Grossglockner ve Passo dello Stelvio

Sabah Hallstatt’tan ayrıldım ve akşam Bruck’a gelip, ikinci zorlu tırmanışım öncesinde kendime kalacak yer aradım. Geç saatte kalacak bir yer bulamayınca, tren istasyonunda (Bruck-Fusch Bahnhof) uyumak zorunda kaldım.

DSC08128

İstasyon binasındaki tahta koltuklarda, kesintilerle dolu, 2-3 saatlik bir uykuyla ve tam anlamıyla dinlenemeden, Großglockner gibi dik bir dağa tırmanmak üzere, sabah saat yedi civarında yola çıktım. Ferleiten’dan hemen sonraki gişelere geldiğimde, gişedeki memur bana acele etmemi, o gün için hava raporuna göre yağmur, hatta dolu bile beklediklerini söyledi. Gişelerde ücretsiz verilen stickerlardan iki tane alıp bisikletime ve çantama yapıştırdım. O stickerları tırmandıktan sonra yapıştıracaktım ama “Madem yapıştırdım, o halde tırmanmalıyım” diye kendi kendimi motive ederek; uykusuz, arkamda 30 kilo yükle, Großglockner Hochalpenstrasße yolu üzerindeki 2571 metre rakımda bulunan Edelweisspitze noktasına tırmandım. Buradan indikten sonra, rakımı 2504 metre olan Hochtor geçidinden de geçerek İtalya sınırına doğru devam ettim.

Transfăgărăşan’la bu iki geçit arasında yaklaşık 500 metre rakım farkı olmasına rağmen, Großglockner tırmanışım sırasında, şansıma hava güneşliydi ve üşümedim. Dik, mesafe olarak uzun ve biraz da zorlu bir tırmanıştı. Arkamda yük olması, uykumu alamamış olmam performansımı olumsuz etkilese de Avusturya Alpler’inin inanılmaz manzarasını izleyerek pedal çevirmenin verdiği pozitif enerji, beni Edelweiss’a çıkartmaya yeti de arttı bile.

Tarih: 17.07.2015
Yola çıkış: 07.10
Parkplatz Fuschertörl 1 (2407m): 11.37
Edelweisspitze (2571 m): 12.04 (Mola)
Yola devam: 13.17
Hochtor (2504m): 14.04

Hochtor’dan sonra fazla yol yapmak istemedim ve 15 kilometre daha devam edip, Heiligenblut’ta bir kamp alanına çadırımı kurdum. Sonraki gün de Lienz’ten geçtiğim sırada tanıştığım bir Türk ailenin evinde kaldım. Lienz’ten İtalya’ya gitmek için bisiklet yolunu kullandım. Orman içinden, köprülerden, ahşap tünellerden, su ve kuş sesleri eşliğinde Dolomitler’i izleyerek geçtiğim bu yolda hem çok keyif aldım hem de dinlendim.

 

Planladığım üçüncü tırmanış, meşhur Stelvio geçidiydi. Grossglockner kadar zor olmayacağını biliyordum ama yine de stratejik hata yapmak istemedim. Bu yüzden de tırmanış öncesi bisikletime bakım yaptım ve Laas’ta güzel bir otelde kalarak kaliteli bir uyku uyudum. Sabah, protein ve karbonhidrat ağırlıklı bir kahvaltı yapıp yola çıktım. Transfăgărăşan ve Großglockner tırmanışlarından sonra, hem fiziksel hem de psikolojik olarak antrenmanlıydım artık. Önce, Laas’tan 10 kilometre uzaktaki Prato’ya gittim, sonra da 24 kilometre boyunca, ortalama % 8-9 civarı bir eğimde pedal çevirerek, deniz seviyesinden 2760 metre yüksekte bulunan Stelvio geçidine ulaştım ve buraya tırmanan tüm bisikletçiler gibi, Bormio tabelası önünde hatıra fotoğrafımı çektirdim.

Önceden de tahmin ettiğim üzere, Stelvio’yu çıkarken fazla zorlanmadım. Öğlene doğru havanın ısınması biraz bunalttıysa da sorunsuz ve keyifli bir tırmanış oldu. Bu arada, dikkatimi çeken bir şeyden de bahsetmek istiyorum. Yaş ortalaması altmışın, altmış beşin üzerinde olan, fizikleri ve kondisyonları çok iyi, amatör sporcu gruplarına rastladım yolda. Aslında onlar bana rastladı desem daha doğru olur; çünkü hemen hemen hepsi benden daha hızlı gidiyordu. Türkiye’deki yaşam koşulları, insanların beklentileri, vizyonları, beslenme alışkanlıkları, belki de genetik faktörler, böyle bir yaşlılığa müsaade etmiyor gibi görünse de sporun genç yaşta özendirilmesi ve iyi bir çevre bilinciyle, ileriki yıllarda benzer görüntülerin ülkemizde de olacağı inancındayım.

Tarih: 22.07.2015
Laas (yola çıkış): 08.10
Bormio Zirve (2760m): 12.57
Passo dello Stelvio timelapse videosu (videoyu izlemek için tıklayın)

 

Stelvio’dan sonra başka tırmanış planlarım da vardı ancak bunlardan vazgeçip geziyi rölantiye alarak, Lecco ve Como göllerine, daha sonra da Milano’ya gittim. Milano’da üç gece kaldıktan sonra yönümü doğuya çevirdim ve Venedik üzerinden Ljubljana’ya, oradan Zagreb’e, sonrasında da Bosna Hersek’e geçip, yirminci yüzyılın en büyük katliamlarından birini yaşamış olan, yaraları henüz kapanmamış bu güzel ülkeyi gezdim. Sarajevo’da, soykırımın anlatıldığı fotoğraf sergisine, Umut Tüneli’ne ve Sarajevo Tarih Müzesi’ne gittim. Boşnak köylerinde misafirperver Boşnaklar’ın evlerinde kaldım. Potoçari’deki anıt mezarlığı, hemen yanındaki akümülatör fabrikasındaki soykırım müzesini gezdim ve son olarak Srebrenica’ya gittim. Bosna Hersek, Sırbistan ve Kosova arasındaki sınırlarda sorun yaşayacağımı düşünerek, Srebrenica’dan sonra otobüsle Priştine’ye geçtim. Otobüsten indiğimde bisikletimin maşasının kırıldığını fark ettim ve kırılan maşayı değiştirmek için bisiklet tamircisi aradım.

Priştine’de bisiklet tamiri yapan bir dükkan buldum. Günlerden Pazar olduğundan dükkan kapalıydı. Camekanda yazılı telefon numarasını arayıp, dükkanın sahibi olan Orhan ustayla konuştum. Orhan usta hemen geldi ve bana bir maşa hediye etti. “Sen takabilir misin” dedi. “Takarım usta” dedim. “Ben gidiyorum. İşin bitince, dükkanı kapatırsın” dedi ve dükkanı bana bırakıp gitti. Maşayı takmaya çalışırken dükkana müşteriler de geldi. Beni usta zannedip topuna hava bastırmak isteyen, motosikletinin arızasını gösteren kişiler oldu. Neyse, maşayı değiştirdim ve ertesi gün Priştine’den Üsküp’e gidip seyahatimi sonlandırdım. Buradan Orhan ustaya da teşekkür etmek istiyorum. Tanımadığı bir insana dükkanını emanet etmesi, maşa hediye etmesi, dükkandaki aletleri kullandırması, bu zamanda görmeye alışkın olduğumuz şeyler değil.

 

Özet olarak; hurdacıdan alıp, küçük değişiklikler yaptığım eski, ağır bir bisikletle, arkamda yükle, 2 aylık seyahatte 44 gün pedal çevirip 4200 kilometre -şehirleri de eklersek, 5000 kilometre civarı- yol katettim. 11 ülke, 8 başkent, 30’dan fazla şehir, sayısız köy, kasaba gördüm. Bir tanesi Karpatlar’da, diğer ikisi Alpler’de olmak üzere 2000 metre üzeri -iki tanesi 2500 metre üzeri- üç dağ geçidinden geçtim. Böyle bir seyahati yapabilmek için üst seviye bisikletlere ve pahalı donanıma kafayı takıp, yola çıkamayanlara örnek olması açısından, bisikletim hakkında teknik detayları da “Bir Renovasyon Hikayesi” adlı başlıkta topladım. Buradan bisikletimin toplanma hikayesini ve kullandığım ekipmanı inceleyebilirsiniz.

 

 

Reklamlar

İtalya (8. Bölüm)

Yedinci bölümden devam…

Bologna 001

Sabah yola çıkmadan önce (Selva köyü)

Sabah erkenden uyandım, hazırlandım ve dün gece bana bahçesinde yer gösteren adama teşekkür etmek için evinin kapısını çaldım. Adam evde yokmuş, kapıyı annesi açtı; ben de ona teşekkür ettim. Söylediklerinden, “kahvaltı yap da öyle git” gibi bir şeyler anladım. Çay, bisküvi ve reçelle ufak bir kahvaltı yaptıktan sonra, beni konuk eden bu güzel aileyle vedalaşıp Selva köyünden ayrıldım.

Futa’dan sonra tırmanmam gereken bir geçit daha kalmıştı. Fazla yorucu olmayan Raticosa geçidini de geçip, Bolonya’ya hızlı ve rahat bir şekilde vardım. Yol üzerindeki Loiano ve Pianoro kasabalarından geçtim; Pianoro’da kısa bir mola verdim.

 

Bologna 004

Raticosa’yı çıkarken…

 

Bologna 005

Passo della Raticosa

 

Bologna 003

Passo della Raticosa

 

Bologna 006

Raticosa geçidinin bitimindeki kafe

 

Bologna 007

Floransa – Bolonya il sınırı

 

Bologna 008

Bolonya’ya doğru

 

Bologna 009

Loiano

 

Bologna 010

Bolonya’ya doğru

 

Bologna 011

Casa Cantoniera (İtalya’da şehirler arası yollarda bu evlerden çok var)

 

Bologna 012

Bolonya yakınlarında bir köprü

Bolonya harika bir şehir. Arnavut kaldırımlı caddeler, güzel taş binalar, minik minik taşlarla döşenmiş sokaklar, kiliseler, meydanlarda performans yapan müzisyenler, çeşmeler, güler yüzlü insanlar… Bolonya, Avrupa’nın en zengin ve gelişmiş bölgelerinden biri olan Emilia Romagna bölgesinin başkenti olmasına rağmen, nedense bu şehirde de çirkin gökdelenlere, plazalara ve iğrenç alışveriş merkezlerine rastlamadım. İnsan, zenginlik denen kavramı merak ediyor ve sorguluyor bu ülkede gezerken. Michelangelo’nun, Donatello’nun, Leonardo da Vinci’nin, Boticelli’nin eserleriyle estetik anlayışın oluştuğu, Rönesans’ın doğduğu, Ferrari, Lamborghini, Masserati, Ducati gibi ölümsüz markaların yaratıldığı, Giorgio Armani, Gucci, Dolce & Gabanna, Versace, Valentino gibi benim bile isimlerini hatırlayabildiğim dev isimlerin dünya modasına yön verdiği bir G8 ülkesinin zengin bir şehrinde neden alışveriş merkezleri, plazalar ve gökdelenler olmaz? Zenginiz diye bizi mi kandırıyorlar acaba?

 

Bologna 013

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 014

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 015

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 017

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 016

Fontana di Nettuno (Neptün Çeşmesi) Bologna (Bolonya)

 

Bologna 018

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 019

Bolonya

Gara gittim ve Venedik için tren bileti aldım. 11,05 Euro benim için, 3,5 Euro da bisikletim için para ödedim. Bu biletlerin iki ay geçerliliği varmış. Yani, treni kaçırınca aynı biletle bir sonrakine ya da başka bir trene binebiliyorsunuz. Tabii ki tek seferlik…

Tren biletini alınca hem biraz rahatladım hem de üzüldüm. Feribotla geçişi saymazsak, Çanakkale’den beri pedal çeviriyordum; istediğim saatte yola çıkıyor, istediğim saatte duruyor, acıkınca karnımı doyuruyor, hava kararınca da uyuyordum. Bu bilet ve biletin üzerinde yazan rakamlar, bana şehir hayatı disiplinini tekrar hatırlattı. Saat, gün, hafta, hafta sonu, bir yere yetişmek, geç kalmak gibi şehir hayatına ait kavramlar aklıma gelince, bir an için seyahatimin bittiğini düşündüm ve moralim bozuldu. Neyse, bileti alınca, gardan çıktım ve saat 16.30’a kadar Bolonya’da gezdim.

 

Bologna 020

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 022

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 021

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 023

Kilise orgu (Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna)

 

Bologna 024

Kilise orgu (Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna)

Tarih: 04.07.2014
Güzergâh: Selva köyü – Bolonya (Harita için tıklayın)
Mesafe: 55 km
Şehir içi gezinmelerle toplam: 68 km

 

Venedik…

 

16.30’da tren geldi… Bisikletimi ön vagonda bir yere bağlayıp trene bindim ve iki saatlik kısa bir yolculuktan sonra Venezia Santa Lucia (Venedik Santa Lucia) tren istasyonunda indim. Yıllardır takvim yapraklarından, ansiklopedilerden, sonraki yıllarda da internetten fotoğraflarına baktığım, görmek istediğim ama bir türlü görme fırsatını yakalayamadığım bir yer olan Venedik’e gelmiştim. Çok şanssız bir gençlik dönemi geçirdim; üniversite okuduğum yıllarda Erasmus gibi bir imkan yoktu. Şimdi üniversite öğrencileri, Erasmus’la yabancı ülkelerde okul okuyorlar, farklı insanlar tanıyorlar, vizyonlarını geliştirebiliyorlar. Üniversitede okuduğum yılları, bize verilen saçma vizyonu anlatmaya ve eleştirmeye kalkarsam sonunu getiremem. O yüzden, zararın neresinden dönülürse kârdır deyip, anlatmaya devam ediyorum.

Venedik bir adalar topluluğu… Uydu görüntüsünü, Bedri Rahmi’nin 1974’te Taşyaka Koyu’nda bir taşa çizdiği balık resmine benzetirim. Şehrin iç kısmında bildiğimiz anlamda yol, dolayısıyla da otomobil yok. Şehir merkezinde ulaşım, teknelerle ya da yürüyerek sağlanıyor ve bisiklete binmek de yasak. Kalabalığın içinde bisikletle yürümeye çalışmak, kanalların üzerindeki merdivenlerden yüklü bisikleti çıkarıp indirmek adeta bir eziyetti. Bir an evvel kalacak bir yer bulup, bisikletimi ve eşyalarımı bir yere koymak istiyordum. Birkaç tane otele fiyat sorma gafletinde bulundum; iki yıldızlı otellerin 120 Euro olduğunu öğrenince hedef değiştirip hostel aramaya başladım. 25 Euro’ya güzel bir hostel buldum. Üstelik, çamaşır makinesini kullanmak da bu ücrete dahildi. 5 Euro ekstra ücretle, akşam yemeği ve şarap veriyorlardı; ortam da çok iyiydi… Bisikletimi girişe zincirledim, eşyalarımı yukarıdaki odaya koydum, kirli çamaşırlarımı da makineye attım ve biraz rahatladım.

 

venedik001

Venedik (Venezia)

 

venedik002

Venedik (Venezia)

Akşam yemeğinde makarna ve şarap vardı. Zaten normalde çok yiyen bir insanım, her gün bisiklete de binince, 2-3 kişinin yediğini çok rahat mideye indirebilen bir canavara dönüşebiliyorum. Baktım, benim dışımdakiler çok az yiyor, üç buçuk tabak makarnayı yedim kaşla göz arasında.

Yemek masasında Amerikalı’dan, Rus’a, Cezayirli’den, Brezilyalı’ya bir sürü kişi vardı. Yemekten sonra, hep beraber Dünya Kupası çeyrek finalinde, Brezilya Kolombiya maçını izlemek üzere bir meydana -San Marco olup olmadığını hatırlamıyorum-  gittik. Maç bittikten sonra bir yerlerde içtik, muhabbet ettik; her kafadan bir ses, bir hikaye… İtalya’daki son gecem oldukça sosyaldi yani.

Bölgenin neminden olsa gerek, kuruması için dışarı astığım çamaşırlarım, sabah halen ıslaktı. Çamaşırlar kuruyana kadar hem Trieste biletini almak hem de Venedik’te gezmek için hostelden ayrıldım. Kısacık bir sürede, gezebildiğim kadar gezmeye çalıştım Venedik’i. Bu akşam Schengen bölgesini terk etmek zorunda olduğumdan, saat 12.41’deki trene bilet aldım ve kalabalık yüzünden San Marco Meydanı’na gitmeye cesaret edemedim. Yunanistan Konsolosluğu’nun kulaklarını bir kere daha çınlatarak, San Marco’yu da başka bir İtalya gezisine bıraktım.

 

venedik003

Venedik (Venezia)

 

venedik006

Venedik (Venezia)

 

venedik005

Venedik (Venezia)

 

venedik007

Venedik (Venezia)

Hostele gidip eşyalarımı topladım ve istasyona doğru gitmeye çalıştım. Daha önce de belirttiğim gibi, bu dar sokaklarda ve köprülerde, kalabalığın ortasında, elde yükle hareket etmek çok zor. Uzun lafın kısası; 12.41 trenini kaçırdım… Neyse, biletim yanmadığı için bir saat sonraki treni bekledim ve biraz daha gezinip, fotoğraf çektim.

 

venedik011

Venedik (Venezia)

 

venedik010

Venedik (Venezia)

 

venedik004

Venedik (Venezia)

 

venedik009

Venedik (Venezia)

 

venedik008

Venedik (Venezia)

 

venedik012

Venedik (Venezia)

 

venedik014

Kara kalem Venedik tablosu (Venedik’te bir sokak satıcısından)

 

venedik013

Venezia Santa Lucia tren istasyonu. Soldaki normal tren, sağdaki Frecciargento (hızlı tren)

Evet, artık Vivaldi’nin memleketinden ayrılma vakti geldi… 13.41 trenine binip, saat 15.30 civarında Trieste’de indim. Trieste’yi gezecek hiç vaktim yoktu… Bir marketten alışveriş yaptım, atm’den para çektim ve akşam saat 4-4.30 civarında da Hırvatistan sınırına geçmek için pedallara asıldım. İtalya’daki son saatlerimde de trafik işaretlerinin azizliğine uğrayıp, kendimi otoyolda buldum. Yanımdan geçen ve karşı şeritten gelen araçlar, otoyolda gitmemem için korna çalıp, beni uyarmaya çalışıyorlardı. Otoyolun etrafı kapalı olduğundan, çıkma şansım yoktu. Planım, Muggia’dan Umag’a geçmekti ama öyle bir yola sapmıştım ki tabelalarda Venezia yazıyordu. Venezia demek batı demekti ve doğuya dönme şansımın olup olmadığını bilip bilmeden, sadece bu lanet otoyoldan kurtulmak için, güneşin alnında, yokuş yukarı basabildiğim kadar basıyordum. Arkamdan birkaç tane Türk plakalı tır geçince rahatladım. Bu tırların Slovenya’ya gittiklerini düşünerek umutlandım ve basmaya devam ettim.

Umutlarım tükenmek üzereyken, bir kavşak çıktı karşıma. Tabelalar arasında Rijeka yazısını görünce; tamam dedim, doğru yoldayım! Teyit etmek için, bir sürücüye sorup Rijeka yazan yöne saptım. Otoyolun agresif ve tehlikeli hareketliliğinden çıkıp sakin, yemyeşil ve pırıl pırıl, iki şeritli bir asfalt yolda buldum kendimi. Keyfim yerine gelmişti ama gps kullanmadığımdan, sınıra kaç kilometre olduğunu bilmiyordum. Neyse, biraz daha devam ettim ve bu seyahatte İtalya’da göreceğim son yerleşim yeri olan Pesek kasabasına geldim. Kısa bir süre sonra da Slovenya’da olduğumu gösteren EU tabelalarını görünce, İtalya’dan çıktığımın farkına vardım. Önümde tam 30 kilometre vardı; sakin sakin yola devam ettim ve yaklaşık 1 saat sonra Hırvatistan’a girip, Schengen’i terk ettim.

 

venedik015

Pesek / İtalya

 

venedik016

Slovenya sınırı

 

Croatia

Hırvatistan sınırı (24 gündür, ilk kez bu kadar terledim)

Hava kararmak üzereydi, Hırvatistan sınırındaydım ve tek kelime Hırvatça bilmiyordum. Rijeka yakınlarında bir yerde çadır kurarım düşüncesiyle, körlemesine pedal çevirdim. Yolda, ara ara, üzerinde “camping” yazan, karavan, çadır sembolleri falan olan bir tabela dikkatimi çekti. Yaklaşık on beş kilometre sonra, tabelada yazan yere vardım. Orası meğerse, otel ve karavan park yeriymiş; adamların campingden anladıkları buymuş yani.

Biraz uzun oldu ama burayı anlatmadan bitirmek istemiyorum. Fiyatı uygunsa, otelde kalırım belki diye resepsiyona fiyat sordum. Resepsiyondaki görevli, “six” dedi ve parmaklarıyla altıyı gösterdi. “Gerçekten mi” diye sordum; “yes” dedi. Altı Euro’ya ahırda yatırmazlar adamı… Odayı görmek istediğimi söyledim. Odaya baktım, fena değil; internet, sıcak su falan da var… “Tamam” dedim, “kalıyorum”. Kimliğimi uzattım; parmaklarımla da göstererek, “beş Euro olur mu” diye sordum. Adam, kimliğime bakıp Türk olduğumu öğrenince, çok sevindi ve “tamam” dedi, “beş olsun” dedi. Hırvatistan bu kadar fakir bir ülke olamaz diye içimden geçirdiğim sırada, adam belgelerimi verip, parayı istedi. Ben de adama, çıkardım, beş Euro karşılığı Kuna verdim. Adam, “olmaz, bu eksik” dedi. Hesap makinesiyle içler dışlar çarptım ve adama beş Euro’nun karşılığını gösterdim. Neyse, adamın başta altı Euro dediği, meğerse altmış Euro’ymuş. Dolayısıyla, beşi de elli olarak anlamasına şaşmamak lazım. “Sixty” ile “sixteen” karışabilir, ona tamam ama “six” ile “sixty”yi ve “five” ile fifty”yi de bir zahmet karıştırma di’ mi? Bir yanlışlık olduğu belliydi ama yine de şansımı denemek istedim. Bu arada, şehir dışındaki sıradan bir otelin geceliği 60 Euro ise Split gibi, Dubrovnik gibi turistik yerlerdeki oteller kim bilir nasıldır?

Otelin restoranında pizza yedim ve çadır kuracak yer bulmak için tekrar yola koyuldum. Jurdani kasabasına geldiğimde, bir pansiyonun bahçesine çadırımı kurdum -tabii ki izin alarak- ve bu hareketli güne noktayı koydum.

Tarih: 05.07.2014
Güzergâh: Trieste (İtalya) – Jurdani (Hırvatistan) (Harita için tıklayın)
Mesafe: 80 km

Hırvatistan macerası, bir sonraki bölümde…

İtalya (7. Bölüm)

Altıncı bölümden devam…

Erdinç, Eugene, Marta, Can

Erdinç, Eugene, Marta, Can

Erdinç, Eugene ve Marta ile iki gün boyunca çok keyifli vakit geçirdik. Benim gibi Pink Floyd hayranı olan, aynı zamanda da Floransa’daki Pink Floyd tribute gruplarında gitar çalan Eugene ile bir gece gitarları elimize aldık, bol bol Pink Floyd ve Dire Straits çaldık. Seyahat etmek harika bir şey ama normal hayatımda her gün yaptığım, alışkanlık haline gelmiş bazı şeylerden uzak kaldığımda, canım sıkılabiliyor ve bu uzun seyahatler, ara sıra eziyete dönüşebiliyor. Gitar çalmak, demleme Çaykur çayı içmek ve kedi sevmek bu alışkanlıklardan birkaçı mesela… Eugene ile aramızda yaş farkı olmasına rağmen, aynı enstrumanı çalıyor ve aynı müzikleri seviyor olmamız, güzel bir tesadüftü. Evimden uzakta bir ülkede kendi dilimi konuşmak, gitar çalmak ve demleme çay içmek çok mutlu etti beni. Kedi yoktu; evde bir de kedi olsaydı…

 

Arno Nehri

Arno Nehri

 

Arno Nehri ve Ponte Vecchio

Arno Nehri ve Ponte Vecchio

 

Ponte Vecchio

Ponte Vecchio

 

Ponte Vecchio (Giriş)

Ponte Vecchio (Giriş)

 

Ponte Vecchio

Ponte Vecchio

 

Ponte vecchio

Ponte vecchio

Sanat, estetik, tarih ve Rönesans denildiğinde, akla gelen ilk şehir Floransa’dır. Leonardo da Vinci’nin, Michelangelo’nun, Dante’nin bu şehirde yaşamış olmaları ve bir aydınlanma hareketi olan Rönesans döneminin bu topraklarda filizlenmesi, bu kent hakkında ipuçları veriyordu zaten. Türkiye’deki birçok şehirden daha az nüfusa sahip, gökdelenlerin, alışveriş merkezlerinin, gözü yoran saçmalıkların olmadığı; bozulmamış, küçük ve şirin bir şehir Floransa… İtalya’daki on birinci günümdü ve bugün sadece bu güzel şehirde dolaşmak istedim. Acelesi olmayan ve sanki hep orada yaşayan, bugün olmazsa yarın herhangi bir müzeye gidebilecek durumdaki birisiymişim gibi… Roma’da bir güne birçok kilise, katedral, meydan vs sığdırmıştım ve asıl yaşamak istediğimi tam olarak yaşayamamıştım. Floransa’daki müzeleri, kiliseleri başka bir seyahatime bırakarak, sadece sokakları, caddeleri, meydanları gezmek ve aylaklık yapmak istedim. “Il Panino del Chianti” adında, muhteşem sandviçler yapan ve şarap tadımı da yaptıran çok güzel bir yer buldum. Floransa’ya yolunuz düşerse, buraya uğramanızı öneririm.

Piazza Santa Croce (Santa Croce Meydanı) ve Basilica di Santa Croce (Santa Croce Bazilikası)

Piazza Santa Croce (Santa Croce Meydanı) ve Basilica di Santa Croce (Santa Croce Bazilikası)

 

Piazza di Santa Trinita (Santa Trinita Meydanı)

Piazza di Santa Trinita (Santa Trinita Meydanı)

Bu seyahatimde birçok kilise, katedral, şapel, bazilika vs gezdim, gördüm; hatta bir gece, bir kilisenin bahçesinde çadır bile kurdum. Yüzlerce yıl önce inşa edilmiş bu muhteşem binaların korunması, özellikle de Rönesans dönemine ait, her biri sanat eseri olan yapıların bugüne kadar bozulmadan gelebilmeleri, tarihe saygının ve entellektüel bir vizyonun göstergesi elbette ama bu sanat eseri binaların, binaların üzerindeki heykellerin, ikonik sembollerin, tüm dinlerde olduğu gibi, salt sanat yapmanın dışında, insanlar üzerinde korku yayan, hegemonya kurmaya çalışan bir vazifeleri olduğunu, daha fazla hissettiğimi de söylemek istiyorum. Şehirden uzak, ormanlık yollarda bisikletle seyahat ediyor olmam ve yavaş hareket etmem bana bunu hissettirmiş olabilir. Belediyecilik timsali Ankara’dan Floransa’ya uçakla gelmiş olsaydım, yakından tanıdığım çirkin örnekleriyle kıyaslama yapacağımdan, böyle düşünmeyecektim elbette.

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

 

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

 

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

Yirmi günlük Schengen vizemin son dört günüydü ve bu yüzden de Venedik’e, hatta Trieste’ye trenle gitme fikri geldi aklıma. Venedik’e kadar bisikletle gitmek için, erken bir saatte Floransa’dan yola çıkmam ve iki tam gün pedal çevirmem gerekecekti. Bütün zamanım yollarda geçeceğinden, Bolonya’yı ve Venedik’i, ancak akşam karanlığında görebilecektim. Vizemin son gününü Bulgaristan sınırında kullanacağımı da hesaba katacak olursak, İtalya’daki son üç günümü çok iyi değerlendirmem gerekiyordu ve bu iki şehri görmeden de İtalya’dan ayrılmak istemiyordum. İnternetten tren saatlerine baktım ve Bolonya’ya kadar bisikletle gidip, Bolonya’dan Venedik’e, Venedik’ten de Trieste’ye trenle gitmeye karar verdim.

Floransa'daki bisiklet tamircisi

Floransa’daki bisiklet tamircisi

Bisikletimin vites kolları sıkışmıştı ve yağlanmaları gerekiyordu. Floransa’ya geldiğimde, bir bisikletçi bulur, yaptırırım diye düşünmüştüm. Erdinç’in devamlı uğradığı bir bisiklet tamircisi varmış; öğlene doğru oraya gittik. İşlerimizi hallettik, marketten alışveriş yaptık ve eve döndük. Evde hep beraber yemek yedikten sonra, saat 15.30’da arkadaşlarımla vedalaşıp evden ayrıldım.

Lago di Bilancino (Bilancino Gölü)

Lago di Bilancino (Bilancino Gölü)

 

Lago di Bilancino (Bilancino Gölü)

Lago di Bilancino (Bilancino Gölü)

 

Viale Nazionale (Arkada Bilancino Gölü)

Viale Nazionale (Arkada Bilancino Gölü)

Planım, Via Bolognese yolunu kullanarak Bolonya’ya gitmekti. Via Bolognese’yi ararken, kazara başka yollara saptım ve planladığım güzergahtan uzaklaştım. Daha sonra, üniversite hastanesinin önündeki yoldan devam ederek, Trespiano yakınlarından Via Bolognese yoluna çıktım. Montemiletto’daki yokuş için, İtalya’da tırmandığım en dik ikinci yokuş demiştim ya… İşte, en dik olanını da Floransa Trespiano arasında tırmandım. Bu yokuşta da, Siena’da olduğu gibi 22/23 dişlilerini kullanmak zorunda kaldım. Dik yokuşun sonu, Trespiano’ya çıkıyordu; burası da Villa Bolognese üzerindeydi zaten… Trespiano’dan sonra eğim biraz azaldıysa da, genelde hep tırmandım. Bilancino Gölü (Lago di Bilancino) ve Futa (Passo della Futa) geçidinden geçtim; akşam saatleri olduğu için Raticosa geçidini çıkmak istemedim ve Selva köyünde kalmaya karar verdim.

Floransa - Bolonya

Floransa – Bolonya

 

Passo della Futa

Passo della Futa

 

Passo della Futa

Passo della Futa

 

Passo della Futa

Passo della Futa

Çadır kurmak için uygun yer ararken, bir adam, çiftlik evinin arkasındaki alanın müsait olduğunu söyledi. Adama teşekkür ettim ve dediği yere gittim. Çadırımı kurarken, bir de ne göreyim? Çiftlikte çitle ayrılmış bölümdeki inekler toplanmış, meraklı gözlere uzaktan beni izliyorlar… Çok komik bir manzaraydı; fotoğraflarını çekmek istedim ama yanlarına gidince dağıldılar. Gece, bir ara çadırdan çıkıp gezindim; etrafta bir sürü ateş böceği vardı. Evet, Toskana’daki son gecem; yarın Bolonya ve Venedik…

Tarih: 03.07.2014
Güzergâh: Firenze – Selva (Harita için tıklayın)
Mesafe: 55 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

İtalya (6. Bölüm)

Beşinci bölümden devam…

monticiano 001

Campeggio Oasi kamp alanı (Albinia)

Dün akşam yaptığım yama, lastiğe iyice kaynamış ve lastik şimdilik hava kaçırmıyordu. Çadırımı ve çantalarımı topladım, hiç vakit kaybetmeden Grosetto’ya doğru hareket ettim. Yaklaşık bir saat sonra Grosetto’daydım… Grosetto’da fazla oyalanmadım; iki dilim pizza yedim, alışveriş ettim ve Siena’ya gitmek üzere bu şehirden ayrıldım.

Çok sıkıcı, heyecansız bir yolda gidiyordum ve keyifsizdim. Siena’da olmak için pedal çeviriyordum sadece. Siena’ya 42 kilometre kala, aradığım aksiyonun arkamdan beni takip ettiğini fark ettim ve durdum. İçinde iki tane polis olan bir polis arabası, durmam için beni ikaz ediyordu. Polisler, bu yolun otoyol olduğunu ve burada gidemeyeceğimi anlatmaya çalıştılar, haritalarını çıkarıp, gitmem gereken yolu gösterdiler bana. Yolum 30 kilometre uzamıştı ve ilk durak Roccastrada idi. Rocca, İtalyanca “kale” demek ama “il castello” gibi bir kale değil. Daha çok, gözetleme ve haberleşme amacı olan, yüksek kayalıklara kurulmuş kalelere “rocca” deniyor. Bu da tabii ki, tırmanış anlamına geliyor benim için.

monticiano 002

Greosetto – Siena arasındaki sıkıcı otoyol

Otoyol çok sıkıcı olmasına rağmen, hem rüzgâr benden yanaydı hem de iniş vardı. Taş çatlasa, bir buçuk saatte Siena’da olacaktım. Bu yolda ise rüzgâr ters esiyordu, üstelik oldukça da dik yokuşlar vardı. Neyse, polislerin dediği yola saptım ve rüzgâra karşı yaklaşık 10 kilometre gittim. Yol ayrımından sağa sapıp Roccastrada yönüne dönünce, ilk başta kızdığım polislere, içimden teşekkür ettim. Etrafı yemyeşil bir yolda ilerlerken, Orta Çağdan beri tarihi dokularını korumuş, birbirinden güzel Toskana köylerinin içinden geçmek huzur verdi. O polisler olmasaydı, bu muhteşem yoldan asla geçemeyecektim.

dağ köyü

Toskana bölgesinde sık rastladığım dağ köylerinden biri

 

Tuscany

%18!

 

Roccastrada

Roccastrada

 

Roccastrada

Roccastrada

 

Roccastrada

Roccastrada

 

Roccastrada

Roccastrada’dan manzara

 

Monticiano

Monticiano

 

Monticiano

Monticiano

Toskana, coğrafi olarak tepelik ve dağlık bir bölge. Napoli’ye giderken gördüğüm “Monte” ön adlı dağ köylere, bu bölgede de sıkça rastlamak mümkün. Roccastrada’da bir marketten çikolata alıp yola devam ettim. İnişi, çıkışı bol, keskin virajlı, tam istediğim gibi bir yoldu. Roccastrada’da kalabileceğim yerler vardı ama Siena’ya daha yakın olmak istediğimden, burada durmadım ve devam ettim.

Monticiano çıkışındaki park oldukça sakindi; buraya çadır kurabilirim diye düşündüm. Çadır için düzgün bir zemin ararken, parkta örgü ören bir kadın, buranın çadır kurmak için uygun bir yer olmadığını söyledi bana. Daha sonra, kadının abisinin rahip olduğunu öğrenince, Piazzola’dan edindiğim kilise tecrübesini hatırlayarak, kilisede kalıp kalamayacağımı sordum kadına. Bunun üzerine, kiliseye gittik ve kadın beni abisiyle tanıştırdı. Rahip bana kilise bahçesinde bir yerler gösterdi ama, gösterdiği yer pek öyle geceyi geçirebileceğim bir yer değildi. Rahibe ve kadına teşekkür edip, başka bir yer aramak üzere kiliseden ayrıldım. Kiliseden ayrılırken, kadın bana, kurabiye ve muz ikram etti.

Köyde kendime kalacak yer bakarken, kapısında motosiklet ve bisiklet logoları olan bir otel gördüm. Hemen otele girip boş oda olup olmadığını sordum. Otelde yer yokmuş; bunun üzerine, bahçeye çadır kurmak için izin istedim. Rezervasyondaki adam, bahçeyi sabah yedi civarında terk edersem, bana izin verebileceğini söyledi ve oteldeki kablosuz internetle duvarlardaki prizleri kullanmama da izin verdi. Güzel, temiz, güvenli ve de konforlu bir yer bulmuştum.

Tarih: 30.06.2014
Güzergâh: Albinia – Grosetto – Monticiano (Harita için tıklayın)
Mesafe: 110 km

Siena ve Floransa’ya doğru…

Sadece alarmını kullandığım cep telefonumun sesiyle, saat altı buçukta uyandım. Söz verdiğim gibi, hemen toparlandım ve saat yedide otelin bahçesini terk ettim. Güne erken başladığım için, Monticiano için biraz vakit ayırabilirdim. Yüksek rakımlı bir Orta Çağ köyüydü burası. Renkli panjurlu taş binaları, çiçekli balkonları, kedileri, kilisesi, köy kahvesi ve güler yüzlü insanlarıyla, mutluluk veren bir yer.

monticiano 014

Çadır kurduğum otelin bahçesi

 

Monticiano

Monticiano

 

Monticiano

Monticiano

 

Monticiano

Monticiano

Kruvasan ve sallama çay ile köy kahvesinde minik bir kahvaltı yapıp, Siena’ya doğru hareket ettim. Monticiano’dan Siena’ya kadar, genelde iniş vardı ve Toskana’nın güzellikleri içinden motosiklet hızıyla geçerek Siena’ya geldim. Bu yol, yer yer bana Doğu Karadeniz’i, özellikle de Çamlıhemşin civarını anımsattı. Rosia’ya 2,5 kilometre kala, Ponte della Pia köprüsünü görünce, Çamlıhemşin’deki kemer köprüler geldi aklıma.

Ponte della Pia köprüsü

Ponte della Pia köprüsü

 

Ponte della Pia köprüsü üzerinden

Ponte della Pia köprüsü üzerinden

 

Monticiano - Siena arası

Monticiano – Siena arası

Siena şehir merkezini gösteren tabelaları takip ederek, Siena’nın en eski sarnıcı olan, İlahi Komedya’da da adı geçen, meşhur Fontebranda’nın yanına geldim. Eski Siena şehri ve şehri çevreleyen surlara da oldukça yakındı burası. Yirmi iki günden beri yoldaydım ve en dik yokuşlarda bile 22/20 dişli oranından daha yumuşak bir vites kullanmamıştım. Fontebranda’dan Siena’ya çıkmak için, ilk kez rublemin üçüncü dişlisini kullanmak zorunda kaldım.

Fontebranda - Siena

Fontebranda – Siena

 

Fontebranda - Siena

Fontebranda – Siena

 

Siena

Siena

 

Siena

Siena

Bu dik yokuşu çıktıktan sonra, dondurma kokan, dar Siena sokaklarında buldum kendimi. İtalya’da gördüğüm her şehir, istisnasız şaşırttı beni. Beş altı ayda bir şekli değişen, sürreal bir şehirde yaşayıp, Siena gibi yaklaşık bin yıldır tarihi dokusunu koruyabilmiş güzel bir Orta Çağ şehrine gelince, doğal olarak yaşadığımız ortama dair bazı şeyleri sorguluyor insan. Aslında ben de şanssız sayılmazdım; ne de olsa Orta Çağ kavramına yabancı değildim.

Siena Piazza del Campo

Tarihi Siena at yarışlarının (Palio di Siena) yapıldığı Siena Piazza del Campo

 

Siena

Siena

Surlardan geçip, eski şehre girdiğimde; burnuma dondurma, gofret, çikolata ve bilumum şekerleme kokuları geldi. Pasta gibi bir şehir dedim, kendi kendime… İlk gördüğüm dondurmacıya girdim ve birkaç top dondurma aldım. Dondurmayı yedikten sonra, gezmeye kaldığım yerden devam ettim. Siena Katedrali’ne girmek için, bisikletimi bir apartmanın deposuna kilitledim. Katedrale girer girmez ilk uyarıyı aldım; kilisede şapka takılmıyormuş. 1200’lerin ortalarında yapımı tamamlanmış katedralde Michelangelo’nun, Donatello’nun ve Bernini’nin eserlerini, Piccolomini kütüphanesindeki el yazması kitapları, kütüphanenin tavanındaki freskleri görebilirsiniz.

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

 

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

 

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

 

Bernini (Duomo di Siena)

Bernini (Duomo di Siena)

 

Siena katedralindeki tavan motifleri

Siena katedralindeki tavan motifleri

 

Siena katedralindeki tavan ve duvar motifleri

Siena katedralindeki tavan ve duvar motifleri

 

Siena katedralindeki duvar motifleri

Siena katedralindeki duvar motifleri

 

Piccolomini kütüphanesi

Piccolomini kütüphanesi

Katedralden çıktıktan sonra, şehirde biraz daha gezindim ve Rönesans’ın doğduğu yer olan Floransa’ya gitmek üzere Siena’dan ayrıldım. Trafik işaretlerinin kafamı allak bullak etmesinden dolayı, Floransa yolunu bulmakta biraz zorlandım. Neyse, yine Toskana bölgesinin güzel yollarındaydım ve akşama, sanat kelimesiyle özdeşleşmiş bir Rönesans şehrinde olacaktım.

Siena sokakları

Siena sokakları

 

Siena sokakları

Siena sokakları

 

Siena sokakları

Siena sokakları

 

Siena sokakları

Siena sokakları

 

Siena

Siena

 

Siena

Siena

San Casciano In Val di Pesa dışında önemli bir tırmanışı olmayan, genelde keyifli geçen bir 70 kilometre sonunda, akşam altı civarı Floransa’ya geldim. Şehirde biraz dolaştıktan sonra, yola çıkmadan önce Warmshowers’dan tanıştığım, Floransa Güzel Sanatlar Akademisi’nde heykel okuyan arkadaşım Erdinç’le buluşmak üzere gara gittim. Kısa bir süre sonra Erdinç geldi, buluştuk ve Erdinç’in arkadaşlarıyla kaldığı eve gittik.

San Casciano in Val di Pesa

San Casciano in Val di Pesa

 

Floransa (Firenze)

Floransa (Firenze)

Tarih: 01.07.2014
Güzergâh: Monticiano – Siena – Firenze (Harita için tıklayın)
Mesafe: 106 km
Şehir içi gezinmelerle: 114 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

İtalya (3. Bölüm)

İkinci bölümden devam…

İtalya’daki üçüncü günümdü ve ilk günkü hayal kırıklığı, yerini neşeli bir ruh haline bırakmıştı. Ana yoldan içeride ve tepede olan Regio Tratturo’dan ayrıldıktan sonra, çok dik bir yokuştan inerek, önce demiryoluna, oradan da Ariano Scalo ve Accoli’den geçip Martiri’de tekrar ss90 karayoluna bağlandım. Artık Campania bölgesindeyim ve yol, Puglia bölgesine göre daha keyifli… Puglia; düz, çorak ve çok sıkıcı gelmişti bana. Campania’da ise, dağ anlamına gelen “Monte” ön adlı köy ve kasaba isimleri bile var. Puglia’ya göre daha yeşil, inişi, çıkışı ve virajı bol bir bölge burası.

 

4.gün 001

Ariana Scalo yakınları (Puglie)

 

4.gün 004 (bisikletci)

Montemiletto yakınlarında tanıştığım bisikletçi. (Campania)

 

4.gün 005 (dik yokus)

İtalya seyahatim boyunca, çıktığım en dik ikinci yokuş. Montemiletto yakınları (Campania)

 

4.gün 002 (Pratola Serra)

Pratola Serra (Campania)

 

4.gün 003 (Pratola Serra)

Pratola Serra (Campania)

Martiri’den sonra sırasıyla Ariana Irpino, Grottaminarda, Venticano ve Pratola Serra’dan geçerek Avellino’ya geldim. Regio Tratturo’dan öğlene doğru ayrılmam ve Avellino’ya kadar çok dik yokuşların olması, bana zaman kaybettirmişti. Avellino’da kalsam mı kalmasam mı diye düşünürken, hava kararmadan Monteforte Irpino köyüne kadar gitmeye, geceyi orada geçirmeye karar verdim. Monteforte’ye, tahmin ettiğimden çok daha kısa sürede varınca, Nola şehrine doğru yola devam ettim. Monteforte’den sonra deniz seviyesine kadar hep iniş vardı ve yaklaşık 25 kilometre mesafeyi çok kısa sürede alarak Nola’ya vardım. Bu arada, hava hâlâ kararmamıştı.

4.gün 006 (Monte Forte yolu)

Monte Forte yolu (Campania)

 

4.gün 007 (Monte Forte yolundan)

Monte Forte yolundan

 

4.gün 008 (Monte Forte)

Monte Forte Irpino (Campania)

Yola çıkmadan önce biraz İtalyanca çalışmıştım ve günlük konuşmaları kolaylıkla kıvırabileceğimi zannediyordum. Oysa yanılmışım… Telaffuzu kolay gibi görünse de, şarkı söyler gibi konuşulan bir dil İtalyanca. İtalyanlar’la dümdüz, vurgusuz, melodisiz konuşursanız, hele bir de çok acemiyseniz; yandınız. Neyse, nerede kalmıştık? Evet, Pompei yakınlarında bir şehir olan Nola’ya gelmiştim. Nola’da gezinirken, yolda bir grup genç gördüm ve onlardan birinin İngilizce konuşacağını düşünerek, Pompei’ye hangi yoldan gidileceğini sordum. Çocuğun verdiği cevap:

– Pompei? Is it a restaurant?

“Restoran değil; şehir” dedim. “Città, città… ”

– Città? Haaa, Pommpeeeyy…

Daha gideceğim şehrin adını bile doğru telaffuz edemezken, İtalyanca’yı nasıl konuşacaktım acaba? Ama bende de suç yok; çünkü İngilizce, İtalyanca’ya göre daha düz konuşulan bir dil ve cümleye düz başlayıp, cümlenin sonuna melodik bir “Pommpeeey” eklemek, çok doğruymuş gibi gelmiyor bana. Haliyle, soruyu da İtalyanca sormam gerekiyordu ama bu sefer de kendileri gibi konuştuğumu zannedip, kalabalık cümlelerle cevap veriyorlardı ve bana da sadece dinlemek kalıyordu. Sıcakkanlı, yardımsever ve iyi niyetli insanlar olduklarından, cümlelerini bölüp, onlara saygısızlık yapıyormuşum gibi görünmek de istemiyordum.

Yol sorduğum genç, bana bir yerler tarif etti ama Pompei şehrine giden yolu bulamadım. Yolumu bulmaya çalışırken, bisikletli genç bir kadın, kendisini takip etmemi ve Pompei’ye giden yol ayrımına kadar beni götürebileceğini söyledi. Artık hava kararmıştı; kalacak yer bulmam gerekiyordu. Bir benzinliğe, daha sonra da pizza yapan bir yere girdim, oradakilerle konuştum; beni bir otele yönlendirdiler. Dedikleri otele gittim ve tahmin edeceğiniz üzere, fiyatta anlaşamadım. Resepsiyondaki kadın, bana başka bir otelden bahsetti, belki oranın daha ucuz olabileceğini söyledi. Gecenin karanlığında, eski ve bakımsız binaların olduğu ıssız bir yerde, pili bitmek üzere olan farımın aydınlattığı loş ışıkla otel arıyordum. Tesadüfen, Via Constantinopoli (İstanbul Caddesi) diye bir yola saptım ve bu yoldan biraz devam ettim. Kısa bir süre sonra, çevresi beton duvarla çevrili, büyük bir bahçe gördüm ve içinde otel olabileceğini düşünerek bahçenin kapısını aradım. Duvarı takip ederek kapıyı buldum, içeri girdim. Kocaman bir bahçe içinde iki katlı, yüksek tavanlı, büyük bir bina, ortada dev bir haç… Otel ararken kilise bulmuştum; şansımı burada denemek istedim ve kiliseye girdim. Kimse yok mu diye bakınırken bir rahip yanıma geldi ve ne istediğimi sordu bana. Kalacak yerimin olmadığını, kilisenin bahçesine çadır kurmak istediğimi söyledim. Rahip, başka bir arkadaşına da danıştı ve o gece orada kalmama izin verdiler. Daha sonra, içinde banyosu da olan temiz bir tuvalet gösterdiler ve tuvaletin anahtarını bana verdiler. Tuvalet dediğime bakmayın; otellerde böylesi zor bulunur. Sıcak su, duş, çeşit çeşit sabunlar, şampuanlar; yok yoktu…

O hafta, kilisede toplantı gibi bir şey varmış ve İtalya’nın birçok şehrinden gelecek olan rahipler bu kilisede toplanacaklarmış. Roma’dan gelen bir rahiple uzun uzun sohbet ettik. Adam güzel İngilizce konuşuyordu ve çok sakin biriydi.

4.gün 001 (Piazzola kilise)

Comunità Missionaria di Villaregia – Piazzolla di Nola

 

4.gün 002 (Piazzola kilise)

Comunità Missionaria di Villaregia – Piazzolla di Nola

Tarih: 24.06.2014
Güzergâh: Ariana Irpino – Nola – Piazzola (Harita için tıklayın)
Mesafe: 101 km
Şehir içi gezinmelerle birlikte: 104 km

4. Gün:
Pompei şehrine doğru…

25 Haziran sabahı çadırımı, çantamı topladım, bisikletime yükledim ve rahiplere teşekkür etmek için kilise binasına girdim. Kilisedekiler bana çay, bisküvi ve peynir ikram ettiler. Kahvaltımı yapıp rahiplere teşekkür ettikten sonra seyahatimin önemli hedeflerinden biri olan Pompei antik kentine doğru yola koyuldum. İstanbul Caddesi’nden sonra sırasıyla Piazzolo, San Guiseppe Vesuviano ve Terzigno’dan geçerek, yıllardır merak ettiğim, Pink Floyd’un efsane filmi “Live at Pompeii”nin çekildiği şehre geldim.

4.gün 004 (San Guiseppe Vesuviano civari)

San Guiseppe Vesuviana

İtalya’daki hemen hemen tüm yerleşim yerlerinde olduğu gibi, Pompei’de de korunmuş bir tarih ve inanılmaz güzel mimari yapılar var ama benim burayı hedef olarak belirlememdeki asıl sebep, sadece mimari yapı görmek değildi. Yaklaşık iki bin sene önce, Vezüv’ün patlaması sonrasında ölen canlıların, taşlaşmış bedenlerinin de sergilendiği antik kenti görme fikri, Pompei’yi diğer şehirlere göre daha gizemli kılıyordu benim için. Pompei antik kentinin, Pink Floyd hayranı birisi için ne anlama geldiğini söylememe de gerek yok sanırım…

 

4.gün 003 (Circumvesuviana)

Circumvesuviana (Pompei tren istasyonu)

 

4.gün 005 (Pompei tren istasyonu)

Circumvesuviana (Pompei tren istasyonu)

Pompei, küçük ama çok güzel bir şehir… Şehir merkezinde biraz dolaştım, fotoğraf çektim, bir yerde bir şeyler atıştırıp, fazla vakit kaybetmeden antik kente gittim. Bisikletle içeriye almıyorlarmış… Bisikletimi dışarıda bir ağaca bağladım, çantalarımı emanete bıraktım ve içeri ancak bu şekilde girebildim.

4.gün 006 (Pompei)

Pontificio Santuario della Beata Vergine del Santo Rosario di Pompei

İlk önce “Live at Pompeii”nin çekildiği amfi tiyatroyu gezdim. Yola çıkmadan önce, Pompei amfitiyatrosunda “Echoes” çalmak gibi bir niyetim vardı ve maalesef yanımda gitarım olmadığından, Ipod’un bir gitar uygulamasıyla bu parçayı temsilen çalıp kaydettim. Aslında, gitarı olan birisini görseydim, gitarı ödünç alır, “Echoes”u gerçek gitarla çalardım ama orada olmak bile yeterliydi benim için.

4.gün 007 (Pompei antik kenti)

Amfitiyatro (Pompei antik kenti)

4.gün 008 (Pompei antik kenti)

Amfitiyatro (Pompei antik kenti)

4.gün 022 (Pompei antik kenti)

Amfitiyatro (Pompei antik kenti)

Harita ve çevredeki tur rehberlerinin yardımlarıyla, ancak dört saatte gezebildim bu büyüleyici antik kenti. Akşam saat 5 civarında antik kentten çıktım ve Pompei çıkışındaki Spartacus Camping’e çadırımı kurdum. Eşyalarımı nizamiyeye bırakıp, Vezüv çevresindeki mahallelerde gezindim. Vezüv’ün çevresi, bana biraz Galata’yı, Tophane’yi, Karaköy’ü, Dolapdere’yi ve Tarlabaşı’nı anımsattı.

 

Pompei fotoğraflarına devam…

 

4.gün 013 (Pompei antik kenti)

Pompei antik kenti

 

4.gün 015 (Pompei antik kenti)

Pompei antik kenti

 

4.gün 017 (Pompei antik kenti)

Pompei antik kenti

 

4.gün 018 (Pompei antik kenti)

Pompei antik kenti

 

4.gün 009 (Pompei antik kenti bahce)

Pompei antik kenti

 

4.gün 010 (Pompei antik kenti bahce)

Pompei antik kenti

 

4.gün 011 (Pompei antik kenti bahce)

Pompei antik kenti

 

4.gün 012 (Pompei antik kentinden Vezuv)

Pompei antik kenti’nden Vezüv Yanardağı

 

4.gün 014 (Pompei antik kenti)

Pompei antik kenti

 

4.gün 019 (Pompei antik kenti, kopek)

Pompei antik kenti (Köpek)

 

4.gün 020 (Pompei antik kenti, hamile kadin)

Pompei antik kenti (Hamile kadın)

 

4.gün 021 (Pompei antik kenti, adam)

Pompei antik kenti (Adam)

Tarih: 25.06.2014
Güzergâh: Piazzola – Pompei (Harita için tıklayın)
Mesafe: 25 km
Gezinmelerle toplam mesafe: 36 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

İtalya (1.Bölüm)

“Balkanlar, İtalya, Adriyatik ve Dalmaçya kıyıları” yazısının devamı…

Sabah gemide gezinirken, kumarhanede kimsenin olmadığını fark ettim. Kumarhaneye girdim, elektronik cihazlarımı şarj etmek için prize taktım, İtalyanca notlarımı son kez gözden geçirdim. Bu arada güneş doğmuş, İtalya kıyıları da uzaktan yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı. Limana varmaya yakın, otoparka indim, bisikletimi çözdüm, çantalarımı kontrol ettim ve beklemeye başladım. On bir saatlik sıkıcı deniz yolculuğunun, nihayet sonuna gelmiştim. Gemi limana yanaştı, kapı açıldı ve pasaport kontrolü için gümrük bölümüne gittim. Yunanistan sınırında gördüğüm çirkin muameleyi görmediğim gibi, aksine, son derece güler yüzle karşıladı beni gümrükteki görevli. Bisikletime ve çantalarıma şöyle bir baktı ve hoş geldiniz dedi. Bir gezginden ne zarar gelirdi ki zaten?

Evet, artık Bari’deydim. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen hava sıcaktı; uykusuz ve de yorgundum. Bari’de biraz gezindim önce; tanımaya çalıştım bu yeni gördüğüm şehri. Sonra bir kafede oturdum, bir şeyler atıştırdım, internete girdim… Fiyatlar oldukça yüksekti; üstelik dışarıda oturmak, içeriye göre daha da pahalıydı. Sıcak havada “içeride bunalırım” düşüncesiyle dışarıda oturduğunuzda, içeride 2 Euro olan sallama çaya, 3-4 Euro civarında bir fiyat ödemeniz gerekiyor. Pizzaya ve diğer yiyeceklere hiç girmiyorum.

 

Bari003

Bari sokakları

 

 

Bari002

Bari’de bir sokak

 

 

Bari007r

Bari sokakları

 

 

bari

Bari

 

 

Bari004

Teatro Margherita (Bari)

 

 

Bari005

Teatro Margherita (Bari)

 

Vizem yeterli olsaydı, bu güzel şehirde birkaç gün kalırdım ama, maalesef iki hafta sürem vardı ve İtalya’daki ilk hedefim olan Napoli yakınlarındaki Pompei antik kentine gitmem gerekiyordu. Şehirde biraz daha gezinip fotoğraf çektikten sonra Napoli’ye gitmek üzere yola koyuldum. Evet; asıl komedi de bundan sonra başlıyor.

Bari’den çıkmadan önce, yolda birkaç kişiye, Napoli’ye hangi yoldan gidileceğini sordum. Değişik cevaplar geldi; trenle git diyen oldu, gitme diyen oldu, gidemezsin diyen oldu, oraya gidilmez diyen oldu… Sonunda Motosikletli birisi, kendisini takip etmemi ve gösterdiği yoldan gitmemi söyledi. Bari’den çıktıktan sonra, deniz kıyısını takip ederek, motosikletli adamın gösterdiği yolda bir müddet devam ettim, sonra garanti olsun diye bir kişiye yol sorma gafletinde bulundum. Yol sorduğum yaşlı adam, farkında olmadan beni Bari’ye yönlendirmiş. Bizde Ankara Asfaltı, Samsun Asfaltı, Londra Asfaltı, İzmir Caddesi gibi sokak ve cadde isimleri olur ya; Bari’de de Via Napoli diye bir cadde varmış ve amca haklı olarak, benim üç yüz kilometre uzaktaki Napoli’ye bisikletle gitmek isteyeceğimi tahmin edememiş. Yaşlı adamın dediğini yaptım ve bir de ne göreyim? Bari’ye gelmişim yine… Neyse, ana yolu buldum ve Trani’ye kadar gittim. Trani’de, meydan gibi bir yerde güzel bir bit pazarı vardı. Bit pazarları önemlidir benim için… Seyahate çıktığımdan beri gördüğüm ilk bit pazarıydı burası ve biraz gezindim tabii.

Trani003

Bit pazarı (Trani)

 

Trani002

Bit pazarı (Trani)

Sonra, iki haftanın bana yetmeyeceğini düşünerek gara gittim ve Bari Napoli arasında vakit kaybetmemek için Napoli’ye trenle gitmeye karar verdim. Günlerden Pazar’dı ve gişeler de dahil olmak üzere, her yer kapalıydı. Bilet almak için, gardaki otomatik makinelere yöneldim. Regionale ve Intercity kavramlarıyla, işte bu sırada tanıştım. Regionale biraz daha ucuz gibi görünse de, Napoli’ye gitmek için 3-4 şehirde aktarma yapmam gerekecekti ve her birine ayrı ayrı bilet aldığımda, bana daha pahalıya mal olacaktı. Ben de Intercity treni için yaklaşık 30 Euro ödeyerek Napoli’ye bilet aldım ve trenimin gelmesini bekledim. Tren geldi, bir vagona yöneldim ve… O da ne? Tren görevlisi bisikletimi trene alamayacağını söylemeye çalışıyordu.

“No bici, no bici, no bicicletta, noooo…!”

Adamla yaşadığımız hararetli tartışmanın sonrasında, tren hareket etti ve ben de o kadar eşyayla garda kalakaldım. İngilizce bilen birisi; İtalya’da buna benzer durumların sık yaşandığını, Barletta’daki nöbetçi gişe memurundan, belki bilet paramı geri alabileceğimi söyledi bana. Kendisine teşekkür ettim ve Barletta’ya doğru hareket ettim.

Barletta’ya gelir gelmez, hemen tren istasyonunu buldum ve nöbetçi gişe memuruna derdimi anlatmaya çalıştım. Memurun İngilizce konuşuyor olması da büyük bir şanstı benim için. Yabancı olduğumu, trenlere bisikletin alınmadığını bilmediğimi, bilet aldığım yerde bisikletin trene alınmaması ile ilgili bir uyarı vs olmadığını söyledim ve 30 Euro’yu geri istedim. Treni kaçırdığımı ve bana para iadesi yapamayacaklarını söyledi görevli. Treni kaçırmamıştım oysa… Yaklaşık 40 dakika, belki de daha fazla bir süre, adamla bunu tartıştıysak da paramı geri alamadım. Tartışmanın sonunda bana bir dilekçe imzalattı. Dilekçeyi gar müdürüne ileteceğini söyledi. Eğer onlar onaylarsa, para hesabıma yatacakmış. “Regionale” trenlere bisiklet alınıyormuş ve bu trenlerden biriyle Napoli’ye gitmemi önerdi adam. Bir sürü aktarma yapacaktım, ekstra para, saatlerce yol; sinirim de bozulmuştu… 30 Euro para kaybedip üzerine bir o kadar daha para harcamak istemedim ve saat çok geç olmadan Barletta’dan ayrıldım. Bu arada, İtalya’nın bütün şehirlerinde, köylerinde, kasabalarında olduğu gibi Barletta’da da muhteşem bir mimari var ve tarih burada da korunmuş. Zamanım kısıtlı olduğu için bu güzel şehirde de fazla kalamadım.

İtalya’daki ilk günümde biraz hayal kırıklığına uğramıştım. Her yer kapalıydı; bütün dükkânların, akaryakıt istasyonlarının, marketlerin kepenkleri inmiş, neredeyse yaşam belirtisi yoktu ve moralim çok bozulmuştu. Napoli batıda olduğu için, kafama göre bir yoldan batıya döndüm ve öylece pedal çevirdim. Yaklaşık 25 kilometre sonra Canosa di Puglia şehrine vardım ve burada kendime kalacak yer aradım. Otellerin gecelik fiyatları 75 Euro civarındaydı. Benim için oldukça yüksek bir rakamdı ve başım her sıkıştığında otelde kalmak, üstelik pahalı otellerde kalmak, bu seyahatin felsefesine de tersti .

Fiyat sorduğum otellerden biri, beni yakınlardaki “Villa Caracciolo” adlı restorana yönlendirdi ve oradakilerin bana yardım edebileceklerini söyledi. Adamın dediği restorana gittim… Oldukça lüks bir mekandı; böyle bir yer beklemiyordum açıkçası. Mekanın sahibi, tarihi bir binayı restore edip, lüks bir restoran yapmış. İçeri girdim, restoranda çalışanlarla tanıştım. Çok iyi, neşeli ve samimi insanlardı… Beraber pizza yedik, bira içtik, uzun uzun sohbet ettik. Bana yer bulmak için geç saatlere kadar uğraştılar, yakınlarını, arkadaşlarını vs aradılar. Belki istedikleri gibi bir yer bulamadılar ama iyi niyetlerini, yardım çabalarını, en önemlisi de güzel muhabbetlerini hayatım boyunca unutmayacağım ve kendilerini sevgiyle anacağım.

Gecenin on bir buçuğunda, restoranın yakınlarındaki bir parkın güvenli olduğunu, oraya çadır kurabileceğimi söylediler. Restoranda çalışanlardan biri, motosikletiyle bana yol gösterdi ve dedikleri parka gittik. Bir ağacın altına çadırımı kurdum ve sabaha kadar deliksiz bir uyku çektim. Gece restorandan ayrılmadan önce, çantama balık konserveleri, şişe şişe su, ekmek vs koydular ısrarla. Hayal kırıklığıyla başlayan İtalya macerasının ilk gününde, bu güzel insanlarla karşılaşmak moralimi düzeltmişti.

Sabah olunca tekrar restorana gittim, arkadaşlarla vedalaştım ve Napoli’ye gitmek üzere yola koyuldum.

 

1

Sabah hazırlığı (Canosa di Puglia)

 

 

2

Giosuè Gilberto

Danilo Vurchio’ya, Giosuè Gilberto’ya, İtalya’da yediğim en güzel pizzayı yapan Antonio Mansi’ye ve ismini hatırlayamadığım diğer arkadaşlara selamlar, sevgiler… (Saluti e auguri ai miei amici Danilo Vurchio, Antonio Mansi, Giosuè Gilberto e gli altri …)

Tarih: 22.06.2014
Güzergâh: Bari – Trani – Barletta – Canosa (Harita için tıklayın)
Mesafe: 92 km
Şehir içi gezinmelerle birlikte: 107 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın