2016 seyahati 3. Bölüm Ermenistan (Gyrumri – Yerevan – Meghri)

Gümrükteki memurların pozitif olmaları, tedirginliğimi geçirmişti. Sınırdan geçer geçmez, bir döviz bürosunda, cebimdeki Gürcü paralarını Ermeni parasına çevirdim. Kalan bozukluklarla da bir köy bakkalından ekmek, su vs alıp Ermenistan’ın Gümrü şehrine gitmek üzere yoluma devam ettim. Sınır, 2150 metre civarı bir rakımdaydı ve yaklaşık 35 km boyunca 2000 metre rakımlarda pedal çevirdim. 1600 metre rakımda bulunan Gümrü şehrine yaklaşırken, yolun son 12-13 kilometresi hep inişti. Bir ara o kadar hızlandım ki, 75 km/saat hızlara ulaştım. Frenler, bisikletin ağırlığından dolayı bu hızlarda çok iyi tutmuyordu. Neyse ki yol çok kalabalık değildi de sağ salim Gümrü’ye varabildim. Sınırla Gümrü arası, Akhalkalaki ile Ermenistan sınırı arasındaki bölgeye çok benziyordu. Yol, coğrafya, yerleşim yerleri, motorlu taşıtlar, insalar; neredeyse aynıydı.

Gümrü’de bir kavşakta etrafa bakınıp tabelaları anlamaya çalışırken, babasıyla yürüyen genç bir kadın, yardıma ihtiyacım olup olmadığını sordu güzel bir İngilizce’yle. Kalacak yer aradığımı söyledim. Kadının babası, beni Artush and Raisa isimli bir pansiyona götürdü. Bahçesinde meyve ağaçlarının olduğu, tek katlı, güzel bir pansiyondu. Pansiyon sahibiyle iki gün için anlaşıp, eşyalarımı odama bıraktıktan sonra, şehir merkezine gittim.

Artush and Raisa

Gümrü’yü çok beğendim; oldukça güzel bir şehir. Kent meydanı, eski taş binalar, meydandaki büyük katedral, kiliseler, havuzlar, parklar, bahçeler, eski mahalleler ve Gaz Volga otomobiller ile 1980’lerin Sovyetler Birliği dönemini yansıtan bir hava hakim burada. Aynı hava Kutaisi’de de vardı. Photoshop’la ve retro filtrelerle asla ifade edilemeyecek bir görüntü bu. Fotoğraf çekmek için inanılmaz bir şehir burası. Günlerce kalabilirim Gümrü’de. Ortamın havasını, ruhunu tam yansıtması için, daha önce Kutaisi’de yaptığım gibi, birkaç renkli fotoğraf dışında, tek sefer ve siyah beyaz çektim şehrin fotoğraflarını. Akşam pansiyona döndüğümde, pansiyon sahibi Martin ve pansiyonda kalan bir müşteriyle Ararat Konyağı içip sohbet ettik. Konyak lezzetliydi, muhabbet güzeldi. Seyahatimin Ermenistan bölümü çok güzel başlamıştı.

Gümrü’de iki gece kaldıktan sonra, 14 Ağustos günü öğlene doğru, Erivan’a gitmek üzere pansiyondan ayrıldım. Martin, yola çıkmadan önce bana bir şişe Ararat hediye etti. Ben de yolda kendime hakim olamayıp içebileceğimi, sıcak havada da benim için iyi olmayacağını söyleyip konyağı almadım. Erivan’a geldiğimde ise Martin’in teklifini kabul etmediğime pişman oldum.

Yolculuk başlarda keyifliydi. Ağrı Dağı’nın Türkiye’den görünmeyen yüzünü gördüm. Ağrı Dağı’nın öteki yüzü nedense bana ayın öteki yüzü gibi ulaşılmaz gelirdi. Uzaya çıkıp, ayı farklı bir açıdan görmüşüm gibi heyecanlandım bugün. Erivan yakınlarına geldiğimde, hava biraz bozdu ve karşımdan şiddetli rüzgâr esmeye başladı. Erivan, rakım olarak Gümrü’den aşağıda olmasına rağmen, rüzgârın şiddeti hızlı gitmemi engelliyordu. Akşam 8 civarı şehir merkezine geldim. Bir kafeye oturup bir şeyler içtim, internete girdim, Booking.com’dan hostelimi ayarladım.

Hosteldeki tek Türk bendim. Hosteldekilerle geç saatlere kadar sohbet ettik, votka içtik. Hatta tanıştığım Ermeni bir arkadaş, benden gitarla Mahsun Kırmızıgül çalmamı istedi. Bilmediğimi, hayatta dinlemediği söylediysem de adamı ikna edemedim. Baktım olacak gibi değil, “sen söyle, ben de sana eşlik ederim” dedim ve hayatımda ilk kez Mahsun Kırmızıgül çaldım. “Bebeğim Benim”le başladık ve devamı da geldi… Bu arada, Gürcistan’da olduğu gibi Ermenistan’da da votka sudan ucuz anlaşılan. Kiminle tanıştıysam votka ikram etti bana. Bu yüzden de votka muhabbetleri İran’a kadar devam edecek. 

15 Ağustos 2016
Sabah, önce Vernissage’a gittim. Haftasonları bit pazarı, hafta içi de hediyelik eşyaların, el işi ürünlerin satıldığı, Erivan’ın merkezindeki bir pazar yeriymiş Vernissage. Burada gezinirken, duduk satılan tezgâhlar gördüm. Birinin yanına gittim ve tezgâhın sahibiyle konuşmaya başladım. Adam, önce duduğu anlattı, sonra da Sarı Gelin’i çalmaya başladı. Adamın Sarı Gelin’i ya da bildiğim bir ezgiyi çalacağını tahmin etmiştim ama yine de bu ezgileri orada duymak farklı etkiliyor insan. Vernissage’da biraz daha gezdikten sonra yaşlı bir kadın seyyar satıcıdan kıymalı börek aldım. Bildiğimiz çiğ börek ya da çi-börek… Akşama doğru bir lokantada lahmacun yedim. Adı, bizde söylendiği gibi; lahmacun. Başka lokantaların, restoranların vitrinlerine, menülerine de baktım gün içinde; isimlerine kadar hep bildiğimiz yiyeceklerdi.  Sarmalı (yaprak sarma), dolma, lahmacun, mante (mantı), tan (ayran)…

Vernissage

Vernissage

Erivan, Gümrü’ye göre daha büyük ve zengin bir şehir olmasına rağmen Gümrü kadar etkilemedi beni. Burada da Sovyet havası var ama Gümrü kadar yoğun değil; daha çok Doğu Bloku şehirlerini andırdı bana. Erivan için biraz daha Avrupalı demek daha doğru olur. 

Erivan’a kadar gelmişken Soykırım Müzesi’ni görmeden bu şehirden ayrılmak istemedim. Çok hassas bir konu ve bu konu hakkında söylenen çok şey var. Ben sadece, tarafsız bir göz olarak, olaya Ermenistan‘dan da bakmak ve durumu gözlemlemek istedim. Soykırım Müzesi’nden sonra Ararat Konyak Fabrikası’na gittim ama rezervasyonsuz almadıkları için fabrikayı gezemedim. Ararat için, hayatımda içtiğim en güzel konyak diyebilirim. Yumuşacık bir tat; adeta kaliteli bir şarap gibi, üzümün tadını, bukelerini ayrı ayrı hissediyorsunuz. Fabrika binasına girdiğinizde tüm binayı saran muhteşem bir konyak kokusu var. Bir içki fabrikasının neden bu denli turistik olabileceğini, bu kokuyu duyduktan sonra daha iyi anladım. 

17 Ağustos 2016
Sabah 11.00 civarı hostelden ayrıldım, Ağrı Dağı manzarası eşliğinde Ararat’a kadar geldim. Yolda, tanıdık gelen bazı yerleşim yeri tabelalarına rastladım. Bunlardan biri Ayntap, diğeri ise daha evvel Kars’a gittiğimde gördüğüm Ani Harabeleri tabelalarıydı. Gaziantep’in eski adının Ayıntap olması, bir dönem bu şehirde Ermeniler’in yaşaması, Ermenistan’daki Ayntap’la ortak bir yanı olup olmadığı düşüncesini aklıma getirdi. Bilmiyorum; belki de sadece isim benzerliğidir.

Ararat’ta kısa bir yemek molası verdikten sonra yola devam ettim. Ermenistan’la Türkiye’nin en yakın olduğu yerde cep telefonum çekmeye başladı. Bu vesile ile yakınlarımla da hasret gidermiş oldum. Ararat’tan 22 km sonra Yeraskh köyüne geldiğimde kendime kalacak yer aradım. Yolda karpuz tezgâhları vardı. Karpuzcularla sohbet ettim biraz. Bana kahve verdiler. Çadır kurmak istediğimi sordum. Şehrin dışında bir yerler tarif ettiler ama dedikleri yeri bulamadım. Bu sırada, başka bir karpuzcu, yolun yakınındaki ağaçlık yere çadır kurabileceğimi söyledi. Ağaçlık yerin de zeminini beğenmedim ve karpuzcunun minibüsünün arkasına çadırımı kurdum. Daha sonra karpuzcunun oğlu geldi ve hep beraber yemek yedik. Lavaş, tavuk, pilav ve tabii ki votka. Yemekten sonra çadırıma girmeden önce Ağrı Dağı’na doğru baktım. Dağın eteklerinde, Türk köylerinin ışıkları yanıyordu. Türkiye’ye bu kadar yakın olup da gidememek düşüncesi hüzünlendirdi beni.

18 Ağustos 2016
Sabah erkenden yola çıktım. yaklaşık 20 km’lik bir tırmanış vardı. Yokuşun sonundaki çeşmede şişelerimi doldurup yola devam ettim. Akşama doğru, Vayk’ın 10 km ilerisinde, henüz açılmamış bir otel gördüm. Otelin sahibi, bahçelerine çadır kurmama izin verdi. Çadırımı kurduktan sonra otelin sahibi ve ailesiyle yemek yedik. Sofrada adamın eşi, çocukları, babası ve başka akrabaları falan da vardı. Masaya shot bardakları konuldu, bardaklar dolduruldu… Benim yavaş içtiğimi gören birisi, tek seferde içmem gerektiğini söyledi. Geleneklere saygı duydum ve adamın dediğini yaptım. Bu sefer de, bardak boşaldıkça adam votkayı doldurdu, boşaldıkça doldurdu… Gürcistan’da sarhoş olmamıştım ama bu gece biraz oldum galiba. Gecenin sonunda, otel sahibiyle tavla oynayıp ayran içtiğimi hatırlıyorum. Sonrasında da güzel bir uyku… Fiziksel yorgunluğun üzerine, biraz da çakır keyif olduysan, çok güzel uyunuyor. Bisiklet yolculuklarının en sevdiğim taraflarından biri de bu uyku olayıdır.

(19 Ağustos 2016 Goris/Ermenistan)
“Bisikletle yapılan uzun seyahatlerde, her zaman yazmak çok kolay olmuyor. Uygun bir yer olacak, yorgun olmayacaksın, ertesi gün erken kalkman gerekmeyecek, şarj problemin olmayacak, kafan rahat olacak vs vs… Uzun lafın kısası; epeydir uygun bir ortam bulamadığımdan, yazma fırsatım da olmadı. Bugün fiziksel olarak yorgun olmama rağmen, o kadar keyifliyim ki yorgunluğumu hiç hissetmiyorum. Sadece sarı otları, tarlaları, kayaları, uzaktan da dağları gördüğüm, karşımdan esen şiddetli rüzgarın uğultusundan başka bir şey duymadığım, psikolojik olarak insanı yoran bir gün geçirdim bugün. Biri 2300 küsür metre, diğeri de 2100 küsür metre olan iki geçit de yanında hediyesi… Saat akşam yedi buçuk olmuş, güneş batmak üzere, iki bin metrelerdeyim, hala tırmanıyorum ve nerede kalacağım da belli değil. Tam “bu herhalde son yokuştur” dediğim anda bir yenisinin başladığı, rüzgârın da etkisiyle hızımın 5 km/saat hızlara düştüğü, sinir bozucu, insanı bezdirici bir gün, sonunda güzel bitti ve çok ucuza, çok güzel bir pansiyon bularak, 2016 seyahatimin ikinci bölümünü yazmaya başladım. 19 Ağustos 2016 tarihli Vayk-Goris arasına daha sonra tekrar değineceğim.” 
demiştim Gürcistan yazısının başında. Evet, dün geceki deliksiz uykunun sabahında, 2340 metre rakımda bulunan Vorotan Geçidi’ni tırmanmak üzere konakladığım yerden ayrıldım. 22 km boyunca, yaklaşık 1000 metre irtifa kazanıp, geçide geldim. Geçitte iki tane dev taş heykel var. Anıt ya da kapı gibi yapılar bunlar. Heykellerin birinin altında da bir çeşme ve meyve satan satıcılar vardı. İlaç gibi geldi bana burası. Elimi yüzümü yıkayıp, biraz da meyve yedikten sonra yola devam ettim. Hava sıcak ve rüzgârlıydı. Vorotan’dan yaklaşık 35 km sonra misafirhane gibi bir yerde mola verdim. İçeride İranlılar vardı. Kutlama falan yapıyorlardı galiba. Bir ara halay bile çektiler; hatta beni de halaya çağırdılar.

Misafirhaneden çıktığımda inanılmaz rüzgâr vardı. Yola devam edilecek gibi değildi. Misafirhanenin bahçesine çadır kurmak istedim ama henüz akşam olmamıştı ve sabaha kadar çok sıkılacağımı biliyordum. Yola devam etmeye karar verdim. Rüzgâr o kadar zorluyordu ki, 5 km/saat hızlarda gidebiliyordum. Bu koşullarda yaklaşık 15 kilomere daha pedal çevirdim ve 2100 küsür metre rakıma çıktım. Burası son yokuştu ama hava da kararmak üzereydi. Acilen konaklayacak bir yer bulmam gerekiyordu. Çeşmesi olan bir yalak gördüm uzaktan. Yakınlarına çadır kurabilirim diye düşündüm ama etraf hayvan pislikleriyle doluydu. Tetanos, tifo vs olmamak için burada çadır kurmaktan vazgeçtim ve tekrar yola çıktım. Yokuş aşağı Goris şehrine kadar kolayca gidebilirim diye düşündüm. 2100 metreden 1390 metrelere inecektim. Farımı, arka lambalarımı yaktım ve hızla Goris şehrine gittim. Yol üzerinde birkaç otele fiyat sordum. Otelleri ve fiyatlarını beğenmeyip, devam ettim. Şehir merkezinden geçtiğim sırada, bir binanın önüne toplanmış küçük çocuklar hello, hotel falan diye bağırıyorlardı. Otel dedikleri yer, bir pansiyonmuş. Çok güzel, sakin bir yerdi, fiyatı da uygundu. Hemen odama yerleştim, duşumu aldım ve yazımı yazmaya başladım.

Goris’te çocuklarla

20 Ağustos 2016
Sabah, pansiyondan ayrılıp Kapan şehrine doğru yola çıktım. Ermenistan’daki en keyif aldığım gündü. Önce 1400 metrelerden 700 küsür metrelere indim, sonra da 1700 metre rakıma çıktım. Goris Kapan arası, virajların bol olduğu, yeşil, asfaltı güzel bir yoldu. Kapan’a geldiğimde, toplamda 1440 metre irtifa kazanmışım.

Kapan, içinden dere geçen, yamaçlarında köhne blokların sıra sıra dizildiği, şehir merkezinde güzel taş binaların, parkların olduğu, yine 1970’leri, 80’leri yaşayan değişik, güzel bir şehir. Şehrin merkezindeki havuzlu parktaki kafede biraz oturdum, bir şeyler yedim, içtim. Bu sırada, kafeyi işletenlere kalacak yer aradığımı söyledim. Beni şehrin dışında bir pansiyona yönlendirdiler. Berbat bir yerdi, fiyatı da yüksekti. Pansiyon sahibi, o saatte yer bulamayacağımdan emindi ve ücrette indirim yapmadı. Ben de oradan vazgeçtim ve tekrar şehre geri döndüm. Birkaç otele sordum, sonunda havuzlu parkın çok yakınında ucuz, güzel bir otele yerleştim. Sabah, 2535 metre rakımdaki Meghri Geçidi’ni tırmanacaktım ve dinlenmem gerekiyordu. Bu oteli bulmam iyi olmuştu.

21 Ağustos 2016
Kapan, değişik bir şehirdi. Sabah erken kalkıp, şehirde biraz fotoğraf çektim. Sonra da Meghri Geçidi’ne doğru yola çıktım. Kajaran şehrine kadar düşük eğimli bir tırmanış vardı. Bu arayı hızlı gitmek istiyordum. Bu yüzden de kendime saat tutarak, daha önceki seyahatlerimde yaptığım gibi oyunlar oynadım. Şu kadar km/saat ortalamayı tutturursam, şu kadar süre mola vereceğim şeklinde oyunlardı. Kajaran’dan sonra asıl tırmanış ve virajlar başladı. Kajaran çıkışındaki yola asfalt döküyorlardı. Yol yapım çalışması olan yerlerde bisikleti elimle götürdüm. Geçidin yakınlarında bir çeşmede suluklarımı doldurdum. Bu arada, kuzgun olduğunu zannetiğim, çok büyük kuşlar uçuyordu havada. Bu hayvanlar ötmüyorlardı; anırır gibi, geğirir gibi kaba sesler çıkartıyorlardı. Tepemde sorti yapıyorlar, kendi aralarında kavga falan ediyorlardı. Saldırmasalar bari diye içimden geçirdim. Nihayet, geçide geldim, hatıra fotoğraflarımı çektim ve Meghri’ye doğru hızla indim. Kapan’dan beri, hiç düz yolda gitmeyerek, tam 1890 metre irtifa kazanmak güzel bir ödüldü benim için.

Meghri, yüksek tepelere kurulmuş, caddeleri dimdik yokuşlar olan, küçük bir şehirdi. O kadar dikti ki, bisikletimi bir yere yaslayıp fotoğraf çekemedim. Yokuşlardan inerken frenlerim ötüyordu ve insanlar bana bakıyorlardı. Kalacak bir yer bulduktan sonra tekrar gelir, fotoğraf çekerim diye düşündüm ama bulduğum pansiyon şehir merkezinden biraz uzaktaydı. Pansiyona yerleştikten sonra da tekrar gidemedim şehre. Bu güzel şehrin fotoğraflarını çekmediğim için üzgünüm.

Şehrin Kapan yolu girişinde, uygun fiyatlı bir pansiyon buldum. Pansiyonun sahibi, aynı zamanda da kaynak ustasıymış. Bisikletimin bagajında kırılan bir yer vardı. Hazır, ustasını bulmuşken, adamdan kırık yeri kaynatmasını rica ettim. O da sağ olsun kırmadı beni. Pansiyoncu ve oğulları, İran sınırındaki Agarak’a gideceklerini söylediler. Beni de çağırdılar. Beraber Agarak’a benzin almaya gittik. Yolda giderken, İran tarafını gösterdiler bana. İran’la Ermenistan, Aras Nehri boyunca tellerle ayrılmış. Sabah, bu yoldan geçeceğim için heyecanlandım.

22 Ağustos 2016
Ermenistan’daki son günüm… Pansiyondan ayrıldıktan sonra, alışveriş yapmak için Agarak’a gittim. Peynir, konserve balık, bolca su, lavaş vs alıp İran sınırına doğru ilerledim. Markette ödemeyi banka kartıyla yapmak istedim ama kart kabul etmediklerini söylediler. Mecburen, bankaların birinin atm’sinden para çekmek zorunda kaldım. Ermenistan’da marketlerden kartla alışveriş yapmak biraz zor. Her market bankamatik kartlarını kabul etmiyor. Atm’lerden para çekilebiliyor ama yurt dışında olduğunuz için faiz ödüyorsunuz. Bunu da belirtmek istedim.

Ermenistan’da çok keyifli bir on gün geçirdim. Hem dağlık coğrafyası hem Sovyetler Birliği döneminden kalma havası çok etkiledi beni. Caddelerde sıklıkla rastladığım Gaz Volga otomobilleriyle, Kamaz kamyonlarıyla, Sovyet ekolü blok apartmanlarıyla ve Sovyet mimarisiyle, bir zaman tünelinde hissediyor insan kendini. Bu arada, Ermeniler oldukça misafirperverler. Maddi durumları iyi olmasa bile, tavuğunu, pilavını, ekmeğini, votkasını sizinle paylaşabilen, yardımsever ve güzel insanlar… Hepsini sevgiyle selamlıyorum buradan.

 

Seyahat verileri:

14.08.2016
Gyumri-Yerevan (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 129,87 km
Toplam tırmanış: 1135 m

17.08.2016
Yerevan-Yeraskh (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 83,92 km
Toplam tırmanış: 220 m

18.08.2016
Yeraskh-Vayk (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 82,61 km
Toplam tırmanış: 1575 m

19.08.2016
Vayk-Goris (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 92,56 km
Toplam tırmanış: 1770 m

20.08.2016
Goris-Kapan (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 70,32 km
Toplam tırmanış: 1440 m

21.08.2016
Kapan-Meghri (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 76,99 km
Toplam tırmanış: 1890 m

22.08.2016 Meghri-Julfa(İran) (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 82,33 km
Toplam tırmanış: 820 m

Gyumri-Julfa toplam mesafe: 618,6 km
Gyumri-Julfa toplam tırmanış: 8850 m

Reklamlar

2016 seyahati 2. Bölüm (Batum-Gyumri)

Neredeyse bir yıldır yazı paylaşmamışım. Kendimce sebeplerim vardır diye düşünüyorum. Sevdiğimiz şeyleri her zaman aynı şevkle yapamıyoruz galiba… En son Batum’a gelmiştim ve Goderdzi Geçidi’ni geçmek üzere Batum’dan ayrılmak üzereydim. Hikayeye buradan devam edeceğim elbette ama bu sefer bir değişiklik yaparak, geçen sene yolda yazmaya başlayıp tamamlayamadığım hikayelerden flashback’ler de ekleyeceğim.

(19 Ağustos 2016 Goris/Ermenistan)
“Bisikletle yapılan uzun seyahatlerde, her zaman yazmak çok kolay olmuyor. Uygun bir yer olacak, yorgun olmayacaksın, ertesi gün erken kalkman gerekmeyecek, şarj problemin olmayacak, kafan rahat olacak vs vs… Uzun lafın kısası; epeydir uygun bir ortam bulamadığımdan, yazma fırsatım da olmadı. Bugün fiziksel olarak yorgun olmama rağmen, o kadar keyifliyim ki yorgunluğumu hiç hissetmiyorum. Sadece sarı otları, tarlaları, kayaları, uzaktan da dağları gördüğüm, karşımdan esen şiddetli rüzgarın uğultusundan başka bir şey duymadığım, psikolojik olarak insanı yoran bir gün geçirdim bugün. Biri 2300 küsür metre, diğeri de 2100 küsür metre olan iki geçit de yanında hediyesi… Saat akşam yedi buçuk olmuş, güneş batmak üzere, iki bin metrelerdeyim, hala tırmanıyorum ve nerede kalacağım da belli değil. Tam “bu herhalde son yokuştur” dediğim anda bir yenisinin başladığı, rüzgârın da etkisiyle hızımın 5 km/saat hızlara düştüğü, sinir bozucu, insanı bezdirici bir gün, sonunda güzel bitti ve çok ucuza, çok güzel bir pansiyon bularak, 2016 seyahatimin ikinci bölümünü yazmaya başladım. 19 Ağustos 2016 tarihli Vayk-Goris arasına daha sonra tekrar değineceğim.”

(8 Eylül 2016 Şiraz/İran)
“En son Batum’daydım… Batum’dan İran sınırına kadar gitmeyi düşündüğüm güzergâhın detaylarını bilgisayarımda hazırlayıp kendime mail attım. Daha sonra, Jpeg formatında olan bu notları Ipod’uma indirdim. Akıllı telefonum ve internetim olmadığı için bu şekilde bir yöntem geliştirdim. Kağıt haritadan çok daha kullanışlı bir yöntem bu. Gideceğim yerlerin tüm topoğrafyasını bilerek yolda olmak, ne zaman nerede olacağım konusunda bana bilgi veriyor.

Planım, Goderdzi Geçidi’nden geçerek Akhaltsikhe(Ahıska) şehrine geçmek, oradan da Akhalkalaki üzeriden Gümrü’ye giderek Ermenistan’a giriş yapmaktı. Batum, deniz seviyesindeydi ve Goderdzi Geçidi, bu seviyeden 2025 metre yüksekteydi. 8 Ağustos’ta, öğlene doğru Batum’dan ayrıldım. Çoruh Nehri’ni takip ederek Akhaltsikhe yönüne doğru ilerlemeye başladım. Başlarda kasisler ve inek pislikleri olmasına rağmen, yolun ilk 65 kilometresi çok güzeldi. Altmış beşinci kilometreden sonra yol bozulmaya başladı. O akşam, Khulo’ya varmadan birkaç kilomete öncesindeki Alme köyüne geldim. Bir ağacın altındaki bankta, üç genç bira içip sohbet ediyordu. Aralarından Giga, çok güzel Türkçe konuşuyordu ve beni evine davet etti. O gece Giga’nın evinde kaldım. Güzel muhabbeti ve dostluğu için Giga’ya buradan teşekkür etmek istiyorum.

Can & Giga

Ertesi sabah Alme’den ayrıldım, yokuşu çıkıp, birkaç kilometre ilerideki Khulo’ya geldim. Khulo’da bir hırdavatçıyla ayak üstü sohbet ettik. Daha sonra, bisikleti dükkana koyduk ve hırdavatçı bana haçapuri ısmarladı. Haçapuriyi yedikten sonra Goderdzi’ye doğru yola koyuldum. Khulo’nun hemen çıkışında, yol tamamen bozuldu. Bisikletim hasar görmesin diye oldukça yavaş sürmeye gayret ediyordum. Bir ara, kazara güzel bir asfalt yola sapmışım; 100 metre yokuş tırmandıktan sonra, arkamdan gelen arabadakilerin uyarısıyla tekrar indim o kötü yola. Berbat, taşlı bir yoldu bu yol; yokuş inmek, çıkmaktan daha zordu. Yol kötüydü ama diğer taraftan da manzara harikaydı.

Khulo001

Khulo

Khulo

Geçide geldiğimde, sadece 35 kilometre yol yapmıştım ancak, bu kısa mesafeyi 6 saat 45 dakikada alabilmiştim. Az önce de belirttiğim gibi; yolun inişi, çıkışından daha zordu ve 2025 metrelik geçitten inme vakti gelmişti. Yol; kesiklerle, oyuklarla, su birikintileriyle doluydu. Su birikintilerinde inek pislikleri vardı. Bir taraftan fren sıkarken, diğer taraftan da hayvan pisliklerini üzerime sıçratmamaya çalışıyordum. Bir ara, yola akan küçük bir şelalenin doldurduğu su birikintisinden geçtim. Ayağımın tekini suya sokmak zorunda kaldım. Bu şekilde, yaklaşık bir 10 kilometre daha gidip; yeni biçilmiş, zemini düzgün bir tarlaya çadırımı kurdum.

 

Güzel bir uykunun sabahında, eşyalarımı toplayıp Akhaltsikhe’ye (Ahıska) doğru yola çıktım. Önceki gece, yolun ne zaman düzeleceğini sorduğumda, 4 kilometremin daha olduğunu öğrenmiştim. Çoğu gitti, azı kaldı diye sevindiysem de bu 4 kilometrenin sonunu görmek oldukça vaktimi aldı. 4 olmasa da 5-6 kilometre sonra yol düzeldi ve 30 km/saat hızların üzerine çıkıverdim hemen. Kısa bir süre sonra yol yine bozuldu. O kadar bozuldu ki, bisikleti ara sıra elimle götürmek zorunda kaldım. Yolda çalışma varmış; yaklaşık 4 kilometre de yol çalışmasında bozulan yolda ilerledim. Sonunda, Akhaltsikhe-Goderdzi-Türkiye sınırı yol ayrımına geldim. Türkiye’ye çok yakındım; Akhaltsikhe’nin ters istikametine gidersem, kısa bir süre sonra Türkiye’ye girebilirdim tekrar. Bu arada, durum bilgisi de vereyim. Şu anda, İran’ın Şiraz şehrindeyim. Hotel Persepols’in lobisinde, yaklaşık 2 saat sonra İsfahan’a gidecek olan otobüsümün kalkmasını beklerken bunları yazıyorum. Resepsiyonistten rica ettim; birkaç saat lobide oturmama izin verdi sağ olsun. Lenslerim kurumuş, gözlerimi kaşındırıyordu. Gözlerimi de dinlendiriyorum bu süre içinde.

 

Evet, nerede kalmıştık? Akhaltsikhe… Akhaltsikhe’de biraz gezinip, biraz da fotoğraf çektikten sonra yola devam ettim. Aspinidza’yı geçtikten sonra kayalara inşa edilmiş, Sümela Manastırı’na benzer bir yer gördüm. Daha sonra adının Khertvisi Kalesi olduğunu öğrendiğim yerin yakınlarında bir düzlüğe çadırımı kurdum.

 

Sabah, Akhalkalaki’ye gitmek üzere hazırlandım ve yola çıktım. Yaklaşık 30 kilometre sonra Akhalkalaki tabelasına geldim. Tabela önünde fotoğraf çektikten sonra bisikletime bindim ve bu sırada ön aktarıcının telinin koptuğunu fark ettim. Aynakol küçük dişlideyken, rublenin ilk 4-5 dişlisini kullanarak şehir merkezine kadar gittim. Şehrin gelişmemiş ve fakir bir görüntüsü vardı. İnsanlar beni durdurup bisikletimin kaç para ettiğini soruyorlardı. Çok ucuz olduğunu söylediysem de bana inanmış gözlerle bakmıyorlardı. Çat pat Rusça’yla nasıl anlatabilirdim ki bu bisikleti hurdacıdan aldığımı? Şehirde bisiklet tamircisi aradım. Sora sora, pazarda bir bisiklet satıcısı olduğunu öğrendim. Dedikleri yere gittim ve dükkandakilerle sorunu çözmeye çalıştık. Adamlardan biri bana fren teli verdi. Tabii ki tel ve topuzu kalın geldi. Tel idare ederdi ama topuzu eğeyle törpülemek gerekiyordu. Topuzu törpülerken, bisiklet tamircisi olduğunu anladığım bir genç, elinde vites teliyle yanıma geliverdi. Hemen teli taktık ve vites ayarını yaptık. Bisikletle bir iki tur attım; çok güzel olmuştu, hiçbir sorun yoktu. Bir tane de yedek aldım ve yola devam ettim. Şehirde gezinirken, biri Alman, diğeri İspanyol iki bisikletli gezgine rastladım. Çok kafa dengi, sıcak insanlardı. Tiflis’e gidiyorlarmış. Belli bir yere kadar aynı yoldan gidecektik; o yüzden beraber gidelim dedik. Önce bir yerde oturduk, haçapuri yedik, bira içtik. Daha sonra alışveriş yapıp yola devam ettik. Alman bisikletçi Jakob, bir dere kenarı gösterdi ve oraya kamp yapmaya karar verdik.”

 

Hikayenin en eğlenceli yerinde kalmışım… Jakob’un gösterdiği dere kenarına gitmek için asfalt yoldan patikaya sapıp, yaklaşık 2 kilometre inmemiz gerekti. Dere kenarına geldik, çadırlarımızı kurduk, yemek hazırlıklarına başladık. Jakob, dereden su alıp su arıtma cihazıyla suyu temizlemeye çalıştı ama cihaz tıkandı. Suyumuz yetersiz olduğundan birimizin şehre gidip su alması gerekiyordu. Ben gitmeye karar verdim, pet şişeleri alıp yola çıktım. Akhalkalaki’ye varmadan, bir benzinlikte şişeleri doldurdum ve kamp yaptığımız yere doğru hareket ettim. Gökyüzünde siyah bulutlar vardı. Uzakta da yağmur yağıyordu; serinliğini yüzümde hissediyordum. 1800 metrelerdeydik ve havanın görüntüsünden sert bir gece geçireceğimiz çok belliydi. Hava kararmadan dere kenarına varmak istediğimden olanca gücümle pedallara asılıyordum. Bir ara şişeler yola düştü. Şişeleri almak için durduğum sırada yanıma bir araba geldi ve arabadakilerden biri Jakob’la Ernest’in yanına gittiklerini, beni ve bisikleti arabaya alabileceklerini söyledi. Adamlara güvenmediğim için arabaya binmedim ama şişeleri adamlara verdim. Adamlar oraya gidiyorlarsa, yükten kurtulmuş olacaktım. Gitmiyorlarsa da sabaha kadar elimizdeki suyla idare edecektik bir şekilde. Neyse… Dere kenarına indiğimde bir de ne göreyim? Benim arkadaşlarla arabadaki Gürcüler, çilingiri kurmuşlar, muhabbete başlamışlar çoktan. Votkalar, biralar içiliyor, sucuk kesilmiş, fonda rock müzik çalıyor. Güzel bir ortamdı yani… Adamlar demiryolu inşaatında çalışan işçilermiş. Pink Floyd, Dire Straits, Chris Rea falan dinliyorlardı. Jakob’la Ernest votkayı biraz fazla kaçırdılar. Kontrolümü kaybetmemek için sarhoş olacak kadar içmedim ben. İyi de etmişim. Gürcüler çok içtiler ama… Yavaştan yağmur atıştırmaya başladı, Gürcüler’le vedalaştık ve çadırlara girdik. Ernest’le Jakob çoktan uyumuştu, bense adamların oradan uzaklaşmalarını bekliyordum. Bu arada, yağmur şiddetini arttırdı. Dışarıdan sesler geliyordu; adamların arabası çalışmamış anlaşılan. Bi’ el atayım, bi’ de adamların durumuna bakayım diye yardım etme bahanesiyle çadırdan çıktım. Arabayı itip vurdurmaya çalıştık birkaç kere ama olmadı. Başka arkadaşları geldi adamların. Onlar da acayip sarhoştular; başka bi’ yerde içmişler. Çürük bir halatla iki arabayı bağlayıp çekmeye çalıştılar. Olmadı. Halat defalarca koptu. Arabayı bir kere daha vurdurmaya çalıştılar, bu sefer araba çadırların yanına kadar geldi. Az daha gitse, belki araba çadırlara girecek, arkadaşlara zarar verecekti. Adamlar, yağmur geçene kadar arabada uyumaya karar verdiler. Diğer arkadaşları da gidince biraz rahatladım ve çadıra girdim. Tam stres bitti diyordum ki bu sefer de yağmur ve fırtına iyiden iyiye gemi azıya aldı. Kaçkarlarda nice yağmurlar görmüştüm ama böylesi daha evvel başıma hiç gelmemişti. Bugüne kadar su almamış çadırım o gece su almaya başladı. Gecenin üçüne kadar çadıra giren suyu tişörtlere emdirip dışarıya sıkmakla uğraştım. Çadırın tavanı, fırtınanın şiddetinden neredeyse yatar vaziyetteyken burnuma değiyordu. Neyse ki gece üçten sonra hava biraz duruldu da ben de uyuyabildim.

Sabah güzel bir kahvaltı yaptık. Gece olanları Jakob’la Ernest’e anlattım. Adamların gürültüsünü duymamışlar ama fırtınayı ve yağmuru onlar da hissetmişler. İyi içmişler anlaşılan… Eşyalarımızı topladık ve yola koyulduk. Ben Ermenistan’ın Gyumri (Gümrü) şehrine gidecektim, onlar da Tiflis’e gideceklerdi. Ninotsminda’ya kadar beraber geldik, sonrasında Tiflis yol ayrımında vedalaştık. Jakob ve Ernest; bir daha görüşmek dileğiyle…

Ninotsminda’dan yaklaşık 25 kilometre daha devam edip Ermenistan sınırına girdim. Ermenistan’la Türkiye arasındaki sorunlardan dolayı sınıra girmeden önce tedirgindim. Daha önce sınır polisini birkaç kere arayıp teyit etmiştim ama yine de ters bir durum olmasından çekiniyordum. Sınırdaki gümrük memuru, kibar bir şekilde, Türkçe “Hoşgeldiniz” deyince rahatladım. Merhaba, nasılsın, arkadaş, kardeş gibi Türkçe başka kelimeler de söyledi memur. Şaşırmakla beraber çok da mutlu olmuştum. Beni mutlu eden, adamın Türkçe kelimeler biliyor olması değildi, geçmişte yaşanmış üzücü olaylardan dolayı tanımadığı birini suçlamaması, yargılamaması, bir şeyleri ima etmemesi, genel olarak pozitif oluşu mutlu etmişti beni. Diğer işlemler için başka bir polisle yönlendirdi beni adam. Bu polis de birkaç Türkçe kelime biliyordu. Onunla da biraz Türkçe, biraz Rusça konuşarak geri kalan işlemlerimi hallettim ve Gümrü’ye doğru yola devam ettim. Türkiye Ermenistan sınırı kapalı olduğu için, Ermenistan’a ya Gürcistan’dan ya da İran’dan giriş yapılabiliyor. Tam hatırlamıyorum ama 6-7$ gibi bir giriş ücreti ödedim. 

Seyahat verileri:

08.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 84.68 km
Toplam tırmanış: 1135 m

09.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 48.26 km
Toplam tırmanış: 1625 m

10.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 91.43 km
Toplam tırmanış: 795 m

11.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 33.63 km
Toplam tırmanış: 695 m

12.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 83.39 km
Toplam tırmanış: 840 m

Batum-Gyumri toplam mesafe: 341.39 km
Batum-Gyumri toplam tırmanış: 5090 m

Sibiu, Cluj, Oradea

Beşinci bölümden devam…

29.06.2015

Dünkü Transfagaraşan macerasından sonra, Cartişoara’da kaldığım pansiyonda güzel bir uyku çekip iyice dinlendim. Yağmurda ıslanan giysilerimi kuruttum, yazılarımı yazdım, internet paylaşımlarımı yaptım ve öğlene doğru Sibiu’ya doğru yola koyuldum. Önümde fazla bir mesafe ve tırmanış olmadığından, acele etmeden, sakin sakin, yolun keyfini çıkararak Sibiu’ya vardım.

DSC07379

Transfagaraşan’la vedalaşmak hiç istemedim…

DSC07384

Kilometreler geçse de heybetinden bir şey kaybetmiyordu.

Güzergâh: Cartişoara – Sibiu (Harita için tıklayın)

Güzel çatılı binaların, şatoların, kalelerin, parkların, bahçelerin olduğu, muhteşem bir yer burası. Hayatımda gördüğüm en güzel şehirlerden biri diyebilirim Sibiu için. Şehrin mimari güzelliğinin yanı sıra, Romanya’da görmeye alıştığım gogoşi, simigeri, palanet, covrigi gibi hamur işi lezzet çeşitlerinin satıldığı şirin dükkanlar da dikkatimi çekti. Anlaşılan şu ki; fiyatlar ucuz, çeşit de bol olunca, Transfagaraşan’da verdiğim kilolar, kısa bir sürede geri alınacaktı… Neyse, lafı fazla uzatmadan Sibiu fotoğraflarına geçeyim hemen.

 

DSC07387

Sibiu

DSC07402

Strada Nicolae Balcescu / Sibiu

DSC07398

Strada Nicolae Balcescu / Sibiu

DSC07395

Sibiu’nun gözleri – Piata Mare/ Sibiu

DSC07406

Ankara simidinin büyük, marmelatlı ve çikolatalı olduğunu düşünün. İnanılmaz! Strada Nicolae Balcescu / Sibiu

DSC07391

Parcul Cetatii / Sibiu

DSC07439

Sibiu’nun çatıları

DSC07438

Kuleden Sibiu

Sibiu’da iki gece kaldıktan sonra, 1 Temmuz sabahı, Sibiu’nun yaklaşık 170 kilometre kuzey batısında bulunan Cluj-Napoca şehrine gitmek üzere yola çıktım. Önce 60 kilometre batıdaki Sebeş şehrine, daha sonra da Alba Lulia ve Turda üzerinden Cluj’a ulaştım. Turda’ya kadar yol geneli düz sayılsa da Turda’dan Cluj’a kadarki son 50 kilometrede uzun ve yorucu tırmanışlar vardı. Cluj’dan önceki son yokuşu da tırmandım ve yokuş aşağı, pedal çevirmeden 10 dakikada şehir merkezine geldim.

DSC07459

Transilvanya köyü

DSC07467

Bu aralar leyleği havada, karada, her yerde görür oldum…

DSC07465

Turda yolunda köprüler

DSC07471

Turda çıkışı

DSC07478

Bu kilometre taşlarından bir tane söküp eve getirmek istiyorum.

Güzergâh: Sibiu – Sebeş – Cluj (Harita için tıklayın)

Arkadaşım Ligia’yla buluşana kadar biraz şehir merkezinde dolaştım. İlk olarak Ortodoks kilisesiyle opera binası dikkatimi çekti. Daha sonra da Katolik kilisesi… Şehrin girişinde büyük bir kilise inşaatı vardı. Bu inşaat bana, Türkiye’deki yeni yapılan post modern cami inşaatlarını hatırlattı. İki adım ötede klasik ve güzel olanları varken neden farklı arayışlara girer insanoğlu, anlayabilmiş değilim.

DSC07492

Katolik kilisesi / Cluj

DSC07496

Ortodoks kilisesi / Cluj

DSC07494

Opera binası / Cluj

Sibiu’da olduğu gibi hamur işi lezzetlerin satıldığı küçük dükkanlar, pastaneler, şirin sokaklar, parklar, üçgen çatılı evler Cluj’da da var. Hayatın sakin yaşandığı, keyifli, renkli bir şehir burası. Ara sokaklarda kafeler, barlar, dışarıda oturanlar, hediyelik eşya ve yiyecek içecek satılan tezgâhlar, parklarda spor yapanlar, festivaller, konserler…

DSC07500

Cluj sokakları

 

DSC07513

Kürtoskalacs / Cluj

DSC07488

Tren garı / Cluj

DSC07484

Belvedere tepesinden Katolik kilisesi / Cluj

DSC07482

Belvedere tepesinden Ortodoks kilisesi / Cluj

Arka lastiğim geçen seneki seyahatimin sonlarında oldukça yıpranmış ve dişlerin arasından yeşil band görünüyordu. Schwalbe Marathon lastiklerin fiyatı Türkiye’de çok pahalı olduğundan, Avrupa’da herhangi bir şehirden alırım diye düşünmüştüm ancak Cluj’a gelene kadar hiçbir yerde bulamadım. Artık bu lastikle devam etmem doğru değildi ve ne yapıp ne edip yeni bir lastik almak zorundaydım. Cluj’da bisiklet dükkanlarına bakarken Umi Bike diye bir dükkâna girdim. Dükkânın sahibi Mircea; Schwalbe satmadıklarını, yalnız ellerinde çıkma ama temiz bir “Marathon Plus Tour” olduğunu söyledi. Aradığım ebat 26 X 2.00’dı, Mircea’nın elindeki lastik ise 26 X 1.75’miş. “Plus Tour”, normal “Marathon”a göre patlamalara daha dayanıklı, off-road tutuşu daha iyi ama iri dişli ve asfaltta hızlı gitmeme müsaade etmeyecek bir lastik; üstelik çapı da daha küçük. İstemeye istemeye kabul ettim ve son 11 günde 1424 km yol yaptığım, 3 ülke, 9 şehir, bir de 2034 metrelik Transfagaraşan’ı geçtiğim kabak arka lastiğimi 1.75’lik Marathon Plus Tour ile değiştirdim. Mircea benden para almadı; Schwalbe Plus Tour’u hediye etti, zincirimi yağladı, birkaç teknik öğretti, üzerine de Țuică ikram etti. Kendisine misafirperverliği ve dostluğu için buradan tekrar teşekkür etmek istiyorum.  Multumesc Mircea…

lastik

Soldaki Marathon Plus Tour, sağdaki eski Marathon’um.

lastik2

Yolunuz Cluj’dan geçecek olursa Mircea’ya benden selam söyleyin.

Cluj’da da iki gece kaldıktan sonra 3 Temmuz sabahı, Macaristan sınırına 10 kilometre uzakta olan Oradea şehrine gitmek üzere, arkadaşlarım Ligia ve Ioan’ın evinden ayrıldım. Cluj’un çıkışındaki hafif eğimli yokuştan başka bir tırmanış olmadığından, 156 kilometreyi kısa bir sürede alıp Oradea şehrine ulaştım. Yolculuk esnasında kayda değer bir şey görmediğimden fotoğraf çekemedim.

Güzergâh: Cluj – Oradea (Harita için tıklayın)

Oradea küçük ve güzel bir şehir. Şehir genelinin tadilatta olduğu bir zamana denk gelmiş olmama rağmen yine de Oradea’yı çok beğendim. Burada da insanlar eğlenmeyi seviyorlar; geç saatlerde bile hayat devam ediyor. Oradea Türkiye’ye göre çok batıda olduğundan ve Türkiye’yle aynı saat sistemi kullanıldığından, Temmuz ayında, gece 10’da bile hava tam olarak kararmıyor. Bu yüzden de mekanlar geç saatlere kadar açık ve hareketli…

DSC07529

Tiyatro binası / Oradea

DSC07526

Oradea

DSC07527

Oradea

DSC07531

Lactobar / Oradea

DSC07534

Lactobar / Oradea (Efes Pilsen’i kim bulacak bakalım)

Gezinin devamını okumak için tıklayın…

Silistra – Bükreş – Transfăgărășan

Dördüncü bölümden devam…

25.06.2015

Sabah saat 07.30’daki ücretsiz feribotu yakalayıp, Tuna’nın karşı kıyısına geçtim. Artık Romanya’daydım ve akşam Bükreş’te olmayı planlıyordum. Fakat, unuttuğum bir şey vardı! Bulgaristan’dan çıkmadan önce, elimdeki Bulgar Leva’larını Rumen parasıyla değiştirmem gerekiyordu. Yaptığım bu dikkatsizlik, feribot hareket halindeyken aklıma geldi. Karşı kıyıda küçük de olsa bir liman, limanda da mutlaka bir döviz bürosu vardır diye düşündüm.

DSC07270

Silistra tarafına son bakış

DSC07283

Tuna Nehri’nde feribotla karşıya geçerken

DSC07271

Tuna Nehri (Romanya tarafı)

İnsan her zaman bu kadar emin olmamalıymış… Feribot kıyıya yaklaşırken, kıyıya doğru baktım da; etrafta değil liman, bina bile yoktu. İndikten sonra, döviz bürosu sorduğum birkaç kişi, Călărași’ye gitmem gerektiğini söyledi. On bir kilometre uzaktaki Călărași şehrine gittim, açık banka ve döviz bürosu aradım. Bankalar Bulgar Levası bozmuyorlarmış, döviz büroları da saat 09.00’da açılıyormuş. Saat dokuza kadar, açık olan ve yeni açılmakta olan hemen hemen tüm bankalara girip, Leva bozup bozmadıklarını sordum. Bir banka görevlisi, bozduklarını söyledi. Çok sevindim ve hemen sıraya girdim. Sıra bana geldiğinde, elimdeki Bulgar paralarını veznedeki kadına uzattım. Kadın önce pasaportumu istedi, sonra bana bir sürü kağıt imzalattı. Yaklaşık on dakika sonra da sistemlerinde hata olduğunu ve paramı bozamayacağını söyledi.

Evden çok erken çıktığımdan kahvaltı yapamamıştım. O banka senin, bu banka benim, koşturmaktan karnım acıkmaya da başlamıştı. Saat dokuz olunca, bu sefer de döviz bürolarını gezdim. Călărași’de sadece bir döviz bürosu Leva’yı bozuyormuş. Paramı bozdurur bozdurmaz, bir fırından birkaç tane gogoşi alıp, açlığımı giderdim biraz.

Bulgaristan’daki Lukoil akaryakıt istasyonlarında şifresiz wifi oluyordu. İnternete girmek istediğimde, hemen bir Lukoil bulurdum Bulgaristan’da… Burada da bir Lukoil ilişti gözüme ve internet vardır düşüncesiyle benzinliğe girdim hemen. Wifi varmış ama şifreliymiş. Kasadaki görevliden şifreyi rica ettim. O da sağ olsun, içeri ofise gitti, dolapları karıştırdı, şifrenin yazılı olduğu kağıdı buldu ve internete girmemi sağladı. Haritadan hangi yolu kullanacağıma baktım ve yola çıkabildim sonunda.

Yola çıktım çıkmasına ama karşımdan nasıl bir rüzgâr esiyordu anlatamam. Ne yapıp ne edip akşam Bükreş’te olmalıydım. Önümde 127 kilometre vardı ve saatte ortalama 15 kilometrenin üstü kârdır deyip, pedallara asıldım. Çok zorlansam da, 17 km/saat ortalama tutturmayı başardım bu rüzgârda. Bu ortalamayı bozmazsam çok geç olmadan Bükreş’te olabilecektim. Nitekim de öyle oldu ve akşam saat 18.30 civarında ikinci sektör tarafından şehre girdim. (Harita için tıklayınız) Bükreş’e gelmeden önce evinde kalacağım arkadaşım Sergiu’yu aradım ve şehir merkezindeki Piata Romana’da buluşmaya karar verdik. Buluşacağımız saate kadar şehirde gezip, fotoğraf çektim.

 

DSC07306

Uzaktan Parlamento binası / Bükreş

prlmnt

Parlamento binası / Bükreş

DCIM100GOPRO

Bükreş

DCIM100GOPRO

Bükreş

DCIM100GOPRO

Bükreş

İyi bir bisikletçi ve bir ironman olan Sergiu’dan, Transfagaraşan tırmanışı öncesinde bilgiler aldım. Her sene 1 Temmuz’da açılan Transfagaşan yolunun son durumunun fotoğraflarını gösterdi bana Sergiu. Geçidin en yüksek yerindeki tünelin iki ağzının da kapalı olduğunu ve bu tünelden nasıl geçebileceğimi anlattı…

Bükreş’te iki gece kaldıktan sonra 27 Haziran 2015 sabahı Bükreş’ten ayrıldım. Bugün mümkün olduğu kadar Transfagaraşan’a yaklaşmak istiyordum. Yolda bir ara telefonuma mesaj geldi. Mesaj Sergiu’danmış… Radyoda dinlemiş; Transfagaraşan yolunun bugün açıldığı haberini veriyordu bana. Daha sonra, yol üzerinde de “Transfagaraşan Deschis” yazan, yani yolun açıldığını gösteren tabelaları görünce biraz rahatladım. Bugün, toplamda 176 km yol yaparak Oeştii’ye geldim (Harita için tıklayın) ve sakin, güzel bir pansiyonda konaklayıp, sabaha dinlenmiş olarak uyandım. Bu geziye hazırlanırken, niyetim Piteşti ya da Curtea de Argeş’te konaklamaktı. Hava kararmadan biraz daha Transfăgărășan’a yaklaşmak istediğimden, Curtea’da durmadım, devam ettim. Bu arada, Curtea’yı çok beğendim. Küçük bir şehir ama turistik ve tarihi güzellikleri dikkatimi çekti.

DSC07332

İşte, beklediğim güzel haber…

DSC07337

Curtea de Argeş

28.06.2015

Sabah, kahvaltımı yaptıktan sonra, saat 11 buçuk gibi Oeştii’den yola çıktım. Güzel Transilvanya köylerinden, dere kenarlarından, ormanın içinden geçerek Vidraru Barajı’na geldim. Buraya kadar keyifli tırmanışlar vardı. Asıl tırmanış, gölden sonra başlayacaktı… Vidraru Gölü bittikten sonra, yaklaşık 1200 metre yüksekliklerdeyken, hafiften yağmur atıştırmaya başladı. Bir yerde durup yağmurluğumu, pantolonumu giydim ve su geçirmeyen ayakkabı kılıflarını ayakkabılarıma geçirdim.

 

DSC07339

Transilvanya köy evleri

DSC07344

Transilvanya köy evleri

DSC07343

Transilvanya’da bir köy evi

DSC07358

Baraj Vidraru

DSC07359

Baraj Vidraru

1285 metreden sonra asıl tırmanış başladı… Eğim çok zorlamasa da, hava gitgide bozuyordu ve üşümeye de başlamıştım. Ayakkabı kılıflarının üzerinde, eksi 10 dereceye kadar koruduğu yazsa da, en çok ayaklarım üşüyordu. Ayakkabılarımda su geçirmeyen kılıf olmasına rağmen, ayakkabılarım su alıyordu. (Bunları Ankara’ya döndükten sonra Dechatlon’a ve Schimano’ya bildireceğim!) Bu yüzden de seyahatin sonları biraz eziyete dönüştü. Bir an evvel tırmanıp, aşağı inmek istiyordum. Zirveye yaklaştıkça hava daha da soğudu, yağmurun ve rüzgarın hızı arttı; sisten neredeyse göz gözü görmüyordu.

DSC07362

Transfăgărășan yolu, 1285 m

DSC07363

Transfăgărășan yolu

DSC07366

Transfăgărășan yolu

DSC07367

Transfăgărășan yolu, 1580 m

 

DSC07372

Transfăgărășan yolu

Nihayet, zirvedeki tünele girdim. Farımı yaktım ve karanlık tünelde ilerlemeye çalıştım. Benim ve diğer araçların ışıklarından başka bir ışık yoktu. Hatta, tünelde araç olmadığında sadece kendi farımın sisteki hüzmesini görüyordum. İçeride havalandırma, ışık vs hiçbir şey yoktu. Tünel kapalı olsaydı, buradan geçmek istemezdim. Çok mecbur kalsam geçerdim belki ama, eminim tedirgin olurdum.

DCIM103GOPRO

Transfăgărășan yolu

DCIM104GOPRO

Tünelde karşılaştığım İspanyol bisikletçi

Evet, bisikletle iki bin metre üzeri ilk tırmanışımı gerçekleştirip zirveye geldim. Niyetim, Balea Gölü yanında çadır kurup, geceyi burada geçirmekti ama sis yüzünden gölü bile göremedim. Yolun kenarında yiyecek içecek satan tezgahların şemsiyelerinin altından birkaç fotoğraf çekebildim sadece ve üzülerek oradan ayrıldım. Yoğun sis içinde, körlemesine yola devam ettim. Ellerim üşüdüğünden frenleri bile zorlanarak sıkıyordum. Konaklayacak bir yer bulana kadar bu şekilde yola devam ettim. Gördüğüm ilk binanın yanında durdum, bir şeyler yedim, kendime geldim… Sonra, bir müddet daha devam edip Cartişoara’da bir pansiyona yerleştim.

DSC07373

Transfăgărășan geçidi, en yüksek noktası; 2034 metre

transfagarasan 001

Transfagaraşan yolu, kuzey tarafı; iniş yolu…

transfagarasan 002

Transfagaraşan yolu, kuzey tarafı; iniş yolu…

 

Transfăgărășan tırmanışı, timelapse videomu izlemek için tıklayın.

Tarih: 28.06.2015
Güzergâh: Oeştii – Transfăgărășan -Cartişoara  (Harita için tıklayın)
Mesafe: 103 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın…

Tekirdağ – Edirne

Birinci bölümden devam…

17.05.2015

Bu sabah erken kalkacaktım ama dünkü yorgunluğun üzerine planladığım saatte uyanamadım. Otelde kahvaltımı yaptıktan sonra, hazırlandım ve yola çıkmak üzere otelden ayrıldım. Dün farkında olmadan şapkamı düşürmüşüm; bir de şapka almam gerekiyordu gider ayak… Otelin yakınlarındaki marketlerde şapka bulamayınca, 3 km uzaktaki şehir merkezine gitmek zorunda kaldım. Namık Kemal Caddesi’ndeki tezgahların birinden şapka alıp, Saat 13.00 civarı Tekirdağ’dan ayrıldım. Niyetim, Hayrabolu üzerinden Edirne’ye gitmekti.

Tekirdağ – Hayrabolu arası

Tekirdağ’ın hemen çıkışında dik ve uzun bir yokuş var… Bu yokuşu çıkar, Hayrabolu’ya kadar bisikleti salarım diye düşünüyordum ama karşımdan esen rüzgâr sayesinde, istediğim gibi rahat bir iniş yapamadım. Böyle durumlarda psikolojim çok hızlı bozuluyor ve istemesem de kaçamak yolları denemek aklıma geliyor. Hayrabolu’ya gider, karnımı doyurur, sonra da otobüsle Edirne’ye giderim diye aklımdan geçirdim.

Neyse, zor bir şekilde Hayrabolu’ya kadar geldim. Otogara gidip Edirne’ye otobüs olup olmadığını sordum. Sabah 08.30’da sadece bir minibüs kalkıyormuş Edirne’ye. Otobüs şoförlerinin tavsiyesi üzerine Babaeski’ye gitmeye karar verdim. Babaeski’den Edirne’ye her saat otobüs varmış çünkü… Hayrabolu’dan çıkmadan önce Saraçoğlu Kasap Mangal’da köfte yedim. Karnımı doyurup, biraz da dinlendikten sonra yola devam ettim.

DCIM100GOPRO

Hayrabolu

DCIM100GOPRO

Hacılar Köprüsü (Hayrabolu)

Alpullu yakınlarından geçerken Babaeski: 16, Edirne: 70 yazan tabelayı gördüm ve acaba otobüs yerine bisikletle devam etsem mi diye aklımdan geçirdim. Alpullu’dan çıkıp, Babaeski yakınlarında E5 karayoluna çıkınca da moralim iyice düzeldi ve otobüse binme fikrinden vazgeçtim. Gidiş yönümde esen rüzgârın da yardımıyla saat 21.30’da Edirne’ye vardım.

DCIM100GOPRO

Babaeski

DCIM100GOPRO

Edirne (Bisikletin farıyla aydınlatarak çektim fotoğrafı)

Edirne’ye yaklaşırken Kırklareli tarafında şimşekler çakıyordu. Rüzgârın esmesinden, havanın kokusundan, yağmurun Edirne’ye de geleceği belliydi. Edirne’ye geldiğimde yağmur yavaş yavaş yağmaya başlamıştı. Gecesinde ise Edirne’de çok şiddetli yağmur yağdı, şimşekler çaktı, hatta elektrikler bile kesildi bir ara…

Edirne’ye daha evvel hiç gitmemiştim ve bu şehri çok merak ediyordum. Mimar Sinan’ın ustalık eseri olan Selimiye Camii’ni görme fikri bile heyecanlandırıyordu beni. Nihayet bu sefer Edirne’yi görme fırsatım oldu. Selimiye Camii’ni, Eski Cami’yi, Üç Şerefeli Cami’yi, Tunca, Meriç, Saray köprülerini, Sarayiçi’ni (Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı yer), Karaağaç’taki Güzel Sanatlar Fakültesi binasını ve eski Edirne evlerini çok beğendim. Edirne, bana göre Türkiye’nin en güzel şehirlerinden biri. Onca tarihi eserin günümüze kadar bozulmadan kalabilmesi de şaşırtıcı…

Güzergâh: Tekirdağ – Edirne (Harita için tıklayınız)
Mesafe: 139 km

Edirne fotoğrafları:

Edirne 011

DCIM116GOPRO

Edirne Belediyesi binası

DCIM114GOPRO

Edirne Karaağaç Güzel Sanatlar Fakültesi binası

DCIM114GOPRO

Edirne Karaağaç Güzel Sanatlar Fakültesi binasının arkası

DCIM116GOPRO

Edirne Karaağaç Güzel Sanatlar Fakültesi binası

DCIM116GOPRO

Edirne Eski Cami

DCIM118GOPRO

Üç Şerefeli Cami

DCIM112GOPRO

Selimiye Camii

DCIM110GOPRO

Selimiye Camii

DCIM112GOPRO

Selimiye Camii

DCIM100GOPRO

Eski Edirne evi

DCIM100GOPRO

Eski Edirne evi

DCIM100GOPRO

Eski Edirne evi

Gezinin devamını okumak için tıklayın

İstanbul – Tekirdağ

16.06.2015

Eminönü

Eminönü

2015 senesi için planlarımı tamamladım ve 16 Haziran sabahı, saat 10.20’de, İstanbul Karaköy’den seyahatime başladım. Marmara kıyısını takip ederek Tekirdağ’a gitmeyi planlıyordum bugün… Daha evvel, batı yönünde en uzak Küçükçekmece’ye kadar bisikletle gittiğimden buradan ilerisini bilmiyordum. Neyse; sırasıyla Küçükçekmece, Avcılar, Beylikdüzü ve Büyükçekmece’den geçerek 51 kilometre sonra İstanbul’dan çıkmayı başarabildim. Hayatımda geçtiğim en kalabalık, en tehlikeli ve en çirkin yol diyebilirim bu 51 kilometre için. Çirkin, yüksek binalar, dev alışveriş merkezleri, acayip bir trafik…

Acayip bir kule (Büyükçekmece çıkışı)

Anlamsız, garip bir kule (Büyükçekmece çıkışı)

Tekirdağ tabelasını takip edince, kendimi orta yolda buldum ve sağı solu kapalı olan bu yoldan çıkmam pek kolay olmadı. Büyükçekmece’den sonra yol biraz rahatladı ve şehir dışına çıkabildim nihayet.

Silivri yakınlarında, James adında İngiliz bir bisikletliye rastladım. Adam dünyayı gezmiş, Londra’ya, evine dönüyormuş; bu gece Lüleburgaz’da ya da Edirne’de olmayı planlıyormuş. Biraz sohbet ettikten sonra James’in yanından ayrıldım.

DCIM100GOPRO

Silivri / Tekirdağ / Edirne

Marmaraereğlisi yakınlarından geçerken, hava bir anda karardı ve yağmur yağmaya başladı. Yağmurluklarımı giymek ve yeni aldığım su geçirmez ayakkabı kılıflarını takmak için çatısı olan, inşaat alanı gibi bir yere girdim. Eşyalarımı çantamdan çıkardığım sırada, yağmurun şiddeti daha da artınca, bir süre orada beklemek zorunda kaldım. Yağmurun şiddeti hafifleyince, yola devam ettim ve bir sorun yaşamadan Tekirdağ’a geldim.

DCIM100GOPRO

Kedisiz bisiklet yolculuğu olur muymuş hiç?

DCIM100GOPRO

Yağmurun dinmesini beklerken…

DCIM100GOPRO

Tekirdağ

Şehrin girişinde, spor yapan bisikletli gruplara rastladım; anlaşılan, burada bisiklet kullanımı yaygın… Tekirdağ, deniz kıyısında olmasına rağmen, şehrin girişinde, çıkışında ve merkezinde hatırı sayılır yokuşlar var.

Sora sora Uygulama Oteli’ni buldum ve otele eşyalarımı koyup, yemek yemek için dışarı çıktım. Her şehir için bazı hedefler koyarım; Tekirdağ’a geldiğimde köfte yiyecektim. Özcanlar’da Tekirdağ köfte, Hayrabolu tatlısı ve yoğurt yedim. Hayrabolu tatlısını ilk kez denedim; hoşuma gitti. Bildiğimiz şambaba tatlısı üzerine kaymak, tahin ve fındık koyuyorlar; tavsiye ederim.

Bisikletle ilgili birkaç teknik bilgi de eklemek istiyorum. Geçen seneye göre biraz değişiklikler oldu bisikletimde. Dişli sayısı 42 olan aynakolu, 48’le değiştirerek biraz daha sert ama daha hızlı bir dişli oranı elde ettim. Çantalar değişti; yanlarda iki adet su geçirmez Topeak ve üstte de bir adet su geçirmez M-Wave marka çanta kullanıyorum bu seyahatte.

DCIM100GOPRO

Bisikletimin son hali

Topeak çantaların çifti 50 litre, M-Wave’i bilmiyorum ama içine birçok şey çok rahat sığıyor. Yüküm geçen seneye göre daha ağır ve dişli oranları daha sert olmasına rağmen şimdiye kadar bir sorun yaşamadım. Yokuşlar beni düşündürüyordu ama henüz ilk üç dişliye dokunmadım bile. Bisikletimle ilgili detayları incelemek isterseniz, Bir renovasyon hikayesi adlı bölüme bakabilirsiniz.

Güzergâh: Üsküdar – Kadıköy
Karaköy – Tekirdağ(Harita için tıklayınız)
Toplam mesafe: 155 km
Şehir içi gezinmelerle: 160 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın.

 

Hırvatistan (1. Bölüm)

Bir önceki bölümden devam…

1. gun 001

Jurdani’de bahçesine çadır kurduğum pansiyon.

Dünkü hareketli günün sonunda, güzel bir uyku uyuyup, güneşli bir Pazar günü, yeni bir ülkede gözlerimi açtım. Daha önce de belirttiğim gibi, tek bir kelime Hırvatça bilmiyordum. Eşyalarımı topladım, hazırlandım; vedalaşmak ve teşekkür etmek için, bahçelerine çadır kurmama izin veren pansiyon sahiplerinin kapılarını çaldım. Pansiyonun sahipleri olan yaşlı çift, kahvaltı yapmadan yola çıkmama müsaade etmedi ve beni evlerine davet etti. Kahvaltıda sohbet ederken, ilk Hırvatça kelimemi de öğrenmiş oldum. Hvala; teşekkür ederim demek… Bu arada, Hırvatistan’da yabancı dil olarak genelde Almanca konuşuluyormuş.

Kahvaltı için yaşlı çifte teşekkür ettim ve bu yeni tanıştığım ülkeyi keşfetmek üzere Jurdani kasabasından ayrıldım. Günlerden Pazar olduğu için, üzerimde İtalya’dan kalma bir gerginlik vardı. İtalya’da Pazar günleri her yer kapalı olurdu; oysa burada öyle bir durum yok; dükkanlar açık, insanlar dışarıda… Rijeka/Opatija yolu üzerindeki Matulji’de, bir kafeye oturdum, bir şeyler içtim, internete girdim ve elektronik cihazlarımın boşalan bataryalarını doldurdum. Matulji’den çıktıktan kısa bir süre sonra, Durrës’ta ve Bari’de kısa bir süre gördüğüm Adriyatik Denizi’yle tekrar buluştum. Burada yol ikiye ayrılıyordu; sağdan gidersem Opatija, soldan gidersem Rijeka… Saat henüz erkendi; Opatija’yı gördükten sonra Rijeka’ya giderim diye düşündüm ve Opatija’ya doğru hızlı bir iniş yaptım. Böyle hızlı inişlerin, yavaş geri dönüşlerinin olduğunu da unutmamak lazım. Keyifle beş dakikada inilen dik bir yokuşu, güneş altında yarım saatte geri çıkmak -hele de bisiklet yüklüyse- büyük eziyettir. Neyse, nasıl olsa vize sorunum yoktu; ağır ağır çıkardım gerekirse…

1. gun 002

Opatija

 

1. gun 007

Opatija

 

1. gun 004

Rijeka

Opatija; otellerin, plajların, güzel binaların olduğu, Rijeka’nın küçük bir ilçesi. Birkaç fotoğraf çekmek dışında fazla bir şey yapmadım burada ve vakit kaybetmeden Rijeka’ya doğru yola koyuldum. Şansım varmış ki, indiğim yokuşu çıkmadım ve deniz kıyısını takip eden başka bir yoldan Rijeka’ya vardım. Bu küçük liman kentinde ilgimi çeken bir şey görmedim; biraz gezinip fotoğraf çektikten sonra Krk (Kırk diye telaffuz edilir) adasına doğru yola devam ettim.

Daha önce de belirttiğim üzere, vize sıkıntımın olmadığından, sakin sakin, geze geze, acele etmeden ilerliyordum. Yol sakin, manzara güzeldi… Küçük koylar, deniz kenarındaki kasabalar, köyler derken, uzaktan Krk Köprüsü’nü (Krčki most) gördüm.

1. gun 005

Bakar

 

1. gun 006

Bakar

Ankara’da Hırvatistan yollarına çalışırken, Krk adasında bir gece kalmayı planlamıştım. 1430 metre uzunluğundaki bu köprüden geçerek adaya ulaştım. Krk adasının bitki örtüsü ve yeryüzü şekli, bana Bodrum’u, Bozburun’u ve Datça’yı anımsattı. Özellikle de yokuşlar, Bodrum yarımadasını fazlasıyla andırıyor. Yolda giderken bir ara, yanımdan geçen birkaç araç sürücüsü, bu yoldan gitmemem için beni uyardı. Meğerse yolun sağında, çalıların arkasında bir bisiklet yolu varmış… Nereden bileyim orada bisiklet yolunun olduğunu? Bisiklet yollarını hiç sevmem; sırf merakımdan, bir süre o yolda pedal çevirdim. Yol fena değildi ama akıcılığı yoktu; kavşaklarda kesiliyordu, hızlı gitmeme mani oluyordu. Devam edemedim o yolda ve normal asfalta çıktım yine. Bu arada, adada çok sinek vardı ve ağzıma, yüzüme, her yerime minik sinekler yapıştı. Hatta Krk tabelasına geldiğimde, gözümden bile birkaç tane bu sineklerden çıkardım.

Krk Köprüsü (Krčki most)

Krk Köprüsü (Krčki most)

Velhasıl, Krk adasına adını veren Krk şehrine geldim nihayet. Hırvatistan’ın en büyük gelir kaynağı, turizmmiş. Haliyle, turistik önem taşıyan yerleri çok güzel korumuşlar. Krk da günümüze kadar tarihi dokusunu korumuş şehirlerden biri. Şehir diye geçiyor ama kalesi, marinası, tekneleri, tertemiz ara sokakları, hediyelik eşya satan dükkanları ile küçük, şirin bir sahil kasabası bence. Az önce de belirttiğim üzere, Hırvatistan’da turizm oldukça önemli… Bu yüzden de yerleşim yerlerinde, kamp alanları dışında çadır kurmak yasak. Bu tanımadığım ülkede, ilk günlerden sorun olmasın, keyfim kaçmasın diye, en azından alışıncaya kadar kurallara uymak istedim ve kendime kalacak yer aradım. Önce pansiyonlara baktım, sonra da bir kamp alanına çadırımı kurdum. Kamp alanı hem ucuzdu hem de tertemizdi. Restoranı ve kablosuz internet yayını (wifi) vardı, banyo ve tuvaletler pırıl pırıldı.

Tarih: 06.07.2014

Güzergâh: Jurdani – Opatija – Rijeka – Krk (Harita için tıklayın)
Mesafe: 77 km
Gezinmelerle birlikte: 92 km
2. Gün:

2. gun 001

Krk

2. gun 002

Krk

Sabah, Krk’ın merkezinde biraz gezdikten sonra Punat’a gittim. Punat’ta gezinirken, parkın yakınlarında, vitrininden börekler olan bir dükkan gördüm ve içeri girdim. Dükkanda kimse yoktu… Nasıl olsa anlamazlar diye, öylesine bir Türkçe sesleneyim dedim. Arkalardan bir adam geldi, aksanlı bir Türkçe ile “buyrun” dedi. Adam Arnavutmuş, çok az Türkçe biliyormuş ama ismi Arafat olan, yandaki dükkanın sahibi olan arkadaşı, Makedonya Türk’üymüş. Arafat beni dükkana buyur etti; çay, limonata ve daha sonra büyük bir kupa dondurma ikram etti. Arafat’la uzun uzun konuştuk; laf lafı açtı, siyasetten azınlıklara kadar uzun uzun sohbet ettik.

2. gun 003

Punat

Öğleden sonra Punat’tan ayrıldım ve adayı terk ettim. Selce’ye geldiğimde, kalacak yer aramak üzere biraz gezindim. İki tane kamp alanı vardı… İlk sorduğum yer çok pahalıydı, diğeri de sadece karavanla gelenler içinmiş ve rezervasyon gerekiyormuş. Pansiyonlarda ise, en az üç ya da dört gün kalmak gerekiyormuş. Kasabanın merkezinde bir hostel vardı ve buranın da fiyatı, Venedik’te kaldığım hostelin fiyatının neredeyse iki katıydı. Uygun bir yer bulurum ümidiyle Selce’de biraz gezindim. Bu sırada, sahildeki yürüme yolunda, gitar çalan gençlere rastladım; beraber gitar çaldık, sohbet ettik. Gece saat 12.00 civarında, çadır kurmak için gençlerin yanından ayrıldım. Kasabaya girdiğimde, kilisenin yakınlarındaki bir araziyi gözüme kestirmiştim. Algıda seçicilik denen şey bu işte… Gittiğim her yerde, acaba nereye çadır kurarım diye etrafı kolaçan ederim. Hemen oraya gittim ve kimseye görünmeden çadırımı kurdum. Çadıra girdiğim sırada, yağmur da ufak ufak atıştırmaya başladı. Biraz tedirgindim ancak, böyle olması gerekiyordu.

Tarih: 07.07.2014
Krk – Punat – Selce (Harita için tıklayın)
Mesafe: 52 km
Gezinmelerle birlikte: 71 km

devam edecek…