2016 seyahati 2. Bölüm (Batum-Gyumri)

Neredeyse bir yıldır yazı paylaşmamışım. Kendimce sebeplerim vardır diye düşünüyorum. Sevdiğimiz şeyleri her zaman aynı şevkle yapamıyoruz galiba… En son Batum’a gelmiştim ve Goderdzi Geçidi’ni geçmek üzere Batum’dan ayrılmak üzereydim. Hikayeye buradan devam edeceğim elbette ama bu sefer bir değişiklik yaparak, geçen sene yolda yazmaya başlayıp tamamlayamadığım hikayelerden flashback’ler de ekleyeceğim.

(19 Ağustos 2016 Goris/Ermenistan)
“Bisikletle yapılan uzun seyahatlerde, her zaman yazmak çok kolay olmuyor. Uygun bir yer olacak, yorgun olmayacaksın, ertesi gün erken kalkman gerekmeyecek, şarj problemin olmayacak, kafan rahat olacak vs vs… Uzun lafın kısası; epeydir uygun bir ortam bulamadığımdan, yazma fırsatım da olmadı. Bugün fiziksel olarak yorgun olmama rağmen, o kadar keyifliyim ki yorgunluğumu hiç hissetmiyorum. Sadece sarı otları, tarlaları, kayaları, uzaktan da dağları gördüğüm, karşımdan esen şiddetli rüzgarın uğultusundan başka bir şey duymadığım, psikolojik olarak insanı yoran bir gün geçirdim bugün. Biri 2300 küsür metre, diğeri de 2100 küsür metre olan iki geçit de yanında hediyesi… Saat akşam yedi buçuk olmuş, güneş batmak üzere, iki bin metrelerdeyim, hala tırmanıyorum ve nerede kalacağım da belli değil. Tam “bu herhalde son yokuştur” dediğim anda bir yenisinin başladığı, rüzgârın da etkisiyle hızımın 5 km/saat hızlara düştüğü, sinir bozucu, insanı bezdirici bir gün, sonunda güzel bitti ve çok ucuza, çok güzel bir pansiyon bularak, 2016 seyahatimin ikinci bölümünü yazmaya başladım. 19 Ağustos 2016 tarihli Vayk-Goris arasına daha sonra tekrar değineceğim.”

(8 Eylül 2016 Şiraz/İran)
“En son Batum’daydım… Batum’dan İran sınırına kadar gitmeyi düşündüğüm güzergâhın detaylarını bilgisayarımda hazırlayıp kendime mail attım. Daha sonra, Jpeg formatında olan bu notları Ipod’uma indirdim. Akıllı telefonum ve internetim olmadığı için bu şekilde bir yöntem geliştirdim. Kağıt haritadan çok daha kullanışlı bir yöntem bu. Gideceğim yerlerin tüm topoğrafyasını bilerek yolda olmak, ne zaman nerede olacağım konusunda bana bilgi veriyor.

Planım, Goderdzi Geçidi’nden geçerek Akhaltsikhe(Ahıska) şehrine geçmek, oradan da Akhalkalaki üzeriden Gümrü’ye giderek Ermenistan’a giriş yapmaktı. Batum, deniz seviyesindeydi ve Goderdzi Geçidi, bu seviyeden 2025 metre yüksekteydi. 8 Ağustos’ta, öğlene doğru Batum’dan ayrıldım. Çoruh Nehri’ni takip ederek Akhaltsikhe yönüne doğru ilerlemeye başladım. Başlarda kasisler ve inek pislikleri olmasına rağmen, yolun ilk 65 kilometresi çok güzeldi. Altmış beşinci kilometreden sonra yol bozulmaya başladı. O akşam, Khulo’ya varmadan birkaç kilomete öncesindeki Alme köyüne geldim. Bir ağacın altındaki bankta, üç genç bira içip sohbet ediyordu. Aralarından Giga, çok güzel Türkçe konuşuyordu ve beni evine davet etti. O gece Giga’nın evinde kaldım. Güzel muhabbeti ve dostluğu için Giga’ya buradan teşekkür etmek istiyorum.

Can & Giga

Ertesi sabah Alme’den ayrıldım, yokuşu çıkıp, birkaç kilometre ilerideki Khulo’ya geldim. Khulo’da bir hırdavatçıyla ayak üstü sohbet ettik. Daha sonra, bisikleti dükkana koyduk ve hırdavatçı bana haçapuri ısmarladı. Haçapuriyi yedikten sonra Goderdzi’ye doğru yola koyuldum. Khulo’nun hemen çıkışında, yol tamamen bozuldu. Bisikletim hasar görmesin diye oldukça yavaş sürmeye gayret ediyordum. Bir ara, kazara güzel bir asfalt yola sapmışım; 100 metre yokuş tırmandıktan sonra, arkamdan gelen arabadakilerin uyarısıyla tekrar indim o kötü yola. Berbat, taşlı bir yoldu bu yol; yokuş inmek, çıkmaktan daha zordu. Yol kötüydü ama diğer taraftan da manzara harikaydı.

Khulo001

Khulo

Khulo

Geçide geldiğimde, sadece 35 kilometre yol yapmıştım ancak, bu kısa mesafeyi 6 saat 45 dakikada alabilmiştim. Az önce de belirttiğim gibi; yolun inişi, çıkışından daha zordu ve 2025 metrelik geçitten inme vakti gelmişti. Yol; kesiklerle, oyuklarla, su birikintileriyle doluydu. Su birikintilerinde inek pislikleri vardı. Bir taraftan fren sıkarken, diğer taraftan da hayvan pisliklerini üzerime sıçratmamaya çalışıyordum. Bir ara, yola akan küçük bir şelalenin doldurduğu su birikintisinden geçtim. Ayağımın tekini suya sokmak zorunda kaldım. Bu şekilde, yaklaşık bir 10 kilometre daha gidip; yeni biçilmiş, zemini düzgün bir tarlaya çadırımı kurdum.

 

Güzel bir uykunun sabahında, eşyalarımı toplayıp Akhaltsikhe’ye (Ahıska) doğru yola çıktım. Önceki gece, yolun ne zaman düzeleceğini sorduğumda, 4 kilometremin daha olduğunu öğrenmiştim. Çoğu gitti, azı kaldı diye sevindiysem de bu 4 kilometrenin sonunu görmek oldukça vaktimi aldı. 4 olmasa da 5-6 kilometre sonra yol düzeldi ve 30 km/saat hızların üzerine çıkıverdim hemen. Kısa bir süre sonra yol yine bozuldu. O kadar bozuldu ki, bisikleti ara sıra elimle götürmek zorunda kaldım. Yolda çalışma varmış; yaklaşık 4 kilometre de yol çalışmasında bozulan yolda ilerledim. Sonunda, Akhaltsikhe-Goderdzi-Türkiye sınırı yol ayrımına geldim. Türkiye’ye çok yakındım; Akhaltsikhe’nin ters istikametine gidersem, kısa bir süre sonra Türkiye’ye girebilirdim tekrar. Bu arada, durum bilgisi de vereyim. Şu anda, İran’ın Şiraz şehrindeyim. Hotel Persepols’in lobisinde, yaklaşık 2 saat sonra İsfahan’a gidecek olan otobüsümün kalkmasını beklerken bunları yazıyorum. Resepsiyonistten rica ettim; birkaç saat lobide oturmama izin verdi sağ olsun. Lenslerim kurumuş, gözlerimi kaşındırıyordu. Gözlerimi de dinlendiriyorum bu süre içinde.

 

Evet, nerede kalmıştık? Akhaltsikhe… Akhaltsikhe’de biraz gezinip, biraz da fotoğraf çektikten sonra yola devam ettim. Aspinidza’yı geçtikten sonra kayalara inşa edilmiş, Sümela Manastırı’na benzer bir yer gördüm. Daha sonra adının Khertvisi Kalesi olduğunu öğrendiğim yerin yakınlarında bir düzlüğe çadırımı kurdum.

 

Sabah, Akhalkalaki’ye gitmek üzere hazırlandım ve yola çıktım. Yaklaşık 30 kilometre sonra Akhalkalaki tabelasına geldim. Tabela önünde fotoğraf çektikten sonra bisikletime bindim ve bu sırada ön aktarıcının telinin koptuğunu fark ettim. Aynakol küçük dişlideyken, rublenin ilk 4-5 dişlisini kullanarak şehir merkezine kadar gittim. Şehrin gelişmemiş ve fakir bir görüntüsü vardı. İnsanlar beni durdurup bisikletimin kaç para ettiğini soruyorlardı. Çok ucuz olduğunu söylediysem de bana inanmış gözlerle bakmıyorlardı. Çat pat Rusça’yla nasıl anlatabilirdim ki bu bisikleti hurdacıdan aldığımı? Şehirde bisiklet tamircisi aradım. Sora sora, pazarda bir bisiklet satıcısı olduğunu öğrendim. Dedikleri yere gittim ve dükkandakilerle sorunu çözmeye çalıştık. Adamlardan biri bana fren teli verdi. Tabii ki tel ve topuzu kalın geldi. Tel idare ederdi ama topuzu eğeyle törpülemek gerekiyordu. Topuzu törpülerken, bisiklet tamircisi olduğunu anladığım bir genç, elinde vites teliyle yanıma geliverdi. Hemen teli taktık ve vites ayarını yaptık. Bisikletle bir iki tur attım; çok güzel olmuştu, hiçbir sorun yoktu. Bir tane de yedek aldım ve yola devam ettim. Şehirde gezinirken, biri Alman, diğeri İspanyol iki bisikletli gezgine rastladım. Çok kafa dengi, sıcak insanlardı. Tiflis’e gidiyorlarmış. Belli bir yere kadar aynı yoldan gidecektik; o yüzden beraber gidelim dedik. Önce bir yerde oturduk, haçapuri yedik, bira içtik. Daha sonra alışveriş yapıp yola devam ettik. Alman bisikletçi Jakob, bir dere kenarı gösterdi ve oraya kamp yapmaya karar verdik.”

 

Hikayenin en eğlenceli yerinde kalmışım… Jakob’un gösterdiği dere kenarına gitmek için asfalt yoldan patikaya sapıp, yaklaşık 2 kilometre inmemiz gerekti. Dere kenarına geldik, çadırlarımızı kurduk, yemek hazırlıklarına başladık. Jakob, dereden su alıp su arıtma cihazıyla suyu temizlemeye çalıştı ama cihaz tıkandı. Suyumuz yetersiz olduğundan birimizin şehre gidip su alması gerekiyordu. Ben gitmeye karar verdim, pet şişeleri alıp yola çıktım. Akhalkalaki’ye varmadan, bir benzinlikte şişeleri doldurdum ve kamp yaptığımız yere doğru hareket ettim. Gökyüzünde siyah bulutlar vardı. Uzakta da yağmur yağıyordu; serinliğini yüzümde hissediyordum. 1800 metrelerdeydik ve havanın görüntüsünden sert bir gece geçireceğimiz çok belliydi. Hava kararmadan dere kenarına varmak istediğimden olanca gücümle pedallara asılıyordum. Bir ara şişeler yola düştü. Şişeleri almak için durduğum sırada yanıma bir araba geldi ve arabadakilerden biri Jakob’la Ernest’in yanına gittiklerini, beni ve bisikleti arabaya alabileceklerini söyledi. Adamlara güvenmediğim için arabaya binmedim ama şişeleri adamlara verdim. Adamlar oraya gidiyorlarsa, yükten kurtulmuş olacaktım. Gitmiyorlarsa da sabaha kadar elimizdeki suyla idare edecektik bir şekilde. Neyse… Dere kenarına indiğimde bir de ne göreyim? Benim arkadaşlarla arabadaki Gürcüler, çilingiri kurmuşlar, muhabbete başlamışlar çoktan. Votkalar, biralar içiliyor, sucuk kesilmiş, fonda rock müzik çalıyor. Güzel bir ortamdı yani… Adamlar demiryolu inşaatında çalışan işçilermiş. Pink Floyd, Dire Straits, Chris Rea falan dinliyorlardı. Jakob’la Ernest votkayı biraz fazla kaçırdılar. Kontrolümü kaybetmemek için sarhoş olacak kadar içmedim ben. İyi de etmişim. Gürcüler çok içtiler ama… Yavaştan yağmur atıştırmaya başladı, Gürcüler’le vedalaştık ve çadırlara girdik. Ernest’le Jakob çoktan uyumuştu, bense adamların oradan uzaklaşmalarını bekliyordum. Bu arada, yağmur şiddetini arttırdı. Dışarıdan sesler geliyordu; adamların arabası çalışmamış anlaşılan. Bi’ el atayım, bi’ de adamların durumuna bakayım diye yardım etme bahanesiyle çadırdan çıktım. Arabayı itip vurdurmaya çalıştık birkaç kere ama olmadı. Başka arkadaşları geldi adamların. Onlar da acayip sarhoştular; başka bi’ yerde içmişler. Çürük bir halatla iki arabayı bağlayıp çekmeye çalıştılar. Olmadı. Halat defalarca koptu. Arabayı bir kere daha vurdurmaya çalıştılar, bu sefer araba çadırların yanına kadar geldi. Az daha gitse, belki araba çadırlara girecek, arkadaşlara zarar verecekti. Adamlar, yağmur geçene kadar arabada uyumaya karar verdiler. Diğer arkadaşları da gidince biraz rahatladım ve çadıra girdim. Tam stres bitti diyordum ki bu sefer de yağmur ve fırtına iyiden iyiye gemi azıya aldı. Kaçkarlarda nice yağmurlar görmüştüm ama böylesi daha evvel başıma hiç gelmemişti. Bugüne kadar su almamış çadırım o gece su almaya başladı. Gecenin üçüne kadar çadıra giren suyu tişörtlere emdirip dışarıya sıkmakla uğraştım. Çadırın tavanı, fırtınanın şiddetinden neredeyse yatar vaziyetteyken burnuma değiyordu. Neyse ki gece üçten sonra hava biraz duruldu da ben de uyuyabildim.

Sabah güzel bir kahvaltı yaptık. Gece olanları Jakob’la Ernest’e anlattım. Adamların gürültüsünü duymamışlar ama fırtınayı ve yağmuru onlar da hissetmişler. İyi içmişler anlaşılan… Eşyalarımızı topladık ve yola koyulduk. Ben Ermenistan’ın Gyumri (Gümrü) şehrine gidecektim, onlar da Tiflis’e gideceklerdi. Ninotsminda’ya kadar beraber geldik, sonrasında Tiflis yol ayrımında vedalaştık. Jakob ve Ernest; bir daha görüşmek dileğiyle…

Ninotsminda’dan yaklaşık 25 kilometre daha devam edip Ermenistan sınırına girdim. Ermenistan’la Türkiye arasındaki sorunlardan dolayı sınıra girmeden önce tedirgindim. Daha önce sınır polisini birkaç kere arayıp teyit etmiştim ama yine de ters bir durum olmasından çekiniyordum. Sınırdaki gümrük memuru, kibar bir şekilde, Türkçe “Hoşgeldiniz” deyince rahatladım. Merhaba, nasılsın, arkadaş, kardeş gibi Türkçe başka kelimeler de söyledi memur. Şaşırmakla beraber çok da mutlu olmuştum. Beni mutlu eden, adamın Türkçe kelimeler biliyor olması değildi, geçmişte yaşanmış üzücü olaylardan dolayı tanımadığı birini suçlamaması, yargılamaması, bir şeyleri ima etmemesi, genel olarak pozitif oluşu mutlu etmişti beni. Diğer işlemler için başka bir polisle yönlendirdi beni adam. Bu polis de birkaç Türkçe kelime biliyordu. Onunla da biraz Türkçe, biraz Rusça konuşarak geri kalan işlemlerimi hallettim ve Gümrü’ye doğru yola devam ettim. Türkiye Ermenistan sınırı kapalı olduğu için, Ermenistan’a ya Gürcistan’dan ya da İran’dan giriş yapılabiliyor. Tam hatırlamıyorum ama 6-7$ gibi bir giriş ücreti ödedim. 

Seyahat verileri:

08.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 84.68 km
Toplam tırmanış: 1135 m

09.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 48.26 km
Toplam tırmanış: 1625 m

10.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 91.43 km
Toplam tırmanış: 795 m

11.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 33.63 km
Toplam tırmanış: 695 m

12.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 83.39 km
Toplam tırmanış: 840 m

Batum-Gyumri toplam mesafe: 341.39 km
Batum-Gyumri toplam tırmanış: 5090 m

Reklamlar

İtalya (8. Bölüm)

Yedinci bölümden devam…

Bologna 001

Sabah yola çıkmadan önce (Selva köyü)

Sabah erkenden uyandım, hazırlandım ve dün gece bana bahçesinde yer gösteren adama teşekkür etmek için evinin kapısını çaldım. Adam evde yokmuş, kapıyı annesi açtı; ben de ona teşekkür ettim. Söylediklerinden, “kahvaltı yap da öyle git” gibi bir şeyler anladım. Çay, bisküvi ve reçelle ufak bir kahvaltı yaptıktan sonra, beni konuk eden bu güzel aileyle vedalaşıp Selva köyünden ayrıldım.

Futa’dan sonra tırmanmam gereken bir geçit daha kalmıştı. Fazla yorucu olmayan Raticosa geçidini de geçip, Bolonya’ya hızlı ve rahat bir şekilde vardım. Yol üzerindeki Loiano ve Pianoro kasabalarından geçtim; Pianoro’da kısa bir mola verdim.

 

Bologna 004

Raticosa’yı çıkarken…

 

Bologna 005

Passo della Raticosa

 

Bologna 003

Passo della Raticosa

 

Bologna 006

Raticosa geçidinin bitimindeki kafe

 

Bologna 007

Floransa – Bolonya il sınırı

 

Bologna 008

Bolonya’ya doğru

 

Bologna 009

Loiano

 

Bologna 010

Bolonya’ya doğru

 

Bologna 011

Casa Cantoniera (İtalya’da şehirler arası yollarda bu evlerden çok var)

 

Bologna 012

Bolonya yakınlarında bir köprü

Bolonya harika bir şehir. Arnavut kaldırımlı caddeler, güzel taş binalar, minik minik taşlarla döşenmiş sokaklar, kiliseler, meydanlarda performans yapan müzisyenler, çeşmeler, güler yüzlü insanlar… Bolonya, Avrupa’nın en zengin ve gelişmiş bölgelerinden biri olan Emilia Romagna bölgesinin başkenti olmasına rağmen, nedense bu şehirde de çirkin gökdelenlere, plazalara ve iğrenç alışveriş merkezlerine rastlamadım. İnsan, zenginlik denen kavramı merak ediyor ve sorguluyor bu ülkede gezerken. Michelangelo’nun, Donatello’nun, Leonardo da Vinci’nin, Boticelli’nin eserleriyle estetik anlayışın oluştuğu, Rönesans’ın doğduğu, Ferrari, Lamborghini, Masserati, Ducati gibi ölümsüz markaların yaratıldığı, Giorgio Armani, Gucci, Dolce & Gabanna, Versace, Valentino gibi benim bile isimlerini hatırlayabildiğim dev isimlerin dünya modasına yön verdiği bir G8 ülkesinin zengin bir şehrinde neden alışveriş merkezleri, plazalar ve gökdelenler olmaz? Zenginiz diye bizi mi kandırıyorlar acaba?

 

Bologna 013

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 014

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 015

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 017

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 016

Fontana di Nettuno (Neptün Çeşmesi) Bologna (Bolonya)

 

Bologna 018

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 019

Bolonya

Gara gittim ve Venedik için tren bileti aldım. 11,05 Euro benim için, 3,5 Euro da bisikletim için para ödedim. Bu biletlerin iki ay geçerliliği varmış. Yani, treni kaçırınca aynı biletle bir sonrakine ya da başka bir trene binebiliyorsunuz. Tabii ki tek seferlik…

Tren biletini alınca hem biraz rahatladım hem de üzüldüm. Feribotla geçişi saymazsak, Çanakkale’den beri pedal çeviriyordum; istediğim saatte yola çıkıyor, istediğim saatte duruyor, acıkınca karnımı doyuruyor, hava kararınca da uyuyordum. Bu bilet ve biletin üzerinde yazan rakamlar, bana şehir hayatı disiplinini tekrar hatırlattı. Saat, gün, hafta, hafta sonu, bir yere yetişmek, geç kalmak gibi şehir hayatına ait kavramlar aklıma gelince, bir an için seyahatimin bittiğini düşündüm ve moralim bozuldu. Neyse, bileti alınca, gardan çıktım ve saat 16.30’a kadar Bolonya’da gezdim.

 

Bologna 020

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 022

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 021

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 023

Kilise orgu (Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna)

 

Bologna 024

Kilise orgu (Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna)

Tarih: 04.07.2014
Güzergâh: Selva köyü – Bolonya (Harita için tıklayın)
Mesafe: 55 km
Şehir içi gezinmelerle toplam: 68 km

 

Venedik…

 

16.30’da tren geldi… Bisikletimi ön vagonda bir yere bağlayıp trene bindim ve iki saatlik kısa bir yolculuktan sonra Venezia Santa Lucia (Venedik Santa Lucia) tren istasyonunda indim. Yıllardır takvim yapraklarından, ansiklopedilerden, sonraki yıllarda da internetten fotoğraflarına baktığım, görmek istediğim ama bir türlü görme fırsatını yakalayamadığım bir yer olan Venedik’e gelmiştim. Çok şanssız bir gençlik dönemi geçirdim; üniversite okuduğum yıllarda Erasmus gibi bir imkan yoktu. Şimdi üniversite öğrencileri, Erasmus’la yabancı ülkelerde okul okuyorlar, farklı insanlar tanıyorlar, vizyonlarını geliştirebiliyorlar. Üniversitede okuduğum yılları, bize verilen saçma vizyonu anlatmaya ve eleştirmeye kalkarsam sonunu getiremem. O yüzden, zararın neresinden dönülürse kârdır deyip, anlatmaya devam ediyorum.

Venedik bir adalar topluluğu… Uydu görüntüsünü, Bedri Rahmi’nin 1974’te Taşyaka Koyu’nda bir taşa çizdiği balık resmine benzetirim. Şehrin iç kısmında bildiğimiz anlamda yol, dolayısıyla da otomobil yok. Şehir merkezinde ulaşım, teknelerle ya da yürüyerek sağlanıyor ve bisiklete binmek de yasak. Kalabalığın içinde bisikletle yürümeye çalışmak, kanalların üzerindeki merdivenlerden yüklü bisikleti çıkarıp indirmek adeta bir eziyetti. Bir an evvel kalacak bir yer bulup, bisikletimi ve eşyalarımı bir yere koymak istiyordum. Birkaç tane otele fiyat sorma gafletinde bulundum; iki yıldızlı otellerin 120 Euro olduğunu öğrenince hedef değiştirip hostel aramaya başladım. 25 Euro’ya güzel bir hostel buldum. Üstelik, çamaşır makinesini kullanmak da bu ücrete dahildi. 5 Euro ekstra ücretle, akşam yemeği ve şarap veriyorlardı; ortam da çok iyiydi… Bisikletimi girişe zincirledim, eşyalarımı yukarıdaki odaya koydum, kirli çamaşırlarımı da makineye attım ve biraz rahatladım.

 

venedik001

Venedik (Venezia)

 

venedik002

Venedik (Venezia)

Akşam yemeğinde makarna ve şarap vardı. Zaten normalde çok yiyen bir insanım, her gün bisiklete de binince, 2-3 kişinin yediğini çok rahat mideye indirebilen bir canavara dönüşebiliyorum. Baktım, benim dışımdakiler çok az yiyor, üç buçuk tabak makarnayı yedim kaşla göz arasında.

Yemek masasında Amerikalı’dan, Rus’a, Cezayirli’den, Brezilyalı’ya bir sürü kişi vardı. Yemekten sonra, hep beraber Dünya Kupası çeyrek finalinde, Brezilya Kolombiya maçını izlemek üzere bir meydana -San Marco olup olmadığını hatırlamıyorum-  gittik. Maç bittikten sonra bir yerlerde içtik, muhabbet ettik; her kafadan bir ses, bir hikaye… İtalya’daki son gecem oldukça sosyaldi yani.

Bölgenin neminden olsa gerek, kuruması için dışarı astığım çamaşırlarım, sabah halen ıslaktı. Çamaşırlar kuruyana kadar hem Trieste biletini almak hem de Venedik’te gezmek için hostelden ayrıldım. Kısacık bir sürede, gezebildiğim kadar gezmeye çalıştım Venedik’i. Bu akşam Schengen bölgesini terk etmek zorunda olduğumdan, saat 12.41’deki trene bilet aldım ve kalabalık yüzünden San Marco Meydanı’na gitmeye cesaret edemedim. Yunanistan Konsolosluğu’nun kulaklarını bir kere daha çınlatarak, San Marco’yu da başka bir İtalya gezisine bıraktım.

 

venedik003

Venedik (Venezia)

 

venedik006

Venedik (Venezia)

 

venedik005

Venedik (Venezia)

 

venedik007

Venedik (Venezia)

Hostele gidip eşyalarımı topladım ve istasyona doğru gitmeye çalıştım. Daha önce de belirttiğim gibi, bu dar sokaklarda ve köprülerde, kalabalığın ortasında, elde yükle hareket etmek çok zor. Uzun lafın kısası; 12.41 trenini kaçırdım… Neyse, biletim yanmadığı için bir saat sonraki treni bekledim ve biraz daha gezinip, fotoğraf çektim.

 

venedik011

Venedik (Venezia)

 

venedik010

Venedik (Venezia)

 

venedik004

Venedik (Venezia)

 

venedik009

Venedik (Venezia)

 

venedik008

Venedik (Venezia)

 

venedik012

Venedik (Venezia)

 

venedik014

Kara kalem Venedik tablosu (Venedik’te bir sokak satıcısından)

 

venedik013

Venezia Santa Lucia tren istasyonu. Soldaki normal tren, sağdaki Frecciargento (hızlı tren)

Evet, artık Vivaldi’nin memleketinden ayrılma vakti geldi… 13.41 trenine binip, saat 15.30 civarında Trieste’de indim. Trieste’yi gezecek hiç vaktim yoktu… Bir marketten alışveriş yaptım, atm’den para çektim ve akşam saat 4-4.30 civarında da Hırvatistan sınırına geçmek için pedallara asıldım. İtalya’daki son saatlerimde de trafik işaretlerinin azizliğine uğrayıp, kendimi otoyolda buldum. Yanımdan geçen ve karşı şeritten gelen araçlar, otoyolda gitmemem için korna çalıp, beni uyarmaya çalışıyorlardı. Otoyolun etrafı kapalı olduğundan, çıkma şansım yoktu. Planım, Muggia’dan Umag’a geçmekti ama öyle bir yola sapmıştım ki tabelalarda Venezia yazıyordu. Venezia demek batı demekti ve doğuya dönme şansımın olup olmadığını bilip bilmeden, sadece bu lanet otoyoldan kurtulmak için, güneşin alnında, yokuş yukarı basabildiğim kadar basıyordum. Arkamdan birkaç tane Türk plakalı tır geçince rahatladım. Bu tırların Slovenya’ya gittiklerini düşünerek umutlandım ve basmaya devam ettim.

Umutlarım tükenmek üzereyken, bir kavşak çıktı karşıma. Tabelalar arasında Rijeka yazısını görünce; tamam dedim, doğru yoldayım! Teyit etmek için, bir sürücüye sorup Rijeka yazan yöne saptım. Otoyolun agresif ve tehlikeli hareketliliğinden çıkıp sakin, yemyeşil ve pırıl pırıl, iki şeritli bir asfalt yolda buldum kendimi. Keyfim yerine gelmişti ama gps kullanmadığımdan, sınıra kaç kilometre olduğunu bilmiyordum. Neyse, biraz daha devam ettim ve bu seyahatte İtalya’da göreceğim son yerleşim yeri olan Pesek kasabasına geldim. Kısa bir süre sonra da Slovenya’da olduğumu gösteren EU tabelalarını görünce, İtalya’dan çıktığımın farkına vardım. Önümde tam 30 kilometre vardı; sakin sakin yola devam ettim ve yaklaşık 1 saat sonra Hırvatistan’a girip, Schengen’i terk ettim.

 

venedik015

Pesek / İtalya

 

venedik016

Slovenya sınırı

 

Croatia

Hırvatistan sınırı (24 gündür, ilk kez bu kadar terledim)

Hava kararmak üzereydi, Hırvatistan sınırındaydım ve tek kelime Hırvatça bilmiyordum. Rijeka yakınlarında bir yerde çadır kurarım düşüncesiyle, körlemesine pedal çevirdim. Yolda, ara ara, üzerinde “camping” yazan, karavan, çadır sembolleri falan olan bir tabela dikkatimi çekti. Yaklaşık on beş kilometre sonra, tabelada yazan yere vardım. Orası meğerse, otel ve karavan park yeriymiş; adamların campingden anladıkları buymuş yani.

Biraz uzun oldu ama burayı anlatmadan bitirmek istemiyorum. Fiyatı uygunsa, otelde kalırım belki diye resepsiyona fiyat sordum. Resepsiyondaki görevli, “six” dedi ve parmaklarıyla altıyı gösterdi. “Gerçekten mi” diye sordum; “yes” dedi. Altı Euro’ya ahırda yatırmazlar adamı… Odayı görmek istediğimi söyledim. Odaya baktım, fena değil; internet, sıcak su falan da var… “Tamam” dedim, “kalıyorum”. Kimliğimi uzattım; parmaklarımla da göstererek, “beş Euro olur mu” diye sordum. Adam, kimliğime bakıp Türk olduğumu öğrenince, çok sevindi ve “tamam” dedi, “beş olsun” dedi. Hırvatistan bu kadar fakir bir ülke olamaz diye içimden geçirdiğim sırada, adam belgelerimi verip, parayı istedi. Ben de adama, çıkardım, beş Euro karşılığı Kuna verdim. Adam, “olmaz, bu eksik” dedi. Hesap makinesiyle içler dışlar çarptım ve adama beş Euro’nun karşılığını gösterdim. Neyse, adamın başta altı Euro dediği, meğerse altmış Euro’ymuş. Dolayısıyla, beşi de elli olarak anlamasına şaşmamak lazım. “Sixty” ile “sixteen” karışabilir, ona tamam ama “six” ile “sixty”yi ve “five” ile fifty”yi de bir zahmet karıştırma di’ mi? Bir yanlışlık olduğu belliydi ama yine de şansımı denemek istedim. Bu arada, şehir dışındaki sıradan bir otelin geceliği 60 Euro ise Split gibi, Dubrovnik gibi turistik yerlerdeki oteller kim bilir nasıldır?

Otelin restoranında pizza yedim ve çadır kuracak yer bulmak için tekrar yola koyuldum. Jurdani kasabasına geldiğimde, bir pansiyonun bahçesine çadırımı kurdum -tabii ki izin alarak- ve bu hareketli güne noktayı koydum.

Tarih: 05.07.2014
Güzergâh: Trieste (İtalya) – Jurdani (Hırvatistan) (Harita için tıklayın)
Mesafe: 80 km

Hırvatistan macerası, bir sonraki bölümde…