Karadeniz seyahati 1. gün (Ankara-Eskişehir 31.05.2013 / Cuma)

k

Türkiye’nin Karadeniz kıyılarını bisikletle gezme fikri her zaman aklımdaydı ama, nedense bu hayalimi bir türlü gerçekleştirememiştim. Son yıllarda, yaz aylarında işlerimin durgunluğunu fırsat bilerek bu hayalimin sınırlarını biraz daha genişlettim ve bütün Karadeniz’i bisikletle kıyıdan dolaşmaya karar verdim. Hayatımda daha önce hiç yurt dışına çıkmamış olmam, seyahati benim için ayrıca anlamlı kılacaktı. Niyetim, bisikletle Ankara’dan yola çıkıp, Karadeniz’in Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya ve Abhazya kıyılarını geçip, Sarp sınır kapısından Türkiye’ye giriş yapmak, sonra yine kıyıyı takip ederek İstanbul’a ulaşmaktı.

31 Mayıs 2013 Cuma

Sabah saat 5;20’de evden çıktım. Hava ilk başta biraz serindi ama birkaç dakika sonra ılık ve güzel bir hal aldı. Şansıma rüzgâr, doğudan batıya estiği için arkamda yük olmasına rağmen çok hızlı yol alıyordum. Hatta hep bu şekilde gidersem, 6000 kilometrelik seyahati 25 günde tamamlarım diye içimden geçirdim. Temelli’ye 2 saat 15 dakikada, Polatlı’ya da 3 saat 43 dakikada varınca kendime olan güvenim iyice arttı ve daha sonra başıma geleceklerden bihaber, yoluma devam ettim. 28” yarış bisikletimle, Polatlı’ya 2,5 saatte gidiyorum ama bu sefer durum farklı; yüklü ve 26” bir bisikletle, o kadar hızlı gidilemiyor. Polatlı’yı geçtikten sonra bisiklet ara sıra yalpalamaya başladı. Meğerse rüzgâr yön değiştirmiş ve bu sefer de yavaştan, batı yönünden kendini hissettirmeye başlamıştı. Kendi kendime, boş ver Can dedim, nasıl olsa birazdan düzelir… Kazın ayağı öyle değilmiş! Oğlakçı’dan sonra batıdan bir rüzgâr başladı, anlatamam; fırtınaydı sanki! Eskişehir’e kadar bir an olsun durmadı. Sadece Eskişehir’e yaklaştığım zamanlarda biraz hızı azaldı ama yine esmeye, beni de bezdirmeye devam etti. Bazen o kadar şiddetli esti ki, dengemi bile zor sağlıyordum. Sivrihisar girişindeki TŞOF tesislerine çok zor ulaşabildim. Bu arada, daha evvel yaptığım seyahatlerde uğradığım Yüceller Tesisleri’nin kapanmış olduğunu öğrendim ve çok üzüldüm. Yüceller’den TŞOF’a kadar, yolumun üzerinde kaç benzin istasyonu varsa, hepsinin marketi kapalıydı, içecek suyum da kalmamıştı. Acilen TŞOF’a gitmem gerekiyordu ve rüzgâr buna izin vermiyordu. Bir ara, yeni açılmış bir lokanta gördüm ve karnımı doyurmak için patlıcanlı, etli bir yemekle, yoğurt istedim. Ortamdan pek hoşlanmadığım için, tabağımdakileri alelacele bitirdim ve oradan ayrıldım. Neyse, zor da olda TŞOF’a ulaştım ve biraz dinlendim, çay içtim, internete girdim. Polisin, Taksim’deki Gezi Parkı’nda insanlara saldırdığı, parka sahip çıkmaya çalışan gençlerin çadırlarını yaktıkları haberlerini okuyunca dehşete kapıldım.

 

Rüzgârdan dolayı, acaba bu gece burada konaklar mıyım düşüncesiyle bir gecelik oda fiyatını öğrendim ama dinlenip, biraz enerji toplayınca devam etmeye karar verdim. Rüzgâr dinmemiş, bisiklet sanki hareket etmiyordu Ara sıra inip bisikleti ittim ve bir taraftan da kilometre saatini kontrol ettim. Yürürken 5-6 km/s, bisikletle 7-8 km/s… Dedim, bu iş olmayacak; bir yerde konaklamam lazım. O sırada, Eskişehir’deki kuzenim Tevfik aradı ve

“abi, neredesin, geliyor musun” diye sordu. Durumu anlattım,

“bu akşam gelemeyebilirim” dedim. O da

“abi, 90 km kalmış, yaparsın sen bu mesafeyi” dedi.

DSC00607

Kaymaz yakınlarındaki Şehit Hüdaim Öner Hayratı (bu seyahatte çektiğim tek fotoğraf)

Yapar mıyım, yapmaz mıyım diye düşünürken, eniştem Armağan abi aradı ve beni yemeğe beklediklerini söyledi. İyice gaza geldim ve çok düşük hızlarda da olsa ilerlemeye çalıştım. Rüzgârın yavaşladığı bir zamanda, hızımı yükseltmeyi denediysem de, yorgunluğun etkisiyle, pek başarılı olamadım. Bu arada, devamlı rüzgâr sesinin, böyle bir performans esnasında, insanı depresyona sokabilecek nitelikte olduğunu da söylemeliyim. Eskişehir’e 30 km kala, bir benzin istasyonundan su ve soda aldım. Bu arada, hoparlörlerden güzel tınılar kulağıma geliyordu. Frank Sinatra çaldı mesela… Arkasından da eski ama bilindik, benzer türde parçalar… Bu müzikleri kim çalıyor diye sordum. Kasadaki arkadaş,

“ben” dedi. Sonra,

“değiştireyim mi” diye sordu. Ben de,

“sakın!” dedim.

Kendisine de bu güzel parçaları çaldığı için teşekkür ettim. Adamın ismi de Can’mış bu arada… Motosikletle ya da arabayla bu yoldan geçersem, muhakkak bu istasyondan yakıt alacağım. Size de tavsiye ederim; istasyonun adı “Remoil”

Saatlerdir Organize yokuşunu bekliyordum ve nihayet o an geldi. Kendi kendime espriler yapıp, oyunlar oynadım bu sefer. Çantamdan puro büyüklüğünde bir cevizli sucuk çıkarttım ve sanki keyif purosu içer gibi yapıp, parmaklarımın arasına sıkıştırdım. Bu sırada da, sanki bir yolcu uçağının pilotuymuşum da kuleden iniş izni istermiş gibi bir edayla “inişe geçiyoruz” falan dedim kendi kendime. Görünen o ki, rüzgârdan kafayı iyice yemişim…

Durmadan, Eskişehir tabelasına kadar yokuş aşağı indim. Saat 8’i çeyrek geçiyordu ve çok güzel bir gün batımı vardı. O kadar sıkılmıştım ki, bir an evvel teyzemlere gitmek istediğimden, fotoğraf bile çekmek içimden gelmedi. Eskişehir’e geldim ama teyzemlerin Batıkent’teki evlerine kadar 20 km daha gitmem gerekiyordu. Bu son 20 kilometreyi de gittim ve saat 9 buçukta teyzemlere geldim. Ankara’dan Eskişehir’e yaptığım bu üçüncü seyahat, tam olarak 16 saat, 10 dakika sürdü.

Bu zorlu günün benim için önemi çok büyük. Bitpazarından alıp, topladığım bu ağır bisikletle, arkamda yük varken, kötü hava koşullarında 245 kilometre yol yapabilmek, seyahatimin geri kalan kısmı için bana güven verdi. Bisiklet hiçbir sorun çıkarmadı; vitesler, frenler ve tüm aksam hatasız çalışıyordu. Seyahatimin geri kalan kısmında endişe etmeden yola devam edebilirdim artık.  Bu arada, 16 saat boyunca yaklaşık 12 litre su  içip, 3 kilo da vermişim. Uzun zamandır 80 kilonun altını göremiyordum; basküldeki 79 rakamını görünce biraz da keyiflendim.

 

 

 

 

 

Bisikletle Ankara Eskişehir(2) 01.10.2012

Geçen hafta, havaların güzel gitmesini fırsat bilerek, Ankara’dan Konya’ya bir bisiklet gezisi yapayım dedim. Pazartesi sabah saat 5 buçuk gibi evden çıkmayı planlıyordum. Gece yatmadan önce son kez meteorolojinin sitesine baktığımda, Konya ve civarında havanın gök gürültülü ve yağmurlu olacağı uyarısını okudum. Sabah uyandım, Konya’ya gitmeye niyetliyken Eskişehir’e gitmeye karar verdim. Havanın durumuna göre Bozüyük’e, belki de Bilecik’e kadar da devam ederim diye düşündüm. Daha önce Eskişehir’e gittiğim ve o seyahatin fotoğraflarını burada yayınladığım için bütün yolu tekrar anlatmak istemiyorum.

https://bisikletgezilerim.wordpress.com/category/ankara-eskisehir-12-07-2012/

Kısaca, sabah 6’yı 5 geçe yola çıktım, akşam 4 buçukta Eskişehir’e ulaştım. Hava çok güzeldi, düşmeseydim ve daha sonra lastiğim patlamasaydı Eskişehir’e 1 saat erken varıp, Bilecik’e doğru yola devam edebilirdim. Bunu güzel bir antrenman gezisi olarak kabul edip Bilecik planımı seneye erteledim.

Görsel

Eskişehir il sınırı

lk molamı Oğlakçı girişindeki Yüceller Tesisleri’nde verdim. Burada 2 tas cacık ve 2 bardak çay içtim, arkasından bir adet kadayıf yedim ve kendime geldim. Boşalan suluğumu doldurdum ve yola çıktım.

Sivrihisar girişindeki TŞOF Tesisleri’nde kısa bir internet molası verdim. Yıllardır önünden geçer dururum, bir kere bile uğrama fırsatım olmamıştı bu tesise. Burada wi-fi olacağını tahmin ettim ve portakal suyumu içerken internetten de fotoğraflarımı, geziyle ilgili notlarımı vs paylaştım.

Ankara’dan Eskişehir yönünde, Sivrihisar’a 13 km kala, 121 ile 124. kilometrelerde sevmediğim bir yokuş var. Bu uzun yokuşun sağ tarafında, gidilen yola dik koyulmuş, şerit şeklinde beyaz kasisler var. Sağdan gitsen bisiklet zıplıyor, soldan gitsen yanından araçlar geçiyor… Yaklaşık 3 km bu çirkin yokuşu çekmek zorunda kalıyorum her seferinde.

Kasisli yokuş

 

 

Görsel

Sivrihisar girişi, TŞOF Tesisleri

Sivrihisar’dan çıktım, 5 km sonra ön lastiğimin patlamış olduğunu fark ettim. Bisikletimi uygun bir yere çektim, ön lastiği çıkardım, iç lastiği yedeğiyle değiştirdim ve yola devam ettim.

Görsel

(Keyfimin kaçtığı anlar. Yolda lastik tamiri)

Patlamış iç lastiği yedeğiyle değiştirmesine değiştirdim ama bu sefer de yedek lastiğin sibobu kalın geldi ve dış lastikte potluk yaptı. Bu da sürüşte dengesizlik yarattı. En yakın benzin istasyonuna gittim, lastiği tekrar söktüm, sorunu düzeltmeye çalıştım. Mükemmel olmadı ama beni Eskişehir’e kadar idare etti.

Lastik sorununu da hallettikten sonra yola hızla devam ettim. Hava çok güzeldi, rüzgar da mani olmadı, hatta ara sıra destek bile oldu bana. Sivrihisar’dan sonra yaklaşık ortalama 40 km/saat hızla Eskişehir’e kadar gittim. Bu ortalama hız, bugüne kadar yaptığım en hızlı uzun mesafe ortalamasıydı.

Görsel

Eskişehir 35 km kala bir benzin istasyonunda güzel bir Massey Ferguson gördüm

Massey’le fotoğraf çekildikten sonra tam gaz Eskişehir’e doğru pedal çevirdim.

Görsel

Ve Eskişehir, nüfus, rakım… Bu tabelaya bu sene ikinci kez ulaştım bisikletimle

Tabela önünde bu fotoğrafı çekmek biraz vaktimi aldı. Bu pozu çekebilmek için yoldan geçen birinden yardım istedim. O sırada o da dolmuş bekliyormuş, aceleye geldi; olmadı. En sonunda, yolun kenarından bulduğum bir kaldırım taşını yere dik yerleştirerek üzerine fotoğraf makinemi koydum ve fotoğrafı çekebildim. Bu tabelanın yakınlarından geçerseniz o kaldırım taşını muhakkak göreceksiniz.

Eskişehir’e geldikten sonra şehir merkezine uğramadım, Kütahya Yolu’ndan devam ettim. Batıkent’e gidecektim ama yolu şaşırdığım için dolandım durdum. Batıkent, Kütahya değil Bursa yolundaymış… Sora sora Batıkent’i bulduğumda kilometre saatimde toplam 251 km yol yaptığım yazıyordu.

Bu yazıda anlatmak istediğim, bir bisiklet turu değil aslında! Türkiye’deki insanların bisiklete olan ön yargıları, bisiklete bineni insan yerine koymamaları, bizleri trafikte araçtan saymamaları, bisiklet kavramını bilmemeleri, tanımamaları.

Yolların durumunu, yola atılan pislikleri daha önceleri hep yazdım, fotoğrafladım, yayınladım internet sitelerinde. Yolların durumundan ziyade, insanımız hala bisikleti tanımıyor. Bir önceki yazımda (https://bisikletgezilerim.wordpress.com/2012/10/06/27-08-2012-ankara-afyon-gezisi/) Afyon’da öğretmenevine bisikletimi almadıklarını yazmıştım. Bir hafta öncesinden rezervasyon yaptırıyorum, 14 saat yorucu bir seyahatin sonrasında yemek yiyip, duş alıp dinlenmek istiyorum ama, adamlar bisikletimi otele almıyorlar! Akşam hava kararmış, saat 8’de Afyon’da otel aramıştım. Ertesi gün Ankara’ya dönmek için Afyon otogarına gittim, bu sefer bisikleti bagaja almayız dediler, sorun çıkardılar. Anadolu firmasının yazıhanesindekiler “tamam, biz alırız” demelerine rağmen muavini ayrı, şoförü ayrı sorun çıkartmıştı. Geçen günkü Eskişehir gezimde de benzer hikayeler oldu. Dün Eskişehir TCDD Gar’a gittim, nöbetçi müdür yardımcısıyla görüştüm. Bisikleti trene alamam diyor!

Muhabbet aynen aşağıdaki şekilde gelişti…
– Yahu, tren boş, bisiklet desen incecik bir şey, acelem var, Ankara’ya dönmem lazım…
– Yok, alamam…
– Yahu, neden?
– Kurallar böyle…
– Avrupa’da hızlı trenlere bisikletleri alıyorlarmış ama… Bir de Avrupa Birliği’ne girmeye çalışıyoruz…

– Avrupalı hızlı trenle 50 sene önce tanıştı; biz ise 3,5 yıl… Bizim onların seviyesine gelmemiz için 50 sene, belki 100 sene geçmesi gerekecek.

– E bir yerden başlayalım, alın şunu trene!

– Sana izin versem, başkaları da görecek.

– E görsün…

Falan filan…

Baktım olmayacak, otogar’a gittim ben de… Bu sefer otogarda bir sorun çıkarmadılar, hatta sağ olsunlar kibar da davrandılar. Sebebini de tahmin edebiliyorum… YHT seferlerine başladıktan sonra Eskişehir Ankara arasındaki otobüs firmaları yolcularının çoğunu kaybetti. Otobüsler de genelde boş, bisiklete de ses çıkarmadılar. Truva firmasıyla geldim Ankara’ya. Muavin arkadaş çok iyi davrandı ve bisikletimi bagaja koyarken yardımcı da oldu. İsmini soramadım ama kendisine teşekkür ediyorum buradan.

Neyse, Ankara’ya geldim, AŞTİ’nin içinden geçerek Ankaray’a gittim, metro kartı aldım ve…

– Hoopp! Giremezsin!
– Nasıl ya?
– Yasak!
– Ya olur mu? Kaç kere geçtim, kimse bir şey demedi bugüne kadar!
– Yasak beyfendi, yasak!
– Kim buranın müdürü, amiri?

– Aha, orada…
Gittim, kapısını çaldım amirin.
– Beyefendi, bisikletimi metroya almıyorlar…
– Kurallar böyle, alamayız!
– İyi, peki… (İçimden küfrederek dışarı çıktım)
Dışarı çıktım ama, dışarıda fırtına, rüzgar, hava kararmış, trafik kalabalık… Geri döndüm, amirin yanına gittim…
– Dışarıda fırtına var, alın şunu lütfen, ineceğim zaten Maltepe’de!
– Yok, olmaz, kurallar böyle. Bana ceza keserler, memuriyette işler böyle. Taksiye bindir bisikletini… Seni alırsam ne derler bana? Her yerde kameralar var…

Rüzgar olmasa, hava aydınlık olsa metroya sokmaya çalışmaz, doğrudan eve giderdim. Üstelik bir de mesai çıkışı; insanlar çok kötü araç kullanıyorlar, mecbur kaldım… Neyse, düşük viteste yavaş yavaş eve geldim bir şekilde. Konuya dönecek olursak, her yıl onbinlerce bisikletin satıldığı 75 milyonluk bir ülkede, 2012 senesinde böyle saçmalıkların, ilkelliklerin yaşanması çok canımı sıkıyor. Bisikletler trenlere de, otobüslere de metrolara da belli sınırlar içerisinde alınmalı. Otobüslerin bagajlarında motosiklet, çekyat, büyük çuvallar, ağır inşaat malzemeleri vs taşındığını gördüm kaç kere. Bisiklet neden taşınmasın?

Bir başka gezide görüşmek dileğiyle

Can Onur (www.twitter.com/ichbincan)

Bisikletle Ankara Afyon 27.08.2012

27 Ağustos 2012, günlerden Pazartesi… Saat 05:45′te Ankara Maltepe’den yola çıktım. E90/D200 karayolu üzerinden sırasıyla Temelli, Polatlı, ve Oğlakçı’dan geçerek Sivrihisar’a geldim. Sivrihisar’a sapmadım, kavşaktan E96/D260 Karayolu’na döndüm.

 

Görsel

E96/D260 karayolunda bir benzin istasyonunda…

Bu yolu takip ederek sırasıyla Yukarıkepen, Aşağıkepen, Gömü, Köroğlu Beli, İscehisar’dan geçerek akşam saat 8 sularında Afyonkarahisar’da oldum. Kilitli pedal, spd ayakkabı olmaması ve guneybatı’dan esen şiddetli rüzgarın da etkisiyle 12 saat olarak planladığım 260 kilometrelik geziyi ancak 14 saatte tamamlayabildim. Afyon’a geldiğimde 1 hafta öncesinden yer ayırttığım öğretmenevine gittim, fakat resepsiyonda çalışan görevli, bisikletimi otele alamayacağını söyleyince o saatte, o yorgunluğun üzerine Afyon’da otel aramak zorunda kaldım. Neyse, Çınar Otel’de yer buldum, akşam yemeği yedim, duş aldım ve güzel bir uyku çektim.

IMG_2579

E96/D260 karayolundaki Türk Petrol istasyonunda çay molası ve amcalarla muhabbet…

Sivrihisar’dan sonra Afyon’a kadar giden E96/D260 Karayolu, seyahat ettiğim en düzgün asfalt yollardan biriydi. Tabir caizse kaymak gibi pürüzsüz, güzel bir asfalttı.

Görsel

Afyonkarahisar il sınırı

Yola atılmış çöpler, içine işenmiş pet şişeler, kullanılmış çocuk bezleri, kırılmış bira ve soda şişeleri, asfalta yapışmış sakızlar ara sıra sinirimi bozduysa da seyahatin geneli keyifli geçti.

Bu arada, o pürüzsüz asfaltta ilerlerken komik bir olay yaşadım… Suluğum boşalmış, en yakın benzin istasyonu kilometrelerce uzakta ve çaresizlikten, içinde su kalmış mı diye yol kenarına atılmış pet şişelere baktığım bir anda, bir ağacın altında duran bir otomobil ve birkaç insan gördüm. Yaklaştıkça, otomobilin yanındaki insanların, o ağacın altında bir şeyler yediklerini farkettim ve içebileceğim bir şey bulma ümidiyle otomobilin yanına gittim. Merhaba bile demeden, son derece ilkel bir tavırla, sadece susuzluğumu gidermek için, “meyva falan var mı yanınızda” diye sordum oradakilere… Önce şaşkın şaşkın baktılar, sonra da durumumu anladılar ve bana birkaç küçük salkım üzüm verdiler. Üzümü yedikten kısa bir süre sonra normale döndüm ve ancak o zaman kelimeleri toparlayıp teşekkür edebildim kendilerine. Üzümden sonra, biber dolması da ikram ettiler ve o enerjiyle, yolumun üzerindeki ilk benzin istasyonuna kadar zorlanmadan gidebildim. Yaşadığım bu olayda, susuz kalınca vücudumun nasıl tepkiler verdiğini, böyle bir durumda, farkında olmadan nasıl ilkel bir canlıya dönüştüğümü, ihtiyacım olanı elde edince, kısa bir sürede nasıl normale döndüğümü görmüş oldum.

Köroğlu Beli’ne kadar neredeyse hiç ağaç yok diyebilirim. Her yer alabildiğine sarı, ot, bozkır… Böyle yollar bisiklete binen için sıkıcı olmasına rağmen, yıllar önce onurlu bir mücadelenin yaşandığı bu coğrafyadan geçmek, bana bol bol düşünme fırsatı verdi.

Görsel

(Gömü… Cumhuriyetin kazanıldığı topraklar…)

Aynı iklimde, aynı coğrafyada fiziksel efor harcamak, 90 sene önce o mücadeleyi yapan insanları ve bugünü düşünmek, yolun monotonluğundan uzaklaştırdı beni.

IMG_2597

Köroğlu Beli’nden önceki son mola (Selfie kavramını ilk bulan kişi benim)

 

Görsel

Köroğlu Beli’ni çıkarken, Cumhuriyet Tesisleri’nde mola… Cumhuriyet Tesisleri’nde güzel sucuk yapılırdı. O lezzet maalesef çok eskilerde kalmış.

Seyahat esnasında video kayıtları aldım. Bu kayıtlardan seçtiğim 3′er saniyelik bölümleri birleştirerek 2 dakikalık müzikli bir klip yaptım. Video çektiğim için fotoğrafa fazla yer veremedim.

Görsel

(Ankara Afyon arası, 1 günde katettiğim toplam mesafe: 260 km)

Bu geziyle ilgili videoyu aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.
http://www.youtube.com/watch?v=oABXwM3l6h4&feature=g-upl

Bir sonraki gezide görüşmek dileğiyle…

Can Onur (www.twitter.com/ichbincan)

Bisikletle Ankara Eskişehir 12.07.2012

12 Temmuz 2012 Perşembe günü, sabah saat 06.10’da, Ankara Maltepe’den yola çıktım. E90/D200 karayolunu takip ederek sırasıyla Temelli, Polatlı, Oğlakçı, Sivrihisar ve Kaymaz’dan geçip saat 17:15 civarı Eskişehir’e vardım.

Ceplerime iki adet iç lastik, yama kiti, levye, zımpara, yapıştırıcı, güneş kremi, tatlı kuruyemiş, yedek iç çamaşır, çorap, diş fırçası vs koydum.

Yola çıktıktan 2,5 saat sonra Polatlı’ya vardım. Tabela ve yerleşim yerlerinin fotoğraflarını çekmek dışında pek duraklama ihtiyacım olmadı. Polatlı’da durmadım, devam ettim. Polatlı çıkışında bir benzin istasyonunda kısa bir su molası verdim. Daha sonra, Oğlakçı’ya gelmeden Yüceller Tesisleri’nde bir mola verdim. Biraz yorulmuştum; soda ve su içtim, yoğurt yedim. Biraz kendime gelince tekrar yola devam ettim. Sivrihisar sapağına doğru, hızlı bir iniş yaptım, daha sonra yemek yemek üzere Sivrihisar’ın merkezine gittim.

Ufuk Pide Salonu diye bir lokantaya oturdum; et güveç, pilav üstü kuru fasulye ve cacık istedim. Yemekleri çok beğendim; Sivrihisar’a yolu düşenlere öneririm.

Yemeğimi yedikten sonra Ufuk Pide’nin az ilerisindeki çay bahçesinde ayaklarımı uzattım,  1-2 bardak çay içtim ve biraz dinlendim. Dinlendikten sonra tekrar Ufuk Pide’ye gittim, lavaboda elimi yüzümü yıkayıp, güneş kremimi tazeleyip Eskişehir’e doğru tekrar yola koyuldum.

E90/D200 yolunun Sivrihisar’dan sonraki bölümü, özellikle Kaymaz’a kadar çok güzel. Kaymaz’ı geçtikten sonra batıdan doğuya doğru kuvvetli bir rüzgar vardı. Bu rüzgardan dolayı, biraz da fotoğraf bahanesiyle kısa duraksamalar yapmak, minik molalar vermek zorunda kaldım. Benzin istasyonları ve tesislerin olmadığı bölgelerde, çeşmelerden su ihtiyacımı karşıladım.

Eskişehir’e yaklaştıkça sabahki enerjimin kalmadığı apaçık ortadaydı. Küçük beyaz kilometre tabelalarına bakarak kendimi motive etmeye çalışıyordum. 200/08/054 yazan tabelayı görünce 54 km sonra hangi yerleşim yeri var diye merak ediyor, ne zaman 053 yazacak, ne zaman 052 yazacak diye saatime bakıp, ortalama hızımı yol bilgisayarıma bakmadan hesaplamaya çalışıyor, vakit geçiriyordum.

Neyse, son bir yokuş kalmıştı; Organize Sanayi yokuşu… Bu adı ben koydum, belki başka bir adı da vardır. Sevgi ve hoşgörü şehri Eskişehir’e hoşgeldiniz” tabelası, bu uzun ve dik yokuşun bittiğini söyler. 6-7 kilometrelik inanılmaz bir inişin beni beklediğini düşünürken rüzgarın hızımı kesmesi keyfimi kaçırdı.

Sabahın 6’sından beri sırf  Eskişehir/Nüfus/Rakım tabelasını görmek için pedal çevirdim. Nasıl mutluydum anlatamam! Bu tabelayı görünce bütün sıkıntı geçecek zannediyordum; oysa… Oysa, maganda sürücüler arasında şehir merkezini bulana kadar çektiğim sıkıntı, 11 saat çektiğim fiziksel ve psikolojik sıkıntıyı katladı diyebilirim.

Eskişehir tabelasının olduğu yere yakın bir bakkaldan su ya da soda içtim; hatırlamıyorum. Bakkal, müşterilere promosyon amaçlı ya da jest olsun diye ücretsiz lokum veriyordu. Bu, benim için güzel bir ödüldü. Bir tane yedim, bir tane daha, bir tane daha… Sonra, ayıp olmasın diye bir tane daha istemedim ve şehir merkezine doğru yola devam ettim.

Eskişehir merkezine geldim sağ salim. Gelir gelmez de sevgili yol arkadaşımın Porsuk manzaralı bir fotoğrafını çektim. Kilometre saatimde, 240 kilometre yol yaptığım yazıyordu.

Buraya gelince bazı tanıdıklarımı ziyaret ettim. Luthier Özgür ve Osman Tanaçan’a uğradım, biraz gezindim, sonra da akşam teyzemlere Batıkent’e gittim.

Eskişehir’in emektar fotoğrafçısı, çok sevdiğim Osman Tanaçan’ın stüdyosunda yol arkadaşımla beraber fotoğraf çektirdik. Belki ileride o fotoğrafları da paylaşırım. Batıkent’e geldiğimde kilometre saati 250 km’yi gösteriyordu. Yolculuğumu burada noktaladım.

Bu geziyle ilgili videoyu aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.

http://www.youtube.com/watch?v=dqPhmvquLBI&feature=g-upl

Başka gezilerde görüşmek dileğiyle…

Can Onur (www.twitter.com/ichbincan)