İtalya (5. Bölüm)

Dördüncü bölümden devam…

Roma’da, Warmshowers sitesinden tanıştığım Luca Lupidi’nin evinde kalacaktım ve sözleştiğimiz saatte evde olmak istiyordum. Saat 10 sularında kamp yerinden ayrılıp, Roma’ya doğru yola koyuldum. Önce Formia’da kruvasan ve çayla küçük bir kahvaltı yaptım, sonra kendime saatte 25 kilometrelik bir ortalama hız limiti koydum ve Terracina’ya kadar hiç durmadım. Terracina’ya geldiğimde, 25’ten daha hızlı bir ortalama görünce, kendimi ödüllendirdim ve bir markette kısa bir mola verdim. Marketin park yerinde bir şeyler atıştırdıktan sonra, hiç vakit kaybetmeden yola devam ettim. Sıkıcı olan bu yolda biraz eğlenebilmek için, kendime küçük hedefler ve ödüller koymaya başladım. Bu hedefler de genelde ortalama hız üzerine oluyordu. İki saat boyunca 25 km/saat hız ortalamasını tutturursam, bir kruvasan ya da birkaç dilim kek yiyecektim. Yirmi beşin üzerine çıkarsam, hem kruvasan yiyecektim hem de farkın dakika cinsinden süresi kadar da dinlenecektim. Tabii ki bu ortalama hızlara tüm duraksamalar da dahildi. Yol sormak, haritaya bakmak, fotoğraf çekmek de işin işine girince, ne kadar hızlı giderseniz gidin, ortalamanız düşüyordu. Yine de 25’in altına düşmedim ve çoğu zaman daha hızlı bile gittiğim oldu.

roma 001

Camping Chalet Azzuro (Scauri – Lazio)

 

roma 002

Terracina yakınları (Lazio)

 

roma 003

Market alışverişi (Terracina – Lazio)

Böyle oyunlar oynaya oynaya, çok geç olmadan 170 kilometreyi devirip, dünyanın en güzel şehirlerinden birine geldim. Ankara’yı da sayacak olursak, gördüğüm beşinci başkentti burası. Napoli için janti değil ama serseri demiştim; Roma içinse, bir imparatorluk başkenti demek yanlış olmaz. Bu arada, yanlış anlaşılmasın; kendimi tarif ederken de serseri kelimesini kullanırım. Napoli’yi çok beğendiğim, belki de bana ait bir şeyler gördüğüm için bu ifadeyi kullanmıştım. Roma ise farklı; heybetli binalar, sütunlar, tarihi heykeller karşılıyor önce sizi ve bir zamanlar buranın büyük bir imparatorluğun başkenti olduğunu, şehre girer girmez hissettiriyor.
Trafiğin akışı, beni kısa bir sürede Piazza di Venezzia’ya (Venedik Meydanı’na) çıkardı. Seyahatimin on sekizinci günüydü ve yola çıktığım günden beri gördüğüm en büyük kalabalık buradaydı. Farklı milletlerden yüzlerce insan, ellerindeki haritalarla bir yerlere koşturuyordu. Venedik Meydanı civarında bisikletle gezinirken, bir yerde “Fontana di Trevi” tabelası gözüme ilişti ve saçma bir hareket yapıp o tabelayı takip ettim. Daracık sokaklarda, turist kafilelerinin arasında, elde bisiklet, kalakalmıştım. Şehirler arası yollarda ortalama hız hesabı yaparken, kalabalığın içinde milim milim ilerlemek çok sıkıcı geldi. Zor olsa da, “Aşk Çeşmesi” olarak bilinen “Fontana di Trevi”ye gidebildim ama, çeşmede tadilat olduğundan fazla bir şey göremedim.
Akşam olmuştu; Luca’yı aramam gerekiyordu… Wifi’ı olan bir pastanede oturdum, bir şeyler yedim ve Luca’yı arayıp evinin adresini öğrendim. Venedik Meydanı’nı referans alarak, Google Maps’in de yardımıyla Luca’nın evini kolayca buldum. Daha önceleri, tanımadığım birçok kişinin ya da ailenin evinde misafir olarak kaldım ama bu durum farklıydı; ilk kez Warmshowers gibi bir siteden tanıştığım bir ailenin evinde kalacaktım.
Nihayet, Luca ve ailesiyle tanıştım. Bana, kalacağım odayı gösterdiler ve Pazartesi gününe kadar da evlerinin müsait olduğunu söylediler. Çok sıcak insanlardı; beraber güzel vakit geçirdik. Cumartesi sabah, Luca’nın küçük oğlu Marco’yla gitar çalıştık; öğrencilerim için hazırladığım ders notlarımı verdim ona. Daha sonra evden çıktım ve akşama kadar Roma’yı gezdim. Piazza di Venezzia, Altare della Patria, Roma Forumu, Colosseo, Piazza del Popolo, Basilica di Santa Maria del Popolo, Piazza San Pietro, Basilica di San Pietro bir güne sığdırabildiklerimden birkaçı… Bisiklet olmasaydı, bu kadar hızlı gezemeyecektim ve bu kadar çok yeri bir günde göremeyecektim.
Tarihi dokusunun yanında, çok eğlenceli, renkli ve de hareketli bir şehir Roma. Meydanlarda, caddelerde resim yapanlar, dans edenler, müzik yapanlar, hediyelik eşya satanlar, turistler, şehrin kendi trafiği… Bitmek bilmeyen bir enerji var burada. Roma, insanların gelir seviyelerinin çok yüksek olduğu bir şehir. G8 üyesi olan İtalya’nın, yani dünyanın GSMH’sı en yüksek sekiz ülkesinden biri olan bu ülkenin, diğer şehirlerinde olduğu gibi bu şehrinde de Türkiye’deki gibi aşırı lüks otomobillere, 4X4’lere fazla rastlamadım. İnsanlar genelde Fiat 500C, Fiat Punto gibi küçük otomobilleri ya da scooter’ları tercih ediyorlar İtalya’da. Cumartesi günü, Roma içinde 35 kilometre bisiklete bindim ve bir tane üst model bir Masserati, az sayıda 4X4, az sayıda da Mercedes ve BMW gördüm. Masserati dışındaki gördüğüm diğer lüks araçların sayıca kat kat fazlasını, Ankara’da Bahçelievler 7. Cadde’de her gün görmek mümkün. Ankara’daki Park Caddesi’ne, İstanbul’daki Bağdat Caddesi’ne, Akaretler’e ya da Bebek, Emirgan civarına hiç girmiyorum bile. İtalyanlar, bu muhitlerdeki araçları görseler, kendi G8 üyeliklerini sorgulayabilirler belki.

Tarih: 27.06.2014
Güzergâh: Scauri – Roma (Harita için tıklayın)
Mesafe: 170 km
Şehir içi gezinmelerle beraber: 180 km

28.06.2014
Roma fotoğrafları…

roma 006

Piazza D’ara Coeli’den Campidoglio(Capitol) Tepesi, Cordonata(sağdaki merdivenler) ve solda, Santa Maria in Aracoeli Bazilikasına çıkan merdivenler.

 

roma 013

Altare della Patria (Vittorio Emanuele II Abidesi)

 

roma3

Capitol Tepesi’ne çıkan merdivenlerdeki (Cordonata) heykeller.

 

roma 011

Santa Maria di Lore

 

roma 008

Altare della Patria

 

roma 014

Altare della Patria’dan Santa Maria di Lore

 

roma 015

Altare della Patria’daki kaçmayan martılar.

 

roma 017

Santa Maria di Lore

 

roma 018

Santa Maria di Lore

 

roma 019

Mercati di Traiano (Trajan Market, Trajan Pazarları)

 

roma 020

Mercati di Traiano (Trajan Market, Trajan Pazarları)

 

roma 021

Mercati di Traiano (Trajan Market, Trajan Pazarları)

 

roma 022

Colosseo (Anfiteatro Flavio) ya da Kolezyum

 

roma 023

Arco di Costantino

 

roma 024

Colosseo (Anfiteatro Flavio) ya da Kolezyum

 

roma 025

Colosseo (Anfiteatro Flavio) ya da Kolezyum

 

roma 026

Tiber (Tevere) Nehrinde bir köprü

 

roma 027

Castel Sant’ Angelo (Kutsal Melek) Kalesi ve Tiber Nehri

 

roma 028

Tiber(Tevere) Nehri’nde bir köprü

 

roma 029

Tiber(Tevere) Nehri’nde bir köprü

 

roma 030

Via della Conciliazione’den Basilica di San Pietro (Aziz Petrus Bazilikası)

 

roma 031

Sütunlar, Piazza San Pietro

 

roma 032

San Peter (Aziz Peter) heykeli, Basilica di San Pietro

 

roma 033

Basilica di San Pietro

 

roma 034

Sütunlar, Piazza San Pietro

 

roma 035

Sütunlar, Piazza San Pietro

 

roma 036

Piazza San Pietro

 

roma 007

Michelangelo sergisi

 

roma 037

Chiesa di San Carlo al Corso

 

roma 039

Piazza del Popolo

 

roma 041

Basilica Di Santa Maria Del Popolo

 

roma 043

Basilica Di Santa Maria Del Popolo

 

roma 044

Basilica Di Santa Maria Del Popolo

 

roma 040

Sokak performansları (Piazza del Popolo)

 

roma 045

Sokak performansları

 

roma 047

Sokak performansları

 

roma 046

Sokak performansları

 

roma 052

Sokak performansları (Arkada görünen yer, Roma Forumu)

 

roma 016

Sokak performansları

 

roma 048

Düğün arabası (Cordonata)

Akşam eve döndüğümde, Marco’ya verdiğim ödevleri kontrol ettim ve sonra hep beraber yemeğe gittik. İçinde çadırların olduğu, kalabalık, festival ortamı gibi bir yere geldik. Ne festivali diye merak ederken; çadırlara, ağaçlara asılmış Che Guevara posterlerini, orak çekiç amblemlerini görünce, kendimi şanslı hissettim. “İtalya Sol bilmem ne” Federasyonu diye bir derneğin yemeğiymiş. Evden çıkarken bir restorana falan gittiğimizi düşünmüştüm; böyle bir ortamı hiç beklemiyordum. Restorandan, pizzadan ve spagettiden ziyade, benim de görmek istediklerim böyle şeylerdi zaten. Çok keyifli, samimi, güzel bir ortam vardı. Oradaki birçok kişiyle tanıştım, uzun uzun sohbet ettik, yedik, içtik, güldük, eğlendik…

Luca, Pazartesi gününe kadar kalabileceğimi söylemişti bana ama vize sorunum olduğundan, 29 Haziran Pazar günü yola devam etmeye karar verdim.

roma 004

Evdeki meraklı kediler

 

roma 005

Bir de bu açıdan:)

 

roma 049

Lupidi ailesine, beni misafir ettikleri için teşekkür ediyorum. (Grazie per avermi ospitato)

Bu habere Marco biraz üzülmüştü… Arkadaşlarıyla akşam prova yapacaklarmış ve benim de yanında olmamı istiyordu. Üzülerek Marco’nun bu güzel davetine katılamadım ve Pazar sabahı Luca’yla beraber evden ayrıldım. Silvestri Caddesi’ne geldikten sonra, Luca’yla vedalaştık ve Via Aurelia üzerinden Orbetello’ya gitmek üzere yola devam ettim.

Hafta sonları, şehirler arası yolların çok kalabalık olduğu dikkatimi çekti. Kışları nasıl bilmiyorum ama yaz ayları genelde böyleymiş. İtalya’da lüks otomobile çok rastlamasam da karavan kullanımının oldukça yaygın olduğunu gördüm. İnsanlar tatil günlerinde, karavanlarıyla deniz kenarlarındaki kamp alanlarına akın ediyorlar ve bu yüzden de trafik oldukça kalabalık oluyor. Sabah Roma’da yollar sakinken, Via Aurelio’nun trafiği gözümü korkuttu. Bu arada, nasıl olduysa Via Aurelio’ya ters yönden girmiştim ve yola devam edebilmem için de ne yapıp edip karşı şeride geçmem gerekiyordu. Bu yola ters girmemin sebebi, beni yönlendirecek bir trafik işaretinin olmamasıydı. İtalya’da trafik işaretleri biraz sorunlu; ya hiç yok ya eksik ya da üzerindeki bilgiler yanlış. Otoyol dışındakiler genelde böyle ve doğru olan işaretler de sizi otoyola yönlendiriyor. Tüm ülkelerde olduğu gibi, otoyollara bisikletin girmesi de yasak… Neyse, ters yöndeydim, yol yokuş aşağıydı, trafik çok kalabalıktı ve araçlar hızlı gidiyordu. Göbek ya da tali yol vardır düşüncesiyle, bir müddet, ağır ağır bu şekilde devam ettim. Daha sonra, yoldan geçen bir bisikletçiye sordum ve onun tavsiyesine uyarak; karşıma çıkan ilk yoncaya ters girip, sola döndüm.  Zor olsa da, ancak bu şekilde karşı şeride geçebildim.

 

roma054

Santa Marinella plajı (Roma – Albinia arası)

 

roma053

Kalabalık akşam trafiği (Karşı şerittekiler deniz tarafından geliyorlar)

Bu aksiyonun dışında başka da bir şey olmadı. Kıyıdan gittiğim için yol geneli düz sayılırdı ve yine hızlı sayılabilecek bir yolculuk oldu. 157 kilometre yol yaptım ve Lazio bölgesinden çıkarak Toskana bölgesine girdim. Orbetello’nun 10 kilometre ilerisinde, Albinia’daki Campeggio Oasi kamp alanına çadırımı kurdum. Grosetto’ya çok rahat giderdim ama Makedonya’da tamir ettiğim arka lastiğin yaması açıldı ve yolda sık sık durup, lastiğe hava basmak zorunda kaldım. Çadırımı kurduktan sonra, arka lastiği tekrar yamadım. Bu arada, burada yağmur yağmıyor ama Albinia’dan kolaylıkla görebildiğim kuzey yönünde çakan şimşekler, yarın için beni düşündürüyor.

Tarih: 29.06.2014
Güzergâh: Roma – Albinia(Harita için tıklayın)
Mesafe: 157 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

 

 

Reklamlar

İtalya (4. Bölüm)

Üçüncü bölümden devam…

İtalya’daki beşinci günümün sabahında, Napoli’ye gitmek üzere Pompei’den ayrıldım. Pompei’den Napoli’ye kadar olan 23 kilometrelik yol çok rahatsız etti beni. Yolun büyük bir kısmı taş ve Arnavut kaldırımı, taşların olmadığı yerler ise bozuk asfalt… Yol çok kötü olduğundan, akortlar bozulmasın diye yavaş gitmek zorunda kaldım. Yavaş gidince süre uzadı ve havanın da ısınmasıyla inanılmaz eziyetli bir yolculuk oldu. Napoli’nin girişinde başlayan tramvay yolunda, rayların arasının asfalt olduğunu fark ettim ve taş yoldan gitmemek için, zaman zaman arkamdan tramvay gelmesine rağmen, şehir merkezine kadar bu yolu kullandım.

Neyse, artık Napoli’deydim; Barletta tren istasyonundaki memuru dinlemeyip, buraya kadar bisikletle geldim ve taş yol, bozuk asfalt vs hiçbir şey keyfimi bozamazdı. Napoli inanılmaz güzel bir şehir; farklı bir ruhu ve dokusu var. Kelimelerle nasıl anlatacağımı bilemiyorum; janti değil, oldukça serseri, underground bir yer burası. Bulvarlarında, caddelerinde, sokaklarında epey bi’ gezindim. “Castel Nuova”, “Galleria Umberto”, “Basilica Reale Pontificia di San Francesco di Paula” inanılmaz mimari yapılar.

Napoli fotoğrafları…

napoli001city

Napoli’den Vezüv Yanardağı

napoli016city

Napoli

napoli004city

Napoli

napoli005galleria-umberto

Galleria Umberto (Napoli)

napoli006galleria-umberto

Galleria Umberto (Napoli)

napoli007galleria-umberto

Galleria Umberto (Napoli)

napoli013galleria-umberto

Galleria Umberto (Napoli)

napoli002-castel-nuovo

Castel nuovo (Napoli)

napoli003castel-nuovo

Castel nuovo (Napoli)

napoli014castel-nuovo

Castel nuovo (Napoli)

napoli015castel-nuovo

Castel nuovo (Napoli)

napoli008stazione-di-napoli-mergellina

Stazione di Napoli Mergellina (Napoli)

napoli009basilica-reale-pontificia-di-san-francesco-di-paula

Basilica Reale Pontificia di San Francesco di Paula

27 Haziran Cuma akşamı Roma’da olmam gerekiyordu; Warmshowers sitesinden tanıştığım bir ailenin evinde kalacaktım. Bu yüzden de öğleden sonra Napoli’den ayrıldım. Pozzuoli, Castel Volturno ve Mondragone’den geçerek, akşam dokuz civarı, Scauri’de bir kamp alanına çadırımı kurdum.

napoli012

Napoli çıkışındaki tüneldeki bisiklet yolu. Hayatımda ilk kez, bir tünelden geçerken tedirgin olmadım.

napoli010castel-dellovo

Castel dell’ovo (Napoli)

napoli011canale-vico-patri

Canale Vico Patri (Campania)

Napoli’den sonra yaklaşık yirmi kilometre daha taş yoldan gittim ve o yirmi kilometre, sabahki eziyetin üzerine adeta tuz biber ekti. Napoli’de gezdiğim sırada dinlendirdiğim şişlikler ve yaralar, yoğun titreşimle tekrar kendilerini hatırlattılar. Düzgün asfalta çıktığımda, mutluluktan uçuyordum neredeyse…

Castel Volturno ve Mondragone civarında, yol üzerinde çok fazla Afrikalı ve Hintli vardı. Yol kenarlarında, ceplerde sık sık karşılaştığım Afrikalı hayat kadınlarının, yayan ya da bisikletle dolanan fedailerinden biraz tedirgin olmuştum. Bu insanlar, Afrika’dan Sicilya’ya teknelerle kaçan, sonra da sığınmacı olarak İtalya’ya yayılan Afrikalılar’dı. İtalya hükümeti, Afrikalılar’ın sığınmacı olarak ülkelerinde yaşamalarına izin veriyor ama resmi olarak çalışmalarına izin vermiyormuş. Bu yüzden de ya tarlalarda çalışıyorlar, ya hediyelik eşya satıyorlar ya da şehirler arası yollarda kendilerine müşteri buluyorlar.

Napoli ile Roma arasındaki yolun geneli düz ve sıkıcıydı; bu yüzden de bazen, yolda gördüğüm bisikletçilerle yarışıp, seyahatime heyecan katıyordum. “Lago di Patria” diye bir gölün fotoğrafını çektiğim sırada, yanımdan geçen veteran bir bisikletçiye, Castel Volturno’ya nereden gidileceğini sordum. Adam, hızlıca tarif etti ve antrenmanına devam etti. Ben de orada bir müddet oyalandıktan sonra adamın tarif ettiği yoldan devam ettim. Çok uzaklardan o adamı tekrar gördüm ve “acaba ona yetişebilir miyim, acaba onu geçebilir miyim, acaba hızı nedir, aramızdaki mesafe kapanır mı” gibi sorular dolaşmaya başladı kafamın içinde. Sonra, sıkı bir depar attım ve yaklaşık on dakika sonra adama iyice yaklaştım. Kameramı ayarladım, adamı geçmeye karar verdiğimde de bastım deklanşöre (Dakika 1.27). Arkamdaki yükle adamı geçince, adam sinirlendi ve peşimden gelmeye başladı. Ben önde, adam arkada, iki boy farkla bir süre devam ettik. O hızla, önüme çıkan kavşakta durmayıp kırmızıda geçerek, adamla arayı daha da açarım diye niyetlendim ama aynı çakallığı o da yaptı ve kısa bir süre sonra sağrımda belirdi. Sonunda beni geçti… Bu sefer de ben hırslandım ve enerji depolarımdaki tükenmekte olan son kaloriyi de yakarak, adamı yine geçtim. Bırakmaya niyetim yoktu ama o kadar yükle daha fazla yarışamayacağım da ortadaydı. Sonra, adam beni yine geçti… Baktım ara yavaş yavaş açılıyor, hemen büfe gibi bir yere girdim, tatlı bir şeyler yedim ve yarışa son verdim.

Bu eğlenceli yarıştan sonra, başka da ilgi çeken bir şey olmadı. Mondragone’den çıkana kadar ayağımı yere bile değdirmedim. Mondragone’den sonra ortam biraz daha güven verdi ve Campania ile Lazio bölgelerinin sınırını çizen Garigliano nehrinden yaklaşık 5 kilometre uzaktaki “Camping Chalet Azzuro”ya çadırımı kurdum.

Güzergâh: Pompei – Napoli – Scauri (Harita için tıklayın) 
Mesafe: 130 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

 

İtalya (3. Bölüm)

İkinci bölümden devam…

İtalya’daki üçüncü günümdü ve ilk günkü hayal kırıklığı, yerini neşeli bir ruh haline bırakmıştı. Ana yoldan içeride ve tepede olan Regio Tratturo’dan ayrıldıktan sonra, çok dik bir yokuştan inerek, önce demiryoluna, oradan da Ariano Scalo ve Accoli’den geçip Martiri’de tekrar ss90 karayoluna bağlandım. Artık Campania bölgesindeyim ve yol, Puglia bölgesine göre daha keyifli… Puglia; düz, çorak ve çok sıkıcı gelmişti bana. Campania’da ise, dağ anlamına gelen “Monte” ön adlı köy ve kasaba isimleri bile var. Puglia’ya göre daha yeşil, inişi, çıkışı ve virajı bol bir bölge burası.

 

4.gün 001

Ariana Scalo yakınları (Puglie)

 

4.gün 004 (bisikletci)

Montemiletto yakınlarında tanıştığım bisikletçi. (Campania)

 

4.gün 005 (dik yokus)

İtalya seyahatim boyunca, çıktığım en dik ikinci yokuş. Montemiletto yakınları (Campania)

 

4.gün 002 (Pratola Serra)

Pratola Serra (Campania)

 

4.gün 003 (Pratola Serra)

Pratola Serra (Campania)

Martiri’den sonra sırasıyla Ariana Irpino, Grottaminarda, Venticano ve Pratola Serra’dan geçerek Avellino’ya geldim. Regio Tratturo’dan öğlene doğru ayrılmam ve Avellino’ya kadar çok dik yokuşların olması, bana zaman kaybettirmişti. Avellino’da kalsam mı kalmasam mı diye düşünürken, hava kararmadan Monteforte Irpino köyüne kadar gitmeye, geceyi orada geçirmeye karar verdim. Monteforte’ye, tahmin ettiğimden çok daha kısa sürede varınca, Nola şehrine doğru yola devam ettim. Monteforte’den sonra deniz seviyesine kadar hep iniş vardı ve yaklaşık 25 kilometre mesafeyi çok kısa sürede alarak Nola’ya vardım. Bu arada, hava hâlâ kararmamıştı.

4.gün 006 (Monte Forte yolu)

Monte Forte yolu (Campania)

 

4.gün 007 (Monte Forte yolundan)

Monte Forte yolundan

 

4.gün 008 (Monte Forte)

Monte Forte Irpino (Campania)

Yola çıkmadan önce biraz İtalyanca çalışmıştım ve günlük konuşmaları kolaylıkla kıvırabileceğimi zannediyordum. Oysa yanılmışım… Telaffuzu kolay gibi görünse de, şarkı söyler gibi konuşulan bir dil İtalyanca. İtalyanlar’la dümdüz, vurgusuz, melodisiz konuşursanız, hele bir de çok acemiyseniz; yandınız. Neyse, nerede kalmıştık? Evet, Pompei yakınlarında bir şehir olan Nola’ya gelmiştim. Nola’da gezinirken, yolda bir grup genç gördüm ve onlardan birinin İngilizce konuşacağını düşünerek, Pompei’ye hangi yoldan gidileceğini sordum. Çocuğun verdiği cevap:

– Pompei? Is it a restaurant?

“Restoran değil; şehir” dedim. “Città, città… ”

– Città? Haaa, Pommpeeeyy…

Daha gideceğim şehrin adını bile doğru telaffuz edemezken, İtalyanca’yı nasıl konuşacaktım acaba? Ama bende de suç yok; çünkü İngilizce, İtalyanca’ya göre daha düz konuşulan bir dil ve cümleye düz başlayıp, cümlenin sonuna melodik bir “Pommpeeey” eklemek, çok doğruymuş gibi gelmiyor bana. Haliyle, soruyu da İtalyanca sormam gerekiyordu ama bu sefer de kendileri gibi konuştuğumu zannedip, kalabalık cümlelerle cevap veriyorlardı ve bana da sadece dinlemek kalıyordu. Sıcakkanlı, yardımsever ve iyi niyetli insanlar olduklarından, cümlelerini bölüp, onlara saygısızlık yapıyormuşum gibi görünmek de istemiyordum.

Yol sorduğum genç, bana bir yerler tarif etti ama Pompei şehrine giden yolu bulamadım. Yolumu bulmaya çalışırken, bisikletli genç bir kadın, kendisini takip etmemi ve Pompei’ye giden yol ayrımına kadar beni götürebileceğini söyledi. Artık hava kararmıştı; kalacak yer bulmam gerekiyordu. Bir benzinliğe, daha sonra da pizza yapan bir yere girdim, oradakilerle konuştum; beni bir otele yönlendirdiler. Dedikleri otele gittim ve tahmin edeceğiniz üzere, fiyatta anlaşamadım. Resepsiyondaki kadın, bana başka bir otelden bahsetti, belki oranın daha ucuz olabileceğini söyledi. Gecenin karanlığında, eski ve bakımsız binaların olduğu ıssız bir yerde, pili bitmek üzere olan farımın aydınlattığı loş ışıkla otel arıyordum. Tesadüfen, Via Constantinopoli (İstanbul Caddesi) diye bir yola saptım ve bu yoldan biraz devam ettim. Kısa bir süre sonra, çevresi beton duvarla çevrili, büyük bir bahçe gördüm ve içinde otel olabileceğini düşünerek bahçenin kapısını aradım. Duvarı takip ederek kapıyı buldum, içeri girdim. Kocaman bir bahçe içinde iki katlı, yüksek tavanlı, büyük bir bina, ortada dev bir haç… Otel ararken kilise bulmuştum; şansımı burada denemek istedim ve kiliseye girdim. Kimse yok mu diye bakınırken bir rahip yanıma geldi ve ne istediğimi sordu bana. Kalacak yerimin olmadığını, kilisenin bahçesine çadır kurmak istediğimi söyledim. Rahip, başka bir arkadaşına da danıştı ve o gece orada kalmama izin verdiler. Daha sonra, içinde banyosu da olan temiz bir tuvalet gösterdiler ve tuvaletin anahtarını bana verdiler. Tuvalet dediğime bakmayın; otellerde böylesi zor bulunur. Sıcak su, duş, çeşit çeşit sabunlar, şampuanlar; yok yoktu…

O hafta, kilisede toplantı gibi bir şey varmış ve İtalya’nın birçok şehrinden gelecek olan rahipler bu kilisede toplanacaklarmış. Roma’dan gelen bir rahiple uzun uzun sohbet ettik. Adam güzel İngilizce konuşuyordu ve çok sakin biriydi.

4.gün 001 (Piazzola kilise)

Comunità Missionaria di Villaregia – Piazzolla di Nola

 

4.gün 002 (Piazzola kilise)

Comunità Missionaria di Villaregia – Piazzolla di Nola

Tarih: 24.06.2014
Güzergâh: Ariana Irpino – Nola – Piazzola (Harita için tıklayın)
Mesafe: 101 km
Şehir içi gezinmelerle birlikte: 104 km

4. Gün:
Pompei şehrine doğru…

25 Haziran sabahı çadırımı, çantamı topladım, bisikletime yükledim ve rahiplere teşekkür etmek için kilise binasına girdim. Kilisedekiler bana çay, bisküvi ve peynir ikram ettiler. Kahvaltımı yapıp rahiplere teşekkür ettikten sonra seyahatimin önemli hedeflerinden biri olan Pompei antik kentine doğru yola koyuldum. İstanbul Caddesi’nden sonra sırasıyla Piazzolo, San Guiseppe Vesuviano ve Terzigno’dan geçerek, yıllardır merak ettiğim, Pink Floyd’un efsane filmi “Live at Pompeii”nin çekildiği şehre geldim.

4.gün 004 (San Guiseppe Vesuviano civari)

San Guiseppe Vesuviana

İtalya’daki hemen hemen tüm yerleşim yerlerinde olduğu gibi, Pompei’de de korunmuş bir tarih ve inanılmaz güzel mimari yapılar var ama benim burayı hedef olarak belirlememdeki asıl sebep, sadece mimari yapı görmek değildi. Yaklaşık iki bin sene önce, Vezüv’ün patlaması sonrasında ölen canlıların, taşlaşmış bedenlerinin de sergilendiği antik kenti görme fikri, Pompei’yi diğer şehirlere göre daha gizemli kılıyordu benim için. Pompei antik kentinin, Pink Floyd hayranı birisi için ne anlama geldiğini söylememe de gerek yok sanırım…

 

4.gün 003 (Circumvesuviana)

Circumvesuviana (Pompei tren istasyonu)

 

4.gün 005 (Pompei tren istasyonu)

Circumvesuviana (Pompei tren istasyonu)

Pompei, küçük ama çok güzel bir şehir… Şehir merkezinde biraz dolaştım, fotoğraf çektim, bir yerde bir şeyler atıştırıp, fazla vakit kaybetmeden antik kente gittim. Bisikletle içeriye almıyorlarmış… Bisikletimi dışarıda bir ağaca bağladım, çantalarımı emanete bıraktım ve içeri ancak bu şekilde girebildim.

4.gün 006 (Pompei)

Pontificio Santuario della Beata Vergine del Santo Rosario di Pompei

İlk önce “Live at Pompeii”nin çekildiği amfi tiyatroyu gezdim. Yola çıkmadan önce, Pompei amfitiyatrosunda “Echoes” çalmak gibi bir niyetim vardı ve maalesef yanımda gitarım olmadığından, Ipod’un bir gitar uygulamasıyla bu parçayı temsilen çalıp kaydettim. Aslında, gitarı olan birisini görseydim, gitarı ödünç alır, “Echoes”u gerçek gitarla çalardım ama orada olmak bile yeterliydi benim için.

4.gün 007 (Pompei antik kenti)

Amfitiyatro (Pompei antik kenti)

4.gün 008 (Pompei antik kenti)

Amfitiyatro (Pompei antik kenti)

4.gün 022 (Pompei antik kenti)

Amfitiyatro (Pompei antik kenti)

Harita ve çevredeki tur rehberlerinin yardımlarıyla, ancak dört saatte gezebildim bu büyüleyici antik kenti. Akşam saat 5 civarında antik kentten çıktım ve Pompei çıkışındaki Spartacus Camping’e çadırımı kurdum. Eşyalarımı nizamiyeye bırakıp, Vezüv çevresindeki mahallelerde gezindim. Vezüv’ün çevresi, bana biraz Galata’yı, Tophane’yi, Karaköy’ü, Dolapdere’yi ve Tarlabaşı’nı anımsattı.

 

Pompei fotoğraflarına devam…

 

4.gün 013 (Pompei antik kenti)

Pompei antik kenti

 

4.gün 015 (Pompei antik kenti)

Pompei antik kenti

 

4.gün 017 (Pompei antik kenti)

Pompei antik kenti

 

4.gün 018 (Pompei antik kenti)

Pompei antik kenti

 

4.gün 009 (Pompei antik kenti bahce)

Pompei antik kenti

 

4.gün 010 (Pompei antik kenti bahce)

Pompei antik kenti

 

4.gün 011 (Pompei antik kenti bahce)

Pompei antik kenti

 

4.gün 012 (Pompei antik kentinden Vezuv)

Pompei antik kenti’nden Vezüv Yanardağı

 

4.gün 014 (Pompei antik kenti)

Pompei antik kenti

 

4.gün 019 (Pompei antik kenti, kopek)

Pompei antik kenti (Köpek)

 

4.gün 020 (Pompei antik kenti, hamile kadin)

Pompei antik kenti (Hamile kadın)

 

4.gün 021 (Pompei antik kenti, adam)

Pompei antik kenti (Adam)

Tarih: 25.06.2014
Güzergâh: Piazzola – Pompei (Harita için tıklayın)
Mesafe: 25 km
Gezinmelerle toplam mesafe: 36 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

İtalya (2. Bölüm)

Birinci bölümden devam…

Napoli’ye gitmek için yol sorduğum kişiler, beni Foggia’ya yönlendirseler de yolu uzatmamak için Foggia’ya gitmedim ve önce Cerignola’ya, oradan da Orta Nova’ya gelip “ss110” yolunu takip ederek Bovino yakınlarında, Foggia’dan gelen ss90 karayoluna bağlandım.

4

Üzüm bağları (Bovino civarı)

 

Casa Cantoniera (ss90 Karayolu)

Casa Cantoniera (ss90 Karayolu)

Orta Nova ile Bovino arasında kuvvetli bir rüzgâr vardı ve Bovino’ya gelene kadar çok zorladı beni. Savignano kasabasından geçtiğim sırada, tabelasında “Panificio Maraia” yazan, vitrininde güzel ekmek çeşitleri olan, şirin bir fırın gördüm. Burayı merak edip içeri girdim… Birkaç tane küçük pizza aldıktan sonra fırın sahibi Antonio ile uzun uzun sohbet ettik. Antonio, Napolili bir mimarmış; güzel İngilizce konuşuyordu. Napoli’ye has bir tatlı kurabiye olan “Sfogliatella” ikram etti bana. Sonra, Savignano yakınlarında Regio Tratturo diye bir çiftlikten bahsetti ve orada kalmak istersem çiftlik sahibini arayabileceğini söyledi. Böyle bir teklife hayır demek mümkün olabilir miydi?

Antonio 001

Antonio Guerra ve oğlu George

 

Antonio 002

George Guerra

Antonio’nun bahsettiği çiftlik, Savignano’dan 8 kilometre uzakta, tepe gibi bir yerdeydi. Yol ve manzara, akşam güneşiyle daha da güzel görünüyordu.

Reggioya giderken001

Reggio Tratturo’ya giderken…

 

Reggioya giderken002

Reggio Tratturo’ya giderken…

Çiftliğin sahipleri, dedelerinden kalma eski bir çiftlik evini restore ederek lüks bir butik otel haline getirmişler. Şaraplarını, likörlerini, zeytinyağlarını kendileri yapıyor, yetiştirdikleri organik ürünlerle hazırladıkları muhteşem yemekleri, müşterilerine sunuyorlar.

Regio Tratturo002

Reggio Tratturo çiftliğinin sevimli köpekleri.

Çiftlik sahipleriyle ve daha sonra gelen misafirlerle beraber yediğimiz akşam yemeğinde “Cicerchie e Borragine”, “Cavatelli”, domuz rosto, kırmızı şarap ve de kestane likörü vardı. Zeytinyağlı börülce yemeğiyle, lezzet olarak biraz da favayı andıran “Cicerchie e Borragine”, baklaya benzeyen bir bitkinin tohumlarından yapılıyor. Harika bir lezzet; tavsiye ederim. “Cavatelli” ise, İtalya’da spagetti dışında yapılan birçok makarna çeşidinden sadece bir tanesi. Spagettiden daha kalın, parmak boyundaki bu makarnayı domates sosu ve rendelenmiş parmesan ile servis ediyorlar. Oldukça lezzetliydi; çok beğendim. Rosto ve kırmızı şarap da güzeldi ama kestane likörü gecenin en unutulmazıydı diyebilirim.

 

Regio Tratturo003

Akşam yemeği

 

Regio Tratturo001

Akşam yemeği

Bu muhteşem akşam yemeği ve keyifli muhabbetten sonra güzel bir uyku çektim. Sabah duş aldım, çantamı hazırladım ve kahvaltıya oturdum. Şunu belirteyim; İtalyanlar’ın kahvaltısı bizimkine göre çok sade… Genel olarak; tatlı kurabiyeler, bisküviler, kruvasan, Selanik gevreğine benzeyen biscotti, süt, kahve, çay gibi şeyler oluyor kahvaltıda. Çiftlikteki kahvaltı, standartlarıma göre çok sade olsa da yine de oldukça hoştu ve doyurucu sayılabilirdi. Belki de gün içinde yorulacağımı düşünüp, miktar ve çeşit olarak biraz torpil yapmış olabilirler.

 

Regio Tratturo005

Restoran

 

Regio Tratturo006

Mutfak

Ve maalesef, Regio Tratturo’dan da ayrılma zamanı da geldi. Beni bu güzel çiftlikte misafir ettikleri, bana harika bir gece yaşattıkları için çiftliktekilere teşekkür ettim, Yunanistan Konsolosluğu’nun kulaklarını bir kere daha çınlattım ve üzülerek çiftlikten ayrıldım.

Tarih: 23.06.2014
Güzergâh: Canosa – Cerignola – Bovino – Savignano – Ariana (Harita için tıklayın)
Mesafe: 99 km
Yol aramalar ve gezinmelerle birlikte: 105 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

İtalya (1.Bölüm)

“Balkanlar, İtalya, Adriyatik ve Dalmaçya kıyıları” yazısının devamı…

Sabah gemide gezinirken, kumarhanede kimsenin olmadığını fark ettim. Kumarhaneye girdim, elektronik cihazlarımı şarj etmek için prize taktım, İtalyanca notlarımı son kez gözden geçirdim. Bu arada güneş doğmuş, İtalya kıyıları da uzaktan yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı. Limana varmaya yakın, otoparka indim, bisikletimi çözdüm, çantalarımı kontrol ettim ve beklemeye başladım. On bir saatlik sıkıcı deniz yolculuğunun, nihayet sonuna gelmiştim. Gemi limana yanaştı, kapı açıldı ve pasaport kontrolü için gümrük bölümüne gittim. Yunanistan sınırında gördüğüm çirkin muameleyi görmediğim gibi, aksine, son derece güler yüzle karşıladı beni gümrükteki görevli. Bisikletime ve çantalarıma şöyle bir baktı ve hoş geldiniz dedi. Bir gezginden ne zarar gelirdi ki zaten?

Evet, artık Bari’deydim. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen hava sıcaktı; uykusuz ve de yorgundum. Bari’de biraz gezindim önce; tanımaya çalıştım bu yeni gördüğüm şehri. Sonra bir kafede oturdum, bir şeyler atıştırdım, internete girdim… Fiyatlar oldukça yüksekti; üstelik dışarıda oturmak, içeriye göre daha da pahalıydı. Sıcak havada “içeride bunalırım” düşüncesiyle dışarıda oturduğunuzda, içeride 2 Euro olan sallama çaya, 3-4 Euro civarında bir fiyat ödemeniz gerekiyor. Pizzaya ve diğer yiyeceklere hiç girmiyorum.

 

Bari003

Bari sokakları

 

 

Bari002

Bari’de bir sokak

 

 

Bari007r

Bari sokakları

 

 

bari

Bari

 

 

Bari004

Teatro Margherita (Bari)

 

 

Bari005

Teatro Margherita (Bari)

 

Vizem yeterli olsaydı, bu güzel şehirde birkaç gün kalırdım ama, maalesef iki hafta sürem vardı ve İtalya’daki ilk hedefim olan Napoli yakınlarındaki Pompei antik kentine gitmem gerekiyordu. Şehirde biraz daha gezinip fotoğraf çektikten sonra Napoli’ye gitmek üzere yola koyuldum. Evet; asıl komedi de bundan sonra başlıyor.

Bari’den çıkmadan önce, yolda birkaç kişiye, Napoli’ye hangi yoldan gidileceğini sordum. Değişik cevaplar geldi; trenle git diyen oldu, gitme diyen oldu, gidemezsin diyen oldu, oraya gidilmez diyen oldu… Sonunda Motosikletli birisi, kendisini takip etmemi ve gösterdiği yoldan gitmemi söyledi. Bari’den çıktıktan sonra, deniz kıyısını takip ederek, motosikletli adamın gösterdiği yolda bir müddet devam ettim, sonra garanti olsun diye bir kişiye yol sorma gafletinde bulundum. Yol sorduğum yaşlı adam, farkında olmadan beni Bari’ye yönlendirmiş. Bizde Ankara Asfaltı, Samsun Asfaltı, Londra Asfaltı, İzmir Caddesi gibi sokak ve cadde isimleri olur ya; Bari’de de Via Napoli diye bir cadde varmış ve amca haklı olarak, benim üç yüz kilometre uzaktaki Napoli’ye bisikletle gitmek isteyeceğimi tahmin edememiş. Yaşlı adamın dediğini yaptım ve bir de ne göreyim? Bari’ye gelmişim yine… Neyse, ana yolu buldum ve Trani’ye kadar gittim. Trani’de, meydan gibi bir yerde güzel bir bit pazarı vardı. Bit pazarları önemlidir benim için… Seyahate çıktığımdan beri gördüğüm ilk bit pazarıydı burası ve biraz gezindim tabii.

Trani003

Bit pazarı (Trani)

 

Trani002

Bit pazarı (Trani)

Sonra, iki haftanın bana yetmeyeceğini düşünerek gara gittim ve Bari Napoli arasında vakit kaybetmemek için Napoli’ye trenle gitmeye karar verdim. Günlerden Pazar’dı ve gişeler de dahil olmak üzere, her yer kapalıydı. Bilet almak için, gardaki otomatik makinelere yöneldim. Regionale ve Intercity kavramlarıyla, işte bu sırada tanıştım. Regionale biraz daha ucuz gibi görünse de, Napoli’ye gitmek için 3-4 şehirde aktarma yapmam gerekecekti ve her birine ayrı ayrı bilet aldığımda, bana daha pahalıya mal olacaktı. Ben de Intercity treni için yaklaşık 30 Euro ödeyerek Napoli’ye bilet aldım ve trenimin gelmesini bekledim. Tren geldi, bir vagona yöneldim ve… O da ne? Tren görevlisi bisikletimi trene alamayacağını söylemeye çalışıyordu.

“No bici, no bici, no bicicletta, noooo…!”

Adamla yaşadığımız hararetli tartışmanın sonrasında, tren hareket etti ve ben de o kadar eşyayla garda kalakaldım. İngilizce bilen birisi; İtalya’da buna benzer durumların sık yaşandığını, Barletta’daki nöbetçi gişe memurundan, belki bilet paramı geri alabileceğimi söyledi bana. Kendisine teşekkür ettim ve Barletta’ya doğru hareket ettim.

Barletta’ya gelir gelmez, hemen tren istasyonunu buldum ve nöbetçi gişe memuruna derdimi anlatmaya çalıştım. Memurun İngilizce konuşuyor olması da büyük bir şanstı benim için. Yabancı olduğumu, trenlere bisikletin alınmadığını bilmediğimi, bilet aldığım yerde bisikletin trene alınmaması ile ilgili bir uyarı vs olmadığını söyledim ve 30 Euro’yu geri istedim. Treni kaçırdığımı ve bana para iadesi yapamayacaklarını söyledi görevli. Treni kaçırmamıştım oysa… Yaklaşık 40 dakika, belki de daha fazla bir süre, adamla bunu tartıştıysak da paramı geri alamadım. Tartışmanın sonunda bana bir dilekçe imzalattı. Dilekçeyi gar müdürüne ileteceğini söyledi. Eğer onlar onaylarsa, para hesabıma yatacakmış. “Regionale” trenlere bisiklet alınıyormuş ve bu trenlerden biriyle Napoli’ye gitmemi önerdi adam. Bir sürü aktarma yapacaktım, ekstra para, saatlerce yol; sinirim de bozulmuştu… 30 Euro para kaybedip üzerine bir o kadar daha para harcamak istemedim ve saat çok geç olmadan Barletta’dan ayrıldım. Bu arada, İtalya’nın bütün şehirlerinde, köylerinde, kasabalarında olduğu gibi Barletta’da da muhteşem bir mimari var ve tarih burada da korunmuş. Zamanım kısıtlı olduğu için bu güzel şehirde de fazla kalamadım.

İtalya’daki ilk günümde biraz hayal kırıklığına uğramıştım. Her yer kapalıydı; bütün dükkânların, akaryakıt istasyonlarının, marketlerin kepenkleri inmiş, neredeyse yaşam belirtisi yoktu ve moralim çok bozulmuştu. Napoli batıda olduğu için, kafama göre bir yoldan batıya döndüm ve öylece pedal çevirdim. Yaklaşık 25 kilometre sonra Canosa di Puglia şehrine vardım ve burada kendime kalacak yer aradım. Otellerin gecelik fiyatları 75 Euro civarındaydı. Benim için oldukça yüksek bir rakamdı ve başım her sıkıştığında otelde kalmak, üstelik pahalı otellerde kalmak, bu seyahatin felsefesine de tersti .

Fiyat sorduğum otellerden biri, beni yakınlardaki “Villa Caracciolo” adlı restorana yönlendirdi ve oradakilerin bana yardım edebileceklerini söyledi. Adamın dediği restorana gittim… Oldukça lüks bir mekandı; böyle bir yer beklemiyordum açıkçası. Mekanın sahibi, tarihi bir binayı restore edip, lüks bir restoran yapmış. İçeri girdim, restoranda çalışanlarla tanıştım. Çok iyi, neşeli ve samimi insanlardı… Beraber pizza yedik, bira içtik, uzun uzun sohbet ettik. Bana yer bulmak için geç saatlere kadar uğraştılar, yakınlarını, arkadaşlarını vs aradılar. Belki istedikleri gibi bir yer bulamadılar ama iyi niyetlerini, yardım çabalarını, en önemlisi de güzel muhabbetlerini hayatım boyunca unutmayacağım ve kendilerini sevgiyle anacağım.

Gecenin on bir buçuğunda, restoranın yakınlarındaki bir parkın güvenli olduğunu, oraya çadır kurabileceğimi söylediler. Restoranda çalışanlardan biri, motosikletiyle bana yol gösterdi ve dedikleri parka gittik. Bir ağacın altına çadırımı kurdum ve sabaha kadar deliksiz bir uyku çektim. Gece restorandan ayrılmadan önce, çantama balık konserveleri, şişe şişe su, ekmek vs koydular ısrarla. Hayal kırıklığıyla başlayan İtalya macerasının ilk gününde, bu güzel insanlarla karşılaşmak moralimi düzeltmişti.

Sabah olunca tekrar restorana gittim, arkadaşlarla vedalaştım ve Napoli’ye gitmek üzere yola koyuldum.

 

1

Sabah hazırlığı (Canosa di Puglia)

 

 

2

Giosuè Gilberto

Danilo Vurchio’ya, Giosuè Gilberto’ya, İtalya’da yediğim en güzel pizzayı yapan Antonio Mansi’ye ve ismini hatırlayamadığım diğer arkadaşlara selamlar, sevgiler… (Saluti e auguri ai miei amici Danilo Vurchio, Antonio Mansi, Giosuè Gilberto e gli altri …)

Tarih: 22.06.2014
Güzergâh: Bari – Trani – Barletta – Canosa (Harita için tıklayın)
Mesafe: 92 km
Şehir içi gezinmelerle birlikte: 107 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

 

Avrupa gezisi 2014 (Balkanlar 1.Bölüm)

Haziran 2014… Bisikletle Çanakkale’den yola çıktım ve 43 günde 4057 kilometre yol katederek, 9 ülke, 40’tan fazla şehir, sayısını hatırlayamadığım kadar köy, kasaba vs gezdim. Zaman içinde, bu seyahatle ilgili görselleri ve başımdan geçen hikayeleri burada paylaşacağım.

Bu arada, videolardaki müziklerin besteleri ve tüm hakları bana aittir, iznim olmadan kimse kullanamaz.

 

Çanakkale – Yunanistan – Makedonya – Arnavutluk: 1213 km

9 Haziran 2014 tarihinde, Çanakkale’den seyahatime başladım. İlk gece, Korudağ yakınlarındaki Norm Petrol benzin istasyonunun bahçesine çadır kurdum, ertesi gün de, İpsala’da DSİ’nin misafirhanesinde kaldım. DSİ’nin misafirhaneleri konforludur ama burası farklı; sırf bu misafirhanede kalmak için bile İpsala’ya gidilir. Misafirhanenin harika bahçesini gördükten sonra, ertesi gün oradan ayrılmak içimden gelmedi.

4

Norm Petrol benzin istasyonu (Beni misafir ettikleri için, Nazım’a ve Osman amcaya teşekkürler)

 

1

Benzin istasyonunun bahçesi

 

5

Korudağ yakınlarında mola

 

2

Korudağ (Rakım 350m)

 

3

İpsala

 

6

İpsala’nın kedileri

 

7

DSİ misafirhanesi

 

8

DSİ’nin muhteşem bahçesi

 

23

İpsala’da gün batımı (DSİ Misafirhanesi)

 

1

İpsala sınır kapısı

 

10

Meriç Irmağı

Yunanistan’a girdiğimde, tabelalar beni otoyola (Egnatia) yönlendirdi ve yaklaşık 40 km bu sıkıcı, manzarasız yolda gitmek zorunda kaldım. İki şerit gidiş, iki de gelişi olan bu yolu, otoyola benzetemediğim için, doğru yolun Egnatia olduğunu sanıp, ilk uyarıyı alana kadar devam ettim. Daha sonra, bir yol ayrımından Alexandroupolis’e ulaştım.

12

Alexandroupolis – Komotini arası. (sağdaki siyah yol Egnatia, soldaki gri olan ise eski, yani benim geçtiğim yol)

 

11

Alexandroupolis (Dedeağaç)

 

13

Velkio (Dedeağaç- Gümülcine arasında bir Türk köyü)’da bir kahvehane.

 

16

Gümülcine (Komotini)

 

14

Gümülcine Türk Gençler Birliği lokali

 

15

Gümülcine’de evinde kaldığım arkadaşım Hüseyin Mehmet

 

Porto Lagos Xanthi-Greece002

Gümülcine-Xanhti(İskeçe) yolu üzerindeki Porto Lagos kilisesi

 

2

Xanthi (İskeçe)

 

3

Xanthi (İskeçe)

 

4

Xanthi (İskeçe)

 

5

Nestos (Mesta) Nehri

 

6

Kavala

 

7

Kavala

 

8

Makedon Aslanı (Amphipolis)

 

9

Selanik yakınları (Nea Apollonia Gölü’nde, sabah balık tutanlar)

 

10

Selanik yakınları (Nea Apollonia Gölü’nde, sabah balık tutanlar)

 

11

Selanik yolunda bir Trabzonlu (Bize her yer Trabzon)

 

12

Ve Selanik

 

2

Selanik

 

3

Yenişehir çok katlı otoparkının Selanik’teki benzeri

 

1

Atatürk’ün doğduğu ve çocukluğunun geçtiği ev.

 

5

George Zongolopoulos’un şemsiyeleri

 

4

Selanik’te akşam

 

5

Selanik’te akşam

 

4

Selanik’te akşam

 

3

Selanik’te akşam

 

1

Evzonoi sınır kapısına doğru…

 

7

Makedonya sınırı yakınları… “Makedonya sınır anıtı. Müttefik ülkeler Birinci Dünya Savaşı Büyük Britanya – Fransa – Yunanistan İtalya – Sırbistan”

 

6

Yine Makedonya sınırı yakınları, Birinci Dünya Savaşı Anıtı

 

Ve sırada Makedonya…

Seyahate çıkmadan önce biraz araştırma yapmıştım ama yine de Makedonya hakkında çok fazla bilgiye sahip değildim. Yunanistan sınırına girdiğimde, gümrükteki polis; Yunanistan’da ne yapacağımı, kaç gün kalacağımı, param olup olmadığını, daha sonra nereye gideceğimi sordu kaba bir tavırla… Ben de sınırı geçene kadar, kendisine dayı dedim ve son derece kibar bir şekilde adamın sorularını yanıtladım. Son soruya cevap olarak da, Beş gün kalıp Makedonya’ya geçeceğimi söyleyince, adam sinirlendi ve bana

“sen ne demek istiyorsun, Makedonya diye bir ülke yok, Makedonya Yunanistan’da zaten…”

gibi sert bir çıkış yaptı. Baktım, polis sıkıntı çıkaracak;

“kusura bakmayın, dilim sürçtü, Selanik’ten sonra Fyrom’a geçeceğim”

dedim.

“Ben anlamam! Devir bisikletini, çantalarını kontrol edeceğim”

dedi ve benim de tepem attı!

“Deviremem, kontrol edeceksen bu şekilde et, yoksa izin vermem”

dedim ve -dak’ka bir, gol bir- ilk sınır tartışmamı da yaşadım bu adam yüzünden.

Neyse bir süre sonra, elinde K9 olan daha aklıselim bir polis yanımıza geldi ve diğerine, gözüyle işaret ederek gitmesini söyledi. Köpek geldi, çantaları kokladı ve onay verdikten sonra ben de Yunanistan’a girmiş oldum.

Bu anıdan sonra, Yunanistan’da tanıştığım başka insanların da Makedonya’ya olan tepkilerine şahit oldum. Hatta, çok iyi Türkçe konuşan Yunan bir tur rehberi kadın, yarı şaka olarak

“Seni kınıyorum, sana savaş açıyorum” demişti.

Yunanistan’da seyahat ettiğim beş gün içinde, konunun aslını öğrendim. Yunanistan’da Makedonya denilen bir bölge var ve bu bölgenin de başkenti, Selanik. Yunanlar, Makedonya ülkesini tanımadıkları için bu kelimeyi kullanmıyorlar. Makedonya denildiği zaman, Selanik’teki havaalanı anlaşılıyor. Eğer Makedonya’ya gitmek isterseniz, Skopje (Üsküp) tabelasını takip etmeniz gerekiyor.

Neyse, lafı fazla uzatmayayım; Makedonya sınırından girdim. Hava kapalıydı, pasaport kontrolünden sonra kuvvetli bir yağmur bastırdı. Sınırdaki alışveriş merkezine girdim ve yağmurun dinmesini bekledim. Yağmur dindikten sonra, bir süre yola devam ettim. Udovo köyü yakınlarında, şiddetli bir yağmur daha bastırdı. Bir benzinliğe girdim ve havanın açmasını bekledim. Yağmur dinmedi, hava da kararmaya başladı. Benzinliğin yakınlarında kendime çadır kuracak yer ararken, birkaç kişi geldi ve aralarından, isminin daha sonra Seki (Şeki) olduğunu öğrendiğim birisi, onlarla kalabileceğimi söyledi. Ya da ben öyle tahmin ettim… Seki, benim kendisini anlamadığımı anladı ve bir Türk arkadaşını aradı telefonla, sonra telefonu bana verdi. Telefondaki adam, onların güvenilir olduklarını, bana gösterecekleri yerde kalabileceğimi söyledi. Ben de kabul ettim bu güzel teklifi.

Seki’nin oğlu Marian’la beraber, onların Udovo köyündeki ofislerine gittik. Bana kalacağım odayı gösterdi, ofislerinin anahtarını verdi ve bir kağıda wifi şifresini yazdı Marian. Bisikleti ve çantaları da depolarına koyduktan sonra hep beraber yemek yemeğe gittik. İnanılmaz sıcak, misafirperver, dost canlısı ve barışçıl insanlardı. Aralarında, Marian’la beraber İngilizce bilen iki kişi daha vardı; geç saatlere kadar sohbet ettik.

Yunanlar’ın bu son derece gereksiz tepkileri yüzünden, ön yargıyla gittiğim Makedonya’da, bulunduğum beş gün içinde, hiçbir olumsuzluk yaşamadım ve hep iyi niyetli, güler yüzlü, yardımsever insanlarla karşılaştım. Bunu belirtmek için de Makedonya fotoğraflarından önce böyle bir girizgah yapmak istedim.

O yağmurlu gecede, bana ofislerinin kapısını açan, benden dostluklarını esirgemeyen Seki, Marian, Pero (Peter Pan) ve isimlerini hatırlayamadığım diğer arkadaşlarıma buradan sevgilerimi iletiyorum.

 

2

Seki Tasev

 

3

Pletvar Geçidi (998 m)

Pletvar Geçidi’ni tırmanırken, bir akaryakıt istasyonunda mola verdim. Mola verdiğim yerde, içinde Türk turistlerin olduğu bir otobüs vardı. Turistlerle konuştuk, epey bi’ sohbet, muhabbet ettik. Beni görünce şaşırdılar, aman evladım dikkat et dediler; deli misin, bisiklete binme, araba falan kirala dediler. Yaşımı öğrendiler, daha da şaşırdılar. Ara sıra şaşırtmak lazım insanları…

Pletvar’ı çıktıktan sonra, büyük bir hızla Prilep kentine vardım ve bir öğrenci yurdunda kendime kalacak yer ayarladım. Yazları, yurdun yatakhanesinin bazı odalarını turistlere kiralıyorlarmış. Prilep’e geldiğimde pansiyon vs sorarken, arka lastiğimin patladığını söyledi birisi. Schwalbe Marathon’u ikinci kere patlatmayı başarmıştım. Odaya eşyalarımı yerleştirdikten sonra lastiğime yama yaptım ve karnımı doyurmak için şehir merkezine gittim.

Şehir dediğime bakmayın; kasaba gibi bir yer aslında Prilep. Sivrihisar’a benzettim biraz…

8

Prilep

 

24

Kaldığım odanın penceresinden… (Bu bulutlar hiç gitmedi)

 

25

Kaldığım odanın penceresinden… (Bu bulutlar hiç gitmedi)

 

26

Prilep’te kahvaltı yaparken tanıştığım Rumen gezgin. Bükreş’ten gelmiş; bilgisayar mühendisiymiş.

Prilep’ten sonra; önce Bitola(Manastır)’ya, sonraki gün de Ohrid’e gittim. Manastır kentindeki, Atatürk’ün de okuduğu “Askeri İdadi” binası, seyahate çıkmadan önce koyduğum hedeflerden biriydi ve Bitola’ya gider gitmez, ilk olarak bu binayı gezdim. Bir zamanlar okul olan binanın üst katında, Atatürk Müzesi ve Manastır Kent Müzesi diye iki tane müze var; tek bilet alarak ikisini de gezmek mümkün.

7

Atatürk’ün okuduğu Manastır Askeri İdadisi (Bitola / Manastır)

Bitola’daki Heraklea Antik Kenti’ni de gezerek, hedeflerimden üçüncüsü olan Pompei ziyareti öncesinde, kendimi biraz daha motive etmiş oldum. Mozaiklere, özellikle de hayvan figürlerine hayran kaldım.

6

Heraklea antik kenti (Bitola / Manastır)

 

3

Heraklea Antik Kenti’ndeki mozaikler (Bitola / Manastır)

 

27

Heraklea Antik Kenti’ndeki mozaikler (Bitola / Manastır)

 

4

Heraklea Antik Kenti, sütunlar ve mozaikler (Bitola / Manastır)

 

5

Bitola (Manastır) tren garı

 

30

Yaklaşık 100 bin kişinin yaşadığı Bitola (Manastır) şehir merkezindeki park.

 

29

Yaklaşık 100 bin kişinin yaşadığı Bitola (Manastır) şehir merkezindeki park.

Bitola’da gezerken, pazarın girişinde deri ayakkabı, terlik vs asılı bir dükkan gördüm. İçeri girdim, aynı zamanda dükkanın da sahibi olan deri ustasıyla biraz sohbet ettim. Terden kopmak üzere olan fotoğraf makinemin askısının yerine yenisini yaptı sağ olsun. Fotoğraftaki deriyi kesmek için kullandığı seksen yıllık bıçak, kendisine dedesinden kalmış.

1

Deri ayakkabı ustası (Manastır / Bitola)

Makedonya’da, eski Yugoslavya zamanından kalma Zastava marka otomobillere çok sık rastlanıyor. Demir perde teknolojisini ve küçük otomobilleri seven birisi olarak bu otomobillerin birçok fotoğrafını çektim. Tamamını buraya yüklemiyorum; ilgileniyorsanız, Instagram hesabımdan diğer fotoğraflara bakabilirsiniz.

4

Zastava

 

Zastava002

Zastava

 

Zastava Tristac002

Zastava Tristac

 

Zastava Tristac004

Zastava Tristac

 

001

Bitola – Ohrid arası

 

1

Resneli Niyazi Bey Sarayı (Resen kasabası – Makedonya)

Bitola’dan Ohrid’e gittiğim gün hava yağmurluydu ve çok ıslanmıştım. Ohrid’e gelir gelmez, kalacak bir yer bulup kurulanmak istiyordum. Şehir merkezine girdiğim sırada, bisikletli yaşlı bir adamın bana seslendiğini, bir şeyler söylemeye çalıştığını fark ettim ama aceleden olsa gerek, duramadım ve adamın ne söylemek istediğini de öğrenemedim. Neyse, önce şehir merkezine gittim, bir Türk lokantasında bir şeyler yedim, hava kararınca da otel, pansiyon vs aramaya koyuldum. Ohrid’de gezinirken, tesadüfen o bisikletli yaşlı amcayla karşılaştım. Adam, pansiyon işletiyormuş meğerse; bana da bunu söylemek için seslenmişmiş. Ayak üstü konuştuk;

“Gel bi’ bak, beğenmezsen kalmazsın” dedi.

Şehrin merkezinde, pırıl pırıl, tertemiz bir pansiyon. İnterneti var, sıcak suyu var, fiyatı da çok uygun; daha ne isteyebilirdim ki? Bisikletimi koymam için de kilitli bir depo gösterdi bana… İki gece kaldım bu güzel pansiyonda. Ohrid’e gideceklere tavsiye ederim.

005

Sipinkoski Velice (Ohrid’de kaldığım pansiyonun sahibi)

Kiril alfabesinin doğduğu yer olarak bilinen Ohrid; tarihi binaları, kalesi, gölü, kiliseleri, Osmanlı döneminden kalma eserleri ve Beypazarı evlerini andıran sempatik mimarisi ile muhakkak görülmesi gereken bir şehir. Eski çarşı içinde, özellikle de göl kenarında kaliteli ve şık restoranlar var; fiyatlar da diğer turistik Avrupa şehirlerine göre çok daha uygun. Aklınızda olsun; Ohrid’de güzel piza yapıyorlar.

3

Kiril alfabesinin mucidi Aziz Cyril ve Methodius’un öğrencisi Aziz Naum’un heykeli.

 

002

Ohrid

 

2

Ohrid Kalesi

 

4

Ohrid Kalesi

 

003

Ohrid Kalesi’nden Ohrid Gölü

 

004

Ohrid Kalesi’nden Ohrid Gölü (Karşısı Arnavutluk)

 

006

Struga (Makedonya)

Ohrid’de iki gün kaldıktan sonra, Struga üzerinden Arnavutluk’un Elbasan şehrine geçtim. Niyetim, bu şehirde Elbasan tava yemekti ama Elbasan tava yapan bir yer bulamadım. Makedonya’da olduğu gibi Arnavutluk’ta da yemekler ucuz, doyurucu ve çok lezzetli. Elbasan’da Elbasan tava bulamayınca, ızgara sucuk yedim ben de… Detaya girmiyorum; nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsanız, tadına bakmalısınız. Unuttuğum lezzetleri Makedonya, Arnavutluk ve Kosova’da yeniden hatırlamış oldum.

Elbasan enteresan bir şehir… Binaların bakımsız görüntüsü, insanların fakir oldukları izlenimini verse de, caddeler lüks arabalardan geçilmiyor. Bu arada, kadınlar güzel, şık ve de bakımlılar.

 

008

Elbasan

 

007

Elbasan

İnternette araştırırken, Elbasan ile Tiran arasındaki eski yolun çok tehlikeli olduğunu ve bisikletle bu yoldan geçmek isteyenlere önerilmediğini okumuştum. Arnavut sürücülerin çok tehlikeli araç kullandıkları, yolda korkulukların olmaması ve asfaltının bozuk olduğuna dair yalan yanlış bilgilerle dolu çağımızın bilgi kaynağı. Yol, dağdan geçtiği için, haliyle yokuş ve virajlı. Yakın bir zamanda, araçların daha az yakıt harcamaları ve sürücülerin virajlarda tehlike yaşamamaları için, yaklaşık 5 kilometre uzunluğundaki Kërrabë Tüneli açılmış. Araç sürücüleri de genelde bu yolu tercih ettiklerinden, eski yolda kesinlikle kalabalık bir trafik yok; üstelik asfaltı düzgün, sürücüler de saygısız, dikkatsiz vs değiller. Hayatımda geçtiğim en güzel yollardan biri olduğunu söylemeliyim öncelikle. Muhteşem bir manzara eşliğinde sessiz, sakin, trafiğin olmadığı bir yolu ancak rüyalarımızda görürken, internetteki o uydurma yorumlar yüzünden, az kalsın bu rüya gibi günü yaşayamayacaktım.

011

İşte meşhur Elbasan – Tiran yolu

 

010

Elbasan – Tiran yolu

 

15

Elbasan Demir Çelik İşletmeleri

 

009

Elbasan – Tiran yolundaki asırlık zeytin ağaçları

 

14

Elbasan – Tiran yolundaki asırlık zeytin ağaçları

 

12

Bükreş ve Tiflis’ten sonra, gördüğüm üçüncü başkent; Tiran.

 

16

Tiran

Tiran’da biraz dinlenip bir şeyler yedikten sonra, yaklaşık 40 Km daha yol gidip, Durrës limanından, akşam İtalya’nın Bari şehrine doğru hareket edecek olan feribot için bilet aldım.

13

Adriyatik Denizi (Durrës – Arnavutluk)

 

17

Durrës Limanı

 

18

Durrës’te gece

 

20

Bari’ye gidecek olan Feribotun kalkmasını beklerken (Durrës – Arnavutluk)

 

19

Bari’ye gidecek olan Feribotun kalkmasını beklerken (Durrës – Arnavutluk)

Bu feribota binerek, hayatımın en sıkıcı yolculuklarından birini yapmış oldum. En ucuz bilet “Deck”te (yani güverte, restoran ya da geminin kamaraları dışında herhangi bir yeri) olduğu için burayı tercih etmek zorunda kaldım. Yerde yatan insanlar, sarhoş olup da sabaha kadar yüksek sesle konuşanlar; ne ararsanız vardı bu “Deck” denen yerde. Sabahın üçü, dördü gibi, gürültüden uyanıp, sarhoş bir adamla ve Arnavut gençlerle bilek güreşi bile yapmıştım. Bu arada, O gece “Deck”te benimle beraber seyahat edenler, iki sandalyeyi birleştirip yatak yapmasını da benden öğrendiler. Eminim daha sonra da kullanacaklardır bu tekniği…

21

Durrës – Bari Feribotu

 

22

Karşısı İtalya. Yarım saat sonra, yıllardır görmek istediğim bir ülkede olacağım. Nasıl heyecanlıyım; anlatamam! İtalya macerasına ikinci bölümde devam edeceğim.

Güzergâh:

Çanakkale – Selanik (Harita için tıklayın) 547 km
Selanik – Durres (Harita için tıklayın) 517 km
Bu seyahatin devamını okumak için (Tıklayın)

İstanbul gezileri (3)

IMG_3586r15 Kasım 2012 Perşembe İstanbul

Evde üç adet bisikletim var; yarış bisikletime şehirde binmiyorum, dağ bisikletimin kadro ve maşasını son Karagöl gezisinden sonra yeniden boyattım ama, henüz toplatmadım, eski Peugeot’mun da lastiklerini yıllardır değiştirmedim; haşat durumda ikisi de… Geçen hafta İrem’in bisikletinin ön tekerine hava bastırdığım bisikletçide bir çift 28 inch dış lastiği gözüme kestirmiştim. Fiyatı oldukça ucuz olmasına rağmen içimden bir his, bu lastikleri alırsam pişman olmayacağımı söylüyordu. Gecenin geç bir saatinde, Peugeot marka şehir bisikletimin eski lastiklerine son kez hava bastım, sırt çantamı hazırladım ve saat bir buçuk gibi evden çıkıp AŞTİ’ye gittim. Bisikleti otobüsün bagajına yerleştirdim ve ertesi sabah önce Kavacık’a geldim, sonra da servise binip saat 9’a çeyrek kala Gümüşsuyu’nda indim. Taksim Meydanı’ndan İstiklal’e, oradan Galip Dede Caddesi’ne ve devamında Yüksek Kaldırım’a gidip o bisikletçiyi bulacaktım. 15 Kasim2012 Istiklal Cd.mp4_000043870İstiklal Caddesi’nin gri, kaygan zemininde, işlerine giden insanların, dükkanlara mal getiren motorlu araçların arasında ilerlerken, 23 yıldır değiştirmediğim beyaz şeritli lastikler, o gün son kez asfalta değiyordu.

İstiklal Caddesi’nde sabahın erken saatlerinde araç trafiğine izin veriliyor olacak ki, caddede motorlu taşıt yoğunluğu normalden bir hayli fazlaydı. Dükkan sahipleri, sabah saaterinde dükkanlarının önünü, belediye ekipleri de çöplerin atıldığı caddeyi yıkadıklarından, cadde zemininde gri, kaygan, pis bir sıvı hakim. Kaygan zemine, yerlerinden oynamış yer karolarına, İstiklal Caddesi’ni boydan boya geçen tramvay rayına, insan kalabalığına ve araç trafiğine dikkat ederek, zor olsa da düşmeden, inan bisikletYüksek Kaldırım’daki İnan Bisiklet’e kadar gelebildim.

İnan Bisiklet’te iki dış lastiğimi değiştirttim, daha önce düşürmüş olduğum kırmızı arka lambamın yerine, ona uygun bir de lamba satın aldım ve hemen Galata Köprüsü’ne inip bugünkü İstanbul seyahatime başladım. Köprüden geçip Eyüp’e, oradan da Pierre Loti Tepesi’ne çıkan teleferiğin olduğu Teleferik durağına geldim. Pierre Loti’ye çıkmadan önce, Haliç kıyısındaki yeşil IMG_3548parkta biraz gezinerek yeni lastiklerimi denedim, fotoğraf çektim ve tekrar Teleferik durağına geldim. Teleferikte bakım ve onarım varmış, bu yüzden Pierre Loti Tepesi’ne mezarlığın içinden geçerek çıktım. Daha önceleri sevdiğim, Haliç manzaralı bu güzel yerden, bu gelişimde o kadar da keyif almadığımı hissettim. Hizmet ve lezzet öyle ahım şahım olmamasına rağmen fiyatların yüksek olması, yediklerimin sırf bulunduğum yerin manzarasından dolayı

pierre loti

(Pierre Loti Tepesi’nden Haliç / Şubat 2011)

lezzetliymiş gibi hissettirilmesi, sağımda solumda ellerindeki makinelerle birbirleriyle aynı fotoğrafları çekip yüksek sesle konuşarak beni kendimle baş başa bırakmayan yerli yabancı turistlerin varlığı vs sebeplerden dolayı buradan oldukça soğudum. Önceleri çok sık uğradığım İstiklal Caddesi için de aynı durum geçerli. Son zamanlarda nadiren İstiklal Caddesi’ne gittiğimi ve işim düşmedikçe buradan geçmek istemediğimi fark ettim. Bunda, şehir merkezlerinin değişmesinin, başka merkezlerin oluşmasının, entellektüel kesimin taşınmasıyla boşalan eski merkezlere, eğitim seviyesi düşük, kültürel sermaye yoksunu insanların gelmesinin, bir zamanlar kültürel faliyetlerin yapıldığı, sembol olmuş önemli mekanların kapatılmasının, tarihi binaların aslına uygun restore edilmemesinin, alışveriş merkezlerinin açılmasının vs payının büyük olduğunu düşünüyorum. Pierre Loti’de bir şeyler atıştırdıktan sonra mezarlığı takip ederek Eyüp Sultan Camii’ne inip, oradan da Eminönü’ne geçtim. Eminönü’nden saat 12:50’de kalkan Kadıköy vapuruna bindim ve Kadıköy’e gittim. 10 Kasım’daki gezimde batıya, Kuçükçekmece’ye gitmiştim; bu seferki planım ise Caddebostan sahil yolunu kullanarak doğu yönünde gitmekti.

Söğütlüçeşme Caddesi’ni takip ederek Altıyol’dan Bahariye Caddesi’ne döndüm. İnsanların ve tramvay yolunda ilerleyen araçların aralarından geçerek Küçük Moda’ya, buradan da Marmara Denizi’ni sağıma alıp, rastgele sokaklara saparak, Moda sahil yolunun yanındaki azmakbaşına ve bitişiğindeki Yoğurtçu Parkı’na paralel olan caddeyi takip ederek, Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın yanından sırasıyla Kızıltoprak, Kalamış ve Fenerbahçe’ye kadar geldim. Fenerbahçe taraftarları belki bana kızacaklar ama, Şükrü Saraçoğlu Stadı’nı, özellikle stadın son halini, bu güzel semte hiç yakıştırmıyorum. Fazla yüksek binanın olmadığı, mimari tutarlılığı, belli bir estetiği, tarzı olan, zor da olsa kendini koruyabilmiş bu güzel kıyı semtinin merkezinde böyle devasa bir binanın olmasını estetik açıdan doğru bulmuyorum.

Kalamış’a gelince sahildeki bisiklet yolunu kullanmak istedim ve bir süre bu yolda ilerlemeye çalıştım. İlerlemeye çalıştım diyorum çünkü, iki sarı çizgiyle ayrılmış ve ara sıra bisiklet yolunda IMG_3565olduğunuzu hatırlatan sevimli sarı logoların olduğu her yolun bisiklet yolu olamayacağının alamet-i farikasıymış burası! Arka arkaya kısa aralıklarla karşıma çıkan yüksek kasis ve çukurlardan o kadar bezdim ki, Ankara’da özlemini çektiğim denizi bile görmek içimden gelmedi ve hemen asfalta, normal araçların gittiği yola attım kendimi. Bir iş yapılacaksa düzgün yapılmalı! İstanbul’a bin küsür kilometre bisiklet yolu yapılacağı söyleniyor. Acaba, bu yolların IMG_3597kaç kilometresi gerçekten de bisiklet yolu olacak? Geçen hafta Bakırköy, Zetinburnu tarafındaki bisiklet yolunda da benzer sıkıntılar yaşamıştım. Yolda kasisler yoktu belki ama yolun bakımsızlığından, yolda oluşmuş çatlaklar ve çukurlardan dolayı, mesai bitiminde o işlek caddede bisiklete binmek zorunda kalmıştım. İdarecilerin yanı sıra, normal vatandaşın da bisiklet kavramına henüz yabancı olduğu, insanların sahilde yürüyüş yaparlarken bisiklet yolunu kullanmalarından, araçlarını bisiklet yolu üzerine park etmelerinden ve araçlarıyla giderlerken bisiklet yolunu tercihIMG_3570 etmelerinden anlaşılıyor. Bu da, belediyelerin bisikletlilere gösterdiği özensiz yaklaşımın tutarsız olmadığını, aslında bir şekilde desteklemiş oluyor. Uzun lafın kısası, Türk toplumu henüz bisikleti tanımıyor.

O kasisli, çukurlu bisiklet yolundan normal asfalt yola çıktım ve Caddebostan sahil yoluna kadar bu yoldan devam ettim. Caddebostan sahil yolu gerçekten de güzel bir yol. Ne kadar doğru bilemiyorum ama, bu yolun Tuzla’ya kadar gittiği söyleniyor. Eğer doğruysa, bir gün Tuzla’ya kadar gitmek isterim bu yolu kullanarak. Sahil yolu boyunca bisiklet yolu, yürüyüş yolu, bol yeşil alan ve oturup çay kahve içilecek, bir şeyler atıştırılacak yerler mevcut. Birkaç kere durdum ve birbirine benzeyen bu yerlerde molalar verdim. Yalnız, dikkatimi çekti; bir bardak taze sıkılmış portakal suyu bulamadım… Taze sıkılmış portakal suyu var mı diye sorduğumda “evet abi, var” cevabını alsam da buz dolabından cam şişede, markasını hatırlayamadığım bir meşrubat getirdiler hep. Behzat Ç dizisinde, Cinayet Büro ekibinin Ercüment Çözer’i yakalamak için İstanbul’a gelip, Bambi’de dürüm istedikleri sahne geldi aklıma… Bu arada, İdealtepe taraflarından geçerken önce, benim gibi bu güzel havayı değerlendiren iki bisikletçi ile tanışıp muhabbet ettim, çaylarını içtim, sonra da çok renkli bir sima ile karşılaştım. IMG_3571Atatürk posterleriyle, bayraklarla, boncuklarla, lambalarla, aynalarla dolu, Hint otobüslerine benzeyen bu bisikletin sahibi; Veysel amca… Böyle renkli bir bisiklet ve bu renkli bisikletin renkli sahibi Veysel amca gibi birisiyle karşılaşınca tanışmamak, muhabbet etmemek olmazdı tabii…

Veysel amcayla biraz sohbet ettikten sonra sahil yolundan gitmeye devam ettim. Bisiklet yolu, ara ara sahilden çıkıp normal yola dahil oluyor, sonra tekrar sahile bağlanıyordu. Süreyya Plajı civarından geçerken, asfalta çıktığım bir sırada arka lastiğimin patladığını fark ettim ve bir otobüs durağında durdum. Belki, tamirci buluncaya kadar beni idare eder diye lastiğe hava bastım ama fayda etmedi. Tamir setimi de yanıma almamıştım… Ne yapsam, ne etsem diye düşünürken, oradan geçen, mavi bisikletli, 55-60 yaşlarında bir abi yanıma geldi ve Maltepe’de bildiği bir bisiklet tamircisi olduğunu söyledi. İsminin Bülent olduğunu öğrendiğim yeni arkadaşımla, sohbet ede ede Maltepe’deki Aslı Bisiklet’e kadar yürüdük. Aileden eski İstanbullu olan Bülent abi, çocukluğunda Süreyya Plajı’nda denize girdiğini, bir zamanlar Kız Kulesi gibi denizde duran, kıyıya 50 metre uzakta “Bakireler Tapınağı” adındaki yapıya yüzdüklerini, Süreyya Plajı’nın nasıl güzel bir yer olduğunu anlattı. Bir zamanlar denizin içinde olan, Bakireler Tapınağı denen bu kubbeli yapıya ulaşmak için artık yüzmeye gerek yok! Deniz, betonla doldurulduğu için, bu güzel yapı, çevresinde apartmanların, büyük marketlerin, çirkin betonarme binaların olduğu bir parkın içinde artık. Kent dokusunu koruyamamayı ve vandal bir kent yönetimini, bu coğrafyada yaşayan insanların göçebe geçmişlerini unutamayıp yerleşik hayata henüz alışamadıklarının bir göstergesi olarak görüyorum.

Süreyya Plajı’ndan sonra Maltepe’ye geldik ve Aslı Bisiklet’i bulduk. Bisikletçideki tamirci, arka tekeri sökmek için bisikletimi bir askıya koymak üzereyken erken davrandım ve askıyı kontrol etme gereği duydum. Askıda, bisikletin boyasını koruyacak bir plastik kaplama yoktu… “Dur, bisikleti ben tutarım” dedim! Bisikletimi 23 sene korumuşum ben, müsade eder miyim böyle dikkatsizliklere? Neyse, tamirci işine devam etti ve dış lastiği çıkarmaya başladı… Lastikle jant arasına tornavidayı sokunca benim şalter attı ve adama, biraz sesimi yükselterek “N’apıyorsun sen, levyen yok mu senin? Oraya tornavida sokulur mu” diye çıkıştım! O anda aklıma Robert Pirsig’in “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” adlı kitabı geldi. Kitapta Pirsig, motosikletini tamire götürdüğünde benzer bir durum yaşadığını ve tamircilerin sevdiğimiz, değer verdiğimiz eşyalara neden istediğimiz özeni göstermediklerini çok güzel bir dille anlatmış. O olaydan sonra da bir sorun ile karşılaştığında, motosikletin tamirini ve muhtelif bakımlarını kendisinin yapması gerektiğine karar vermiş. Normalde yanımda tamir seti taşırım ancak, nasıl olsa “sahilden gideceğim, temiz yol, lastik patlamaz” diye düşünerek, yanıma tamir setimi almamıştım. Genelde, yolda lastik patladığında, yanımda da tamir seti olmadığı zamanlarda, hep güzel insanlarla ve güzel tesadüflerle karşılaştım. Bu ihtimali de hesaba kattığımdan, lastik patladığı zaman hayıflanmak yerine, olayı akışına bıraktım. En kötü ihtimal, bir toplu taşıma aracına biner ya da bir kamyona, kamyonete otostop çekip Kadıköy’e gelir, Çiya Sofrası’nda, belki de hiç bilmediğim bir lezzetin tadına bakıp Ankara’ya geri dönerdim. En kötü ihtimal buysa, daha iyisini düşünmeme gerek bile yoktu.

Sitemimden dolayı tamirci bana biraz bozulduysa da, yerinden kalkıp dükkandan levyesini aldı ve dış lastiği onunla çıkarıp deliği yamadı. Bu arada, yeni aldığım Bangladeş malı dış lastiklerin janttan kolay çıkmadığını, oldukça sağlam olduğunu da görmüş oldum. Her yerde 2 TL’ye yapılan küçük yama için 5TL, iç lastiğin fiyatını sorduğumda da 20 TL fiyat söyledi. Ankara’ya geldiğimde, bisikletin arka lastiğinin kendiliğinden indiğini gördüm. Lastiği çıkarıp baktığımda Aslı Bisiklet’teki tamircinin yaptığı yamanın açılmış olduğunu fark ettim. Aslı Bisiklet, fazla ücret isteyip, yaptığı özensiz işten ötürü benden sıfır puan aldı. Pit stop tamamlandıktan sonra Maltepe’den çıkıp sahil yolundan Kartal’a doğru devam ettik. IMG_3587rBülent abi, balıkçıdan çinekop alalım, temizletelim, sahilde mangalcıların birine rica eder, pişirip yeriz dedi. Daha sonra, denizlerde lüfer kalmadığı aklımıza geldi ve vazgeçtik çinekop almaktan. Maltepe’den Kartal’a kadar sahilden gidip Kartal’daki balıkçıların birinden ekmek arası uskumru aldık; sonra kesmedi, birer yarım daha aldık…

Balıkları yedikten sonra Kadıköy’e doğru yola koyulduk. Hava kararmaya başlamıştı… Ben de teknolojinin imkanlarından yararlanıp led fenerimin düğmesine bastım. Sahil yolunu takip ederek Bostancı yakınlarına kadar geldik. Bir yerde durup çay molası verdik ve tekrar yolumuza devam ettik. O günün akşamı, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’ndeki bir caz konserine gideceğim için Bülent abiyle muhabbetimizi başka bir geziye bıraktım ve gündüz geçtiğim yollardan süratle geçerek, kısa bir sürede Kadıköy’e vardım.

İstanbullu değilim, bu şehirde de yaşamıyorum ama bu büyük kenti çok uzun süredir gezip, gözlemlediğim için İstanbul hakkında söz söylemeye hakkım olduğunu düşünüyorum. İstanbul, müthiş bir kent! Yaşayan, adeta nefes alan bir kent… Bu kentin yaşamını devam ettirebilmesi için, herkesin azami özen göstermesi lazım! Tarihi dokunun korunması gerekiyor öncelikle! Şehrin tarihi dokusunun bozulmadığı semtlerine alışveriş merkezlerinin açılması, o semtleri, o semtlerdeki yaşam şeklini yok edecektir. Şehirle özdeşleşmiş tarihi sinema ve tiyatro salonlarının kapatılması ile belli bir süre sonra o salonların olduğu bölgelerde kültürel yozlaşma meydana gelecektir. Bir zamanların cazibe merkezleri, avam kültüre, yozluğa, çirkinliğe teslim olacaktır. Tarihi binaların zarar görmesine göz yumulması ya da bu binaların onarımında yetkili kişilere görev verilmemesinden kaynaklanan geri dönüşü olmayacak hasarlar, o binaların butik otel ya da avm olarak hizmet vermesi, şehri mekanikleştirecek, insanlara bu kenti sevmeleri için bir neden bırakmayacaktır. Kadıköy’deki balon gibi, kentin mimari dokusuyla adeta alay eden, çirkin, büyük, anlamsız şeylerin de, imparatorluklara başkent olmuş bu tarihi şehre gölge düşüreceği kanısındayım. Gökdelen kavramına karşı değilim, aksine yüksek binaları, kalabalık yaşam alanları için son derece gerekli ve çevreci buluyorum ama tutarlı bir mimari bütünlüğü olan eski semtlere gökdelen dikmek, o mimari bütünlüğü bozacak binalar inşaa etmek, sadece görsel çirkinlik yaratacaktır. Orman yakmadan, ağaç kesmeden, şehrin dışındaki uygun araziler üzerine, gökdelenler inşaa edilebilir ama bu binalar asla şehrin bilindik görüntüsünü bozmamalı. İnönü Stadı’nın bitişiğindeki Süzer Plaza; bence dünyanın en çirkin binasıdır! Bir elimde simit, diğer elimde bir bardak çay, vapurda etrafı seyredip, İstanbul’la hasret giderirken o çirkin binayı görmek zorunda değilim! IMG_0924rSarayburnu’ndan Galata Kulesi’ne, Karaköy’e, vapurlara bakıp, fotoğraf çekmek istediğim, güzel, içimi ısıtan güneşli bir günde Karaköy’e demirlemiş, burnu neredeyse Kabataş İskelesi’ne değen, Galata Kulesi’ne nispet yapan yükseklikteki yüzen dev oteller zincirlerini de görmek zorunda değilim! İstanbul plazalar, projeler, bilmem ne portlar kenti olmamalıydı!

Gelelim İstanbul’daki bisiklet yollarına… Proje tamamlandığında, İstanbul’da 1004 Km bisiklet yolu olacağı söyleniyor ama insanlar henüz bisikleti tanımadıklarından, bu yollar ne kadar verimli kullanılır bilemiyorum. Türkiye’nin en modern yerleşim yerlerinden biri olan Moda’da, araçlar bisiklet yolundan gidiyor, araç sürücüleri araçlarını bisiklet yoluna park ediyorlarsa, Caddebostan sahilinde spor yapanlar bisiklet yolu üzerinde koşuyorlarsa, toplumun bisiklet kavramına yabancı olduğu net olarak görülüyor. Fener ve Kalamış’ta bisiklet yollarına kasisler döşenmiş, bu yollardaki engebeler, çukurlar bisiklete binenleri daha evvel hiç IMG_3566ilgilendirmemiş, rahatsız etmemişse öncelikle toplumun bisikletle tanışması gerekiyor. Bisiklet ya da bisiklete binmek, pahalı kasklar, formalar, taytlar, outdoor giysiler giyerek, kendini toplumdan farklı göstermeye çalışmak, insanlara hava atmak değildir! Bisiklet, ebeveynler tarafından, çocukları okula motive etmek için alınan, daha sonra evin yüklüğüne kaldırılan bir karne hediyesi de değildir! Bisiklet, insanın kendisine ve çevresine değer vermesidir; güzel, kaliteli ve medeni bir yaşam biçimidir. Trafikteki araç sürücüleri, yayalar ve belediyeler, bu güzel yaşam biçimini benimsemiş iyi niyetli insanlara maksimum özeni göstermedikleri sürece, sadece yol yapmanın bir anlamı olmayacağı kanısındayım.

Tarih: 15.11.2012
Taksim Meydanı – Pierre Loti – Eminönü: 18 Km (Harita için tıklayın)
Kadıköy – Kartal – Kadıköy: 43 Km (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 61 Km