İtalya (8. Bölüm)

Yedinci bölümden devam…

Bologna 001

Sabah yola çıkmadan önce (Selva köyü)

Sabah erkenden uyandım, hazırlandım ve dün gece bana bahçesinde yer gösteren adama teşekkür etmek için evinin kapısını çaldım. Adam evde yokmuş, kapıyı annesi açtı; ben de ona teşekkür ettim. Söylediklerinden, “kahvaltı yap da öyle git” gibi bir şeyler anladım. Çay, bisküvi ve reçelle ufak bir kahvaltı yaptıktan sonra, beni konuk eden bu güzel aileyle vedalaşıp Selva köyünden ayrıldım.

Futa’dan sonra tırmanmam gereken bir geçit daha kalmıştı. Fazla yorucu olmayan Raticosa geçidini de geçip, Bolonya’ya hızlı ve rahat bir şekilde vardım. Yol üzerindeki Loiano ve Pianoro kasabalarından geçtim; Pianoro’da kısa bir mola verdim.

 

Bologna 004

Raticosa’yı çıkarken…

 

Bologna 005

Passo della Raticosa

 

Bologna 003

Passo della Raticosa

 

Bologna 006

Raticosa geçidinin bitimindeki kafe

 

Bologna 007

Floransa – Bolonya il sınırı

 

Bologna 008

Bolonya’ya doğru

 

Bologna 009

Loiano

 

Bologna 010

Bolonya’ya doğru

 

Bologna 011

Casa Cantoniera (İtalya’da şehirler arası yollarda bu evlerden çok var)

 

Bologna 012

Bolonya yakınlarında bir köprü

Bolonya harika bir şehir. Arnavut kaldırımlı caddeler, güzel taş binalar, minik minik taşlarla döşenmiş sokaklar, kiliseler, meydanlarda performans yapan müzisyenler, çeşmeler, güler yüzlü insanlar… Bolonya, Avrupa’nın en zengin ve gelişmiş bölgelerinden biri olan Emilia Romagna bölgesinin başkenti olmasına rağmen, nedense bu şehirde de çirkin gökdelenlere, plazalara ve iğrenç alışveriş merkezlerine rastlamadım. İnsan, zenginlik denen kavramı merak ediyor ve sorguluyor bu ülkede gezerken. Michelangelo’nun, Donatello’nun, Leonardo da Vinci’nin, Boticelli’nin eserleriyle estetik anlayışın oluştuğu, Rönesans’ın doğduğu, Ferrari, Lamborghini, Masserati, Ducati gibi ölümsüz markaların yaratıldığı, Giorgio Armani, Gucci, Dolce & Gabanna, Versace, Valentino gibi benim bile isimlerini hatırlayabildiğim dev isimlerin dünya modasına yön verdiği bir G8 ülkesinin zengin bir şehrinde neden alışveriş merkezleri, plazalar ve gökdelenler olmaz? Zenginiz diye bizi mi kandırıyorlar acaba?

 

Bologna 013

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 014

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 015

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 017

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 016

Fontana di Nettuno (Neptün Çeşmesi) Bologna (Bolonya)

 

Bologna 018

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 019

Bolonya

Gara gittim ve Venedik için tren bileti aldım. 11,05 Euro benim için, 3,5 Euro da bisikletim için para ödedim. Bu biletlerin iki ay geçerliliği varmış. Yani, treni kaçırınca aynı biletle bir sonrakine ya da başka bir trene binebiliyorsunuz. Tabii ki tek seferlik…

Tren biletini alınca hem biraz rahatladım hem de üzüldüm. Feribotla geçişi saymazsak, Çanakkale’den beri pedal çeviriyordum; istediğim saatte yola çıkıyor, istediğim saatte duruyor, acıkınca karnımı doyuruyor, hava kararınca da uyuyordum. Bu bilet ve biletin üzerinde yazan rakamlar, bana şehir hayatı disiplinini tekrar hatırlattı. Saat, gün, hafta, hafta sonu, bir yere yetişmek, geç kalmak gibi şehir hayatına ait kavramlar aklıma gelince, bir an için seyahatimin bittiğini düşündüm ve moralim bozuldu. Neyse, bileti alınca, gardan çıktım ve saat 16.30’a kadar Bolonya’da gezdim.

 

Bologna 020

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 022

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 021

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 023

Kilise orgu (Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna)

 

Bologna 024

Kilise orgu (Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna)

Tarih: 04.07.2014
Güzergâh: Selva köyü – Bolonya (Harita için tıklayın)
Mesafe: 55 km
Şehir içi gezinmelerle toplam: 68 km

 

Venedik…

 

16.30’da tren geldi… Bisikletimi ön vagonda bir yere bağlayıp trene bindim ve iki saatlik kısa bir yolculuktan sonra Venezia Santa Lucia (Venedik Santa Lucia) tren istasyonunda indim. Yıllardır takvim yapraklarından, ansiklopedilerden, sonraki yıllarda da internetten fotoğraflarına baktığım, görmek istediğim ama bir türlü görme fırsatını yakalayamadığım bir yer olan Venedik’e gelmiştim. Çok şanssız bir gençlik dönemi geçirdim; üniversite okuduğum yıllarda Erasmus gibi bir imkan yoktu. Şimdi üniversite öğrencileri, Erasmus’la yabancı ülkelerde okul okuyorlar, farklı insanlar tanıyorlar, vizyonlarını geliştirebiliyorlar. Üniversitede okuduğum yılları, bize verilen saçma vizyonu anlatmaya ve eleştirmeye kalkarsam sonunu getiremem. O yüzden, zararın neresinden dönülürse kârdır deyip, anlatmaya devam ediyorum.

Venedik bir adalar topluluğu… Uydu görüntüsünü, Bedri Rahmi’nin 1974’te Taşyaka Koyu’nda bir taşa çizdiği balık resmine benzetirim. Şehrin iç kısmında bildiğimiz anlamda yol, dolayısıyla da otomobil yok. Şehir merkezinde ulaşım, teknelerle ya da yürüyerek sağlanıyor ve bisiklete binmek de yasak. Kalabalığın içinde bisikletle yürümeye çalışmak, kanalların üzerindeki merdivenlerden yüklü bisikleti çıkarıp indirmek adeta bir eziyetti. Bir an evvel kalacak bir yer bulup, bisikletimi ve eşyalarımı bir yere koymak istiyordum. Birkaç tane otele fiyat sorma gafletinde bulundum; iki yıldızlı otellerin 120 Euro olduğunu öğrenince hedef değiştirip hostel aramaya başladım. 25 Euro’ya güzel bir hostel buldum. Üstelik, çamaşır makinesini kullanmak da bu ücrete dahildi. 5 Euro ekstra ücretle, akşam yemeği ve şarap veriyorlardı; ortam da çok iyiydi… Bisikletimi girişe zincirledim, eşyalarımı yukarıdaki odaya koydum, kirli çamaşırlarımı da makineye attım ve biraz rahatladım.

 

venedik001

Venedik (Venezia)

 

venedik002

Venedik (Venezia)

Akşam yemeğinde makarna ve şarap vardı. Zaten normalde çok yiyen bir insanım, her gün bisiklete de binince, 2-3 kişinin yediğini çok rahat mideye indirebilen bir canavara dönüşebiliyorum. Baktım, benim dışımdakiler çok az yiyor, üç buçuk tabak makarnayı yedim kaşla göz arasında.

Yemek masasında Amerikalı’dan, Rus’a, Cezayirli’den, Brezilyalı’ya bir sürü kişi vardı. Yemekten sonra, hep beraber Dünya Kupası çeyrek finalinde, Brezilya Kolombiya maçını izlemek üzere bir meydana -San Marco olup olmadığını hatırlamıyorum-  gittik. Maç bittikten sonra bir yerlerde içtik, muhabbet ettik; her kafadan bir ses, bir hikaye… İtalya’daki son gecem oldukça sosyaldi yani.

Bölgenin neminden olsa gerek, kuruması için dışarı astığım çamaşırlarım, sabah halen ıslaktı. Çamaşırlar kuruyana kadar hem Trieste biletini almak hem de Venedik’te gezmek için hostelden ayrıldım. Kısacık bir sürede, gezebildiğim kadar gezmeye çalıştım Venedik’i. Bu akşam Schengen bölgesini terk etmek zorunda olduğumdan, saat 12.41’deki trene bilet aldım ve kalabalık yüzünden San Marco Meydanı’na gitmeye cesaret edemedim. Yunanistan Konsolosluğu’nun kulaklarını bir kere daha çınlatarak, San Marco’yu da başka bir İtalya gezisine bıraktım.

 

venedik003

Venedik (Venezia)

 

venedik006

Venedik (Venezia)

 

venedik005

Venedik (Venezia)

 

venedik007

Venedik (Venezia)

Hostele gidip eşyalarımı topladım ve istasyona doğru gitmeye çalıştım. Daha önce de belirttiğim gibi, bu dar sokaklarda ve köprülerde, kalabalığın ortasında, elde yükle hareket etmek çok zor. Uzun lafın kısası; 12.41 trenini kaçırdım… Neyse, biletim yanmadığı için bir saat sonraki treni bekledim ve biraz daha gezinip, fotoğraf çektim.

 

venedik011

Venedik (Venezia)

 

venedik010

Venedik (Venezia)

 

venedik004

Venedik (Venezia)

 

venedik009

Venedik (Venezia)

 

venedik008

Venedik (Venezia)

 

venedik012

Venedik (Venezia)

 

venedik014

Kara kalem Venedik tablosu (Venedik’te bir sokak satıcısından)

 

venedik013

Venezia Santa Lucia tren istasyonu. Soldaki normal tren, sağdaki Frecciargento (hızlı tren)

Evet, artık Vivaldi’nin memleketinden ayrılma vakti geldi… 13.41 trenine binip, saat 15.30 civarında Trieste’de indim. Trieste’yi gezecek hiç vaktim yoktu… Bir marketten alışveriş yaptım, atm’den para çektim ve akşam saat 4-4.30 civarında da Hırvatistan sınırına geçmek için pedallara asıldım. İtalya’daki son saatlerimde de trafik işaretlerinin azizliğine uğrayıp, kendimi otoyolda buldum. Yanımdan geçen ve karşı şeritten gelen araçlar, otoyolda gitmemem için korna çalıp, beni uyarmaya çalışıyorlardı. Otoyolun etrafı kapalı olduğundan, çıkma şansım yoktu. Planım, Muggia’dan Umag’a geçmekti ama öyle bir yola sapmıştım ki tabelalarda Venezia yazıyordu. Venezia demek batı demekti ve doğuya dönme şansımın olup olmadığını bilip bilmeden, sadece bu lanet otoyoldan kurtulmak için, güneşin alnında, yokuş yukarı basabildiğim kadar basıyordum. Arkamdan birkaç tane Türk plakalı tır geçince rahatladım. Bu tırların Slovenya’ya gittiklerini düşünerek umutlandım ve basmaya devam ettim.

Umutlarım tükenmek üzereyken, bir kavşak çıktı karşıma. Tabelalar arasında Rijeka yazısını görünce; tamam dedim, doğru yoldayım! Teyit etmek için, bir sürücüye sorup Rijeka yazan yöne saptım. Otoyolun agresif ve tehlikeli hareketliliğinden çıkıp sakin, yemyeşil ve pırıl pırıl, iki şeritli bir asfalt yolda buldum kendimi. Keyfim yerine gelmişti ama gps kullanmadığımdan, sınıra kaç kilometre olduğunu bilmiyordum. Neyse, biraz daha devam ettim ve bu seyahatte İtalya’da göreceğim son yerleşim yeri olan Pesek kasabasına geldim. Kısa bir süre sonra da Slovenya’da olduğumu gösteren EU tabelalarını görünce, İtalya’dan çıktığımın farkına vardım. Önümde tam 30 kilometre vardı; sakin sakin yola devam ettim ve yaklaşık 1 saat sonra Hırvatistan’a girip, Schengen’i terk ettim.

 

venedik015

Pesek / İtalya

 

venedik016

Slovenya sınırı

 

Croatia

Hırvatistan sınırı (24 gündür, ilk kez bu kadar terledim)

Hava kararmak üzereydi, Hırvatistan sınırındaydım ve tek kelime Hırvatça bilmiyordum. Rijeka yakınlarında bir yerde çadır kurarım düşüncesiyle, körlemesine pedal çevirdim. Yolda, ara ara, üzerinde “camping” yazan, karavan, çadır sembolleri falan olan bir tabela dikkatimi çekti. Yaklaşık on beş kilometre sonra, tabelada yazan yere vardım. Orası meğerse, otel ve karavan park yeriymiş; adamların campingden anladıkları buymuş yani.

Biraz uzun oldu ama burayı anlatmadan bitirmek istemiyorum. Fiyatı uygunsa, otelde kalırım belki diye resepsiyona fiyat sordum. Resepsiyondaki görevli, “six” dedi ve parmaklarıyla altıyı gösterdi. “Gerçekten mi” diye sordum; “yes” dedi. Altı Euro’ya ahırda yatırmazlar adamı… Odayı görmek istediğimi söyledim. Odaya baktım, fena değil; internet, sıcak su falan da var… “Tamam” dedim, “kalıyorum”. Kimliğimi uzattım; parmaklarımla da göstererek, “beş Euro olur mu” diye sordum. Adam, kimliğime bakıp Türk olduğumu öğrenince, çok sevindi ve “tamam” dedi, “beş olsun” dedi. Hırvatistan bu kadar fakir bir ülke olamaz diye içimden geçirdiğim sırada, adam belgelerimi verip, parayı istedi. Ben de adama, çıkardım, beş Euro karşılığı Kuna verdim. Adam, “olmaz, bu eksik” dedi. Hesap makinesiyle içler dışlar çarptım ve adama beş Euro’nun karşılığını gösterdim. Neyse, adamın başta altı Euro dediği, meğerse altmış Euro’ymuş. Dolayısıyla, beşi de elli olarak anlamasına şaşmamak lazım. “Sixty” ile “sixteen” karışabilir, ona tamam ama “six” ile “sixty”yi ve “five” ile fifty”yi de bir zahmet karıştırma di’ mi? Bir yanlışlık olduğu belliydi ama yine de şansımı denemek istedim. Bu arada, şehir dışındaki sıradan bir otelin geceliği 60 Euro ise Split gibi, Dubrovnik gibi turistik yerlerdeki oteller kim bilir nasıldır?

Otelin restoranında pizza yedim ve çadır kuracak yer bulmak için tekrar yola koyuldum. Jurdani kasabasına geldiğimde, bir pansiyonun bahçesine çadırımı kurdum -tabii ki izin alarak- ve bu hareketli güne noktayı koydum.

Tarih: 05.07.2014
Güzergâh: Trieste (İtalya) – Jurdani (Hırvatistan) (Harita için tıklayın)
Mesafe: 80 km

Hırvatistan macerası, bir sonraki bölümde…

Reklamlar

İtalya (7. Bölüm)

Altıncı bölümden devam…

Erdinç, Eugene, Marta, Can

Erdinç, Eugene, Marta, Can

Erdinç, Eugene ve Marta ile iki gün boyunca çok keyifli vakit geçirdik. Benim gibi Pink Floyd hayranı olan, aynı zamanda da Floransa’daki Pink Floyd tribute gruplarında gitar çalan Eugene ile bir gece gitarları elimize aldık, bol bol Pink Floyd ve Dire Straits çaldık. Seyahat etmek harika bir şey ama normal hayatımda her gün yaptığım, alışkanlık haline gelmiş bazı şeylerden uzak kaldığımda, canım sıkılabiliyor ve bu uzun seyahatler, ara sıra eziyete dönüşebiliyor. Gitar çalmak, demleme Çaykur çayı içmek ve kedi sevmek bu alışkanlıklardan birkaçı mesela… Eugene ile aramızda yaş farkı olmasına rağmen, aynı enstrumanı çalıyor ve aynı müzikleri seviyor olmamız, güzel bir tesadüftü. Evimden uzakta bir ülkede kendi dilimi konuşmak, gitar çalmak ve demleme çay içmek çok mutlu etti beni. Kedi yoktu; evde bir de kedi olsaydı…

 

Arno Nehri

Arno Nehri

 

Arno Nehri ve Ponte Vecchio

Arno Nehri ve Ponte Vecchio

 

Ponte Vecchio

Ponte Vecchio

 

Ponte Vecchio (Giriş)

Ponte Vecchio (Giriş)

 

Ponte Vecchio

Ponte Vecchio

 

Ponte vecchio

Ponte vecchio

Sanat, estetik, tarih ve Rönesans denildiğinde, akla gelen ilk şehir Floransa’dır. Leonardo da Vinci’nin, Michelangelo’nun, Dante’nin bu şehirde yaşamış olmaları ve bir aydınlanma hareketi olan Rönesans döneminin bu topraklarda filizlenmesi, bu kent hakkında ipuçları veriyordu zaten. Türkiye’deki birçok şehirden daha az nüfusa sahip, gökdelenlerin, alışveriş merkezlerinin, gözü yoran saçmalıkların olmadığı; bozulmamış, küçük ve şirin bir şehir Floransa… İtalya’daki on birinci günümdü ve bugün sadece bu güzel şehirde dolaşmak istedim. Acelesi olmayan ve sanki hep orada yaşayan, bugün olmazsa yarın herhangi bir müzeye gidebilecek durumdaki birisiymişim gibi… Roma’da bir güne birçok kilise, katedral, meydan vs sığdırmıştım ve asıl yaşamak istediğimi tam olarak yaşayamamıştım. Floransa’daki müzeleri, kiliseleri başka bir seyahatime bırakarak, sadece sokakları, caddeleri, meydanları gezmek ve aylaklık yapmak istedim. “Il Panino del Chianti” adında, muhteşem sandviçler yapan ve şarap tadımı da yaptıran çok güzel bir yer buldum. Floransa’ya yolunuz düşerse, buraya uğramanızı öneririm.

Piazza Santa Croce (Santa Croce Meydanı) ve Basilica di Santa Croce (Santa Croce Bazilikası)

Piazza Santa Croce (Santa Croce Meydanı) ve Basilica di Santa Croce (Santa Croce Bazilikası)

 

Piazza di Santa Trinita (Santa Trinita Meydanı)

Piazza di Santa Trinita (Santa Trinita Meydanı)

Bu seyahatimde birçok kilise, katedral, şapel, bazilika vs gezdim, gördüm; hatta bir gece, bir kilisenin bahçesinde çadır bile kurdum. Yüzlerce yıl önce inşa edilmiş bu muhteşem binaların korunması, özellikle de Rönesans dönemine ait, her biri sanat eseri olan yapıların bugüne kadar bozulmadan gelebilmeleri, tarihe saygının ve entellektüel bir vizyonun göstergesi elbette ama bu sanat eseri binaların, binaların üzerindeki heykellerin, ikonik sembollerin, tüm dinlerde olduğu gibi, salt sanat yapmanın dışında, insanlar üzerinde korku yayan, hegemonya kurmaya çalışan bir vazifeleri olduğunu, daha fazla hissettiğimi de söylemek istiyorum. Şehirden uzak, ormanlık yollarda bisikletle seyahat ediyor olmam ve yavaş hareket etmem bana bunu hissettirmiş olabilir. Belediyecilik timsali Ankara’dan Floransa’ya uçakla gelmiş olsaydım, yakından tanıdığım çirkin örnekleriyle kıyaslama yapacağımdan, böyle düşünmeyecektim elbette.

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

 

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

 

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

Yirmi günlük Schengen vizemin son dört günüydü ve bu yüzden de Venedik’e, hatta Trieste’ye trenle gitme fikri geldi aklıma. Venedik’e kadar bisikletle gitmek için, erken bir saatte Floransa’dan yola çıkmam ve iki tam gün pedal çevirmem gerekecekti. Bütün zamanım yollarda geçeceğinden, Bolonya’yı ve Venedik’i, ancak akşam karanlığında görebilecektim. Vizemin son gününü Bulgaristan sınırında kullanacağımı da hesaba katacak olursak, İtalya’daki son üç günümü çok iyi değerlendirmem gerekiyordu ve bu iki şehri görmeden de İtalya’dan ayrılmak istemiyordum. İnternetten tren saatlerine baktım ve Bolonya’ya kadar bisikletle gidip, Bolonya’dan Venedik’e, Venedik’ten de Trieste’ye trenle gitmeye karar verdim.

Floransa'daki bisiklet tamircisi

Floransa’daki bisiklet tamircisi

Bisikletimin vites kolları sıkışmıştı ve yağlanmaları gerekiyordu. Floransa’ya geldiğimde, bir bisikletçi bulur, yaptırırım diye düşünmüştüm. Erdinç’in devamlı uğradığı bir bisiklet tamircisi varmış; öğlene doğru oraya gittik. İşlerimizi hallettik, marketten alışveriş yaptık ve eve döndük. Evde hep beraber yemek yedikten sonra, saat 15.30’da arkadaşlarımla vedalaşıp evden ayrıldım.

Lago di Bilancino (Bilancino Gölü)

Lago di Bilancino (Bilancino Gölü)

 

Lago di Bilancino (Bilancino Gölü)

Lago di Bilancino (Bilancino Gölü)

 

Viale Nazionale (Arkada Bilancino Gölü)

Viale Nazionale (Arkada Bilancino Gölü)

Planım, Via Bolognese yolunu kullanarak Bolonya’ya gitmekti. Via Bolognese’yi ararken, kazara başka yollara saptım ve planladığım güzergahtan uzaklaştım. Daha sonra, üniversite hastanesinin önündeki yoldan devam ederek, Trespiano yakınlarından Via Bolognese yoluna çıktım. Montemiletto’daki yokuş için, İtalya’da tırmandığım en dik ikinci yokuş demiştim ya… İşte, en dik olanını da Floransa Trespiano arasında tırmandım. Bu yokuşta da, Siena’da olduğu gibi 22/23 dişlilerini kullanmak zorunda kaldım. Dik yokuşun sonu, Trespiano’ya çıkıyordu; burası da Villa Bolognese üzerindeydi zaten… Trespiano’dan sonra eğim biraz azaldıysa da, genelde hep tırmandım. Bilancino Gölü (Lago di Bilancino) ve Futa (Passo della Futa) geçidinden geçtim; akşam saatleri olduğu için Raticosa geçidini çıkmak istemedim ve Selva köyünde kalmaya karar verdim.

Floransa - Bolonya

Floransa – Bolonya

 

Passo della Futa

Passo della Futa

 

Passo della Futa

Passo della Futa

 

Passo della Futa

Passo della Futa

Çadır kurmak için uygun yer ararken, bir adam, çiftlik evinin arkasındaki alanın müsait olduğunu söyledi. Adama teşekkür ettim ve dediği yere gittim. Çadırımı kurarken, bir de ne göreyim? Çiftlikte çitle ayrılmış bölümdeki inekler toplanmış, meraklı gözlere uzaktan beni izliyorlar… Çok komik bir manzaraydı; fotoğraflarını çekmek istedim ama yanlarına gidince dağıldılar. Gece, bir ara çadırdan çıkıp gezindim; etrafta bir sürü ateş böceği vardı. Evet, Toskana’daki son gecem; yarın Bolonya ve Venedik…

Tarih: 03.07.2014
Güzergâh: Firenze – Selva (Harita için tıklayın)
Mesafe: 55 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

İtalya (6. Bölüm)

Beşinci bölümden devam…

monticiano 001

Campeggio Oasi kamp alanı (Albinia)

Dün akşam yaptığım yama, lastiğe iyice kaynamış ve lastik şimdilik hava kaçırmıyordu. Çadırımı ve çantalarımı topladım, hiç vakit kaybetmeden Grosetto’ya doğru hareket ettim. Yaklaşık bir saat sonra Grosetto’daydım… Grosetto’da fazla oyalanmadım; iki dilim pizza yedim, alışveriş ettim ve Siena’ya gitmek üzere bu şehirden ayrıldım.

Çok sıkıcı, heyecansız bir yolda gidiyordum ve keyifsizdim. Siena’da olmak için pedal çeviriyordum sadece. Siena’ya 42 kilometre kala, aradığım aksiyonun arkamdan beni takip ettiğini fark ettim ve durdum. İçinde iki tane polis olan bir polis arabası, durmam için beni ikaz ediyordu. Polisler, bu yolun otoyol olduğunu ve burada gidemeyeceğimi anlatmaya çalıştılar, haritalarını çıkarıp, gitmem gereken yolu gösterdiler bana. Yolum 30 kilometre uzamıştı ve ilk durak Roccastrada idi. Rocca, İtalyanca “kale” demek ama “il castello” gibi bir kale değil. Daha çok, gözetleme ve haberleşme amacı olan, yüksek kayalıklara kurulmuş kalelere “rocca” deniyor. Bu da tabii ki, tırmanış anlamına geliyor benim için.

monticiano 002

Greosetto – Siena arasındaki sıkıcı otoyol

Otoyol çok sıkıcı olmasına rağmen, hem rüzgâr benden yanaydı hem de iniş vardı. Taş çatlasa, bir buçuk saatte Siena’da olacaktım. Bu yolda ise rüzgâr ters esiyordu, üstelik oldukça da dik yokuşlar vardı. Neyse, polislerin dediği yola saptım ve rüzgâra karşı yaklaşık 10 kilometre gittim. Yol ayrımından sağa sapıp Roccastrada yönüne dönünce, ilk başta kızdığım polislere, içimden teşekkür ettim. Etrafı yemyeşil bir yolda ilerlerken, Orta Çağdan beri tarihi dokularını korumuş, birbirinden güzel Toskana köylerinin içinden geçmek huzur verdi. O polisler olmasaydı, bu muhteşem yoldan asla geçemeyecektim.

dağ köyü

Toskana bölgesinde sık rastladığım dağ köylerinden biri

 

Tuscany

%18!

 

Roccastrada

Roccastrada

 

Roccastrada

Roccastrada

 

Roccastrada

Roccastrada

 

Roccastrada

Roccastrada’dan manzara

 

Monticiano

Monticiano

 

Monticiano

Monticiano

Toskana, coğrafi olarak tepelik ve dağlık bir bölge. Napoli’ye giderken gördüğüm “Monte” ön adlı dağ köylere, bu bölgede de sıkça rastlamak mümkün. Roccastrada’da bir marketten çikolata alıp yola devam ettim. İnişi, çıkışı bol, keskin virajlı, tam istediğim gibi bir yoldu. Roccastrada’da kalabileceğim yerler vardı ama Siena’ya daha yakın olmak istediğimden, burada durmadım ve devam ettim.

Monticiano çıkışındaki park oldukça sakindi; buraya çadır kurabilirim diye düşündüm. Çadır için düzgün bir zemin ararken, parkta örgü ören bir kadın, buranın çadır kurmak için uygun bir yer olmadığını söyledi bana. Daha sonra, kadının abisinin rahip olduğunu öğrenince, Piazzola’dan edindiğim kilise tecrübesini hatırlayarak, kilisede kalıp kalamayacağımı sordum kadına. Bunun üzerine, kiliseye gittik ve kadın beni abisiyle tanıştırdı. Rahip bana kilise bahçesinde bir yerler gösterdi ama, gösterdiği yer pek öyle geceyi geçirebileceğim bir yer değildi. Rahibe ve kadına teşekkür edip, başka bir yer aramak üzere kiliseden ayrıldım. Kiliseden ayrılırken, kadın bana, kurabiye ve muz ikram etti.

Köyde kendime kalacak yer bakarken, kapısında motosiklet ve bisiklet logoları olan bir otel gördüm. Hemen otele girip boş oda olup olmadığını sordum. Otelde yer yokmuş; bunun üzerine, bahçeye çadır kurmak için izin istedim. Rezervasyondaki adam, bahçeyi sabah yedi civarında terk edersem, bana izin verebileceğini söyledi ve oteldeki kablosuz internetle duvarlardaki prizleri kullanmama da izin verdi. Güzel, temiz, güvenli ve de konforlu bir yer bulmuştum.

Tarih: 30.06.2014
Güzergâh: Albinia – Grosetto – Monticiano (Harita için tıklayın)
Mesafe: 110 km

Siena ve Floransa’ya doğru…

Sadece alarmını kullandığım cep telefonumun sesiyle, saat altı buçukta uyandım. Söz verdiğim gibi, hemen toparlandım ve saat yedide otelin bahçesini terk ettim. Güne erken başladığım için, Monticiano için biraz vakit ayırabilirdim. Yüksek rakımlı bir Orta Çağ köyüydü burası. Renkli panjurlu taş binaları, çiçekli balkonları, kedileri, kilisesi, köy kahvesi ve güler yüzlü insanlarıyla, mutluluk veren bir yer.

monticiano 014

Çadır kurduğum otelin bahçesi

 

Monticiano

Monticiano

 

Monticiano

Monticiano

 

Monticiano

Monticiano

Kruvasan ve sallama çay ile köy kahvesinde minik bir kahvaltı yapıp, Siena’ya doğru hareket ettim. Monticiano’dan Siena’ya kadar, genelde iniş vardı ve Toskana’nın güzellikleri içinden motosiklet hızıyla geçerek Siena’ya geldim. Bu yol, yer yer bana Doğu Karadeniz’i, özellikle de Çamlıhemşin civarını anımsattı. Rosia’ya 2,5 kilometre kala, Ponte della Pia köprüsünü görünce, Çamlıhemşin’deki kemer köprüler geldi aklıma.

Ponte della Pia köprüsü

Ponte della Pia köprüsü

 

Ponte della Pia köprüsü üzerinden

Ponte della Pia köprüsü üzerinden

 

Monticiano - Siena arası

Monticiano – Siena arası

Siena şehir merkezini gösteren tabelaları takip ederek, Siena’nın en eski sarnıcı olan, İlahi Komedya’da da adı geçen, meşhur Fontebranda’nın yanına geldim. Eski Siena şehri ve şehri çevreleyen surlara da oldukça yakındı burası. Yirmi iki günden beri yoldaydım ve en dik yokuşlarda bile 22/20 dişli oranından daha yumuşak bir vites kullanmamıştım. Fontebranda’dan Siena’ya çıkmak için, ilk kez rublemin üçüncü dişlisini kullanmak zorunda kaldım.

Fontebranda - Siena

Fontebranda – Siena

 

Fontebranda - Siena

Fontebranda – Siena

 

Siena

Siena

 

Siena

Siena

Bu dik yokuşu çıktıktan sonra, dondurma kokan, dar Siena sokaklarında buldum kendimi. İtalya’da gördüğüm her şehir, istisnasız şaşırttı beni. Beş altı ayda bir şekli değişen, sürreal bir şehirde yaşayıp, Siena gibi yaklaşık bin yıldır tarihi dokusunu koruyabilmiş güzel bir Orta Çağ şehrine gelince, doğal olarak yaşadığımız ortama dair bazı şeyleri sorguluyor insan. Aslında ben de şanssız sayılmazdım; ne de olsa Orta Çağ kavramına yabancı değildim.

Siena Piazza del Campo

Tarihi Siena at yarışlarının (Palio di Siena) yapıldığı Siena Piazza del Campo

 

Siena

Siena

Surlardan geçip, eski şehre girdiğimde; burnuma dondurma, gofret, çikolata ve bilumum şekerleme kokuları geldi. Pasta gibi bir şehir dedim, kendi kendime… İlk gördüğüm dondurmacıya girdim ve birkaç top dondurma aldım. Dondurmayı yedikten sonra, gezmeye kaldığım yerden devam ettim. Siena Katedrali’ne girmek için, bisikletimi bir apartmanın deposuna kilitledim. Katedrale girer girmez ilk uyarıyı aldım; kilisede şapka takılmıyormuş. 1200’lerin ortalarında yapımı tamamlanmış katedralde Michelangelo’nun, Donatello’nun ve Bernini’nin eserlerini, Piccolomini kütüphanesindeki el yazması kitapları, kütüphanenin tavanındaki freskleri görebilirsiniz.

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

 

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

 

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

 

Bernini (Duomo di Siena)

Bernini (Duomo di Siena)

 

Siena katedralindeki tavan motifleri

Siena katedralindeki tavan motifleri

 

Siena katedralindeki tavan ve duvar motifleri

Siena katedralindeki tavan ve duvar motifleri

 

Siena katedralindeki duvar motifleri

Siena katedralindeki duvar motifleri

 

Piccolomini kütüphanesi

Piccolomini kütüphanesi

Katedralden çıktıktan sonra, şehirde biraz daha gezindim ve Rönesans’ın doğduğu yer olan Floransa’ya gitmek üzere Siena’dan ayrıldım. Trafik işaretlerinin kafamı allak bullak etmesinden dolayı, Floransa yolunu bulmakta biraz zorlandım. Neyse, yine Toskana bölgesinin güzel yollarındaydım ve akşama, sanat kelimesiyle özdeşleşmiş bir Rönesans şehrinde olacaktım.

Siena sokakları

Siena sokakları

 

Siena sokakları

Siena sokakları

 

Siena sokakları

Siena sokakları

 

Siena sokakları

Siena sokakları

 

Siena

Siena

 

Siena

Siena

San Casciano In Val di Pesa dışında önemli bir tırmanışı olmayan, genelde keyifli geçen bir 70 kilometre sonunda, akşam altı civarı Floransa’ya geldim. Şehirde biraz dolaştıktan sonra, yola çıkmadan önce Warmshowers’dan tanıştığım, Floransa Güzel Sanatlar Akademisi’nde heykel okuyan arkadaşım Erdinç’le buluşmak üzere gara gittim. Kısa bir süre sonra Erdinç geldi, buluştuk ve Erdinç’in arkadaşlarıyla kaldığı eve gittik.

San Casciano in Val di Pesa

San Casciano in Val di Pesa

 

Floransa (Firenze)

Floransa (Firenze)

Tarih: 01.07.2014
Güzergâh: Monticiano – Siena – Firenze (Harita için tıklayın)
Mesafe: 106 km
Şehir içi gezinmelerle: 114 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

İtalya (4. Bölüm)

Üçüncü bölümden devam…

İtalya’daki beşinci günümün sabahında, Napoli’ye gitmek üzere Pompei’den ayrıldım. Pompei’den Napoli’ye kadar olan 23 kilometrelik yol çok rahatsız etti beni. Yolun büyük bir kısmı taş ve Arnavut kaldırımı, taşların olmadığı yerler ise bozuk asfalt… Yol çok kötü olduğundan, akortlar bozulmasın diye yavaş gitmek zorunda kaldım. Yavaş gidince süre uzadı ve havanın da ısınmasıyla inanılmaz eziyetli bir yolculuk oldu. Napoli’nin girişinde başlayan tramvay yolunda, rayların arasının asfalt olduğunu fark ettim ve taş yoldan gitmemek için, zaman zaman arkamdan tramvay gelmesine rağmen, şehir merkezine kadar bu yolu kullandım.

Neyse, artık Napoli’deydim; Barletta tren istasyonundaki memuru dinlemeyip, buraya kadar bisikletle geldim ve taş yol, bozuk asfalt vs hiçbir şey keyfimi bozamazdı. Napoli inanılmaz güzel bir şehir; farklı bir ruhu ve dokusu var. Kelimelerle nasıl anlatacağımı bilemiyorum; janti değil, oldukça serseri, underground bir yer burası. Bulvarlarında, caddelerinde, sokaklarında epey bi’ gezindim. “Castel Nuova”, “Galleria Umberto”, “Basilica Reale Pontificia di San Francesco di Paula” inanılmaz mimari yapılar.

Napoli fotoğrafları…

napoli001city

Napoli’den Vezüv Yanardağı

napoli016city

Napoli

napoli004city

Napoli

napoli005galleria-umberto

Galleria Umberto (Napoli)

napoli006galleria-umberto

Galleria Umberto (Napoli)

napoli007galleria-umberto

Galleria Umberto (Napoli)

napoli013galleria-umberto

Galleria Umberto (Napoli)

napoli002-castel-nuovo

Castel nuovo (Napoli)

napoli003castel-nuovo

Castel nuovo (Napoli)

napoli014castel-nuovo

Castel nuovo (Napoli)

napoli015castel-nuovo

Castel nuovo (Napoli)

napoli008stazione-di-napoli-mergellina

Stazione di Napoli Mergellina (Napoli)

napoli009basilica-reale-pontificia-di-san-francesco-di-paula

Basilica Reale Pontificia di San Francesco di Paula

27 Haziran Cuma akşamı Roma’da olmam gerekiyordu; Warmshowers sitesinden tanıştığım bir ailenin evinde kalacaktım. Bu yüzden de öğleden sonra Napoli’den ayrıldım. Pozzuoli, Castel Volturno ve Mondragone’den geçerek, akşam dokuz civarı, Scauri’de bir kamp alanına çadırımı kurdum.

napoli012

Napoli çıkışındaki tüneldeki bisiklet yolu. Hayatımda ilk kez, bir tünelden geçerken tedirgin olmadım.

napoli010castel-dellovo

Castel dell’ovo (Napoli)

napoli011canale-vico-patri

Canale Vico Patri (Campania)

Napoli’den sonra yaklaşık yirmi kilometre daha taş yoldan gittim ve o yirmi kilometre, sabahki eziyetin üzerine adeta tuz biber ekti. Napoli’de gezdiğim sırada dinlendirdiğim şişlikler ve yaralar, yoğun titreşimle tekrar kendilerini hatırlattılar. Düzgün asfalta çıktığımda, mutluluktan uçuyordum neredeyse…

Castel Volturno ve Mondragone civarında, yol üzerinde çok fazla Afrikalı ve Hintli vardı. Yol kenarlarında, ceplerde sık sık karşılaştığım Afrikalı hayat kadınlarının, yayan ya da bisikletle dolanan fedailerinden biraz tedirgin olmuştum. Bu insanlar, Afrika’dan Sicilya’ya teknelerle kaçan, sonra da sığınmacı olarak İtalya’ya yayılan Afrikalılar’dı. İtalya hükümeti, Afrikalılar’ın sığınmacı olarak ülkelerinde yaşamalarına izin veriyor ama resmi olarak çalışmalarına izin vermiyormuş. Bu yüzden de ya tarlalarda çalışıyorlar, ya hediyelik eşya satıyorlar ya da şehirler arası yollarda kendilerine müşteri buluyorlar.

Napoli ile Roma arasındaki yolun geneli düz ve sıkıcıydı; bu yüzden de bazen, yolda gördüğüm bisikletçilerle yarışıp, seyahatime heyecan katıyordum. “Lago di Patria” diye bir gölün fotoğrafını çektiğim sırada, yanımdan geçen veteran bir bisikletçiye, Castel Volturno’ya nereden gidileceğini sordum. Adam, hızlıca tarif etti ve antrenmanına devam etti. Ben de orada bir müddet oyalandıktan sonra adamın tarif ettiği yoldan devam ettim. Çok uzaklardan o adamı tekrar gördüm ve “acaba ona yetişebilir miyim, acaba onu geçebilir miyim, acaba hızı nedir, aramızdaki mesafe kapanır mı” gibi sorular dolaşmaya başladı kafamın içinde. Sonra, sıkı bir depar attım ve yaklaşık on dakika sonra adama iyice yaklaştım. Kameramı ayarladım, adamı geçmeye karar verdiğimde de bastım deklanşöre (Dakika 1.27). Arkamdaki yükle adamı geçince, adam sinirlendi ve peşimden gelmeye başladı. Ben önde, adam arkada, iki boy farkla bir süre devam ettik. O hızla, önüme çıkan kavşakta durmayıp kırmızıda geçerek, adamla arayı daha da açarım diye niyetlendim ama aynı çakallığı o da yaptı ve kısa bir süre sonra sağrımda belirdi. Sonunda beni geçti… Bu sefer de ben hırslandım ve enerji depolarımdaki tükenmekte olan son kaloriyi de yakarak, adamı yine geçtim. Bırakmaya niyetim yoktu ama o kadar yükle daha fazla yarışamayacağım da ortadaydı. Sonra, adam beni yine geçti… Baktım ara yavaş yavaş açılıyor, hemen büfe gibi bir yere girdim, tatlı bir şeyler yedim ve yarışa son verdim.

Bu eğlenceli yarıştan sonra, başka da ilgi çeken bir şey olmadı. Mondragone’den çıkana kadar ayağımı yere bile değdirmedim. Mondragone’den sonra ortam biraz daha güven verdi ve Campania ile Lazio bölgelerinin sınırını çizen Garigliano nehrinden yaklaşık 5 kilometre uzaktaki “Camping Chalet Azzuro”ya çadırımı kurdum.

Güzergâh: Pompei – Napoli – Scauri (Harita için tıklayın) 
Mesafe: 130 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

 

İtalya (2. Bölüm)

Birinci bölümden devam…

Napoli’ye gitmek için yol sorduğum kişiler, beni Foggia’ya yönlendirseler de yolu uzatmamak için Foggia’ya gitmedim ve önce Cerignola’ya, oradan da Orta Nova’ya gelip “ss110” yolunu takip ederek Bovino yakınlarında, Foggia’dan gelen ss90 karayoluna bağlandım.

4

Üzüm bağları (Bovino civarı)

 

Casa Cantoniera (ss90 Karayolu)

Casa Cantoniera (ss90 Karayolu)

Orta Nova ile Bovino arasında kuvvetli bir rüzgâr vardı ve Bovino’ya gelene kadar çok zorladı beni. Savignano kasabasından geçtiğim sırada, tabelasında “Panificio Maraia” yazan, vitrininde güzel ekmek çeşitleri olan, şirin bir fırın gördüm. Burayı merak edip içeri girdim… Birkaç tane küçük pizza aldıktan sonra fırın sahibi Antonio ile uzun uzun sohbet ettik. Antonio, Napolili bir mimarmış; güzel İngilizce konuşuyordu. Napoli’ye has bir tatlı kurabiye olan “Sfogliatella” ikram etti bana. Sonra, Savignano yakınlarında Regio Tratturo diye bir çiftlikten bahsetti ve orada kalmak istersem çiftlik sahibini arayabileceğini söyledi. Böyle bir teklife hayır demek mümkün olabilir miydi?

Antonio 001

Antonio Guerra ve oğlu George

 

Antonio 002

George Guerra

Antonio’nun bahsettiği çiftlik, Savignano’dan 8 kilometre uzakta, tepe gibi bir yerdeydi. Yol ve manzara, akşam güneşiyle daha da güzel görünüyordu.

Reggioya giderken001

Reggio Tratturo’ya giderken…

 

Reggioya giderken002

Reggio Tratturo’ya giderken…

Çiftliğin sahipleri, dedelerinden kalma eski bir çiftlik evini restore ederek lüks bir butik otel haline getirmişler. Şaraplarını, likörlerini, zeytinyağlarını kendileri yapıyor, yetiştirdikleri organik ürünlerle hazırladıkları muhteşem yemekleri, müşterilerine sunuyorlar.

Regio Tratturo002

Reggio Tratturo çiftliğinin sevimli köpekleri.

Çiftlik sahipleriyle ve daha sonra gelen misafirlerle beraber yediğimiz akşam yemeğinde “Cicerchie e Borragine”, “Cavatelli”, domuz rosto, kırmızı şarap ve de kestane likörü vardı. Zeytinyağlı börülce yemeğiyle, lezzet olarak biraz da favayı andıran “Cicerchie e Borragine”, baklaya benzeyen bir bitkinin tohumlarından yapılıyor. Harika bir lezzet; tavsiye ederim. “Cavatelli” ise, İtalya’da spagetti dışında yapılan birçok makarna çeşidinden sadece bir tanesi. Spagettiden daha kalın, parmak boyundaki bu makarnayı domates sosu ve rendelenmiş parmesan ile servis ediyorlar. Oldukça lezzetliydi; çok beğendim. Rosto ve kırmızı şarap da güzeldi ama kestane likörü gecenin en unutulmazıydı diyebilirim.

 

Regio Tratturo003

Akşam yemeği

 

Regio Tratturo001

Akşam yemeği

Bu muhteşem akşam yemeği ve keyifli muhabbetten sonra güzel bir uyku çektim. Sabah duş aldım, çantamı hazırladım ve kahvaltıya oturdum. Şunu belirteyim; İtalyanlar’ın kahvaltısı bizimkine göre çok sade… Genel olarak; tatlı kurabiyeler, bisküviler, kruvasan, Selanik gevreğine benzeyen biscotti, süt, kahve, çay gibi şeyler oluyor kahvaltıda. Çiftlikteki kahvaltı, standartlarıma göre çok sade olsa da yine de oldukça hoştu ve doyurucu sayılabilirdi. Belki de gün içinde yorulacağımı düşünüp, miktar ve çeşit olarak biraz torpil yapmış olabilirler.

 

Regio Tratturo005

Restoran

 

Regio Tratturo006

Mutfak

Ve maalesef, Regio Tratturo’dan da ayrılma zamanı da geldi. Beni bu güzel çiftlikte misafir ettikleri, bana harika bir gece yaşattıkları için çiftliktekilere teşekkür ettim, Yunanistan Konsolosluğu’nun kulaklarını bir kere daha çınlattım ve üzülerek çiftlikten ayrıldım.

Tarih: 23.06.2014
Güzergâh: Canosa – Cerignola – Bovino – Savignano – Ariana (Harita için tıklayın)
Mesafe: 99 km
Yol aramalar ve gezinmelerle birlikte: 105 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

İtalya (1.Bölüm)

“Balkanlar, İtalya, Adriyatik ve Dalmaçya kıyıları” yazısının devamı…

Sabah gemide gezinirken, kumarhanede kimsenin olmadığını fark ettim. Kumarhaneye girdim, elektronik cihazlarımı şarj etmek için prize taktım, İtalyanca notlarımı son kez gözden geçirdim. Bu arada güneş doğmuş, İtalya kıyıları da uzaktan yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı. Limana varmaya yakın, otoparka indim, bisikletimi çözdüm, çantalarımı kontrol ettim ve beklemeye başladım. On bir saatlik sıkıcı deniz yolculuğunun, nihayet sonuna gelmiştim. Gemi limana yanaştı, kapı açıldı ve pasaport kontrolü için gümrük bölümüne gittim. Yunanistan sınırında gördüğüm çirkin muameleyi görmediğim gibi, aksine, son derece güler yüzle karşıladı beni gümrükteki görevli. Bisikletime ve çantalarıma şöyle bir baktı ve hoş geldiniz dedi. Bir gezginden ne zarar gelirdi ki zaten?

Evet, artık Bari’deydim. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen hava sıcaktı; uykusuz ve de yorgundum. Bari’de biraz gezindim önce; tanımaya çalıştım bu yeni gördüğüm şehri. Sonra bir kafede oturdum, bir şeyler atıştırdım, internete girdim… Fiyatlar oldukça yüksekti; üstelik dışarıda oturmak, içeriye göre daha da pahalıydı. Sıcak havada “içeride bunalırım” düşüncesiyle dışarıda oturduğunuzda, içeride 2 Euro olan sallama çaya, 3-4 Euro civarında bir fiyat ödemeniz gerekiyor. Pizzaya ve diğer yiyeceklere hiç girmiyorum.

 

Bari003

Bari sokakları

 

 

Bari002

Bari’de bir sokak

 

 

Bari007r

Bari sokakları

 

 

bari

Bari

 

 

Bari004

Teatro Margherita (Bari)

 

 

Bari005

Teatro Margherita (Bari)

 

Vizem yeterli olsaydı, bu güzel şehirde birkaç gün kalırdım ama, maalesef iki hafta sürem vardı ve İtalya’daki ilk hedefim olan Napoli yakınlarındaki Pompei antik kentine gitmem gerekiyordu. Şehirde biraz daha gezinip fotoğraf çektikten sonra Napoli’ye gitmek üzere yola koyuldum. Evet; asıl komedi de bundan sonra başlıyor.

Bari’den çıkmadan önce, yolda birkaç kişiye, Napoli’ye hangi yoldan gidileceğini sordum. Değişik cevaplar geldi; trenle git diyen oldu, gitme diyen oldu, gidemezsin diyen oldu, oraya gidilmez diyen oldu… Sonunda Motosikletli birisi, kendisini takip etmemi ve gösterdiği yoldan gitmemi söyledi. Bari’den çıktıktan sonra, deniz kıyısını takip ederek, motosikletli adamın gösterdiği yolda bir müddet devam ettim, sonra garanti olsun diye bir kişiye yol sorma gafletinde bulundum. Yol sorduğum yaşlı adam, farkında olmadan beni Bari’ye yönlendirmiş. Bizde Ankara Asfaltı, Samsun Asfaltı, Londra Asfaltı, İzmir Caddesi gibi sokak ve cadde isimleri olur ya; Bari’de de Via Napoli diye bir cadde varmış ve amca haklı olarak, benim üç yüz kilometre uzaktaki Napoli’ye bisikletle gitmek isteyeceğimi tahmin edememiş. Yaşlı adamın dediğini yaptım ve bir de ne göreyim? Bari’ye gelmişim yine… Neyse, ana yolu buldum ve Trani’ye kadar gittim. Trani’de, meydan gibi bir yerde güzel bir bit pazarı vardı. Bit pazarları önemlidir benim için… Seyahate çıktığımdan beri gördüğüm ilk bit pazarıydı burası ve biraz gezindim tabii.

Trani003

Bit pazarı (Trani)

 

Trani002

Bit pazarı (Trani)

Sonra, iki haftanın bana yetmeyeceğini düşünerek gara gittim ve Bari Napoli arasında vakit kaybetmemek için Napoli’ye trenle gitmeye karar verdim. Günlerden Pazar’dı ve gişeler de dahil olmak üzere, her yer kapalıydı. Bilet almak için, gardaki otomatik makinelere yöneldim. Regionale ve Intercity kavramlarıyla, işte bu sırada tanıştım. Regionale biraz daha ucuz gibi görünse de, Napoli’ye gitmek için 3-4 şehirde aktarma yapmam gerekecekti ve her birine ayrı ayrı bilet aldığımda, bana daha pahalıya mal olacaktı. Ben de Intercity treni için yaklaşık 30 Euro ödeyerek Napoli’ye bilet aldım ve trenimin gelmesini bekledim. Tren geldi, bir vagona yöneldim ve… O da ne? Tren görevlisi bisikletimi trene alamayacağını söylemeye çalışıyordu.

“No bici, no bici, no bicicletta, noooo…!”

Adamla yaşadığımız hararetli tartışmanın sonrasında, tren hareket etti ve ben de o kadar eşyayla garda kalakaldım. İngilizce bilen birisi; İtalya’da buna benzer durumların sık yaşandığını, Barletta’daki nöbetçi gişe memurundan, belki bilet paramı geri alabileceğimi söyledi bana. Kendisine teşekkür ettim ve Barletta’ya doğru hareket ettim.

Barletta’ya gelir gelmez, hemen tren istasyonunu buldum ve nöbetçi gişe memuruna derdimi anlatmaya çalıştım. Memurun İngilizce konuşuyor olması da büyük bir şanstı benim için. Yabancı olduğumu, trenlere bisikletin alınmadığını bilmediğimi, bilet aldığım yerde bisikletin trene alınmaması ile ilgili bir uyarı vs olmadığını söyledim ve 30 Euro’yu geri istedim. Treni kaçırdığımı ve bana para iadesi yapamayacaklarını söyledi görevli. Treni kaçırmamıştım oysa… Yaklaşık 40 dakika, belki de daha fazla bir süre, adamla bunu tartıştıysak da paramı geri alamadım. Tartışmanın sonunda bana bir dilekçe imzalattı. Dilekçeyi gar müdürüne ileteceğini söyledi. Eğer onlar onaylarsa, para hesabıma yatacakmış. “Regionale” trenlere bisiklet alınıyormuş ve bu trenlerden biriyle Napoli’ye gitmemi önerdi adam. Bir sürü aktarma yapacaktım, ekstra para, saatlerce yol; sinirim de bozulmuştu… 30 Euro para kaybedip üzerine bir o kadar daha para harcamak istemedim ve saat çok geç olmadan Barletta’dan ayrıldım. Bu arada, İtalya’nın bütün şehirlerinde, köylerinde, kasabalarında olduğu gibi Barletta’da da muhteşem bir mimari var ve tarih burada da korunmuş. Zamanım kısıtlı olduğu için bu güzel şehirde de fazla kalamadım.

İtalya’daki ilk günümde biraz hayal kırıklığına uğramıştım. Her yer kapalıydı; bütün dükkânların, akaryakıt istasyonlarının, marketlerin kepenkleri inmiş, neredeyse yaşam belirtisi yoktu ve moralim çok bozulmuştu. Napoli batıda olduğu için, kafama göre bir yoldan batıya döndüm ve öylece pedal çevirdim. Yaklaşık 25 kilometre sonra Canosa di Puglia şehrine vardım ve burada kendime kalacak yer aradım. Otellerin gecelik fiyatları 75 Euro civarındaydı. Benim için oldukça yüksek bir rakamdı ve başım her sıkıştığında otelde kalmak, üstelik pahalı otellerde kalmak, bu seyahatin felsefesine de tersti .

Fiyat sorduğum otellerden biri, beni yakınlardaki “Villa Caracciolo” adlı restorana yönlendirdi ve oradakilerin bana yardım edebileceklerini söyledi. Adamın dediği restorana gittim… Oldukça lüks bir mekandı; böyle bir yer beklemiyordum açıkçası. Mekanın sahibi, tarihi bir binayı restore edip, lüks bir restoran yapmış. İçeri girdim, restoranda çalışanlarla tanıştım. Çok iyi, neşeli ve samimi insanlardı… Beraber pizza yedik, bira içtik, uzun uzun sohbet ettik. Bana yer bulmak için geç saatlere kadar uğraştılar, yakınlarını, arkadaşlarını vs aradılar. Belki istedikleri gibi bir yer bulamadılar ama iyi niyetlerini, yardım çabalarını, en önemlisi de güzel muhabbetlerini hayatım boyunca unutmayacağım ve kendilerini sevgiyle anacağım.

Gecenin on bir buçuğunda, restoranın yakınlarındaki bir parkın güvenli olduğunu, oraya çadır kurabileceğimi söylediler. Restoranda çalışanlardan biri, motosikletiyle bana yol gösterdi ve dedikleri parka gittik. Bir ağacın altına çadırımı kurdum ve sabaha kadar deliksiz bir uyku çektim. Gece restorandan ayrılmadan önce, çantama balık konserveleri, şişe şişe su, ekmek vs koydular ısrarla. Hayal kırıklığıyla başlayan İtalya macerasının ilk gününde, bu güzel insanlarla karşılaşmak moralimi düzeltmişti.

Sabah olunca tekrar restorana gittim, arkadaşlarla vedalaştım ve Napoli’ye gitmek üzere yola koyuldum.

 

1

Sabah hazırlığı (Canosa di Puglia)

 

 

2

Giosuè Gilberto

Danilo Vurchio’ya, Giosuè Gilberto’ya, İtalya’da yediğim en güzel pizzayı yapan Antonio Mansi’ye ve ismini hatırlayamadığım diğer arkadaşlara selamlar, sevgiler… (Saluti e auguri ai miei amici Danilo Vurchio, Antonio Mansi, Giosuè Gilberto e gli altri …)

Tarih: 22.06.2014
Güzergâh: Bari – Trani – Barletta – Canosa (Harita için tıklayın)
Mesafe: 92 km
Şehir içi gezinmelerle birlikte: 107 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

 

Avrupa gezisi 2014 (Balkanlar 1.Bölüm)

Haziran 2014… Bisikletle Çanakkale’den yola çıktım ve 43 günde 4057 kilometre yol katederek, 9 ülke, 40’tan fazla şehir, sayısını hatırlayamadığım kadar köy, kasaba vs gezdim. Zaman içinde, bu seyahatle ilgili görselleri ve başımdan geçen hikayeleri burada paylaşacağım.

Bu arada, videolardaki müziklerin besteleri ve tüm hakları bana aittir, iznim olmadan kimse kullanamaz.

 

Çanakkale – Yunanistan – Makedonya – Arnavutluk: 1213 km

9 Haziran 2014 tarihinde, Çanakkale’den seyahatime başladım. İlk gece, Korudağ yakınlarındaki Norm Petrol benzin istasyonunun bahçesine çadır kurdum, ertesi gün de, İpsala’da DSİ’nin misafirhanesinde kaldım. DSİ’nin misafirhaneleri konforludur ama burası farklı; sırf bu misafirhanede kalmak için bile İpsala’ya gidilir. Misafirhanenin harika bahçesini gördükten sonra, ertesi gün oradan ayrılmak içimden gelmedi.

4

Norm Petrol benzin istasyonu (Beni misafir ettikleri için, Nazım’a ve Osman amcaya teşekkürler)

 

1

Benzin istasyonunun bahçesi

 

5

Korudağ yakınlarında mola

 

2

Korudağ (Rakım 350m)

 

3

İpsala

 

6

İpsala’nın kedileri

 

7

DSİ misafirhanesi

 

8

DSİ’nin muhteşem bahçesi

 

23

İpsala’da gün batımı (DSİ Misafirhanesi)

 

1

İpsala sınır kapısı

 

10

Meriç Irmağı

Yunanistan’a girdiğimde, tabelalar beni otoyola (Egnatia) yönlendirdi ve yaklaşık 40 km bu sıkıcı, manzarasız yolda gitmek zorunda kaldım. İki şerit gidiş, iki de gelişi olan bu yolu, otoyola benzetemediğim için, doğru yolun Egnatia olduğunu sanıp, ilk uyarıyı alana kadar devam ettim. Daha sonra, bir yol ayrımından Alexandroupolis’e ulaştım.

12

Alexandroupolis – Komotini arası. (sağdaki siyah yol Egnatia, soldaki gri olan ise eski, yani benim geçtiğim yol)

 

11

Alexandroupolis (Dedeağaç)

 

13

Velkio (Dedeağaç- Gümülcine arasında bir Türk köyü)’da bir kahvehane.

 

16

Gümülcine (Komotini)

 

14

Gümülcine Türk Gençler Birliği lokali

 

15

Gümülcine’de evinde kaldığım arkadaşım Hüseyin Mehmet

 

Porto Lagos Xanthi-Greece002

Gümülcine-Xanhti(İskeçe) yolu üzerindeki Porto Lagos kilisesi

 

2

Xanthi (İskeçe)

 

3

Xanthi (İskeçe)

 

4

Xanthi (İskeçe)

 

5

Nestos (Mesta) Nehri

 

6

Kavala

 

7

Kavala

 

8

Makedon Aslanı (Amphipolis)

 

9

Selanik yakınları (Nea Apollonia Gölü’nde, sabah balık tutanlar)

 

10

Selanik yakınları (Nea Apollonia Gölü’nde, sabah balık tutanlar)

 

11

Selanik yolunda bir Trabzonlu (Bize her yer Trabzon)

 

12

Ve Selanik

 

2

Selanik

 

3

Yenişehir çok katlı otoparkının Selanik’teki benzeri

 

1

Atatürk’ün doğduğu ve çocukluğunun geçtiği ev.

 

5

George Zongolopoulos’un şemsiyeleri

 

4

Selanik’te akşam

 

5

Selanik’te akşam

 

4

Selanik’te akşam

 

3

Selanik’te akşam

 

1

Evzonoi sınır kapısına doğru…

 

7

Makedonya sınırı yakınları… “Makedonya sınır anıtı. Müttefik ülkeler Birinci Dünya Savaşı Büyük Britanya – Fransa – Yunanistan İtalya – Sırbistan”

 

6

Yine Makedonya sınırı yakınları, Birinci Dünya Savaşı Anıtı

 

Ve sırada Makedonya…

Seyahate çıkmadan önce biraz araştırma yapmıştım ama yine de Makedonya hakkında çok fazla bilgiye sahip değildim. Yunanistan sınırına girdiğimde, gümrükteki polis; Yunanistan’da ne yapacağımı, kaç gün kalacağımı, param olup olmadığını, daha sonra nereye gideceğimi sordu kaba bir tavırla… Ben de sınırı geçene kadar, kendisine dayı dedim ve son derece kibar bir şekilde adamın sorularını yanıtladım. Son soruya cevap olarak da, Beş gün kalıp Makedonya’ya geçeceğimi söyleyince, adam sinirlendi ve bana

“sen ne demek istiyorsun, Makedonya diye bir ülke yok, Makedonya Yunanistan’da zaten…”

gibi sert bir çıkış yaptı. Baktım, polis sıkıntı çıkaracak;

“kusura bakmayın, dilim sürçtü, Selanik’ten sonra Fyrom’a geçeceğim”

dedim.

“Ben anlamam! Devir bisikletini, çantalarını kontrol edeceğim”

dedi ve benim de tepem attı!

“Deviremem, kontrol edeceksen bu şekilde et, yoksa izin vermem”

dedim ve -dak’ka bir, gol bir- ilk sınır tartışmamı da yaşadım bu adam yüzünden.

Neyse bir süre sonra, elinde K9 olan daha aklıselim bir polis yanımıza geldi ve diğerine, gözüyle işaret ederek gitmesini söyledi. Köpek geldi, çantaları kokladı ve onay verdikten sonra ben de Yunanistan’a girmiş oldum.

Bu anıdan sonra, Yunanistan’da tanıştığım başka insanların da Makedonya’ya olan tepkilerine şahit oldum. Hatta, çok iyi Türkçe konuşan Yunan bir tur rehberi kadın, yarı şaka olarak

“Seni kınıyorum, sana savaş açıyorum” demişti.

Yunanistan’da seyahat ettiğim beş gün içinde, konunun aslını öğrendim. Yunanistan’da Makedonya denilen bir bölge var ve bu bölgenin de başkenti, Selanik. Yunanlar, Makedonya ülkesini tanımadıkları için bu kelimeyi kullanmıyorlar. Makedonya denildiği zaman, Selanik’teki havaalanı anlaşılıyor. Eğer Makedonya’ya gitmek isterseniz, Skopje (Üsküp) tabelasını takip etmeniz gerekiyor.

Neyse, lafı fazla uzatmayayım; Makedonya sınırından girdim. Hava kapalıydı, pasaport kontrolünden sonra kuvvetli bir yağmur bastırdı. Sınırdaki alışveriş merkezine girdim ve yağmurun dinmesini bekledim. Yağmur dindikten sonra, bir süre yola devam ettim. Udovo köyü yakınlarında, şiddetli bir yağmur daha bastırdı. Bir benzinliğe girdim ve havanın açmasını bekledim. Yağmur dinmedi, hava da kararmaya başladı. Benzinliğin yakınlarında kendime çadır kuracak yer ararken, birkaç kişi geldi ve aralarından, isminin daha sonra Seki (Şeki) olduğunu öğrendiğim birisi, onlarla kalabileceğimi söyledi. Ya da ben öyle tahmin ettim… Seki, benim kendisini anlamadığımı anladı ve bir Türk arkadaşını aradı telefonla, sonra telefonu bana verdi. Telefondaki adam, onların güvenilir olduklarını, bana gösterecekleri yerde kalabileceğimi söyledi. Ben de kabul ettim bu güzel teklifi.

Seki’nin oğlu Marian’la beraber, onların Udovo köyündeki ofislerine gittik. Bana kalacağım odayı gösterdi, ofislerinin anahtarını verdi ve bir kağıda wifi şifresini yazdı Marian. Bisikleti ve çantaları da depolarına koyduktan sonra hep beraber yemek yemeğe gittik. İnanılmaz sıcak, misafirperver, dost canlısı ve barışçıl insanlardı. Aralarında, Marian’la beraber İngilizce bilen iki kişi daha vardı; geç saatlere kadar sohbet ettik.

Yunanlar’ın bu son derece gereksiz tepkileri yüzünden, ön yargıyla gittiğim Makedonya’da, bulunduğum beş gün içinde, hiçbir olumsuzluk yaşamadım ve hep iyi niyetli, güler yüzlü, yardımsever insanlarla karşılaştım. Bunu belirtmek için de Makedonya fotoğraflarından önce böyle bir girizgah yapmak istedim.

O yağmurlu gecede, bana ofislerinin kapısını açan, benden dostluklarını esirgemeyen Seki, Marian, Pero (Peter Pan) ve isimlerini hatırlayamadığım diğer arkadaşlarıma buradan sevgilerimi iletiyorum.

 

2

Seki Tasev

 

3

Pletvar Geçidi (998 m)

Pletvar Geçidi’ni tırmanırken, bir akaryakıt istasyonunda mola verdim. Mola verdiğim yerde, içinde Türk turistlerin olduğu bir otobüs vardı. Turistlerle konuştuk, epey bi’ sohbet, muhabbet ettik. Beni görünce şaşırdılar, aman evladım dikkat et dediler; deli misin, bisiklete binme, araba falan kirala dediler. Yaşımı öğrendiler, daha da şaşırdılar. Ara sıra şaşırtmak lazım insanları…

Pletvar’ı çıktıktan sonra, büyük bir hızla Prilep kentine vardım ve bir öğrenci yurdunda kendime kalacak yer ayarladım. Yazları, yurdun yatakhanesinin bazı odalarını turistlere kiralıyorlarmış. Prilep’e geldiğimde pansiyon vs sorarken, arka lastiğimin patladığını söyledi birisi. Schwalbe Marathon’u ikinci kere patlatmayı başarmıştım. Odaya eşyalarımı yerleştirdikten sonra lastiğime yama yaptım ve karnımı doyurmak için şehir merkezine gittim.

Şehir dediğime bakmayın; kasaba gibi bir yer aslında Prilep. Sivrihisar’a benzettim biraz…

8

Prilep

 

24

Kaldığım odanın penceresinden… (Bu bulutlar hiç gitmedi)

 

25

Kaldığım odanın penceresinden… (Bu bulutlar hiç gitmedi)

 

26

Prilep’te kahvaltı yaparken tanıştığım Rumen gezgin. Bükreş’ten gelmiş; bilgisayar mühendisiymiş.

Prilep’ten sonra; önce Bitola(Manastır)’ya, sonraki gün de Ohrid’e gittim. Manastır kentindeki, Atatürk’ün de okuduğu “Askeri İdadi” binası, seyahate çıkmadan önce koyduğum hedeflerden biriydi ve Bitola’ya gider gitmez, ilk olarak bu binayı gezdim. Bir zamanlar okul olan binanın üst katında, Atatürk Müzesi ve Manastır Kent Müzesi diye iki tane müze var; tek bilet alarak ikisini de gezmek mümkün.

7

Atatürk’ün okuduğu Manastır Askeri İdadisi (Bitola / Manastır)

Bitola’daki Heraklea Antik Kenti’ni de gezerek, hedeflerimden üçüncüsü olan Pompei ziyareti öncesinde, kendimi biraz daha motive etmiş oldum. Mozaiklere, özellikle de hayvan figürlerine hayran kaldım.

6

Heraklea antik kenti (Bitola / Manastır)

 

3

Heraklea Antik Kenti’ndeki mozaikler (Bitola / Manastır)

 

27

Heraklea Antik Kenti’ndeki mozaikler (Bitola / Manastır)

 

4

Heraklea Antik Kenti, sütunlar ve mozaikler (Bitola / Manastır)

 

5

Bitola (Manastır) tren garı

 

30

Yaklaşık 100 bin kişinin yaşadığı Bitola (Manastır) şehir merkezindeki park.

 

29

Yaklaşık 100 bin kişinin yaşadığı Bitola (Manastır) şehir merkezindeki park.

Bitola’da gezerken, pazarın girişinde deri ayakkabı, terlik vs asılı bir dükkan gördüm. İçeri girdim, aynı zamanda dükkanın da sahibi olan deri ustasıyla biraz sohbet ettim. Terden kopmak üzere olan fotoğraf makinemin askısının yerine yenisini yaptı sağ olsun. Fotoğraftaki deriyi kesmek için kullandığı seksen yıllık bıçak, kendisine dedesinden kalmış.

1

Deri ayakkabı ustası (Manastır / Bitola)

Makedonya’da, eski Yugoslavya zamanından kalma Zastava marka otomobillere çok sık rastlanıyor. Demir perde teknolojisini ve küçük otomobilleri seven birisi olarak bu otomobillerin birçok fotoğrafını çektim. Tamamını buraya yüklemiyorum; ilgileniyorsanız, Instagram hesabımdan diğer fotoğraflara bakabilirsiniz.

4

Zastava

 

Zastava002

Zastava

 

Zastava Tristac002

Zastava Tristac

 

Zastava Tristac004

Zastava Tristac

 

001

Bitola – Ohrid arası

 

1

Resneli Niyazi Bey Sarayı (Resen kasabası – Makedonya)

Bitola’dan Ohrid’e gittiğim gün hava yağmurluydu ve çok ıslanmıştım. Ohrid’e gelir gelmez, kalacak bir yer bulup kurulanmak istiyordum. Şehir merkezine girdiğim sırada, bisikletli yaşlı bir adamın bana seslendiğini, bir şeyler söylemeye çalıştığını fark ettim ama aceleden olsa gerek, duramadım ve adamın ne söylemek istediğini de öğrenemedim. Neyse, önce şehir merkezine gittim, bir Türk lokantasında bir şeyler yedim, hava kararınca da otel, pansiyon vs aramaya koyuldum. Ohrid’de gezinirken, tesadüfen o bisikletli yaşlı amcayla karşılaştım. Adam, pansiyon işletiyormuş meğerse; bana da bunu söylemek için seslenmişmiş. Ayak üstü konuştuk;

“Gel bi’ bak, beğenmezsen kalmazsın” dedi.

Şehrin merkezinde, pırıl pırıl, tertemiz bir pansiyon. İnterneti var, sıcak suyu var, fiyatı da çok uygun; daha ne isteyebilirdim ki? Bisikletimi koymam için de kilitli bir depo gösterdi bana… İki gece kaldım bu güzel pansiyonda. Ohrid’e gideceklere tavsiye ederim.

005

Sipinkoski Velice (Ohrid’de kaldığım pansiyonun sahibi)

Kiril alfabesinin doğduğu yer olarak bilinen Ohrid; tarihi binaları, kalesi, gölü, kiliseleri, Osmanlı döneminden kalma eserleri ve Beypazarı evlerini andıran sempatik mimarisi ile muhakkak görülmesi gereken bir şehir. Eski çarşı içinde, özellikle de göl kenarında kaliteli ve şık restoranlar var; fiyatlar da diğer turistik Avrupa şehirlerine göre çok daha uygun. Aklınızda olsun; Ohrid’de güzel piza yapıyorlar.

3

Kiril alfabesinin mucidi Aziz Cyril ve Methodius’un öğrencisi Aziz Naum’un heykeli.

 

002

Ohrid

 

2

Ohrid Kalesi

 

4

Ohrid Kalesi

 

003

Ohrid Kalesi’nden Ohrid Gölü

 

004

Ohrid Kalesi’nden Ohrid Gölü (Karşısı Arnavutluk)

 

006

Struga (Makedonya)

Ohrid’de iki gün kaldıktan sonra, Struga üzerinden Arnavutluk’un Elbasan şehrine geçtim. Niyetim, bu şehirde Elbasan tava yemekti ama Elbasan tava yapan bir yer bulamadım. Makedonya’da olduğu gibi Arnavutluk’ta da yemekler ucuz, doyurucu ve çok lezzetli. Elbasan’da Elbasan tava bulamayınca, ızgara sucuk yedim ben de… Detaya girmiyorum; nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsanız, tadına bakmalısınız. Unuttuğum lezzetleri Makedonya, Arnavutluk ve Kosova’da yeniden hatırlamış oldum.

Elbasan enteresan bir şehir… Binaların bakımsız görüntüsü, insanların fakir oldukları izlenimini verse de, caddeler lüks arabalardan geçilmiyor. Bu arada, kadınlar güzel, şık ve de bakımlılar.

 

008

Elbasan

 

007

Elbasan

İnternette araştırırken, Elbasan ile Tiran arasındaki eski yolun çok tehlikeli olduğunu ve bisikletle bu yoldan geçmek isteyenlere önerilmediğini okumuştum. Arnavut sürücülerin çok tehlikeli araç kullandıkları, yolda korkulukların olmaması ve asfaltının bozuk olduğuna dair yalan yanlış bilgilerle dolu çağımızın bilgi kaynağı. Yol, dağdan geçtiği için, haliyle yokuş ve virajlı. Yakın bir zamanda, araçların daha az yakıt harcamaları ve sürücülerin virajlarda tehlike yaşamamaları için, yaklaşık 5 kilometre uzunluğundaki Kërrabë Tüneli açılmış. Araç sürücüleri de genelde bu yolu tercih ettiklerinden, eski yolda kesinlikle kalabalık bir trafik yok; üstelik asfaltı düzgün, sürücüler de saygısız, dikkatsiz vs değiller. Hayatımda geçtiğim en güzel yollardan biri olduğunu söylemeliyim öncelikle. Muhteşem bir manzara eşliğinde sessiz, sakin, trafiğin olmadığı bir yolu ancak rüyalarımızda görürken, internetteki o uydurma yorumlar yüzünden, az kalsın bu rüya gibi günü yaşayamayacaktım.

011

İşte meşhur Elbasan – Tiran yolu

 

010

Elbasan – Tiran yolu

 

15

Elbasan Demir Çelik İşletmeleri

 

009

Elbasan – Tiran yolundaki asırlık zeytin ağaçları

 

14

Elbasan – Tiran yolundaki asırlık zeytin ağaçları

 

12

Bükreş ve Tiflis’ten sonra, gördüğüm üçüncü başkent; Tiran.

 

16

Tiran

Tiran’da biraz dinlenip bir şeyler yedikten sonra, yaklaşık 40 Km daha yol gidip, Durrës limanından, akşam İtalya’nın Bari şehrine doğru hareket edecek olan feribot için bilet aldım.

13

Adriyatik Denizi (Durrës – Arnavutluk)

 

17

Durrës Limanı

 

18

Durrës’te gece

 

20

Bari’ye gidecek olan Feribotun kalkmasını beklerken (Durrës – Arnavutluk)

 

19

Bari’ye gidecek olan Feribotun kalkmasını beklerken (Durrës – Arnavutluk)

Bu feribota binerek, hayatımın en sıkıcı yolculuklarından birini yapmış oldum. En ucuz bilet “Deck”te (yani güverte, restoran ya da geminin kamaraları dışında herhangi bir yeri) olduğu için burayı tercih etmek zorunda kaldım. Yerde yatan insanlar, sarhoş olup da sabaha kadar yüksek sesle konuşanlar; ne ararsanız vardı bu “Deck” denen yerde. Sabahın üçü, dördü gibi, gürültüden uyanıp, sarhoş bir adamla ve Arnavut gençlerle bilek güreşi bile yapmıştım. Bu arada, O gece “Deck”te benimle beraber seyahat edenler, iki sandalyeyi birleştirip yatak yapmasını da benden öğrendiler. Eminim daha sonra da kullanacaklardır bu tekniği…

21

Durrës – Bari Feribotu

 

22

Karşısı İtalya. Yarım saat sonra, yıllardır görmek istediğim bir ülkede olacağım. Nasıl heyecanlıyım; anlatamam! İtalya macerasına ikinci bölümde devam edeceğim.

Güzergâh:

Çanakkale – Selanik (Harita için tıklayın) 547 km
Selanik – Durres (Harita için tıklayın) 517 km
Bu seyahatin devamını okumak için (Tıklayın)