2016 seyahati 1. Bölüm (Ankara-Batum)

 

Nihayet, bu seneki seyahatimi de yazma fırsatı bulabildim. Şu anda dünyanın en güzel yerinde, Fırtına Deresi’ni besleyen kollardan birinin şırıl şırıl aktığı, İdris Duman’ın oteli Doğa Otel’in huzurlu ortamında bilgisayarımı açtım ve yazmaya başladım. İdris Duman kimdir diye soracak olursanız; Özcan Alper’in ilk ve en meşhur filmi Sonbahar’da da oynamış, Çamlıhemşin’in bilindik, bilge bir dedesi diyebilirim kısaca. Doğa Otel’in projesini çizen ve bu güzel oteli yapan kişi de kendisidir aynı zamanda.

Evet, yavaş yavaş bu seneki seyahatimi anlatmaya başlayayım. 1 sene öncesinden güzel bir Asya planı yapıp, güzergâhımı belirlemiştim. Haziran’ın 15’i gibi yola çıkacaktım ve planımı uygulayacaktım. Lakin, Haziran ayı geldiğinde bazı aksaklıklar oldu ve planladığım tarihte yola çıkamadım. Kendi işlerimdi, vize sorunlarıydı, darbeydi vs derken ancak 24 Temmuz sabahı seyahatime başladım. Yaptığım plana göre Çankırı ve Kastamonu üzerinden Sinop’un Gerze ilçesine, oradan da Karadeniz kıyısını takip ederek şu an bu yazıyı yazdığım yere, Çamlıhemşin’e gelecektim. 24 Temmuz sabahı Ankara’dan yola çıktım ve 134 kilometre yol yaparak Çankırı İl Özel İdaresi Misafirhanesi’ne geldim. Misafirhane çok ucuz, temiz ve konforlu olmasına rağmen sadece erkeklerin kaldığı bir yerdi; belirtmek istedim. Kız arkadaşınızla falan gidecek olursanız kalamazsınız, haberiniz olsun. Ankara Çankırı arasını her sene yaptığımdan ve bu güzergahı “Ankara Çankırı Seyahati” adlı yazımda anlattığımdan, yol ile ilgili fazla detaya girmeyeceğim.

Gümerdiğin yakınları

Hava çok sıcaktı… Hatta o kadar sıcaktı ki asfalt erimiş, lastiklere yapışıyordu. Yüklü bir bisikletle, bu yapışkan asfaltta yokuşları çıkmak, özellikle de Şabanözü Eldivan arasındaki yokuşu çıkmak çok zor oldu. Bir de mıcır olayı var… Sene olmuş 2016, mıcır nedir arkadaş ya? Bu çağda erimiş asfalt ve mıcır görmek çok ayıp! Bu mıcır denen şeyin ne kadar tehlikeli olduğunu defalarca gördük. Arabalar kaydı, trafik kazaları oldu, insanlar öldüler bu ilkellik yüzünden. Bu çirkinlikleri hala neden görüyoruz bu çağda, aklım almıyor!

Bir ara, sıcağın en kuvvetli olduğu saatlerde, Gümerdiğin köyünden hemen önce, köylülerin meyve sebze sattıkları tezgahlarını gördüm ve hemen yanlarına gittim. Önce, tezgahların yanındaki çeşmeden suluklarımı doldurdum, sonra da bana kiraz ikram eden pazarcı kadının kirazlarından yedim. Daha sonra, komposto satan bir kadından da bir kavanoz komposto alıp suluğuma boşalttım. O sıcakta rüya gibi bir şeydi o erik kompostosu. Eldivan yokuşunu çıkana kadar, çeşmelerden su doldurup içtim o kompostoyu ve şeker ihtiyacımı bu şekilde karşılamış oldum.

Ertesi gün Çankırı’dan Kastamonu’ya gittim. Bu yolu daha evvel yapmamıştım. O gün ilki 1420 metre olan İndağı Geçidi’nden, diğeri de 1850 metre olan Ilgaz Dağı Geçidi’nden geçtim ve toplamda 115 kilometre yol yaptım, 1900 metre de tırmandım. Korgun’u geçtikten sonra, bir çeşmeye suluğumu doldurmak için yöneldiğimde, daha sonra isminin Hayati olduğunu öğrendiğim bir adam, kahvaltı yapıp yapmadığımı sordu bana. Cevabı tam veremeden, “senin iyi beslenmen lazım, kahvaltını yap öyle git” dedi.

Hayati abiyle kahvaltı

Çay ve sahanda yumurtanın yanında, kendi bahçesinden topladığı biberlerle, domateslerle, Ege’den getirttiği zeytinlerle muhteşem bir kahvaltı hazırladı Hayati abi. Kahvaltıyı yaparken uzun uzun sohbet ettik kendisiyle.

 

Çankırı Kastamonu yolunun da kalitesi çok kötüydü ve bu yolda da erimiş asfaltla mıcır vardı. Ilgaz Dağı Geçidi’nde, rakım tabelası önünde kendi fotoğrafımı çekmeye çalışırken, bacaklarımın yandığını hissettim. İlk önce anlam veremedim, sonra tabelanın yanına gidice ısırgan gibi bir bitkinin canımı yaktığını fark ettim. Isırgandan farklı bir bitkiydi galiba; ertesi sabaha kadar bacağımın yanması geçmedi çünkü.

Hem sol dizim ağrıdığından hem de şehri çok beğendiğimden iki gece Kastamonu’da kaldım; banduma, ekşili pilav, eğşi gibi Kastamonu yöresel lezzetlerinin tadına baktım, şehri gezdim, bol bol fotoğraf çektim. Bu arada, Dönerci Nail’de döner yedim. Döneri gerçekten de çok lezzetliydi. Kastamonu; Bursa, Edirne ve Trabzon gibi geçmişi çok eskilere dayanan bir şehir. Bu yüzden Kastamonu’da da eski evler, konaklar, tarihi binalar, türbeler, camiler çokça var. Muhakkak gezilmesi, görülmesi gereken bir şehir burası. Yalnız, rahatsız olduğum bir konudan da bahsetmek istiyorum. Birçok tarihi, güzel binanın yanı sıra, çok çirkin binalar da var Kastamonu’da. Önümüzde güzel örnekleri varken neden çirkin binalar yapılıyor; anlayabilmiş değilim.

 

Seyahatimin dördüncü günü Kastamonu’dan yola çıktım. Önce Taşköprü’ye gittim. Taşköprü’de bir şeyler atıştırdıktan sonra yola devam ettim. Keyifsiz bir yoldu; yerleşim yeri yok denecek kadar azdı.

Taşköprü

 

Kastamonu Boyabat arası

Koçak köyü yakınlarından geçerken, köyde kısa bir ihtiyaç molası verdim. Bu arada, köyün imamı Halil Teke’yle tanıştım. Kendisi, ikindi namazını kıldırmak üzereydi; namazdan sonra benimle çay içip sohbet etmek istediğini söyledi. Hoca namazı kıldırırken, ben de cami bahçesinin fotoğraflarını çektim. Namazdan sonra da hocanın evine gittik, semaver çayı içtik, muhabbet ettik. Halil hoca çiçeklere çok meraklıymış. Caminin ve evinin bahçesini çok güzel çiçeklerle donatmış. Daha sonra bana, Boyabat yakınlarındaki Maruf köyüne gitmemi önerdi, orada kalacak yer bulabileceğimi söyledi.

Halil hocanın çiçekleri

Halil hoca ile beraber

Halil hocanın dediğini yaptım ve Maruf köyüne gittim. Çadır kuracak uygun bir yer ararken Maruf köyü camisinin imamıyla tanıştım. Hoca, caminin üst katında kalabileceğimi söyledi. Eşyalarımı camiye koyduktan sonra, önce imamla beraber yemek yedik, daha sonra da imam, imamın oğulları ve arkadaşlarıyla caminin bahçesinde çay içtik, sohbet ettik. Beni misafir ettikleri için kendilerine bir de buradan teşekkür etmek istiyorum.

İnsanın ayak izleri (Taşköprü Boyabat arası)

Maruf Köyü Camii

Sabah hazırlanıp Gerze’ye doğru yola çıktım. Önümde, denizden yüksekliği 1162 metre olan Dıranas Geçidi vardı. Bulunduğum rakımdan, yaklaşık 800 metre tırmanacaktım. Dıranas Tüneli’ne kadar yavaş, tünelden geçtikten sonra da hızlı bir şekilde Sinop Gerze yol ayrımına kadar geldim. Gerze’ye kadar olan iki tane dik yokuşu da çıkıp, Gerze’de yemek molası verdim.

Dıranas Geçidi (1110 / 1162m)

Moladan sonra Samsun’a doğru hareket ettim. Yol çok düzgün olmasına rağmen, yolda görülecek hiçbir şey yoktu. Bu yüzden de fazla durmadan, yaklaşık 30 km/saat hıza yakın bir ortalama hızla Samsun’a vardım. Yoldayken, ailesinin yanında Samsun’da olan yakın arkadaşım Necip’le de telefonda konuşuyorduk. Onlarda kalacaktım ve geç kalmak istemiyordum. Bu yüzden de biraz hızlı gitmek zorunda kaldım.

Bafra Köprüsü

Samsun hakkında çok olumlu şeyler söyleyemeyeceğim. Bir kere, toplu taşıma araçlarını kullananlar, yolda çok tehlikeli gidiyorlar. Yola bakmak diye bir şey yok… Beni ezseler, umurlarında olmayacağımı çok iyi biliyorum. İkincisi, şehrin uzaktan görüntüsünün her sene daha da çirkinleştiğini fark ettim. Gri gri gökdelenler, çirkin binalar… Şehre bisiklet yolu yapılmış; tamam, güzel ama acaba bu yol bisiklete binenler için uygun mu? Bisiklet yolu, kasis ve engebelerle dolu; tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de insan kalabalığı ve ara sıra da motosikletle gidenler var bu yolda. Yüksek sesli müzik çalan faytoncular var bir de… Bu şekilde faytona binmenin nostaljik bir tarafı da yok. Maksat, atlara ve çevrede çayını içen, muhabbet etmeye çalışan insanlara eziyet olsun. Bu kadar şikayet ettim, hiç mi hoşuma giden bir şey ya da bir yer olmadı Samsun’da? Var tabii… Atakum’u çok beğendim. Eğlenceli ve renkli bir yer… 100. Yıl Bulvarı’yla sahil arasında kalan ara sokaklar, bu sokaklardaki çaycılar, börekçiler, çarşılar çok hoşuma gitti. Henüz tam anlamıyla bozulmamış, şehrin eski dokusunu yansıtan yerleri çok güzel Samsun’un.

Necipler’in evinden (100. Yıl Bulvarı)

31 Temmuz günü, saat 15.30’da Samsun’dan ayrıldım. Tempolu bir sürüşle Ordu’nun Bolaman ilçesine geldim. 2013 senesinde, arka bahçesine çadır kurduğum Egemen Köfte’yi buldum ve yine buraya çadır kurdum. Tabii, gelmişken Talip ustanın köftesinden de yedim. İşin sırrının, kullanılan iç yağında olduğunu söyleyen Talip ustanın köftesi güzel. Denemenizi öneririm. Bolaman’da Fiskobirlik’in karşısı…

Egemen Köfte’nin harika bahçesi

Ertesi gün, Nefise Akçelik Tüneli’nden geçmek yerine Perşembe üzerinden Ordu’ya gittim. Yason Burnu’ndaki Yason Kır Kafe’de oturdum, Perşembe’de Aşiyan Kafe’nin meşhur tostundan ve turşu kavurmasından yedim.

Daha sonra da Ordu’ya gittim. Ordu’nun girişindeki Bulvar Kafe’de, kafenin sahibi Erim’in, tur yapan bisikletçilere ücretsiz yemek verdiğini öğrendim Warmshowers’da evinde kalacağım arkadaşımdan. 2013 senesinde yaptığım Karadeniz seyahatimde de Ordu’da düşünceli, nazik insanlarla karşılaşmıştım. Erim’in inceliği herkese örnek olmalı…

Ordu’da iki gece  kaldıktan sonra Trabzon’a, daha sonra da Çamlıhemşin’e geçtim. Ardeşen Çamlıhemşin yol ayrımından Çamlıhemşin’e gelene kadar gördüklerim çok sinirlendirdi beni. Eskiden ahşap olan birçok ev yıkılmış, yerine betonarme ve çirkin versiyonları inşa edilmiş. Yol üzerinde sık sık gördüğüm iş makineleri, kırılmış kayalar, oyulmuş tepeler de cabası! Bir gün sonra Ayder’e gittiğimde ise daha da öfkelendim. Ayder’e 1999 senesinde ilk gittiğimde, gördüğüm manzara ve doğallık büyülemişti beni. Şimdi ise, dışında asansörü olan betonarme otel bile gördüm. Paralı Araplar’ı kaçırmamak, onlara konfor sağlamak için her türlü çirkinlik yapılmış Ayder’de. Yerel kültür yok olmuş, fiyatlar yükselmiş, araç trafiği, korna sesleri, gürültü, kalabalık almış başını gitmiş. Örneğin; Pazar’da kilosu 15 TL olan muhlamalık peynirin fiyatı Ayder’de 25 TL. Eskiden, kapılarının önünde torunlarına çorap ören yerel kıyafetli teyzelerin yerel görüntüleri, şimdi ticari birer reklam panosu haline gelmiş. Temel fıkralarına gönderme olması maksadıyla, sırf komiklik olsun diye içinde “Laz” hecesi geçen samimiyetsiz dükkan tabelaları bile vardı Ayder’de. Önceleri, Hemşinliler Laz olmadıklarını, kültürlerinin ve dillerinin Lazlar’dan farklı olduklarını söylerlerdi. Aynı şekilde, Lazlar da Hemşinliler’den farklı olduklarını söylerlerdi. Yani Hemşin yaylalarında Hemşinliler’i, Ardeşen’de, Pazar’da da Lazlar’ı görürdüm doksanlarda ve iki binlerin başında. Bu sefer, her şey birbirine karışmış ve postmodern bir hal almış. Evet, belki insanlar daha çok para kazanıyorlar ama rafinelik kalmamış. Çok daha kötüsü var; Yeşil Yol Projesi denen iğrenç şey hayata geçirilmeye çalışılıyor. Eğer bu saçma proje gerçekleşirse, diğer yaylaların da akıbetleri Ayder gibi olacaktır ve Doğu Karadeniz’in sonu gelecektir!

07.08.2016 tarihinde Çamlıhemşin’den İdris dedenin yanından ayrıldım, Yeşil Vadi’de muhlamamı yedim, akşam 18.00 gibi de Batum’da Puşkin Caddesi’ndeki Retro Hostele yerleştim. Eskiden hostellerin rahat ve güvenli olmadığını düşündüğümden, hostellerde kalmazdım. Aslında, farklı kültürlerden ve kafa dengi güzel insanlarla tanışmanın en uygun yerlerinden biri de hostellerdir. Son üç yıldır, büyük şehirlere geldiğimde, özellikle hostellerde kalıyorum. Retro Hostel’de, tesadüfen birçok İranlı’yla karşılaştım. Onlara İran’a gideceğimi söyleyince çok sevindiler ve İran’a geldiğimde kendilerini aramamı söylediler, beni evlerine davet ettiler. Pazar yakınlarında, dışarıda satılan fıçı biralardan içtik. Taroof kavramıyla ilk kez burada tanıştım. Ne kadar ısrar etsem de içtiğim biranın parasını İranlılar ödedi.

Batum’a kadarki seyahatim biraz konforlu geçti. Batum’dan sonra, 2025 metre rakımda bulunan Goderdzi Geçidi’ni tırmanıp, Akhaltsikhe ya da Türkçe ismiyle Ahıska şehrine gidip, oradan da Ermenistan’a geçeceğim. Akhaltsikhe yolunun çok bozuk olduğunu okudum. Bakalım bisikletim bu yoldan sağ çıkabilecek mi? Şimdilik Batum’dan sevgiler.

Seyahat günlüğü:

  1. Gün: Ankara-Çankırı:
    Toplam mesafe: 134 km
    Tırmanış: 1450 m
  2. Gün: Çankırı-Kastamonu:
    Toplam mesafe: 115 km
    Tırmanış: 1900 m
  3. Gün: Kastamonu-Maruf köyü:
    Toplam mesafe: 115 km
    Tırmanış: 885 m
  4. Gün: Maruf köyü-Samsun:
    Toplam mesafe: 194 km
    Tırmanı: 1425 m
  5. Gün: Samsun-Bolaman:
    Toplam mesafe: 119 km
    Tırmanış: 145 m
  6. Gün: Bolaman-Ordu:
    Toplam mesafe:55,6 km
    Tırmanış: 485 m
  7. Ordu-Boztepe-Ordu
    Toplam mesafe: 25 km
    Tırmanış: 525 m
  8. Gün: Ordu-Trabzon:
    Toplam mesafe: 187 km
    Tırmanış: 700 m
  9. Gün: Trabzon-Çamlıhemşin (Ortan köyü):
    Toplam mesafe: 152 km
    Tırmanış: 675 m
  10. Gün: Ortan-Ayder-Çinciva (Gidiş-Dönüş)
    Toplam mesafe: 52 km
    Tırmanış: 1155 m
  11. Gün: Çamlıhemşin (Ortan)-Batum:
    Toplam mesafe: 115 km
    Tırmanış:150 m
    İniş: 550 mAnkara-Batum toplam mesafe: 1263 km
    Ankara-Batum toplam tırmanış: 9495 m
Reklamlar

Bratislava

Sekizinci bölümden devam…

10.07.2015

Dünkü yol yorgunluğu ve gece içtiğim iki şişe biranın etkisiyle, çadırımda öyle güzel, deliksiz bir uyku uyumuşum ki, sabah uyandığımda enerjim ve keyfim yerindeydi. Akan derenin, kuşların, böceklerin, yabani hayvanların sesleri eşliğinde uyumak gibisi var mı?

Kimle Cvika Camping

Kimle Cvika Camping

Çadırımı topladım ve saat on bire çeyrek kala kamp yerinden ayrıldım. Sıkıcı başlayıp, hareketli devam eden Macaristan maceram birkaç saat sonra bitecekti. Hava güneşliydi ancak, iki üç gündür yerimden kımıldamamı istemeyen rüzgâr, “Macaristan’dan gitme” dercesine, karşımdan esmeye de devam ediyordu. Sabah kahvaltı yapmadığımdan, yolumun üzerindeki ilk yerleşim yeri olan Masonmagyarovar’da mola verip, bir fırından poaça, börek vs benzeri hamur işi şeyler aldım. Cebimde taşıdığım sallama çayı içmek için de kasadaki kadından bir bardak sıcak su rica ettim. Sıcak su yokmuş… Bu arada, dükkana kadının kocası geldi. Adam Arnavut’muş ve de güzel İngilizce konuşuyordu. Önce o da sıcak su olmadığını söyledi ama, Türk olduğumu öğrenince, ne yapıp edip bir yerlerden sıcak su bulup getirdi bana. Çay olmadan poaça, börek, kurabiye vs yiyemiyorum; yavan geliyor, tat alamıyorum, anlamsız geliyor bu yiyecekler. İlk yurt dışı deneyimimde, çay bulamadığım için neredeyse depresyona giriyordum. Dükkan sahibine Arnavutça teşekkür ettim, kahvaltımı yaptım ve yola devam ettim.

Masonmagyarovar

Masonmagyarovar

Yol üzerinde, Slovakya sınırı yakınlarındaki afyon tarlaları dışında görülecek bir manzara yoktu. Macaristan ve Slovakya arasındaki, şimdilerde kullanılmayan eski, terk edilmiş gümrük kontrol binasından geçip, Slovakya’ya ikinci kez girmiş oldum. Yaklaşık 10 kilometre sonra, önüme çıkan kavşaktan, şehir merkezine gitme düşüncesiyle sola döndüm. Nedenini bilmiyorum ama, daha evvel görmediğim bir şehre ilk kez geldiğimde, kavşaklarda hiç düşünmeden, o anda karar verdiğim bir yöne sapıyorum ve şehir merkezini buluyorum. Burada da böyle oldu ve döndükten sonra yolda centrum yazan tabelaları görünce, yine hislerimde yanılmadığımı fark ettim. Bulgaristan ve Gürcistan’da görmeye alıştığım Sovyet tipi blok apartmanlardan, üzerinde bulunduğum bu çevre yolunun yakınlarında çokça vardı. Blokların yanı sıra, önceden Türkiye’ya has bir mimari anlayış olduğunu zannetiğim, mavi camlı, çirkin postmodern apartmanlarla, iş merkezleri ve plazalar da dikkatimi çekti. Bir anda kendimi Maslak Büyükdere Caddesi’nde ya da Ankara’daki Konya yolunda gidiyormuşum gibi hissettim; ümitsizliğe kapılmadan pedal çevirmeye devam ettim.

Afyon tarlası

Afyon tarlası

Afyon tarlası

Afyon tarlası

Macaristan Slovakya sınırındaki kullanılmayan gümrük binası.

Macaristan Slovakya sınırındaki kullanılmayan gümrük binası.

Slovakya sınırı

Slovakya sınırı

‘Ankara’yla hasretimizi giderdik, bu kadar yeter artık’ dediğim anda, uzaktan ufo benzeri, kule gibi bir yapı gözüme takıldı. Biraz daha yaklaştıkça, bu yapının, daha sonradan isminin Most SNP (Slovak Ulusunun Başkaldırısı) olduğunu öğrendiğim, Tuna Nehri’nin iki yakasını bağlayan köprülerden birinin üzerindeki döner restoran olduğunu gördüm. Most SNP’ye gelmeden hemen sağda, Ankara’daki Antares AVM’nin bir benzerinin üzerinde Unicredit tabelasını görünce, köprüye girmedim ve para çekmek için AVM’ye yöneldim. Gördüğüm tabela, Unicredit’in reklam panosuymuş meğerse… Para çekemeyince, AVM’den kaçarcasına uzaklaştım ve Most SNP’ye yoncadan giriş yaptım.

DCIM100GOPRO

Most SNP (Most Slovenského národného povstania)

Köprünün diğer tarafına geçtiğimde, Bratislava Kalesi’ni, Sibiu’daki şatoları ve eski evleri andıran güzel binaları görünce, keyfim yerine geldi. Köprü bittikten hemen sonra, sağdaki kilisenin yanındaki Arnavut kaldırımlı yola saparak, tesadüfen şehrin tarihi merkezinde buluverdim kendimi. İşte, hayal ettiğim Bratislava böyle bir şehirdi. Klasik dokusu bozulmamış, bir Avrupa kentinde olması gibiydi her şey. Renkli, şirin evler, Arnavut kaldırımı sokaklar, neşeli meydanlar, caddelerde müzik yapanlar, bronz sokak heykelleri, dışarıda oturan insanlar, hediyelik eşya satılan tezgahlar… Maslak ve Konya yolu benzetmelerini yaptığım paragraflardaki şehirleşmeyi ya da gelişmeyi, bir Avrupa kentine yakıştıramamıştım. Çevre yolu kısmı tanıdık olsa da, en azından şehrin bu bölümüne dokunulmamış olması güzeldi.

4

Bratislava

1

Bratislava

 

5

Bratislava

Karnım çok acıkmıştı… Şehrin en bilindik meydanı olan Hlavne Namestie‘ye çıkan sokaklardan birinde, meşhur Cumil heykelinin karşısında bir pizzacı buldum. Hemen dışarıdaki boş masalardan birine oturdum ve pizzamı söyledim. Pizzamı beklerken, bir taraftan da kanalizasyondan kafasını çıkartıp, etrafı izleyen adam heykelinin başına tünemeye çalışan, selfieler çeken ve bana modası geçmeyecek olan tek şeyin klişe olduğunu gösteren insanları izledim. Karnımı doyurduktan sonra, şehirde gezmeye devam ettim. Esztergom Bazilikası’nda, Hans adında, Alman bir bisikletli gezginle tanışmıştım. Bir meydanda fotoğraf çekerken, tesadüfen Hans’la karşılaştım.

Hans

Hans’la beraber…

Transfagaraşan’ı geçtiğim sırada eldiven kullanmadığım için ellerim çok üşümüştü. Haftaya geçmeyi planladığım Großglockner geçidinde aynı durum olmasın diye, şehri gezerken, spor malzemeleri satan mağazalara da uğradım. Bulduğum ucuz eldivenlerin fiyatları 10-20 Euro arasında değişiyordu ama bunlar elimi koruyacak türden malzemeler değildi. Gore-tex’lere, Thinsulate’lere, marka eldivenlere ise hiç girmiyorum; hepsi çok pahalıydı ve tabii ki almadım. Tedbir olsun diye en kötü ihtimal, polar eşofmanımın kumaşından ve yanımda taşıdığım deri parçalardan bir çift eldiven dikerim, plastik torbayla da izolasyonunu yapar, Großglockner’i sorunsuz geçerim diye düşünerek, eldiven almaktan vazgeçtim.

Bratislava

Bratislava

Akşam, arkadaşım Kristina’yla buluşmak üzere, Eurovea Galleria isimli alışveriş merkezine gittim. Eski şehir merkezinden Eurovea’ya gidene kadar epey bir engebeden, kaldırımlara kurulmuş iskelelerden geçmek zorunda kaldım. Eski şehir merkezi dışındaki sokak ve caddelerin çoğunda onarım çalışmaları vardı. Sonradan öğrendim ki bu çalışmalar iki yıldır devam ediyormuş.

Kristina beni, müşterilerine geleneksel yöntemlerle imal ettikleri biralarını sunan, Starosloviensky Pivovar adlı mekana götürdü. Oturduğumuz yerin arka odasında bira imal ediyorlardı ve mekanın içi taze bira kokuyordu. Bir ara merak ettim, içeri gidip nasıl bira yaptıklarını izledim. Buğday birası yapıyorlar; kıvamlı ve oldukça da lezzetli bir bira.

Genel olarak Bratislava’yı çok beğendim. Hatta şehir merkezini, Galya köyüne, Avm’leri, plazaları, çirkin yapılaşmayı da Romalı lejyonerlere benzettim. Vahşi kapitalizm, koç başıyla şehrin kapısına dayansa da, şehir merkezinin tarihi dokusunu korumuş olması, takdir edilmesi ve örnek alınması gereken bir şey.

Bratislava

Bratislava

Bratislava

Bratislava

 

Güzergâh: Kimle – Bratislava (Harita için tıklayın)
Mesafe: 48 km

Budapeşte – Esztergom – Kimle

Yedinci bölümden devam… 

08.07.2015

Saat 13.00 civarında Budapeşte’den ayrıldım. Tuna Nehri’ni sağıma alarak, kuzey yönünde ilerlemeye başladım. Hava çok sıcak, şehirdeki araç trafiği de kalabalıktı. Bu kalabalıktan bir an önce kurtulup şehirler arası yola çıkmak istiyordum. Şehir merkezinden çıkınca Eurovelo 6 bisiklet yoluna girdim ve Szentendre’ye kadar bu yolu kullandım. Bu arada, Eurovelo hakkında da kısa bir açıklama yapmak istiyorum. Eurovelo, Avrupa’da bisikletle ülkeler arası seyahat edenlerin, ulaşımlarını güvenli sağlamaları için hazırlanmış, araç yolundan bağımsız, düzgün yollardır. Bu yollar, normal araç yolundan bağımsız olduğu için ayrı bir haritaya ihtiyaç vardır ve Eurovelo üzerindeki yol ayrımlarında, yönleri gösteren tabelaları takip etmek çok önemlidir.

DSC07669

Eurovelo 6 yolu, Budapeşte – Szentendre arası

Evet, her şey çok mükemmelmiş gibi görünse de olaya bir de seyahat eden tarafından bakmakta fayda var. Yolun Tuna Nehri’ne paralel gitmesi, bisikletle yeşil bir ortamda, güzel manzaralar eşliğinde yolculuk edilmesi, hiç de fena gelmiyor kulağa ancak yol, nehir kıyısındaki yazlık sitelerin, kafelerin, plajların arasından da geçiyor ve zemini de oldukça kötü. Yaya trafiği kalabalık olduğu gibi, birçok yol ayrımında da tabela, işaret vs yok. Bisikletin otomobil gibi bir araç olduğu düşünülmeden yapılmış olan bu yolda, daha fazla gitmek istemedim ve Szentendre yakınlarında Eurovelo’dan ayrılıp normal karayoluna geçtim.

DSC07667

Tuna Nehri (Budapeşte – Szentendre arası)

DSC07679

Tuna Nehri (Budapeşte – Szentendre arası)

Visegrad’da mola verdim, fotoğraf çektim, bir şeyler atıştırdım. Daha sonra da keyifli bir yolculuk geçirerek, Esztergom’a geldim. Keyifli diyorum, çünkü bisiklet yolunu kullanmadım ve geçtiğim karayolu gerçekten de çok güzeldi. Tam istediğim gibi; yeşili, mavisi, virajı, eğimi hafif de olsa inişi, çıkışı olan, ideal bir yoldu.

DSC07680

Visegrad

Genel olarak, bisiklet yollarına olan olumsuz düşüncelerimde haklı olup olmadığımı sınamak için, Visegrad’dan sonra, ara sıra bisiklet yoluna girip çıktığım oldu. Bisiklet yolu hem çok dardı hem de zemini berbat durumdaydı. Yoldaki çatlaklar, tümsekler, çatlakların arasından çıkmış otlar istediğim hızda ilerlememe engel oluyordu. Engebeden, araziden, ‘off-road‘dan elbette yüksünmüyorum. Üstelik, arazide bisiklete binmeyi de çok severim ama benim derdim başka… Bu, asfalt yola göre planlanmış, hızlı gitmek istediğim bir seyahatti ve bisikletimi de bu seyahate göre donatmıştım. Lastiklerin dış yüzeyi, dişli kombinasyonu, sele borusunun uzunluğu, sele-gidon uzaklığı, böyle bir yolculukta beni rahat ettirecek şekilde düşünüldü. Bu yolda saatte 20 kilometre ile bile sürseniz, titreşimden bisikletinizin hasar görmesi kaçınılmaz. Bunun yanı sıra, böbrek taşı olanlara da şiddetle tavsiye edeceğim bir yol. Bisikletle birlikte taş, kum, ne varsa yolda bırakır, rahatlarsınız. İşin şakası bir yana; motorlu taşıtlara ayrılan yol düzgün asfalt iken, bisikletlilere ayrılan yol bozuk mu olmalıydı? Motorlu taşıtlar düzgün yolda hasar görmeden ilerlerken, benim aracımın vidaları neden gevşeyecekti? Otomobiliyle çevreye zarar vererek seyahat eden insanlara konfor sağlanırken, çevre dostu bir araç kullananlar cezalandırılmalı mıydı? İşte kızdığım ve sorguladıklarım tam olarak bunlardı! Unutmadan bir şey daha eklemek istiyorum; bisiklet yolu diye adlandırılan, yolun sağındaki bu daracık yoldan devam ettiğinizde, bir gokart pistine çıkıyorsunuz. Pistin kenarından, yola dizilmiş araba lastiklerinin aralarından geçip asıl yolu bulmaya çalışıyorsunuz. Sonra, “başlarım bisiklet yoluna da…” deyip, kendinizi normal yola atıveriyorsunuz. Yani, az önce de belirttiğim gibi, bisiklete binenlerin adeta cezalandırıldığı bir yoldu burası.

DSC07687

Gokart pistine çıkan bisiklet yolu (Visegrad yakınları)

Bence bisiklet yolları, bisiklete binenler için değil de sürücücüler için düşünülmüş sanki. Sürücüler daha rahat hareket etsinler diye, bisiklete binenleri araç trafiğinden dışlamak için yapılıyormuş gibi geliyor bana bu yollar. Bisikletimle seyahat ederken düzgün bir asfalt kullanmak, yolun fiziksel bozukluklarıyla mücadele etmeden, yön tabelarıyla, haritalarla uğraşmadan yol almak istiyorum ve eğer bisiklet yolları bu basit imkanları bana sağlamayacaksa, bu yollarda pedal çevirmeyi de reddediyorum. Macaristan’daki bisiklet yollarının kötü olması, dünyadaki tüm bisiklet yollarının kötü olacağı anlamına gelmiyor tabii ki. Bakalım seyahatimin geri kalan kısmındaki ülkelerdeki bisiklet yolları nasıl, fikirlerim değişecek mi; hep beraber göreceğiz.

DSC07692

Esztergom Bazilikası

Esztergom tabelasını geçtikten sonra, uzaktan Esztergom Bazilikası’nın yeşil kubbesini gördüm. Bir an evvel bazilikayı görmek için bu yeşil kubbeli binayı hedef alarak yoluma devam ettim. Bazilikaya geldiğimde, yağmur bulutları gökyüzünü karartmış, henüz yağmur yağmasa da şiddetli bir rüzgâr başlamıştı. Alelacele bisikletimi bir yere bağlayıp, bazilikaya girdim hemen. Hayatımda gördüğüm en güzel kiliselerden biri, hatta en güzeli diyebilirim Esztergom Bazilikası için. Görkemli olduğu kadar, sade bir mimarisi olan binanın içi de insanı ürkütmüyor. Yüksek, sivri tavanlı, her yerinden heykeller, kanatlar, melekler, acayip figürler fırlayan Gotik kiliselerinden farklı bir kilise burası.

DSC07695

Esztergom Bazilikası

DCIM100GOPRO

Esztergom Bazilikası

DSC07696

Bazilikanın arkasından Tuna Nehri, Keresztény Múzeum (Esztergom Hıristiyan Müzesi) ve Most Márie Valérie (Maria Valeria Köprüsü)

Kiliseden çıktığımda, rüzgârın şiddeti iyice artmış, yağmur da yağmaya başlamıştı. Görülen şu ki; yola devam etmemin imkanı yoktu bugün. Yağmurluklarımı giydim, ayakkabı kılıflarımı ayakkabılarıma geçirdim ve Tuna Nehri kıyısındaki bir kamp yerine gittim. İnanılmaz bir yağmur ve rüzgâr vardı; yolda giderken önümü zor görüyordum. Kamp yerinin konaklama ücretini yüksek bulunca, şehrin dışındaki pansiyonlara baktım. Temiz, konforlu, fiyatı da kamp yeriyle hemen hemen aynı bir pansiyon buldum ve odama yerleştim. Islanan giysilerimi, pansiyondaki çamaşırların kurutulduğu yere astım. Kısa bir süre sonra hava biraz açar gibi oldu, yağmur dindi, ben de Esztergom’u gezmek için pansiyondan ayrıldım.

Most Márie Valérie (Maria Valeria Köprüsü)

Most Márie Valérie (Maria Valeria Köprüsü)

Bazilikadan Tuna Nehri’ne bakarken, nehrin iki kıyısını bağlayan yeşil, demir bir köprü görmüştüm. O köprüden Slovakya’ya geçiliyormuş… Gelmişken Slovakya’ya da ayağım değsin deyip, köprüden Sturovo’ya geçtim. Burada biraz gezinip, bir pastanede çay içtikten sonra Esztergom’a dönüp, bazilikanın altındaki tünelin yanında bulunan Primas Pince restoranda gulaş yiyip, kırmızı şarap içtim. Arkası şarap mahzeni olan restoranın çok güzel şarapları var ve şarap tadımı da yapılıyor. İlerleyen zamanlarda bu güzel restoranı “Gurme tavsiyeleri” bölümünde ele alacağım.

DCIM100GOPRO

Sturovo’dan Esztergom Bazilikası, Tuna Nehri ve Most Márie Valérie (Maria Valeria Köprüsü)

Güzergâh: Budapeşte – Szentendre – Visegrad – Esztergom (Harita için tıklayın)
Mesafe: 74 km

09.07.2015

Dün akşam fotoğraf makinemin şarjı bittiğinden, fazla fotoğraf çekememiştim. Sabah pansiyondan ayrılıp, önce fotoğraf çekmeye şehir merkezine gittim, daha sonra da kahvaltı niyetine bir şeyler atıştırıp, saat on  iki buçukta Esztergom’dan ayrıldım.

DSC07699

Esztergom Kalesi

DSC07700

Esztergom Bazilikası

DSC07704

Szent Anna Plébániatemplom (Esztergom)

Akşam sekizde Györ şehrine geldim, kalacak yer bulamayınca Bratislava yönünde yola devam ettim. Akşam dokuzda, Györ’den yaklaşık 30 kilometre uzaktaki Kimle köyü girişindeki bir kamp alanına çadırımı kurdum. Dere kenarında, sakin ve ucuz bir kamp yeriydi burası. Çadırımı kurup, eşyalarımı çadıra yerleştirdikten sonra, karnımı doyurmak için Kimle köyüne gittim.

DSC07707

Esztergom – Györ arası

DSC07706

Beni devamlı uyaran tabelalar (Esztergom – Györ arası)

DSC07710

Városháza (Győr Belediye Binası)

Gecenin onunda, kapkaranlık bir köy yolunda, nasıl bir yer bulmayı hayal ettiysem artık… Açlık insana her şeyi yaptırıyor işte. Epeyce dolaştıktan sonra, küçük, salaş bir bar buldum. İçeri girdim, soğuk bir bira aldım önce, sonra da hamburger ve patates kızartması söyledim. İçerisi kalabalık ve gürültülüydü ama ortam güzeldi. Sıkıntılarla başlayan Macaristan maceramın, bu keyifli yerde son buluyor olmasından hem mutluydum hem de biraz hüzünlüydüm. Nedense, sonlar hep hüzünlendirir beni…

Seyahate çıkmadan önce, yüksek lümenli bir bisiklet farı almıştım. Gecenin karanlığında, böyle köy yollarında giderken, çok işime yarıyor bu far ama şarjı hızlı tükeniyor ve ışık bir anda kesiliveriyor. Bardan çıktıktan sonra da böyle oldu ve zifiri karanlıkta, ışık olmadan kamp yerini bulmaya çalıştım. Neyse ki, tedbir olsun diye cebime kafa lambamı koymuştum ama onun da pili bitmek üzereymiş; çok az ışık veriyordu. Mum ışığı gibi bir ışıkla, 2.5 kilometre uzaktaki kamp alanına ulaştım ve çadırıma girdim.

Güzergâh: Esztergom – Györ – Kimle (Harita için tıklayın)
Mesafe: 120 km

Oradea, Szolnok, Budapeşte

Altıncı bölümden devam…

04.07.2015

4 Temmuz sabahı, saat 10 civarında Oradea’dan ayrıldım. Oradea’ya 12 kilometre uzaktaki Borş sınır kapısından Macaristan’a giriş yaptım. Romanya’dayken, Macaristan hakkında olumlu, güzel şeyler duyduğumdan ve daha önce bu ülkeyi görmediğimden, biraz heyecanlıydım. Macaristan’ın her yerinde düzgün bisiklet yollarının olduğunu söylemişti bana birçok kişi.

DSC07539

Macaristan sınırı

Sınırdan geçtikten kısa bir süre sonra, yolun solunda bir bisiklet yolu gördüm ve buradan gitmeye başladım. Gerçekten de çok düzgün bir yoldu ama bir müddet sonra keyfim kaçmaya başladı. Bisiklet yolu ile normal yol arasında kot farkı vardı ve üzerinde bulunduğum yol, motorlu taşıtların gittiği yoldan daha aşağıdaydı. Bisiklet yolunda giderken, sağımdan geçen araçların tekerlerini, kamyonların dönen şaftlarını vs görüyordum. Düzelir diye düşünerek fazla umursamadım ilk başlarda ama pek düzelecek gibi de görünmüyordu. Solumda bitmek bilmeyen bir ayçiçeği tarlası, sağımda motorlu araçların alt takımları; bir süre bu şekilde devam ettim. Sonra, bir anda pat diye kesiliverdi bisiklet yolu. Ben de yoldan çıkmak için vesile arıyordum zaten. Kendimi çok yalnız ve mutsuz hissetmiştim bu yolda çünkü… Neyse; bir şerit gidiş, bir de gelişi olan, adına otoyol dedikleri, sık sık karşıma çıkan tabelalardaki bisiklet, at arabası ve traktör girmesinin yasak olduğunu belirten işaretlerin beni dışlamaya çalıştığı yolda, polis tarafından ilk uyarımı alana kadar ilerledim. Polisler, otoyolda gitmemem gerektiğini, bisiklet yolunu kullanmamı söylediler. Ben de bisiklet yolunun devamlı olmadığını ve sık sık kesildiğini anlatmaya çalıştım ama adamlar İngilizce bilmediklerinden beni anlamadılar. Benimle iletişim kuramayacaklarını anlayınca da fazla uğraşmadılar ve “dikkat et” gibi şeyler söyleyip yanımdan ayrıldılar.

DSC07541

Fotoğraf güzel gibi görünebilir ama 40 C°’de, bu yolda, yalnız, saatlerce gitmek hiç de keyifli değildi.

DSC07542

Ucu bucağı görünmeyen ayçiçeği tarlaları.

Coğrafi olarak düz; yokuşu, eğimi, virajı olmayan bu çöl gibi bölgeden bir an evvel kurtulurum ümidiyle pedal çeviriyordum adeta. Geçen seneki Ankara Konya yolculuğum aklıma geldi; 260 kilometrelik o renksiz yolda bile bu kadar sıkılmamıştım. Etrafta hiçbir şey yoktu; köy, kasaba, en ufak bir yerleşim yeri bile…

Mola vermek için bir benzin istasyonuna girdim daha sonra. İstasyonda şifresiz wifi olduğunu görünce, internete de bakayım dedim. Bir de ne göreyim? Twitter hesabım hacklenmiş, tarafımdan saçma sapan mesajlar yayınlanmış, istemediğim, tanımadığım kişiler arkadaş listeme eklenmiş… Bu arada, benzin istasyonunu ofisi olarak kullanan bir fahişe de tebelleş oldu başıma. Kadından yakayı kurtarmak için gidiyormuş gibi yaptım. Derken, uzaktan kompresörü gördüm ve “gelmişken lastiklere hava basayım bari” deyip, kompresörün yanına gittim. O kadar bunalmıştım ki kendi pompamla bile hava basmaya mecalim yoktu. Hortumun ucunu lastiğin sibobuna takınca, ucun içindeki çıkıntı büyük geldi ve arka lastiğim tamamen indi. İstemeye istemeye el pompamla inen lastiğe hava basmaya başladım. Bu arada, fahişe yanıma geldi, bana Almanca bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Git dedim, gitmedi, istemediğimi söyledim, kadını ikna edemedim. Hava sıcak, neredeyse kırk derece; lastiğe hava mı basayım, kadına laf mı yetiştireyim, Twitter’ım hacklenmiş, ona mı yanayım… Neyse, zar zor lastiğe hava bastım ve kaçar şekilde oradan uzaklaştım.

DSC07543

Szolnok yolu – Macaristan

DSC07544

Szolnok yolunda gördüğüm birkaç güzel manzaradan biri.

Bu yol, uluslararası ulaşımın sağlandığı, özellikle de ağır vasıtaların geçtiği bir yol olmasına rağmen iki şeritli. Doğal olarak, bu kadar çok araç için iki şerit yeterli değil ve asfalt deforme olmuş. Arkamdan tırlar, kamyonlar hızla geçerken, ağır araçların yola uyguladığı basınçtan dolayı kenarlarda oluşan dalga şeklindeki bombelerden de atlamak zorunda kalıyordum. Bu sevimsiz yolda, yaklaşık 150 kilometre pedal çevirerek Szolnok şehrine kadar geldim. Şehre girmeden önce bir akaryakıt istasyonunda durup, internetten ucuz otellere baktığım sırada, motosikletle seyahat eden bir Rumen çifte rastladım. Romanya’dan birilerini görünce memleketlimi görmüş gibi oldum, sevindim. Motosikleti kullanan adam, Budapeşte dışında Macaristan’da görülecek bir yerin olmadığını, hatta ülke tamamının çok sıkıcı olduğunu söyledi.

DSC07545

Szolnok

DSC07547

Tiszavirág hid – Szolnok

Güzergâh: Oradea – Szolnok (Harita için tıklayın)
Mesafe: 158 km

Moralim bozuk olduğundan çadır kurmak istemedim. Şehrin girişinde, Tisza nehrinin yanında, birçok otelin ve bir kamping yerinin olduğu büyük, ağaçlık bir park vardı. Uygun fiyatlı bir otel bulup otele yerleştim. Resepsiyondaki görevli, bir gecelik kahvaltı dahil oda fiyatının 6000 Forint olduğunu söyledi. Adama ısrarla, kahvaltının bu fiyata dahil olup olmadığını sordum. Adam da fiyata kahvaltının dahil olduğunu tekrarladı.

Fiyatta anlaştıktan ve otele yerleştikten sonra şehir merkezine gittim. Şehirde festival gibi bir şey vardı şansıma. Festivallerin olduğu yerlerde ucuz yiyecek, alkol ve eğlence vardır. Karnım çok acıkmıştı; önden bir hotdog yedim. Kesmedi, bir tane daha yedim, o da kesmedi, bir tane de “langoş” aldım. Langoş, bizdeki pişiye benziyor; üzerine sarımsak sosu, “sour cream” ve kaşkaval rendesi konuluyor. Ortam kalabalık ve keyifliydi; konserler, dj’ler, dans edenler… Kötü başlayan Macaristan maceram burada son mu bulacaktı acaba?

5 Temmuz 2015 sabahı, otelde kahvaltımı yaptıktan sonra hesabı ödemek için resepsiyona gittim. Dün geceki adam yerine, otelin sahibi olan kadın vardı resepsiyonda. Yarım yamalak bir İngilizce’yle,
“Ücretiniz 7200 Forint” dedi. Ben de
“Hayır, dün gece 6000 Forint diye konuştuk” dedim. Kadın da
“1200 Forint kahvaltı ücreti” dedi.
“Resepsiyonda çalışan adam, bana bu fiyata kahvaltının da dahil olduğunu söylemişti ama” dedim. Kadın,
“Doğrudur, İngilizcesi yeterli değil onun” dedi.
“Beni ilgilendirmez, İngilizce bilen birini koysaydınız o zaman resepsiyona. 6000 Forint’ten daha fazla veremem.” deyince kıyamet koptu. Vay, siz Türkler böylesiniz de, hepiniz aynısız da… O sırada, kadının annesi geldi, polis çağıracağını söyledi. Ben de
“Bana ve ülkeme hakaret ettiniz, asıl ben polis çağırıyorum” dedim. Bu arada, otelin sahibi olan kadının yarım yamalak olan İngilizcesi de ne hikmetse düzeliverdi. Kavga, zihnini açtı kadının herhalde.
“Az önce İngilizce konuşamıyordunuz; n’ooldu da şimdi konuşabiliyorsunuz?” diye sordum kadına. Kötü niyetli olduğu için işine gelmiyor tabii anlaşılmak, bu yüzden de bilmiyormuş gibi yapıyormuş başta. Polis çağırırım deyince, kadın daha da hiddetlendi;
“Saat on buçuğu geçti, senden 3000 Forint de yarım pansiyon parası istiyorum.” deyince, bu sefer de ben zıvanadan çıktım, öfkeli bir şekilde 7200 Forint’i kadına verdim ve otelden ayrıldım. Hakaret ettiği için gerçekten de polisi çağıracaktım ama vizem kısıtlı olduğundan, uğraşmak ve keyfimi daha da kaçırmak istemedim.

Macaristan maceram tatsız başlamıştı. Romanya’da geçirdiğim dokuz güzel gün, yıllar öncesinde kalmıştı sanki; bundan sonra hep mutsuz olacakmışım gibi hissettim. Szolnok’tan yola çıkıp, 115 kilometre katederek, fotoğraf bile çekmeden Budapeşte’ye vardım. Bu, Tuna’yla üçüncü karşılaşmamdı. İlki, iki sene önce Tulcea ve Galati şehirlerinde, ikincisi Silistra’da, üçüncüsü de bugün Budapeşte’de… Buradan itibaren, Avusturya’nın Linz şehrine kadar Tuna’yla beraber devam edecektim yola. Ya da diğer bir deyişle, Tuna’yı takip edecektim.

Güzergâh: Szolnok – Budapeşte (Harita için tıklayın)
Mesafe: 115 km

Szolnok’ta tanıştığım motorcunun dediği gibi, Budapeşte gerçekten de çok güzel bir şehirmiş. Özellikle Tuna nehrinin iki kıyısını birbirine bağlayan köprüler çok hoşuma gitti. Kentin estetiği, mimarisi, tramvaylar, parklar, insanların sakin oluşu, kavga ve gürültünün olmaması, diğer AB ülkelerine göre fiyatların ucuz oluşu da cabası. Bu arada, şehrin her yerinde bisiklet yolları ve bisikletliler için düzenlenmiş trafik ışıkları olmasına rağmen benim gibi bisiklet yolu kavramından hoşlanmayan birisi için Budapeşte’de bisiklete binmek adeta bir eziyetti. Bisiklet yolları çoğu zaman kaldırımlardan geçiyordu ve kaldırımlarda da hız sınırı, hatırladığım kadarıyla saatte 15 ya da 20 kilometre ile sınırlıydı. Turisttim ve yayalara çarpmaktansa kuralları çiğneyip, normal araç yollarını kullanmayı tercih ettim Budapeşte’de geçirdiğim üç gün boyunca. Neyse, fazla konuştum yine; fotoğraflara geçiyorum hemen.

Budapeşte fotoğrafları…

 

DSC07612

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

DSC07556

Szabadság híd (Liberty Bridge, Özgürlük köprüsü)

Szabadság híd (Liberty Bridge, Özgürlük köprüsü)

Szabadság híd (Liberty Bridge, Özgürlük köprüsü)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

DSC07619

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Széchenyi lánchíd (Chain Bridge)

Tuna Nehri ve Parlamento binası.

Tuna Nehri ve Parlamento binası.

Tuna Nehri ve Parlamento binası.

Tuna Nehri ve Parlamento binası.

Parlamento binası.

Parlamento binası.

DSC07584

Hősök tere (Heroes Square)

DSC07587

Margit sziget (Margit adası)

Magyar Nemzeti Galéria,

Magyar Nemzeti Galéria,

DSC07650

Buda kalesi

Buda kalesi

Buda kalesi

Mezőgazdasági múzeum

Mezőgazdasági múzeum

Vajdahunyad var (Vajdahunyad kalesi)

Vajdahunyad var (Vajdahunyad kalesi)

Vajdahunyad var (Vajdahunyad kalesi)

Vajdahunyad var (Vajdahunyad kalesi)

DSC07655

Hurdy gurdy (Macar halk çalgısı)

Sibiu, Cluj, Oradea

Beşinci bölümden devam…

29.06.2015

Dünkü Transfagaraşan macerasından sonra, Cartişoara’da kaldığım pansiyonda güzel bir uyku çekip iyice dinlendim. Yağmurda ıslanan giysilerimi kuruttum, yazılarımı yazdım, internet paylaşımlarımı yaptım ve öğlene doğru Sibiu’ya doğru yola koyuldum. Önümde fazla bir mesafe ve tırmanış olmadığından, acele etmeden, sakin sakin, yolun keyfini çıkararak Sibiu’ya vardım.

DSC07379

Transfagaraşan’la vedalaşmak hiç istemedim…

DSC07384

Kilometreler geçse de heybetinden bir şey kaybetmiyordu.

Güzergâh: Cartişoara – Sibiu (Harita için tıklayın)

Güzel çatılı binaların, şatoların, kalelerin, parkların, bahçelerin olduğu, muhteşem bir yer burası. Hayatımda gördüğüm en güzel şehirlerden biri diyebilirim Sibiu için. Şehrin mimari güzelliğinin yanı sıra, Romanya’da görmeye alıştığım gogoşi, simigeri, palanet, covrigi gibi hamur işi lezzet çeşitlerinin satıldığı şirin dükkanlar da dikkatimi çekti. Anlaşılan şu ki; fiyatlar ucuz, çeşit de bol olunca, Transfagaraşan’da verdiğim kilolar, kısa bir sürede geri alınacaktı… Neyse, lafı fazla uzatmadan Sibiu fotoğraflarına geçeyim hemen.

 

DSC07387

Sibiu

DSC07402

Strada Nicolae Balcescu / Sibiu

DSC07398

Strada Nicolae Balcescu / Sibiu

DSC07395

Sibiu’nun gözleri – Piata Mare/ Sibiu

DSC07406

Ankara simidinin büyük, marmelatlı ve çikolatalı olduğunu düşünün. İnanılmaz! Strada Nicolae Balcescu / Sibiu

DSC07391

Parcul Cetatii / Sibiu

DSC07439

Sibiu’nun çatıları

DSC07438

Kuleden Sibiu

Sibiu’da iki gece kaldıktan sonra, 1 Temmuz sabahı, Sibiu’nun yaklaşık 170 kilometre kuzey batısında bulunan Cluj-Napoca şehrine gitmek üzere yola çıktım. Önce 60 kilometre batıdaki Sebeş şehrine, daha sonra da Alba Lulia ve Turda üzerinden Cluj’a ulaştım. Turda’ya kadar yol geneli düz sayılsa da Turda’dan Cluj’a kadarki son 50 kilometrede uzun ve yorucu tırmanışlar vardı. Cluj’dan önceki son yokuşu da tırmandım ve yokuş aşağı, pedal çevirmeden 10 dakikada şehir merkezine geldim.

DSC07459

Transilvanya köyü

DSC07467

Bu aralar leyleği havada, karada, her yerde görür oldum…

DSC07465

Turda yolunda köprüler

DSC07471

Turda çıkışı

DSC07478

Bu kilometre taşlarından bir tane söküp eve getirmek istiyorum.

Güzergâh: Sibiu – Sebeş – Cluj (Harita için tıklayın)

Arkadaşım Ligia’yla buluşana kadar biraz şehir merkezinde dolaştım. İlk olarak Ortodoks kilisesiyle opera binası dikkatimi çekti. Daha sonra da Katolik kilisesi… Şehrin girişinde büyük bir kilise inşaatı vardı. Bu inşaat bana, Türkiye’deki yeni yapılan post modern cami inşaatlarını hatırlattı. İki adım ötede klasik ve güzel olanları varken neden farklı arayışlara girer insanoğlu, anlayabilmiş değilim.

DSC07492

Katolik kilisesi / Cluj

DSC07496

Ortodoks kilisesi / Cluj

DSC07494

Opera binası / Cluj

Sibiu’da olduğu gibi hamur işi lezzetlerin satıldığı küçük dükkanlar, pastaneler, şirin sokaklar, parklar, üçgen çatılı evler Cluj’da da var. Hayatın sakin yaşandığı, keyifli, renkli bir şehir burası. Ara sokaklarda kafeler, barlar, dışarıda oturanlar, hediyelik eşya ve yiyecek içecek satılan tezgâhlar, parklarda spor yapanlar, festivaller, konserler…

DSC07500

Cluj sokakları

 

DSC07513

Kürtoskalacs / Cluj

DSC07488

Tren garı / Cluj

DSC07484

Belvedere tepesinden Katolik kilisesi / Cluj

DSC07482

Belvedere tepesinden Ortodoks kilisesi / Cluj

Arka lastiğim geçen seneki seyahatimin sonlarında oldukça yıpranmış ve dişlerin arasından yeşil band görünüyordu. Schwalbe Marathon lastiklerin fiyatı Türkiye’de çok pahalı olduğundan, Avrupa’da herhangi bir şehirden alırım diye düşünmüştüm ancak Cluj’a gelene kadar hiçbir yerde bulamadım. Artık bu lastikle devam etmem doğru değildi ve ne yapıp ne edip yeni bir lastik almak zorundaydım. Cluj’da bisiklet dükkanlarına bakarken Umi Bike diye bir dükkâna girdim. Dükkânın sahibi Mircea; Schwalbe satmadıklarını, yalnız ellerinde çıkma ama temiz bir “Marathon Plus Tour” olduğunu söyledi. Aradığım ebat 26 X 2.00’dı, Mircea’nın elindeki lastik ise 26 X 1.75’miş. “Plus Tour”, normal “Marathon”a göre patlamalara daha dayanıklı, off-road tutuşu daha iyi ama iri dişli ve asfaltta hızlı gitmeme müsaade etmeyecek bir lastik; üstelik çapı da daha küçük. İstemeye istemeye kabul ettim ve son 11 günde 1424 km yol yaptığım, 3 ülke, 9 şehir, bir de 2034 metrelik Transfagaraşan’ı geçtiğim kabak arka lastiğimi 1.75’lik Marathon Plus Tour ile değiştirdim. Mircea benden para almadı; Schwalbe Plus Tour’u hediye etti, zincirimi yağladı, birkaç teknik öğretti, üzerine de Țuică ikram etti. Kendisine misafirperverliği ve dostluğu için buradan tekrar teşekkür etmek istiyorum.  Multumesc Mircea…

lastik

Soldaki Marathon Plus Tour, sağdaki eski Marathon’um.

lastik2

Yolunuz Cluj’dan geçecek olursa Mircea’ya benden selam söyleyin.

Cluj’da da iki gece kaldıktan sonra 3 Temmuz sabahı, Macaristan sınırına 10 kilometre uzakta olan Oradea şehrine gitmek üzere, arkadaşlarım Ligia ve Ioan’ın evinden ayrıldım. Cluj’un çıkışındaki hafif eğimli yokuştan başka bir tırmanış olmadığından, 156 kilometreyi kısa bir sürede alıp Oradea şehrine ulaştım. Yolculuk esnasında kayda değer bir şey görmediğimden fotoğraf çekemedim.

Güzergâh: Cluj – Oradea (Harita için tıklayın)

Oradea küçük ve güzel bir şehir. Şehir genelinin tadilatta olduğu bir zamana denk gelmiş olmama rağmen yine de Oradea’yı çok beğendim. Burada da insanlar eğlenmeyi seviyorlar; geç saatlerde bile hayat devam ediyor. Oradea Türkiye’ye göre çok batıda olduğundan ve Türkiye’yle aynı saat sistemi kullanıldığından, Temmuz ayında, gece 10’da bile hava tam olarak kararmıyor. Bu yüzden de mekanlar geç saatlere kadar açık ve hareketli…

DSC07529

Tiyatro binası / Oradea

DSC07526

Oradea

DSC07527

Oradea

DSC07531

Lactobar / Oradea

DSC07534

Lactobar / Oradea (Efes Pilsen’i kim bulacak bakalım)

Gezinin devamını okumak için tıklayın…

Silistra – Bükreş – Transfăgărășan

Dördüncü bölümden devam…

25.06.2015

Sabah saat 07.30’daki ücretsiz feribotu yakalayıp, Tuna’nın karşı kıyısına geçtim. Artık Romanya’daydım ve akşam Bükreş’te olmayı planlıyordum. Fakat, unuttuğum bir şey vardı! Bulgaristan’dan çıkmadan önce, elimdeki Bulgar Leva’larını Rumen parasıyla değiştirmem gerekiyordu. Yaptığım bu dikkatsizlik, feribot hareket halindeyken aklıma geldi. Karşı kıyıda küçük de olsa bir liman, limanda da mutlaka bir döviz bürosu vardır diye düşündüm.

DSC07270

Silistra tarafına son bakış

DSC07283

Tuna Nehri’nde feribotla karşıya geçerken

DSC07271

Tuna Nehri (Romanya tarafı)

İnsan her zaman bu kadar emin olmamalıymış… Feribot kıyıya yaklaşırken, kıyıya doğru baktım da; etrafta değil liman, bina bile yoktu. İndikten sonra, döviz bürosu sorduğum birkaç kişi, Călărași’ye gitmem gerektiğini söyledi. On bir kilometre uzaktaki Călărași şehrine gittim, açık banka ve döviz bürosu aradım. Bankalar Bulgar Levası bozmuyorlarmış, döviz büroları da saat 09.00’da açılıyormuş. Saat dokuza kadar, açık olan ve yeni açılmakta olan hemen hemen tüm bankalara girip, Leva bozup bozmadıklarını sordum. Bir banka görevlisi, bozduklarını söyledi. Çok sevindim ve hemen sıraya girdim. Sıra bana geldiğinde, elimdeki Bulgar paralarını veznedeki kadına uzattım. Kadın önce pasaportumu istedi, sonra bana bir sürü kağıt imzalattı. Yaklaşık on dakika sonra da sistemlerinde hata olduğunu ve paramı bozamayacağını söyledi.

Evden çok erken çıktığımdan kahvaltı yapamamıştım. O banka senin, bu banka benim, koşturmaktan karnım acıkmaya da başlamıştı. Saat dokuz olunca, bu sefer de döviz bürolarını gezdim. Călărași’de sadece bir döviz bürosu Leva’yı bozuyormuş. Paramı bozdurur bozdurmaz, bir fırından birkaç tane gogoşi alıp, açlığımı giderdim biraz.

Bulgaristan’daki Lukoil akaryakıt istasyonlarında şifresiz wifi oluyordu. İnternete girmek istediğimde, hemen bir Lukoil bulurdum Bulgaristan’da… Burada da bir Lukoil ilişti gözüme ve internet vardır düşüncesiyle benzinliğe girdim hemen. Wifi varmış ama şifreliymiş. Kasadaki görevliden şifreyi rica ettim. O da sağ olsun, içeri ofise gitti, dolapları karıştırdı, şifrenin yazılı olduğu kağıdı buldu ve internete girmemi sağladı. Haritadan hangi yolu kullanacağıma baktım ve yola çıkabildim sonunda.

Yola çıktım çıkmasına ama karşımdan nasıl bir rüzgâr esiyordu anlatamam. Ne yapıp ne edip akşam Bükreş’te olmalıydım. Önümde 127 kilometre vardı ve saatte ortalama 15 kilometrenin üstü kârdır deyip, pedallara asıldım. Çok zorlansam da, 17 km/saat ortalama tutturmayı başardım bu rüzgârda. Bu ortalamayı bozmazsam çok geç olmadan Bükreş’te olabilecektim. Nitekim de öyle oldu ve akşam saat 18.30 civarında ikinci sektör tarafından şehre girdim. (Harita için tıklayınız) Bükreş’e gelmeden önce evinde kalacağım arkadaşım Sergiu’yu aradım ve şehir merkezindeki Piata Romana’da buluşmaya karar verdik. Buluşacağımız saate kadar şehirde gezip, fotoğraf çektim.

 

DSC07306

Uzaktan Parlamento binası / Bükreş

prlmnt

Parlamento binası / Bükreş

DCIM100GOPRO

Bükreş

DCIM100GOPRO

Bükreş

DCIM100GOPRO

Bükreş

İyi bir bisikletçi ve bir ironman olan Sergiu’dan, Transfagaraşan tırmanışı öncesinde bilgiler aldım. Her sene 1 Temmuz’da açılan Transfagaşan yolunun son durumunun fotoğraflarını gösterdi bana Sergiu. Geçidin en yüksek yerindeki tünelin iki ağzının da kapalı olduğunu ve bu tünelden nasıl geçebileceğimi anlattı…

Bükreş’te iki gece kaldıktan sonra 27 Haziran 2015 sabahı Bükreş’ten ayrıldım. Bugün mümkün olduğu kadar Transfagaraşan’a yaklaşmak istiyordum. Yolda bir ara telefonuma mesaj geldi. Mesaj Sergiu’danmış… Radyoda dinlemiş; Transfagaraşan yolunun bugün açıldığı haberini veriyordu bana. Daha sonra, yol üzerinde de “Transfagaraşan Deschis” yazan, yani yolun açıldığını gösteren tabelaları görünce biraz rahatladım. Bugün, toplamda 176 km yol yaparak Oeştii’ye geldim (Harita için tıklayın) ve sakin, güzel bir pansiyonda konaklayıp, sabaha dinlenmiş olarak uyandım. Bu geziye hazırlanırken, niyetim Piteşti ya da Curtea de Argeş’te konaklamaktı. Hava kararmadan biraz daha Transfăgărășan’a yaklaşmak istediğimden, Curtea’da durmadım, devam ettim. Bu arada, Curtea’yı çok beğendim. Küçük bir şehir ama turistik ve tarihi güzellikleri dikkatimi çekti.

DSC07332

İşte, beklediğim güzel haber…

DSC07337

Curtea de Argeş

28.06.2015

Sabah, kahvaltımı yaptıktan sonra, saat 11 buçuk gibi Oeştii’den yola çıktım. Güzel Transilvanya köylerinden, dere kenarlarından, ormanın içinden geçerek Vidraru Barajı’na geldim. Buraya kadar keyifli tırmanışlar vardı. Asıl tırmanış, gölden sonra başlayacaktı… Vidraru Gölü bittikten sonra, yaklaşık 1200 metre yüksekliklerdeyken, hafiften yağmur atıştırmaya başladı. Bir yerde durup yağmurluğumu, pantolonumu giydim ve su geçirmeyen ayakkabı kılıflarını ayakkabılarıma geçirdim.

 

DSC07339

Transilvanya köy evleri

DSC07344

Transilvanya köy evleri

DSC07343

Transilvanya’da bir köy evi

DSC07358

Baraj Vidraru

DSC07359

Baraj Vidraru

1285 metreden sonra asıl tırmanış başladı… Eğim çok zorlamasa da, hava gitgide bozuyordu ve üşümeye de başlamıştım. Ayakkabı kılıflarının üzerinde, eksi 10 dereceye kadar koruduğu yazsa da, en çok ayaklarım üşüyordu. Ayakkabılarımda su geçirmeyen kılıf olmasına rağmen, ayakkabılarım su alıyordu. (Bunları Ankara’ya döndükten sonra Dechatlon’a ve Schimano’ya bildireceğim!) Bu yüzden de seyahatin sonları biraz eziyete dönüştü. Bir an evvel tırmanıp, aşağı inmek istiyordum. Zirveye yaklaştıkça hava daha da soğudu, yağmurun ve rüzgarın hızı arttı; sisten neredeyse göz gözü görmüyordu.

DSC07362

Transfăgărășan yolu, 1285 m

DSC07363

Transfăgărășan yolu

DSC07366

Transfăgărășan yolu

DSC07367

Transfăgărășan yolu, 1580 m

 

DSC07372

Transfăgărășan yolu

Nihayet, zirvedeki tünele girdim. Farımı yaktım ve karanlık tünelde ilerlemeye çalıştım. Benim ve diğer araçların ışıklarından başka bir ışık yoktu. Hatta, tünelde araç olmadığında sadece kendi farımın sisteki hüzmesini görüyordum. İçeride havalandırma, ışık vs hiçbir şey yoktu. Tünel kapalı olsaydı, buradan geçmek istemezdim. Çok mecbur kalsam geçerdim belki ama, eminim tedirgin olurdum.

DCIM103GOPRO

Transfăgărășan yolu

DCIM104GOPRO

Tünelde karşılaştığım İspanyol bisikletçi

Evet, bisikletle iki bin metre üzeri ilk tırmanışımı gerçekleştirip zirveye geldim. Niyetim, Balea Gölü yanında çadır kurup, geceyi burada geçirmekti ama sis yüzünden gölü bile göremedim. Yolun kenarında yiyecek içecek satan tezgahların şemsiyelerinin altından birkaç fotoğraf çekebildim sadece ve üzülerek oradan ayrıldım. Yoğun sis içinde, körlemesine yola devam ettim. Ellerim üşüdüğünden frenleri bile zorlanarak sıkıyordum. Konaklayacak bir yer bulana kadar bu şekilde yola devam ettim. Gördüğüm ilk binanın yanında durdum, bir şeyler yedim, kendime geldim… Sonra, bir müddet daha devam edip Cartişoara’da bir pansiyona yerleştim.

DSC07373

Transfăgărășan geçidi, en yüksek noktası; 2034 metre

transfagarasan 001

Transfagaraşan yolu, kuzey tarafı; iniş yolu…

transfagarasan 002

Transfagaraşan yolu, kuzey tarafı; iniş yolu…

 

Transfăgărășan tırmanışı, timelapse videomu izlemek için tıklayın.

Tarih: 28.06.2015
Güzergâh: Oeştii – Transfăgărășan -Cartişoara  (Harita için tıklayın)
Mesafe: 103 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın…

Tekirdağ – Edirne

Birinci bölümden devam…

17.05.2015

Bu sabah erken kalkacaktım ama dünkü yorgunluğun üzerine planladığım saatte uyanamadım. Otelde kahvaltımı yaptıktan sonra, hazırlandım ve yola çıkmak üzere otelden ayrıldım. Dün farkında olmadan şapkamı düşürmüşüm; bir de şapka almam gerekiyordu gider ayak… Otelin yakınlarındaki marketlerde şapka bulamayınca, 3 km uzaktaki şehir merkezine gitmek zorunda kaldım. Namık Kemal Caddesi’ndeki tezgahların birinden şapka alıp, Saat 13.00 civarı Tekirdağ’dan ayrıldım. Niyetim, Hayrabolu üzerinden Edirne’ye gitmekti.

Tekirdağ – Hayrabolu arası

Tekirdağ’ın hemen çıkışında dik ve uzun bir yokuş var… Bu yokuşu çıkar, Hayrabolu’ya kadar bisikleti salarım diye düşünüyordum ama karşımdan esen rüzgâr sayesinde, istediğim gibi rahat bir iniş yapamadım. Böyle durumlarda psikolojim çok hızlı bozuluyor ve istemesem de kaçamak yolları denemek aklıma geliyor. Hayrabolu’ya gider, karnımı doyurur, sonra da otobüsle Edirne’ye giderim diye aklımdan geçirdim.

Neyse, zor bir şekilde Hayrabolu’ya kadar geldim. Otogara gidip Edirne’ye otobüs olup olmadığını sordum. Sabah 08.30’da sadece bir minibüs kalkıyormuş Edirne’ye. Otobüs şoförlerinin tavsiyesi üzerine Babaeski’ye gitmeye karar verdim. Babaeski’den Edirne’ye her saat otobüs varmış çünkü… Hayrabolu’dan çıkmadan önce Saraçoğlu Kasap Mangal’da köfte yedim. Karnımı doyurup, biraz da dinlendikten sonra yola devam ettim.

DCIM100GOPRO

Hayrabolu

DCIM100GOPRO

Hacılar Köprüsü (Hayrabolu)

Alpullu yakınlarından geçerken Babaeski: 16, Edirne: 70 yazan tabelayı gördüm ve acaba otobüs yerine bisikletle devam etsem mi diye aklımdan geçirdim. Alpullu’dan çıkıp, Babaeski yakınlarında E5 karayoluna çıkınca da moralim iyice düzeldi ve otobüse binme fikrinden vazgeçtim. Gidiş yönümde esen rüzgârın da yardımıyla saat 21.30’da Edirne’ye vardım.

DCIM100GOPRO

Babaeski

DCIM100GOPRO

Edirne (Bisikletin farıyla aydınlatarak çektim fotoğrafı)

Edirne’ye yaklaşırken Kırklareli tarafında şimşekler çakıyordu. Rüzgârın esmesinden, havanın kokusundan, yağmurun Edirne’ye de geleceği belliydi. Edirne’ye geldiğimde yağmur yavaş yavaş yağmaya başlamıştı. Gecesinde ise Edirne’de çok şiddetli yağmur yağdı, şimşekler çaktı, hatta elektrikler bile kesildi bir ara…

Edirne’ye daha evvel hiç gitmemiştim ve bu şehri çok merak ediyordum. Mimar Sinan’ın ustalık eseri olan Selimiye Camii’ni görme fikri bile heyecanlandırıyordu beni. Nihayet bu sefer Edirne’yi görme fırsatım oldu. Selimiye Camii’ni, Eski Cami’yi, Üç Şerefeli Cami’yi, Tunca, Meriç, Saray köprülerini, Sarayiçi’ni (Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı yer), Karaağaç’taki Güzel Sanatlar Fakültesi binasını ve eski Edirne evlerini çok beğendim. Edirne, bana göre Türkiye’nin en güzel şehirlerinden biri. Onca tarihi eserin günümüze kadar bozulmadan kalabilmesi de şaşırtıcı…

Güzergâh: Tekirdağ – Edirne (Harita için tıklayınız)
Mesafe: 139 km

Edirne fotoğrafları:

Edirne 011

DCIM116GOPRO

Edirne Belediyesi binası

DCIM114GOPRO

Edirne Karaağaç Güzel Sanatlar Fakültesi binası

DCIM114GOPRO

Edirne Karaağaç Güzel Sanatlar Fakültesi binasının arkası

DCIM116GOPRO

Edirne Karaağaç Güzel Sanatlar Fakültesi binası

DCIM116GOPRO

Edirne Eski Cami

DCIM118GOPRO

Üç Şerefeli Cami

DCIM112GOPRO

Selimiye Camii

DCIM110GOPRO

Selimiye Camii

DCIM112GOPRO

Selimiye Camii

DCIM100GOPRO

Eski Edirne evi

DCIM100GOPRO

Eski Edirne evi

DCIM100GOPRO

Eski Edirne evi

Gezinin devamını okumak için tıklayın