Muğla çevresi (Mayıs 2013)

5Geçen sene, Dalaman ile Marmaris arasında yaptığım engebeli gezilerde beni yolda bırakmadığı için, yıllar önce hurdacıdan satın aldığım, zamanla paslanmış, her yeri dökülmek üzere olan eski dağ bisikletimi elden çıkarmak yerine, Ankara’ya getirip hayata döndürmüştüm. Bisikletimin yenilenme hikayesinin ilk aşamalarını, “Bir renovasyon hikayesi” adlı bölümde anlatmıştım.

Bisikleti topladığım ilk günden bugüne 1 sene geçti ve bu süre zarfında da bisiklet üzerinde birçok değişiklik yaptım. Geçen sene pas içindeki bu emektar, şimdi şehirler arası, hatta ülkeler arası bir yolculuğa çıkabilecek donanıma sahip.

Bisikletimin son halini denemek, uzun süreli, çadırlı, çantalı, yüklü bir seyahatte ne gibi eksikleri var, bunları anlamak ve eksiklerini gidermek, biraz da kafa dinlemek için, her sene olduğu gibi bu sene de soluğu Sarıgerme’de aldım. 1 Mayıs gecesi, saat 9 çeyrek sularında evden çıkıp Eskişehir yolundaki Ulusoy terminaline gittim. Eskişehir yolunda, hızlı seyreden araçlar arasında, yüklü bisikletle karşıdan karşıya geçemeyeceğimi düşünerek, terminale kadar bu yolda ters istikamette gitmek zorunda kaldım. Otobüsün kalkmasına 2 dakika kala terminale geldim ve bisikleti otobüsün bagajına yerleştirdim. Hazır konusu açılmışken, bisikletle seyahat edenleri yakından ilgilendireceğini düşündüğüm önemli bir konuya da değinmek istiyorum. Birçok kere bisikletlerimizi şehirler arası yolcu taşıyan otobüslerde taşımak zorunda kalmışızdır ve bisikleti bagajda taşıma taleplerimiz genelde reddedilmiştir. Bu konuda, Ulusoy firmasını diğer firmalardan ayırmak istiyorum ve şu ana kadar bana bir kere bile zorluk çıkarmadıkları için de kendilerine teşekkür ediyorum. Normalde olması gereken, fakat görmekte zorlandığımız bir durum olduğundan, anlatma gereği duydum.

2 Mayıs sabahı, saat 7 buçuk’ta Dalaman otogarında indim. Otogar, Dalaman’ın 5 kilometre uzağında, Antalya Muğla karayolu üzerinde bir yere alınmış geçen sene. Otobüse binerken söktüğüm bisikletimi toparladım, çantamı, çadırımı, matımı bisikletin bagajına yükledim, otogarın karşısındaki benzincide lastiklere hava bastım ve Dalaman’a doğru yola koyuldum. Dalaman’da bir hırdavatçıda alışveriş yapıp eksiklerimi giderdikten sonra, Fevziye köyüne, yörede Kükürt diye adlandırılan su kaynağının olduğu yere gittim. Yaklaşık 20 yıldır tanıdığım ve çok sevdiğim, Kükürt’ün yanındaki lokantanın sahipleri, Ali Kirtik ve eşi Serpil Kirtik ile beraber kahvaltı yaptık. Bu arada, Fevziye köyünü ilgilendiren olası bir çevre felaketi ile ilgili de önemli bilgiler öğrendim.

02200027

Kükürt (Mayıs 2011, Lomo Smena Symbol, Tmax100)

02200025

Kükürt yolu (Mayıs 2011, Smena Symbol, Tmax100)

Adnan Menderes döneminde, bu bölgedeki arsalar, ekilmesi ve ürün alınması amacıyla köylülere paylaştırılmış fakat o yıllarda, kötü koktuğu için “kokar su” denilen bu kükürtlü su kaynağının olduğu arsayı kimse almak istememiş. Arsalar, köydeki bir kişi dışında herkese pay edilmiş ve geç başvurduğu için o kişiye, yani Ali Kirtik’in babasına da, kimsenin istemediği ve köylüler tarafından tarıma müsait olmadığı düşünülen bu birkaç dönümlük arazi uygun görülmüş. Zaman içinde, bu istenmeyen araziyi ekip biçen Ali Kirtik’in babası, her sene ürün almaya başlamış ve ailesiyle bu topraklara yerleşmiş. İlerleyen yıllarda devlet, köylülere tarım yapmaları için verilen bu arsaların tapularını da köylülere vermiş ve onları arsa sahibi yapmış. Son zamanlarda çamur banyosu, termal turizm, spa merkezleri gibi kavramlar değer kazanmaya başlayınca, bazı firmalar da, bir zamanlar değerli görülmeyen bu kükürtlü su kaynağını, kendi menfaatleri doğrultusunda işletmek isteyip, Fevziye köyü yolu üzerine iş makinalarını getirerek burada yaşayan arsa sahiplerinin huzurlarını kaçırır olmuşlar. 1956 senesinden beri arsa sahibi olan Kirtik ailesi de, bu firmaların tacizlerinden son derece şikayetçi.

1993 senesinden beri her sene gelirim buralara. Birçok doğal ve tarihi güzelliğin bir arada olduğu bu önemli bölgenin, geçen her senede yok oluşuna şahit oluyorum. Yüzlerce, belki de binlerce ağaç kesildi burada! Sit alanı olduğu iddia edilen Fevziye ve Sarıgerme arasındaki bölgeyi, önce 5 yıldızlı oteller, tatil köyleri, daha sonra yazlık siteler işgal etti. Şimdi ise ağaçlar, verimli topraklar, pamuk, enginar, karpuz tarlaları ve bu arazilerde yıllardır tarım yapan Fevziyeli’ler, termal tesis yapmak istediklerini söyleyen bazı şirket yetkililerinin çirkin tacizleriyle yüz yüzeler!

Seyahate çıkmadan birkaç hafta önce, Kükürt’teki bu durumdan haberdar olmuştum. Bir şeyler yapılabilir ümidiyle, internette bir imza kampanyası başlatıp, bazı sivil toplum kuruluşlarıyla bu konuyu paylaşmıştım ama, dişe dokunur bir ilgi görememiştim maalesef. Rantın, para denen şeyin, tabiattan ve tarihi güzelliklerden daha çok önemsendiği, saygının, sevginin, hoşgörünün, neredeyse hiç olmadığı bir toplumda yaşadığım gerçeğiyle bir kez daha yüz yüze gelmiştim.

03.05.2013 / Cuma

1

Alev Gözleme

Çantamı hazırladım ve öğlen 2 gibi Sarıgerme’den yola çıktım. Önce, Gökbel köyüne, İztuzu plajını yükseklerden gören Alev Gözleme’ye gittim. Yıllardır gitmekten sıkılmadığım yerlerden biri de burasıdır. İztuzu Plajı’nı, Yılanlı Göl’ü ve Dalyan Deltası’nı kuş bakışı görmek, çay içmek, ballı gözleme yemek, bu harika ortamda kitap okumak, yazı yazmak, oradaki keçi yavrularıyla oynamak, arıların, ari001böceklerin fotoğrafını çekmek beni dinlendiriyor. Saat 16;20’de Alev Gözleme’den ayrıldım ve Dalyan’a doğru yola koyuldum. Dalyan’da Fevziyeli bir tekneci, 5 liraya beni çayın karşı tarafına geçirdi. Karşıya geçtikten sonra, Sultaniye’ye doğru devam ettim, Ekincik kavşağına gelmeden hemen önceki hayrattan su içtim ve boşalan şişelerimi doldurdum. Geçen sene çıkamadığım Ekincik yokuşunu, bu sefer arkamda yükle çıkmak üzere Ekincik yönüne saptım. 5 kilometrelik, %10 eğimli bir yokuştan sonra Ekincik koyunu nihayet görebildim. Yokuşun sonuna geldiğimi düşünerek biraz fotoğraf molası verdim. Yokuşu çıkarken, yolda karşılaştığım keçilerin sahibi olan çobanla karşılaştım; elinde sopası,  yürüyordu.

2

Sultaniye yakınları

3

Ekincik Koyu

Selamlaştık, biraz sohbet ettik. Yakınlardaki bir köyün muhtarı olduğunu söyledi… İsmi Rahim’miş; beni çok uzaktan, yokuşu tırmanırken görmüş.

“Zor olmuyor mu böyle bayır çıkmak?” diye sordu.

Daha sonra da mesleğimi… Müzisyen olduğumu söyledim. Benim istihbaratçı olduğumu düşünmüş… Ne alakaysa? Başka gezilerde, başka yerlerde de, beni polis vs zanneden köylüler olmuştu. Gezmek, seyahat etmek o kadar uzak, o kadar anlaşılmaz bir olay olmalı ki, insanlar seyahat eden birilerini gördüklerinde, köylerinde araştırma yapmaya gelmiş bir ajan ya da onlara zarar verecek biri olabileceğimi düşünebiliyorlar.

Ekincik’e ne kadar yolumun kaldığını sordum. Köylüye yol sormayacaksın arkadaş! Bunu der bunu bilirim… Eliyle, çok yakınmış gibi göstererek;
“Aha, şurayı çık, hemen aşağıda… “

2 km daha yokuş tırmandım ve nihayet inişe ulaştım. 2 kilometre uzunluğunda, yüzde 10 eğimli yokuş demek, Cinnah Caddesi’ni çıkmak demektir. Yokuş çıkmakla bir derdim yok ama, insan ara sıra, motive olacağı cümleler de duymak istiyor bazen. Bakalım nasıl bir iniş bekliyor beni? Yol biraz bakımlı olsa muhteşem bir iniş olacaktı ama yine de, ortalama 50’yle, 55’le uzun bir süre gidebildim.

Ekincik 5yokuşunu çıktıktan sonra, Ova Mahallesi’nde bakkal gibi bir yerin verandasında oturan amcalarla sohbet ettim, onlara nereye çadır kurabileceğimi sordum. Bu arada, bakkalda da tost yapılıyormuş. Karışık tost ve bir bardak da çay aldım. Tost çok güzeldi, ya da yorulduğumdan bana öyle geldi… Neyse, çadır kuracağım yeri öğrendim ve amcaların tarif ettikleri yere gittim.

1

Ekincik

Camping yazan yere dönüp, çadır kurulacak uygun bir zemin ararken, ağaçların arasında eski bir karavan gördüm. Karavanın yanında, daha sonra isminin Şeref olduğunu öğrendiğim bir adam, tavada balık kızartıyor, salatayı ve rakıları hazırlayan eşi de ona yardım ediyordu. Bana, “gel beraber yiyelim” dediler. Böyle güzel bir teklife hiç hayır diyebilir miydim? Çadırımı kurup, bisikleti ve çantayı çadırın içine koyduktan sonra, Şeref abilerin karavanına gittim. Denizden yeni çıkmış taze balık ve çoban salata çok güzeldi. Yemek yerken, bir yandan da muhabbet ettik. Saat 9 buçuk gibi müsaade istedim ve çadırıma geldim.

Bugün izlediğim güzergah: Sarıgerme-GökbelGökbel-Ekincik

04.05.2013 / Cumartesi

Sabah erken kalkıp Ekincik koyunda denize girdim. Henüz okullar kapanmadığı ve yaz sezonu başlamadığı için, tek başıma yüzme keyfini yaşayabildim bu bir haftalık seyahatte. 6Denizden çıktıktan sonra çadırı topladım, bisiklete çantaları yerleştirdim ve Şeref abilerle vedalaşıp, verandasında amcaların oturduğu bakkala gittim. Tost yiyip çayımı da içtikten sonra Marmaris’e gitmek üzere yola koyuldum. Henüz öğlen olmamasına rağmen hava çok sıcaktı. Sarıgerme’den yola çıktığımdan beri birçok yılan ölüsü ve akrebe rastladım. Mevsim normallerinin üzerinde bir sıcaklık yaşanıyordu; hayvanlar şaşırmış, yolda sarhoş gibi geziniyorlardı adeta. Hatta, istemeden iki tane yılanın üzerinden bisikletle geçmiş bulundum. Hayvanlara zarar verdim mi diye peşlerinden gittiysem de yılanları yakalayamadım.

4

Ekincik Koyu

Ekincik çıkışından 6,45 km, %10’luk bir yokuş çıktıktan sonra tepeye vardım ve Sultaniye Ekincik kavşağına doğru büyük bir hızla indim. Yolda su bulamam düşüncesiyle, kavşaktaki çeşmeden şişelerimi doldurdum ve Döğüşbelen’e doğru devam ettim. Sultaniye’den sonra %10 yazan 1150 metrelik bir yokuş var ama, %10 gibi dik gelmedi sanki bana; zorlanmadım fazla. Bu yokuşun inişinden hemen sonra 2450 metre uzunluğunda, daha dik bir yokuş var. Bu yokuşu da çıktıktan sonra Döğüşbelen’e kadar bir zorluk yok. Yaklaşık 2,5 kilometrelik bu yokuşu da çıkıp, keyifli bir iniş yaptıktan sonra, saat: 13;24’te Ömer amcanın köşkünde kısa bir mola verdim ve 1 bardak portakal suyu içtim. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yolda, görülen serap gibidir Ömer Keser’in köşkü. Eğer bu yoldan geçecek olursanız, Ömer amcaya muhakkak uğrayın.

Döğüşbelen’den sonra Muğla Fethiye yoluna çıktım, kısa bir %10’luk yokuştan sonra Kızılyaka köyünün girişindeki Osman Aydın’da yemek molası verdim. Geçen sene de burada mola verip dinlenmiştim ama, o zamanlar bisikletim çok bakımsız ve konforsuz olduğundan bu seferki kadar keyifli değildim. Belim ağrıyordu, sele yüzünden de oturduğum bölge tahriş olmuştu. Neyse, önden güveç kabında meşhur Kızılyaka yoğurdu, daha sonra ekmek, acı biber, güveçte kurufasulye, pilav ve salata geldi. Burayı herkese tavsiye ediyorum. Yemekler çok lezzetli, personel çok kibar, servis güzel, fiyatlar uygun ve de wifi imkanı var. Bu gelişimde Osman Aydın’la da tanışmış oldum. Kendisi, müşterilerle teker teker ilgilendi ve herkesin hatırını, bir isteklerinin olup olmadığını sordu.

1

Okaliptus ağaçları, Marmaris yolu

Moladan sonra tekrar yola koyuldum, sırasıyla Çıtlık ve Gökova’dan geçip Marmaris yoluna döndüm. Gökçe köyünde, bir kahvehanenin önünde, çubuk frenli, çift demirli bisikletlerden gördüm; çok hoşuma gidiyor bunlar. Muğla’nın Ula ilçesinde bol miktarda olduğunu duydum bu çubuk frenlilerden. Köylülerin, arkalarında odun, tüp, su bidonu, hatta eşlerini ve çocuklarını bile taşıdıkları bu bisikletlere, hizmet bisikleti deniyormuş. Gökçe köyünden çıkana kadar yolda hiçbir sorun yaşamadım. Gökçe’yi geçip tırmanmaya başladığım sıralarda arka lastiğimin patladığını fark ettim ve bütün keyfim kaçtı. Yola çıkmadan önce, patlama ihtimalinin çok az olduğunu düşündüğüm 2 adet Schwalbe Marathon lastik almıştım. Bu lastikler, gerçekten de çok sağlam ve yolda gidişi inanılmaz keyifli, fakat ne hikmetse, bu pürüzsüz, kaymak gibi asfaltta arka lastiğim patladı.

2

Hizmet bisikletleri

3

Marmaris yolu

Lastiği çıkardım, elimle kontrol ettim ve lastiği patlatan o hain iğneyi buldum. İç lastiği yamadım, fakat… Fakat, yanımda pompa yoktu! Diğer bisikletlerimin iğne siboplu lastiklerinde kullandığım pompanın ucu, bu lastiklerin sibobuna uymadığı için Dalaman’dan ya da Ortaca’dan pompa alırım diye düşünmüştüm, sonra da almayı ihmal edince, elimde çantayla ve onca yükle yolda kalakaldım. Yoldan geçen araçlara otostop çektiysem de kimse durup bana yardım etmedi. Bulunduğum yere en yakın yerleşim yerine kadar yürüyüp, bir yerde lastiğe hava bastırırım diye düşündüm ve çantaları sırtıma yükleyip bisikletle beraber 4 kilometre yürüdüm. Önce, Çetibeli jandarma karakolundaki askerlerden, burada pompa bulamayınca da karakolun yanındaki Çağlayan Restaurant’daki çalışanlardan yardım istedim. Restoran sahibinin, restoran binasının arkasında tamir yaptığı atölye gibi bir yerde kompresörü varmış… Orada arka lastiğime hava bastıktan sonra, restoran sahibine ve çalışanlara teşekkür edip Marmaris’e doğru yoluma devam ettim. Beklemediğim bir rötar olsa da, hava kararmadan Marmaris’e gelebildim.

Bugün izlediğim güzergah: Ekincik-Marmaris

05.05.2013 / Pazar

Hem kahvaltı yapmak, hem de lastiğim patladığında bana yardım etmelerinden dolayı, iade-i ziyaret amacıyla, Çetibeli’ndeki Çağlayan Restaurant’a gittim bu sabah. İçmeler yolu üzerindeki Migros’tan 20 kilometre uzakta olan Çağlayan Restaurant’a, 56 dakikada ulaştım. Marmaris çıkışından, yaklaşık 4,5 kilometrelik, %5 eğimli bir yokuş ve arkasından da 3 kilometrelik bir iniş var. Yol çok düzgün olmasına rağmen, sıcak havada bu yokuş, bunaltıcı olabiliyor.

Daha önce Marmaris’te kahvaltı yaptığım yerlerden hiç memnun kalmamıştım. Güzel hizmet vermekten ziyade, işi ticarete dökmüş; müşteri gelsin, yesin, içsin ve hemen gitsin, yerine yenileri gelsin mantığıyla iş yapan yerlerin çoğaldığı bir Marmaris var artık. Çağlayan Restaurant güzel, sakin bir yer, personeli kibar, fiyatlar bütçeyi fazla zorlamayacak türden. Kötü hizmet veren yerlere gidileceğine, bir sabah Çetibeli’ne gelinip buranın güzel ortamında, su sesini dinleyerek, ördeklere bakarak kahvaltı yapabilirsiniz. Patlıcan reçelinin ve zeytinlerin tadına bakmanızı öneririm.

Çağlayan Restaurant’da kahvaltı yaptıktan sonra Gökova’ya, oradan da Akyaka’ya gittim.

4

Akyaka

Akyaka, doğal güzelliklerinin yanı sıra, mimarisiyle de ünlü bir belde. Bisikletle çok gezdiğim için, gittiğim yerlerdeki çarpıklıkları ve güzellikleri, çok daha yakından inceleme fırsatım oluyor. Anadolu; köprü, saray, han, hamam, medrese, çeşme ve cami dışında, sadece mesken olarak yapılmış inanılmaz güzel binalarla da dolu. Ula ve Akyaka beldeleri de, bana göre mimari açıdan müze olarak gösterilebilecek yerleşim yerlerinden. Akyaka’da binalar, genelde Ağahan ödülü sahibi Nail Çakırhan’ın mimari tarzında yapılıyor. Dışı mavi ya da yeşil aynalı camlarla kaplı, çok katlı, çirkin, ucuz postmodern arayışlardan ziyade, mimarların ve müteahhidlerin, Anadolu’ya bakmaları, güzeli, estetiği araştırmaları iyi olur kanısındayım.

Akyaka’da gezinirken, biraz serinlemek, biraz da dinlenmek için dere kenarında, Kordon diye bir restoranda mola vermek istedim. Yanıma gelen garsona, bir şey yemeyeceğimi, sadece soda içmek istediğimi söylediğimde, oradaki personelden misafirperver bir davranış göremedim. Önce biraz mırın kırın edildi, sonra soda geldi ama, oraya oturduğuma da pişman oldum. Ne bulunduğum huzurlu ortamdan, ne de dinlendiğimden bir şey anladım. “Ye kürküm ye” durumu; Nasreddin Hoca boşa söylememiş… Bir daha uğramamak üzere, orayı terk edip Marmaris’e doğru yola koyuldum.

Gittiğim yerlerde, pahalı restoranlarda yemek yemekten ziyade, ara sokaklarda, genelde esnafın uğradığı, ev yemekleri yapan mütevazi yerleri tercih ediyorum. Yıllar önce Marmaris’te müzik yaptığımız bir yaz, Yiğit Lokantası’nı keşfetmiştik. O zamandan beri ne zaman Marmaris’e gelsem, Yiğit Lokantası’na uğrarım. Midem çok hassas ve kötü yemekler yediğimde kısa sürede tepki veriyor. 13 yıldır burada yerim, bir kere bile midemde yanma, bulantı vs hissi olmadı. Bu arada, Kızılyaka yoğurdu kullanıyorlar; yediğim en iyi “marka yoğurt” diyebilirim. Marmaris’e bu gelişimde, Meryem Ana Mantı Evi adında, ev yemekleri yapan bir yer daha keşfettim ve buranın mantısını denedim. Oldukça güzel ve doyurucuydu; tavsiye ederim. Bisikletle gezenler için, yemeklerin lezzetli olmasının yanı sıra, porsiyonların da doyurucu olması çok önemli.

Sözüm ona, bugün dinlenecektim ama, yine yerimde duramadım ve 77 kilometre yol yaptım. Daha önceki yazılarımda da anlattığım bazı çirkinlikleri, maalesef bu seyahatimde de gördüm. Yollar, araçlardan atılan çöplerle dolu! Özellikle, Gökçe köyü ile Marmaris arasında yapılmış yepyeni yolda, içine işenmiş pet şişeler, kırılmış bira ve soda şişeleri, hatta hatta içi kakayla dolu bebek bezleri gördüm! Ne zaman yola çıksam, benzer görüntülerle karşılaşıyorum…

5

Yollara atılan pislikler

Bugün izlediğim güzergah: Marmaris-Akyaka-Marmaris

06.05.2013 / Pazartesi

Dünkü dinlenme gezisinden sonra, bugünkü planım Söğüt köyüne gitmekti. Enerji ihtiyacımı karşılamak için, İçmeler’den geçerken bir marketten muz ve su aldım. Turisttir, bir daha gelmez mantığıyla, fiyatları kafasına göre yükselten, şark kurnazı market sahibine de kafam çok bozuldu bu arada… İçmeler’den çıktıktan hemen sonra, bir yol çalışmasına denk geldim. Boru mu ne patlamış; yol, çamur içindeydi… Bir müddet bu çamurlu yolda pedal çevirdim. Bisikletin her yeri çamur olunca anladım ki; çamurluksuz bir Karadeniz seyahati, beni sıkıntıya sokacaktı.

6

Turunç yolu

Market sahibine sinirlenmem, akabinde çamura bulanmam, bugün bir şeylerin ters gideceğinin habercisiydi sanki. İçmeler’den çıkıp Turunç yoluna saptım, dik, uzun ve zemini engebeli, tozlu, çok sevimsiz bir yokuş çıktıktan sonra bir yol ayrımına geldim. Çıktığım yokuş o kadar sıkıcıydı ki, ne manzaraya baktım ne de keyif aldım. Yanımdan motorlu araçlar geçtiğinde, etraf toz duman oluyor, sinirlerim biraz daha bozuluyordu. Yol ayrımından sağa dönüp, 1 kilometrelik %10’luk bir yokuş daha çıktıktan sonra inişe geçtim ve hızla, o sevmediğim Turunç yolundan uzaklaşmaya çalıştım. Bu kadar gerginlik ve negatif enerjiden, topraklama yoluyla kurtulmam gerekmiş olacak ki, saatte 43 kilometre hızla giderken bisikletten düşüverdim. Kendimi gergin, keyifsiz ve yorgun hissettiğim zamanlarda ya da kafam meşgulken, bıçakla bir şey kesmek, ağaç yontmak, bisiklete binmek, yapmak istemediğim, kaçınmaya çalıştığım durumlardır ama, insan her zaman da doğru düşünemeyebiliyor.

Bisikletten düşünce, tokat yemiş gibi buka001oldum ve hemen kendime geldim. Asfaltta o kadar sürünmeme rağmen, bisiklette hiçbir şey yoktu ama, sol ayak bileğim kanıyordu ve de şişmişti. Çok ağrımasına rağmen, şiş olan bölgede kırık-çıkık yoktu neyse ki… Biraz pansuman yaptıktan sonra yoluma devam ettim. Yolda giderken, sevimli bir arkadaşla karşılaştım… Bu şirin bukalemunla biraz vakit geçirip, sevimli arkadaşımı yolun karşısında güvenli buka002bir yere bıraktıktan sonra, yola devam ettim ve uzun bir iniş sonrasında Bayır köyüne geldim. Bayır’ın merkezinde, yaşlı çınar ağacının olduğu yerdeki kahvehanede mola verip güzel bir kahvaltı yaptım. Kahvehanedeki çalışanlar da, ayak bileğim için bana buz getirdiler sağ olsunlar. Kahvaltı, Marmaris standartlarına göre oldukça iyiydi… Bayır köyü, Karia Yolu üzerinde olduğundan, direklerde Karia Yolu’yla ilgili yeni yazılmış sarı tabelalar ve Karia bölgesi ile ilgili bilgiler var. Kahvaltımı yapıp biraz toparlandıktan sonra, köydeki bir dükkandan portakal esanslı kolonya aldım ve Söğüt’e gitmek üzere yola koyuldum.

7

Selimiye yolu

Aşil tendonumun üzerindeki kısım şişmiş ve ayak civarında da ödem oluşmuştu fakat, sanki kaza geçirmemişim gibi, tam gaz yola devam ettim. Bir köye, acaba neden Bayır adı verilir? Bayır’dan çıkıp, sıkı bir iniş yaptıktan sonra deniz kenarına geldim. Denizi takip ederek, uzaktan Söğüt zannettiğim bir yere geldim ama, Selimiye tabelasını görünce, yanılmış olduğumu farkettim. Bir yerde hata yapmıştım ve muhtemelen, Söğüt’e giden sapağı kaçırmıştım. Neyse, Selimiye’de deniz kenarında güzel bir kafede oturdum, bileğime buz sardım, limonata ve soda içtim. Bileğim, endişelendirmeye başlamıştı; Marmaris’e dönmek istiyordum bir an önce. Biraz dinlendikten sonra Selimiye’den, Marmaris’e gitmek üzere hareket ettim. Geldiğim yoldan geri dönerek, Bayır-Hisarönü sapağına kadar geldim. Hem çok yokuş, hem de stabilize ve tozlu bir yol olduğu için, Turunç tarafından dönmek istemiyordum. O sırada, yoldan geçen bir motosikletliye hangi yoldan gitmemin daha kestirme olacağını sordum. Adam, Hisaönü yolunu önerdi. Turunç yoluna göre, mesafe biraz fazla olsa da, en azından yolun daha düzgün olduğunu söyledi. Hisarönü tarafını tercih ettim ve sahile doğru hızlı bir iniş yaptım. Sırasıyla, Turgut ve Orhaniye’den geçip Hisarönü’ne geldim. Orhaniye’den geçerken bir eczaneye girdim ve ayak bileğim için pomad istedim. Pomadı aldım, eczacının getirdiği buz aküsünü de bandajla bacağıma sardım ve yola öyle devam ettim.

Hisarönü’nden sonra, Marmaris-Datça yoluna çıktım… Bisikletten garip bir ses geliyordu; indim, sesin kaynağını araştırdım. Taşıma ayağının bisikletle birleştiği yerdeki vida, gevşemiş ve ayak da lastiğe sürtüyormuş. Tekne bakımı, onarımı yapılan bir tamirhaneye girdim ve çalışanlardan 14 numaralı anahtar rica ettim. Gevşeyen vidayı sıktım, problemi hallettim. Hisarönü’nden sonra başka bir sorun olmadı ve Marmaris yönünde biraz irtifa kazanıp, keyifli bir iniş yaparak bugünkü yolculuğumu tamamladım. Düşüp, bileğimi incitmeme rağmen, bu halde 93 kilometre yol yapmışım. Bisikletin üzerindeyken ağrı, sızı hissetmiyorum; yeter ki yolda olayım…

Bugün izlediğim güzergah: Marmaris-Selimiye-Orhaniye-Marmaris

07.05.2013 / Salı

8

Akçapınar köyü yolu

9

Sakar Geçidi’ni çıkarken

99

Sakar Geçidi

Kaç zamandır Ula’yı görmek istiyordum. Sabah bir şeyler atıştırdım, Marmaris çıkışındaki, yokuş başındaki çeşmede şişelerimi doldurdum ve Ula’ya gitmek üzere yola koyuldum. Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine, Marmaris-Fethiye yol ayrımındaki meşhur okaliptus ağaçlarının olduğu yolun başındaki Akçapınar köyünde tost yedim. Tost güzeldi ama, böyle seyahatler esnasında, mola verdiğim yerlerden hemen ışınlanmak istediğim anlardan birini daha yaşadım yine. Yola çıkalı 30 kilometre olmuş, hava sıcak, canım bir şeyler yemek istemiş, tostumu, ada çayımı söylemişim, yaşadığım şehirden, keşmekeşten uzaktayım, mutluyum ve tatil yapıyorum. Bir anda kulağıma, televizyondan ya da radyodan, sevmediğim avam tınılar gelmeye başlıyor ve bütün keyfim kaçıyor. Bisikletten düşmemi, ayağımın balon gibi şişmesini, canımın yanmasını unutturuyor adeta bu işkence bana.
Akçapınar’dan apar topar uzaklaşıp Muğla-Fethiye yoluna çıktım… Önümde yaklaşık 10 kilometrelik, %8 eğimli bir Sakar Geçidi var ve daha evvel bu yokuşun tamamını çıkmamıştım. Yaklaşık 1 saat sonra, deniz seviyesinden 670 metre yükseğe çıktım ve Gökova’yı, ağaçlı yolu, denizi, hatta uzaktan Köyceğiz Gölü’nü bile bir arada görme fırsatım oldu. Sakar’ı çıktıktan sonra, Muğla yolundan sağa sapıp Ula’ya vardım. Ula’da bir lokantada, ciğer ve pilav üstü kuru fasulye yedim. Pilav kötüydü ama ciğer hoşuma gitti…

Ula, mimarisi ve çift demirli hizmet bisikletleriyle ünlü, küçük bir kasaba… Birkaç fotoğraf çekmek ve yemek yemek dışında fazla durmadım burada. Saat 18:00 civarıydı; Muğla’ya gitsem mi, gitmesem mi diye düşünürken, daha önce hiç kullanmadığım Karaböğürtlen yolundan Köyceğiz’e gitmeye karar verdim. Köyceğiz’e 40 kilometre vardı ve hava kararmadan orada olmak istiyordum.

Karaböğürtlen yolu, başlarda düz ve yokuşluydu… Moralim bozulmaya başladığı sırada, 7 kilometre boyunca %10 eğimle ineceğimi gösteren tabelayı görünce, bir anda keyfim yerine geldi. Etrafı orman olan bu muhteşem yoldan geçerek, kısa bir sürede Kızılyaka yakınlarından Muğla-Fethiye yoluna geldim. Kalan 20 kilometreyi de keyifli bir şekilde geçirerek, bu günkü bisiklet güzergahımı tamamlamış oldum.

Köyceğiz Öğretmen Evi’ne eşyalarımı yerleştirdikten sonra, göl kenarındaki kafelerden birine oturdum, bir şeyler atıştırdım. Ortam, inanılmaz sakin ve huzurluydu; müzik rahatsız etmiyordu…

Bugün izlediğim güzergah: Marmaris-Ula-Köyceğiz

08.05.2013 / Çarşamba

1

Dalyan kaya mezarları

Sabah göl kenarında çayımı içtikten sonra Dalyan’a doğru yola koyuldum. Sıcaklık düşmüş, gökyüzünde bulutlar belirmiş, hava biraz olsun normale dönmüştü. Bugün seyahatimin son günüydü ve her zaman olduğu gibi bu seyahatimi de yüksek bir yerde noktalamak istiyordum. Geçen sene Radar’a çıkmıştım, bu sefer de, yine Radar yakınlarında olan, Kışla Mahallesi’ndeki Şahin Tepesi’ne gitmeyi planladım. Sırasıyla Yangı, Zeytinalanı, Beyobası, Tepearası ve Eskiköy köylerinden geçerek Dalyan’a geldim. Çınaraltı’nda kısa bir mola verdikten sonra İztuzu’na doğru yoluma devam ettim. Yolda, daha önce hiç uğramadığım, “Gölbaşı Restaurant” adındaki yer dikkatimi çekti ve burada kahvaltı yapmaya karar verdim.

Gölbaşı Restaurant, İztuzu yolu üzerinde, Sülüngür Gölü’ne bağlanan kanalın kenarında, sakin ve huzurlu bir mekan. Kanalda yüzen ördekler, bahçede gezinen horozlar, tavuklar, güzel bir peyzaj, doğal yiyecekler, kibar servis… Kahvaltıda tek bir eksik, tek bir kusur yoktu.

2

Gölbaşı Restaurant

Reçelleri, zeytinleri, çeşit çeşit peynirleri, tereyağı, özellikle tandırda yaptıkları ekmekleri muhteşemdi. Daha bitmedi; söğüş salatalık, domates, sahanda yumurta, ceviz içi, çökelek, karpuz… Bu arada, çaydanlığı da jelli ısıtıcı ile getirdikleri için, çayın sıcaklığı çay bitene kadar sabit kalıyor. Benim gibi çay tiryakilerinin fazlasıyla hoşuna gideceği bir jest… Müzisyen olduğumdan mıdır bilemiyorum ama, gittiğim yerlerde çalınan müzik konusunda biraz tepkili davranabiliyorum. Müziğinordek001 sesini ya kıstırıyorum ya da mümkünse, müziği tamamen kapattırıyorum. Ya da ortamı terk ediyorum… Şehirden uzak, doğa ile iç içe bir yerdeysem, sadece doğanın sesini dinlemek isterim. Burada, müzik çalınmaması ya da lcd ekran televizyonlarda klip gösterilmemesi, Gölbaşı Restaurant’ın doğa ve huzur konseptini desteklemiş. Kahvaltımı bitirdikten sonra, orada bulunanlara memnuniyetimi dile getirdim ve teşekkür ettim. Muğla yakınlarına yolu düşenlere tavsiye ederim; muhakkak Gölbaşı Restaurant’a uğrayın.

Bu güzel kahvaltıdan sonra, Kışla Mahallesi’ne doğru yola koyuldum. Şahin Tepesi Restaurant’ın sahibi, aynı zamanda arkadaşım olan Şahin Yalçınkaya’nın, Kargıcak Koyu’nu gören, muhteşem manzaralı mekanına geldiğimde saat 5 olmuştu…

3

Şahin tepesi (Kışlacık Mh)

Seyahatimin son gecesinde, Radar’ı ve Kargıcak Koyu’nu gören bu güzel mekanın bahçesine kurduğum çadırda güzel bir uyku çektim. Gün ağardığında ise, inanılmaz bir senfoniyle gözlerimi açtım. Doğa uyanmış, kuşların ve böceklerin çıkardıkları ritmik sesler dikkatli dinlendiğinde, adeta bir armonik uyum içinde kulağıma geliyordu. Ritmler, ezgiler, kontrpuanlar, fügler… Doğanın sesinden daha güzel bir müzik olabilir mi?

Bugün izlediğim güzergah: Köyceğiz-Dalyan-Kışla Mahallesi

09.05.2013 / Perşembe

Bu güzel konserin ardından çadırımı topladım, Şahin’le vedalaştım ve Gökbel’e, Alev Gözleme’ye gittim. Sabah kahvaltımı yaparken İztuzu sahiline, Ekincik koyuna, geçtiğim yollara uzaktan bir daha baktıktan sonra, evde kalan eşyalarımı toplamak üzere Sarıgerme’ye geri döndüm. Akşam 8 buçukta kalkacak olan Ulusoy firmasının otobüsüne binmek üzere Dalaman’a gittim ve seyahatimi noktaladım.

Bu seyahatin sonunda, bisikletimin Haziran ayında yapacağım büyük seyahat için birkaç eksiği dışında hazır olduğunu, beni yolda bırakmayacağına kanaat getirdim. Yolda giderken, ön aktarıcı sorun çıkartıyordu, vites değiştirirken bazen zincir atlamıyordu. Bu yüzden, Ankara’ya gelir gelmez ön aktarıcıyı değiştirdim. Yağmurlu ve çamurlu havalarda, üstümün başımın batacağını düşünerek, ön ve arka lastiklere birer çamurluk taktım. Bisikletimin kadrosunda suluk kafesi takmak için vidalı yer olmadığından, bu sorunu halletmek için Dechatlon’dan plastik kelepçeli bir parça satın aldım. Artık uzun seyahatlere hazır, dayanıklı ve güzel görünümlü bir bisikletim var. Bakalım Haziran ayında neler olacak?

Bu seyahatle ilgili yol verileri:

1. Gün: 65 km, Dalaman-Sarıgerme-İztuzu            (02.05.2013)

2. Gün: 55 km, Sarıgerme-Gökbel-Ekincik             (03.05 2013)

3. Gün: 100 km, Ekincik-Marmaris                         (04.05 2013)

4. Gün: 77 km, Marmaris-Akyaka-Marmaris           (05.05 2013)

5. Gün: 93 km, Marmaris-Selimiye-Marmaris        (06.05 2013)

6. Gün: 100 km, Marmaris-Ula-Köyceğiz               (07.05 2013)

7. Gün: 53 km, Köyceğiz-Dalyan-Kışla Mh             (08.05 2013)

8. Gün: 52 km, Kışla Mh-Sarıgerme-Dalaman        (09.05 2013)

Toplam mesafe: 595 km

Nisan Mayıs 2012 Dalaman Marmaris arası

Bu gezilerde benim için önemli olan iki faktör vardı. Birincisi; yaklaşık yirmi yıldır, her sene gezdiğim, gezmeye bir türlü doyamadığım muhteşem bir coğrafyada bulunmak. İkincisi de, kullandığım bisiklet… Bu coğrafyayı anlatma işini şimdilik fotoğraflara ve müziğe bırakıyorum; daha sonra başka bir başlık altında bu bölgeyi detaylı anlatacağım.

Hikayenin asıl kahramanını olan bisikletimi 1999 senesinde Ankara’da Hergele Meydanı’nda bir hurdacıdan almıştım. Ankara’nın taşlı, çukurlu yollarında, şehir içinde kullanacağım, kaybolduğunda ya da dağıldığında üzülmeyeceğim, ucuz yollu bir bisikletim olsun istiyordum. Bit pazarında bu bisikleti görünce hemen satın aldım, eve götürdüm boyasını kazıdım, zımparaladım, sprey boyayla boyadım, birkaç parçasını yeniledim; tam istediğim gibi oldu. 10 sene Ankara’da bindikten sonra Sarıgerme’ye gittiğimde kullanmak için anneanemin yazlığına bıraktım. Orada iki kış kaldı… Nemden iyice paslanmış, boyası dökülmüş, hurdacıdan aldığım ilk haline geri dönmüştü. Bu sene binerim, sorun çıkardığında da birine hediye ederim, kurtulurum diye düşünüyordum.

1 haftada, yarısı off road olmak üzere, yüzde onluk yokuşlarla dolu toplam 600 Kilometreye yakın yol yaptım ve bisikletim bana mısın demedi! Bir sene önce de aynı bölgede benzer geziler, mesafeler yapmıştım. Daha öncesi de var tabi… Bu kadar sene beni sırtında taşıyan, dağda bayırda kahrımı çeken bu emektardan kurtulmak yerine onu yenilemeye, bisikletimi yeniden hayata döndürmeye karar verdim.

11 Mayıs 2012 İztuzu(Radar) gezimden hemen sonra bisikletimi Dalaman otogarına götürdüm ve Ankara’ya gideceğim otobüsün bagajına koydum. Ankara’ya geldiğimde bisikletin kadrosunu ve maşasını, üzerlerinde boya kalmayacak şekilde zımparaladım, sonra da sanayiye götürüp beyaza boyattım. Red Bisiklet’ten Taner Kunt’un yardımıyla aynakol setini, iç ve dış lastikleri, fren pabuçlarını, ön ve arka vites attırıcılarını değiştirdim; bisikletime yeni bir görünüm kazandırdım, onu hayata döndürdüm.

Ankara dik yokuşlarla dolu bir kent; Cinnah Caddesi, Turan Güneş Bulvarı, TRT yokuşu, Konya Yolu, Dikmen Vadisi, Hoşdere Caddesi, Gazi Osman Paşa, İran Caddesi vs… Ankara’da bir yerden bir yere gitmek için bu ve bunun gibi yokuşlarla çok sık karşılaşılır. İlk deneme sürüşünde çok dik yokuşların olduğu 50.Yıl Parkı’na gittik bir arkadaşımla, daha sonra da Ankara Kalesi’ne çıktık. Yeni bisikletim benden tam not aldı o gün. Şehir içi ulaşımda, şehir dışında ve off-road tabir ettiğimiz yollarda kullanacağım, güzel, rahat, sağlam ve de hikayesi olan bir bisikletim var artık. Bisikletimin yenilenme aşamalarını Bir renovasyon hikayesi adlı bölümden okuyabilirsiniz.

Gelelim gezilere…

27 Nisan 2012 Sarıgerme – Köyceğiz – Sarıgerme gezisi

 

27 Nisan 2012 Cuma günü Sarıgerme’den bisikletle yola çıktım; sırasıyla Fevziye, Güzelyurt, Ovacık Mh ve Mergenli’den geçerek Gökbel’e geldim. Gökbel’de kahvaltı yaptıktan sonra Dalyan, Eskiköy, Tepearası, Beyobası, Zeytinalanı, Yangı köylerinden geçerek Köyceğiz’e ulaştım. Köyceğiz Gölü kıyısındaki yerlerden birinde mola verdikten sonra Ortaca, Güzelyurt, Fevziye ve tekrar Sarıgerme’ye gelerek 100 Km’lik güzergâhı tamamladım. Dönüşte Köyceğiz – Ortaca arasında Beyobası köyü yakınlarında %10’luk bir yokuş var; o yokuş haricinde son derece keyifli bir yolculuk oldu.

8 Mayıs 2012 Sarıgerme – Marmaris gezisi

8 Mayıs 2012 Salı günü ise yine Sarıgerme’den yola çıktım, Dalyan’a kadar aynı güzergahı takip ettim. Dalyan’dan sonra Kaunos’a gidip tekneyle Dalyan Çayı’nın karşısına geçtim ve oradan yola devam ettim. Sırasıyla Sultaniye, Hamitköy ve Döğüşbelen köylerinden geçerek Köyceğiz Gölü etrafından dolanıp Muğla – Fethiye karayoluna çıktım. Sırasıyla Kızılyaka, Esentepe, Çıtlık, Gökova ve Çetibeli yollarını takip ederek Marmaris’e geldim. 112 Km’lik bu seyahat esnasında karşılaştığım bazı ters giden durumlardan dolayı geziyi, planladığımdan çok daha uzun sürede tamamlayabildim.

Dalyan Çayı

Gökova Körfezi

Gezi süresince aldığım notlara şöyle bir göz atacak olursam, Sarıgerme’den Marmaris’e gelinceye kadar geçirdiğim 9 saat içinde epey bi’ yemiş içmişim. Sultaniye – Hamitköy arasında çeşme, bakkal vs yokmuş; gitmek isteyenler tedarikli olsunlar. Bu yolda çok susadım ve şansıma, in cin top oynayan bu yerde portakal suyu satan bir amcaya rastladım. Üç buçuk bardak portakal suyu içtim, amcanın yanında biraz dinlendim, kendime geldim.

Amcayla biraz sohbet ettik, sonra yola devam ettim. Dinlenmiştim ama Döğüşbelen’e gelinceye kadar tırmandığım dik yokuşlar, bisikletin eski ve ağır olması, selenin çok rahatsız oluşu da eklenince yine yoruldum. Döğüşbelen’den sonra karayoluna çıktım, Kızılyaka yakınlarında Osman Aydın’ın Yeri’nde güveçte kurufasulye yedim. Tavsiye ederim, çok lezzetli! Çok güzel ekmek yapıyorlar, çalışanlar oldukça kibar, servis güzel, fiyatlar ucuz. Gökova’dan sonra Marmaris yolunda bir yerde 2 bardak daha portakal suyu içtim, Çetibeli yakınlarında, yolda bir teyzeden yarım kg çilek aldım, yedim. Suları ve çikolataları saymıyorum…

Radar (Ağustos 2009) Nikon FM2, Tamron 28 mm

Son olarak da 11 Mayıs 2012 Cuma günü, Dalyan İztuzu Plajı’nı çok yüksekten gören, halk dilinde “Radar” diye tabir edilen, inişi ve düzlüğü olmayan -Gökbel’den sonraki yolun hemen hemen yarısı offroad (hatta off)- yere tırmandım. Dalyan, Gökbel, İztuzu benim için kutsal bir bölge. Buraları kuş bakışı izlemek, geçtiğim yollara çok uzaktan bakmak, biraz kafa dinlemek için çıkarım bu radar denen muhteşem manzaralı yere.

Bu albüm, yolculuk esnasında çektiğim Instagram fotoğraflarından oluşuyor. Bisiklete binerken ağırlık etmesin diye yanıma profesyonel fotoğraf makinesi almadım.

Fotoğraf kalitesinin düşük olması bir dezavantaj olsa da, hafifliği, çok az yer kaplaması ve internet erişimi kolaylığından dolayı, bisikletle gezdiğim yerlerin fotoğraflarını genelde Ipod’la çekmek zorunda kalıyorum.

 

Başka gezilerde görüşmek dileğiyle

Can Onur (www.twitter.com/ichbincan)