuz otellere baktığım sırada, motosikletle seyahat eden bir Rumen çifte rastladım. Romanya’dan birilerini görünce memleketlimi görmüş gibi oldum, sevindim. Motosikleti kullanan adam, Budapeşte dışında Macaristan’da görülecek bir yerin olmadığını, hatta ülke tamamının çok sıkıcı olduğunu söyledi.

DSC07545

Szolnok

DSC07547

Tiszavirág hid – Szolnok

Güzergâh: Oradea – Szolnok (Harita için tıklayın)
Mesafe: 158 km

Moralim bozuk olduğundan çadır kurmak istemedim. Şehrin girişinde, Tisza nehrinin yanında, birçok otelin ve bir kamping yerinin olduğu büyük, ağaçlık bir park vardı. Uygun fiyatlı bir otel bulup otele yerleştim. Resepsiyondaki görevli, bir gecelik kahvaltı dahil oda fiyatının 6000 Forint olduğunu söyledi. Adama ısrarla, kahvaltının bu fiyata dahil olup olmadığını sordum. Adam da fiyata kahvaltının dahil olduğunu tekrarladı.

Fiyatta anlaştıktan ve otele yerleştikten sonra şehir merkezine gittim. Şehirde festival gibi bir şey vardı şansıma. Festivallerin olduğu yerlerde ucuz yiyecek, alkol ve eğlence vardır. Karnım çok acıkmıştı; önden bir hotdog yedim. Kesmedi, bir tane daha yedim, o da kesmedi, bir tane de “langoş” aldım. Langoş, bizdeki pişiye benziyor; üzerine sarımsak sosu, “sour cream” ve kaşkaval rendesi konuluyor. Ortam kalabalık ve keyifliydi; konserler, dj’ler, dans edenler… Kötü başlayan Macaristan maceram burada son mu bulacaktı acaba?

5 Temmuz 2015 sabahı, otelde kahvaltımı yaptıktan sonra hesabı ödemek için resepsiyona gittim. Dün geceki adam yerine, otelin sahibi olan kadın vardı resepsiyonda. Yarım yamalak bir İngilizce’yle,
“Ücretiniz 7200 Forint” dedi. Ben de
“Hayır, dün gece 6000 Forint diye konuştuk” dedim. Kadın da
“1200 Forint kahvaltı ücreti” dedi.
“Resepsiyonda çalışan adam, bana bu fiyata kahvaltının da dahil olduğunu söylemişti ama” dedim. Kadın,
“Doğrudur, İngilizcesi yeterli değil onun” dedi.
“Beni ilgilendirmez, İngilizce bilen birini koysaydınız o zaman resepsiyona. 6000 Forint’ten daha fazla veremem.” deyince kıyamet koptu. Vay, siz Türkler böylesiniz de, hepiniz aynısız da… O sırada, kadının annesi geldi, polis çağıracağını söyledi. Ben de
“Bana ve ülkeme hakaret ettiniz, asıl ben polis çağırıyorum” dedim. Bu arada, otelin sahibi olan kadının yarım yamalak olan İngilizcesi de ne hikmetse düzeliverdi. Kavga, zihnini açtı kadının herhalde.
“Az önce İngilizce konuşamıyordunuz; n’ooldu da şimdi konuşabiliyorsunuz?” diye sordum kadına. Kötü niyetli olduğu için işine gelmiyor tabii anlaşılmak, bu yüzden de bilmiyormuş gibi yapıyormuş başta. Polis çağırırım deyince, kadın daha da hiddetlendi;
“Saat on buçuğu geçti, senden 3000 Forint de yarım pansiyon parası istiyorum.” deyince, bu sefer de ben zıvanadan çıktım, öfkeli bir şekilde 7200 Forint’i kadına verdim ve otelden ayrıldım. Hakaret ettiği için gerçekten de polisi çağıracaktım ama vizem kısıtlı olduğundan, uğraşmak ve keyfimi daha da kaçırmak istemedim.

Macaristan maceram tatsız başlamıştı. Romanya’da geçirdiğim dokuz güzel gün, yıllar öncesinde kalmıştı sanki; bundan sonra hep mutsuz olacakmışım gibi hissettim. Szolnok’tan yola çıkıp, 115 kilometre katederek, fotoğraf bile çekmeden Budapeşte’ye vardım. Bu, Tuna’yla üçüncü karşılaşmamdı. İlki, iki sene önce Tulcea ve Galati şehirlerinde, ikincisi Silistra’da, üçüncüsü de bugün Budapeşte’de… Buradan itibaren, Avusturya’nın Linz şehrine kadar Tuna’yla beraber devam edecektim yola. Ya da diğer bir deyişle, Tuna’yı takip edecektim.

Güzergâh: Szolnok – Budapeşte (Harita için tıklayın)
Mesafe: 115 km

Szolnok’ta tanıştığım motorcunun dediği gibi, Budapeşte gerçekten de çok güzel bir şehirmiş. Özellikle Tuna nehrinin iki kıyısını birbirine bağlayan köprüler çok hoşuma gitti. Kentin estetiği, mimarisi, tramvaylar, parklar, insanların sakin oluşu, kavga ve gürültünün olmaması, diğer AB ülkelerine göre fiyatların ucuz oluşu da cabası. Bu arada, şehrin her yerinde bisiklet yolları ve bisikletliler için düzenlenmiş trafik ışıkları olmasına rağmen benim gibi bisiklet yolu kavramından hoşlanmayan birisi için Budapeşte’de bisiklete binmek adeta bir eziyetti. Bisiklet yolları çoğu zaman kaldırımlardan geçiyordu ve kaldırımlarda da hız sınırı, hatırladığım kadarıyla saatte 15 ya da 20 kilometre ile sınırlıydı. Turisttim ve yayalara çarpmaktansa kuralları çiğneyip, normal araç yollarını kullanmayı tercih ettim Budapeşte’de geçirdiğim üç gün boyunca. Neyse, fazla konuştum yine; fotoğraflara geçiyorum hemen.

Budapeşte fotoğrafları…

 

DSC07612

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

DSC07556

Szabadság híd (Liberty Bridge, Özgürlük köprüsü)

Szabadság híd (Liberty Bridge, Özgürlük köprüsü)

Szabadság híd (Liberty Bridge, Özgürlük köprüsü)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

DSC07619

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Tuna Nehri ve Parlamento binası.

Tuna Nehri ve Parlamento binası.

Tuna Nehri ve Parlamento binası.

Tuna Nehri ve Parlamento binası.

Parlamento binası.

Parlamento binası.

DSC07584

Hősök tere (Heroes Square)

DSC07587

Margit sziget (Margit adası)

Magyar Nemzeti Galéria,

Magyar Nemzeti Galéria,

DSC07650

Buda kalesi

Buda kalesi

Buda kalesi

Mezőgazdasági múzeum

Mezőgazdasági múzeum

Vajdahunyad var (Vajdahunyad kalesi)

Vajdahunyad var (Vajdahunyad kalesi)

Vajdahunyad var (Vajdahunyad kalesi)

Vajdahunyad var (Vajdahunyad kalesi)

DSC07655

Hurdy gurdy (Macar halk çalgısı)