İstanbul – Tekirdağ

16.06.2015

Eminönü

Eminönü

2015 senesi için planlarımı tamamladım ve 16 Haziran sabahı, saat 10.20’de, İstanbul Karaköy’den seyahatime başladım. Marmara kıyısını takip ederek Tekirdağ’a gitmeyi planlıyordum bugün… Daha evvel, batı yönünde en uzak Küçükçekmece’ye kadar bisikletle gittiğimden buradan ilerisini bilmiyordum. Neyse; sırasıyla Küçükçekmece, Avcılar, Beylikdüzü ve Büyükçekmece’den geçerek 51 kilometre sonra İstanbul’dan çıkmayı başarabildim. Hayatımda geçtiğim en kalabalık, en tehlikeli ve en çirkin yol diyebilirim bu 51 kilometre için. Çirkin, yüksek binalar, dev alışveriş merkezleri, acayip bir trafik…

Acayip bir kule (Büyükçekmece çıkışı)

Anlamsız, garip bir kule (Büyükçekmece çıkışı)

Tekirdağ tabelasını takip edince, kendimi orta yolda buldum ve sağı solu kapalı olan bu yoldan çıkmam pek kolay olmadı. Büyükçekmece’den sonra yol biraz rahatladı ve şehir dışına çıkabildim nihayet.

Silivri yakınlarında, James adında İngiliz bir bisikletliye rastladım. Adam dünyayı gezmiş, Londra’ya, evine dönüyormuş; bu gece Lüleburgaz’da ya da Edirne’de olmayı planlıyormuş. Biraz sohbet ettikten sonra James’in yanından ayrıldım.

DCIM100GOPRO

Silivri / Tekirdağ / Edirne

Marmaraereğlisi yakınlarından geçerken, hava bir anda karardı ve yağmur yağmaya başladı. Yağmurluklarımı giymek ve yeni aldığım su geçirmez ayakkabı kılıflarını takmak için çatısı olan, inşaat alanı gibi bir yere girdim. Eşyalarımı çantamdan çıkardığım sırada, yağmurun şiddeti daha da artınca, bir süre orada beklemek zorunda kaldım. Yağmurun şiddeti hafifleyince, yola devam ettim ve bir sorun yaşamadan Tekirdağ’a geldim.

DCIM100GOPRO

Kedisiz bisiklet yolculuğu olur muymuş hiç?

DCIM100GOPRO

Yağmurun dinmesini beklerken…

DCIM100GOPRO

Tekirdağ

Şehrin girişinde, spor yapan bisikletli gruplara rastladım; anlaşılan, burada bisiklet kullanımı yaygın… Tekirdağ, deniz kıyısında olmasına rağmen, şehrin girişinde, çıkışında ve merkezinde hatırı sayılır yokuşlar var.

Sora sora Uygulama Oteli’ni buldum ve otele eşyalarımı koyup, yemek yemek için dışarı çıktım. Her şehir için bazı hedefler koyarım; Tekirdağ’a geldiğimde köfte yiyecektim. Özcanlar’da Tekirdağ köfte, Hayrabolu tatlısı ve yoğurt yedim. Hayrabolu tatlısını ilk kez denedim; hoşuma gitti. Bildiğimiz şambaba tatlısı üzerine kaymak, tahin ve fındık koyuyorlar; tavsiye ederim.

Bisikletle ilgili birkaç teknik bilgi de eklemek istiyorum. Geçen seneye göre biraz değişiklikler oldu bisikletimde. Dişli sayısı 42 olan aynakolu, 48’le değiştirerek biraz daha sert ama daha hızlı bir dişli oranı elde ettim. Çantalar değişti; yanlarda iki adet su geçirmez Topeak ve üstte de bir adet su geçirmez M-Wave marka çanta kullanıyorum bu seyahatte.

DCIM100GOPRO

Bisikletimin son hali

Topeak çantaların çifti 50 litre, M-Wave’i bilmiyorum ama içine birçok şey çok rahat sığıyor. Yüküm geçen seneye göre daha ağır ve dişli oranları daha sert olmasına rağmen şimdiye kadar bir sorun yaşamadım. Yokuşlar beni düşündürüyordu ama henüz ilk üç dişliye dokunmadım bile. Bisikletimle ilgili detayları incelemek isterseniz, Bir renovasyon hikayesi adlı bölüme bakabilirsiniz.

Güzergâh: Üsküdar – Kadıköy
Karaköy – Tekirdağ(Harita için tıklayınız)
Toplam mesafe: 155 km
Şehir içi gezinmelerle: 160 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın.

 

Reklamlar

İstanbul gezileri (3)

IMG_3586r15 Kasım 2012 Perşembe İstanbul

Evde üç adet bisikletim var; yarış bisikletime şehirde binmiyorum, dağ bisikletimin kadro ve maşasını son Karagöl gezisinden sonra yeniden boyattım ama, henüz toplatmadım, eski Peugeot’mun da lastiklerini yıllardır değiştirmedim; haşat durumda ikisi de… Geçen hafta İrem’in bisikletinin ön tekerine hava bastırdığım bisikletçide bir çift 28 inch dış lastiği gözüme kestirmiştim. Fiyatı oldukça ucuz olmasına rağmen içimden bir his, bu lastikleri alırsam pişman olmayacağımı söylüyordu. Gecenin geç bir saatinde, Peugeot marka şehir bisikletimin eski lastiklerine son kez hava bastım, sırt çantamı hazırladım ve saat bir buçuk gibi evden çıkıp AŞTİ’ye gittim. Bisikleti otobüsün bagajına yerleştirdim ve ertesi sabah önce Kavacık’a geldim, sonra da servise binip saat 9’a çeyrek kala Gümüşsuyu’nda indim. Taksim Meydanı’ndan İstiklal’e, oradan Galip Dede Caddesi’ne ve devamında Yüksek Kaldırım’a gidip o bisikletçiyi bulacaktım. 15 Kasim2012 Istiklal Cd.mp4_000043870İstiklal Caddesi’nin gri, kaygan zemininde, işlerine giden insanların, dükkanlara mal getiren motorlu araçların arasında ilerlerken, 23 yıldır değiştirmediğim beyaz şeritli lastikler, o gün son kez asfalta değiyordu.

İstiklal Caddesi’nde sabahın erken saatlerinde araç trafiğine izin veriliyor olacak ki, caddede motorlu taşıt yoğunluğu normalden bir hayli fazlaydı. Dükkan sahipleri, sabah saaterinde dükkanlarının önünü, belediye ekipleri de çöplerin atıldığı caddeyi yıkadıklarından, cadde zemininde gri, kaygan, pis bir sıvı hakim. Kaygan zemine, yerlerinden oynamış yer karolarına, İstiklal Caddesi’ni boydan boya geçen tramvay rayına, insan kalabalığına ve araç trafiğine dikkat ederek, zor olsa da düşmeden, inan bisikletYüksek Kaldırım’daki İnan Bisiklet’e kadar gelebildim.

İnan Bisiklet’te iki dış lastiğimi değiştirttim, daha önce düşürmüş olduğum kırmızı arka lambamın yerine, ona uygun bir de lamba satın aldım ve hemen Galata Köprüsü’ne inip bugünkü İstanbul seyahatime başladım. Köprüden geçip Eyüp’e, oradan da Pierre Loti Tepesi’ne çıkan teleferiğin olduğu Teleferik durağına geldim. Pierre Loti’ye çıkmadan önce, Haliç kıyısındaki yeşil IMG_3548parkta biraz gezinerek yeni lastiklerimi denedim, fotoğraf çektim ve tekrar Teleferik durağına geldim. Teleferikte bakım ve onarım varmış, bu yüzden Pierre Loti Tepesi’ne mezarlığın içinden geçerek çıktım. Daha önceleri sevdiğim, Haliç manzaralı bu güzel yerden, bu gelişimde o kadar da keyif almadığımı hissettim. Hizmet ve lezzet öyle ahım şahım olmamasına rağmen fiyatların yüksek olması, yediklerimin sırf bulunduğum yerin manzarasından dolayı

pierre loti

(Pierre Loti Tepesi’nden Haliç / Şubat 2011)

lezzetliymiş gibi hissettirilmesi, sağımda solumda ellerindeki makinelerle birbirleriyle aynı fotoğrafları çekip yüksek sesle konuşarak beni kendimle baş başa bırakmayan yerli yabancı turistlerin varlığı vs sebeplerden dolayı buradan oldukça soğudum. Önceleri çok sık uğradığım İstiklal Caddesi için de aynı durum geçerli. Son zamanlarda nadiren İstiklal Caddesi’ne gittiğimi ve işim düşmedikçe buradan geçmek istemediğimi fark ettim. Bunda, şehir merkezlerinin değişmesinin, başka merkezlerin oluşmasının, entellektüel kesimin taşınmasıyla boşalan eski merkezlere, eğitim seviyesi düşük, kültürel sermaye yoksunu insanların gelmesinin, bir zamanlar kültürel faliyetlerin yapıldığı, sembol olmuş önemli mekanların kapatılmasının, tarihi binaların aslına uygun restore edilmemesinin, alışveriş merkezlerinin açılmasının vs payının büyük olduğunu düşünüyorum. Pierre Loti’de bir şeyler atıştırdıktan sonra mezarlığı takip ederek Eyüp Sultan Camii’ne inip, oradan da Eminönü’ne geçtim. Eminönü’nden saat 12:50’de kalkan Kadıköy vapuruna bindim ve Kadıköy’e gittim. 10 Kasım’daki gezimde batıya, Kuçükçekmece’ye gitmiştim; bu seferki planım ise Caddebostan sahil yolunu kullanarak doğu yönünde gitmekti.

Söğütlüçeşme Caddesi’ni takip ederek Altıyol’dan Bahariye Caddesi’ne döndüm. İnsanların ve tramvay yolunda ilerleyen araçların aralarından geçerek Küçük Moda’ya, buradan da Marmara Denizi’ni sağıma alıp, rastgele sokaklara saparak, Moda sahil yolunun yanındaki azmakbaşına ve bitişiğindeki Yoğurtçu Parkı’na paralel olan caddeyi takip ederek, Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın yanından sırasıyla Kızıltoprak, Kalamış ve Fenerbahçe’ye kadar geldim. Fenerbahçe taraftarları belki bana kızacaklar ama, Şükrü Saraçoğlu Stadı’nı, özellikle stadın son halini, bu güzel semte hiç yakıştırmıyorum. Fazla yüksek binanın olmadığı, mimari tutarlılığı, belli bir estetiği, tarzı olan, zor da olsa kendini koruyabilmiş bu güzel kıyı semtinin merkezinde böyle devasa bir binanın olmasını estetik açıdan doğru bulmuyorum.

Kalamış’a gelince sahildeki bisiklet yolunu kullanmak istedim ve bir süre bu yolda ilerlemeye çalıştım. İlerlemeye çalıştım diyorum çünkü, iki sarı çizgiyle ayrılmış ve ara sıra bisiklet yolunda IMG_3565olduğunuzu hatırlatan sevimli sarı logoların olduğu her yolun bisiklet yolu olamayacağının alamet-i farikasıymış burası! Arka arkaya kısa aralıklarla karşıma çıkan yüksek kasis ve çukurlardan o kadar bezdim ki, Ankara’da özlemini çektiğim denizi bile görmek içimden gelmedi ve hemen asfalta, normal araçların gittiği yola attım kendimi. Bir iş yapılacaksa düzgün yapılmalı! İstanbul’a bin küsür kilometre bisiklet yolu yapılacağı söyleniyor. Acaba, bu yolların IMG_3597kaç kilometresi gerçekten de bisiklet yolu olacak? Geçen hafta Bakırköy, Zetinburnu tarafındaki bisiklet yolunda da benzer sıkıntılar yaşamıştım. Yolda kasisler yoktu belki ama yolun bakımsızlığından, yolda oluşmuş çatlaklar ve çukurlardan dolayı, mesai bitiminde o işlek caddede bisiklete binmek zorunda kalmıştım. İdarecilerin yanı sıra, normal vatandaşın da bisiklet kavramına henüz yabancı olduğu, insanların sahilde yürüyüş yaparlarken bisiklet yolunu kullanmalarından, araçlarını bisiklet yolu üzerine park etmelerinden ve araçlarıyla giderlerken bisiklet yolunu tercihIMG_3570 etmelerinden anlaşılıyor. Bu da, belediyelerin bisikletlilere gösterdiği özensiz yaklaşımın tutarsız olmadığını, aslında bir şekilde desteklemiş oluyor. Uzun lafın kısası, Türk toplumu henüz bisikleti tanımıyor.

O kasisli, çukurlu bisiklet yolundan normal asfalt yola çıktım ve Caddebostan sahil yoluna kadar bu yoldan devam ettim. Caddebostan sahil yolu gerçekten de güzel bir yol. Ne kadar doğru bilemiyorum ama, bu yolun Tuzla’ya kadar gittiği söyleniyor. Eğer doğruysa, bir gün Tuzla’ya kadar gitmek isterim bu yolu kullanarak. Sahil yolu boyunca bisiklet yolu, yürüyüş yolu, bol yeşil alan ve oturup çay kahve içilecek, bir şeyler atıştırılacak yerler mevcut. Birkaç kere durdum ve birbirine benzeyen bu yerlerde molalar verdim. Yalnız, dikkatimi çekti; bir bardak taze sıkılmış portakal suyu bulamadım… Taze sıkılmış portakal suyu var mı diye sorduğumda “evet abi, var” cevabını alsam da buz dolabından cam şişede, markasını hatırlayamadığım bir meşrubat getirdiler hep. Behzat Ç dizisinde, Cinayet Büro ekibinin Ercüment Çözer’i yakalamak için İstanbul’a gelip, Bambi’de dürüm istedikleri sahne geldi aklıma… Bu arada, İdealtepe taraflarından geçerken önce, benim gibi bu güzel havayı değerlendiren iki bisikletçi ile tanışıp muhabbet ettim, çaylarını içtim, sonra da çok renkli bir sima ile karşılaştım. IMG_3571Atatürk posterleriyle, bayraklarla, boncuklarla, lambalarla, aynalarla dolu, Hint otobüslerine benzeyen bu bisikletin sahibi; Veysel amca… Böyle renkli bir bisiklet ve bu renkli bisikletin renkli sahibi Veysel amca gibi birisiyle karşılaşınca tanışmamak, muhabbet etmemek olmazdı tabii…

Veysel amcayla biraz sohbet ettikten sonra sahil yolundan gitmeye devam ettim. Bisiklet yolu, ara ara sahilden çıkıp normal yola dahil oluyor, sonra tekrar sahile bağlanıyordu. Süreyya Plajı civarından geçerken, asfalta çıktığım bir sırada arka lastiğimin patladığını fark ettim ve bir otobüs durağında durdum. Belki, tamirci buluncaya kadar beni idare eder diye lastiğe hava bastım ama fayda etmedi. Tamir setimi de yanıma almamıştım… Ne yapsam, ne etsem diye düşünürken, oradan geçen, mavi bisikletli, 55-60 yaşlarında bir abi yanıma geldi ve Maltepe’de bildiği bir bisiklet tamircisi olduğunu söyledi. İsminin Bülent olduğunu öğrendiğim yeni arkadaşımla, sohbet ede ede Maltepe’deki Aslı Bisiklet’e kadar yürüdük. Aileden eski İstanbullu olan Bülent abi, çocukluğunda Süreyya Plajı’nda denize girdiğini, bir zamanlar Kız Kulesi gibi denizde duran, kıyıya 50 metre uzakta “Bakireler Tapınağı” adındaki yapıya yüzdüklerini, Süreyya Plajı’nın nasıl güzel bir yer olduğunu anlattı. Bir zamanlar denizin içinde olan, Bakireler Tapınağı denen bu kubbeli yapıya ulaşmak için artık yüzmeye gerek yok! Deniz, betonla doldurulduğu için, bu güzel yapı, çevresinde apartmanların, büyük marketlerin, çirkin betonarme binaların olduğu bir parkın içinde artık. Kent dokusunu koruyamamayı ve vandal bir kent yönetimini, bu coğrafyada yaşayan insanların göçebe geçmişlerini unutamayıp yerleşik hayata henüz alışamadıklarının bir göstergesi olarak görüyorum.

Süreyya Plajı’ndan sonra Maltepe’ye geldik ve Aslı Bisiklet’i bulduk. Bisikletçideki tamirci, arka tekeri sökmek için bisikletimi bir askıya koymak üzereyken erken davrandım ve askıyı kontrol etme gereği duydum. Askıda, bisikletin boyasını koruyacak bir plastik kaplama yoktu… “Dur, bisikleti ben tutarım” dedim! Bisikletimi 23 sene korumuşum ben, müsade eder miyim böyle dikkatsizliklere? Neyse, tamirci işine devam etti ve dış lastiği çıkarmaya başladı… Lastikle jant arasına tornavidayı sokunca benim şalter attı ve adama, biraz sesimi yükselterek “N’apıyorsun sen, levyen yok mu senin? Oraya tornavida sokulur mu” diye çıkıştım! O anda aklıma Robert Pirsig’in “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” adlı kitabı geldi. Kitapta Pirsig, motosikletini tamire götürdüğünde benzer bir durum yaşadığını ve tamircilerin sevdiğimiz, değer verdiğimiz eşyalara neden istediğimiz özeni göstermediklerini çok güzel bir dille anlatmış. O olaydan sonra da bir sorun ile karşılaştığında, motosikletin tamirini ve muhtelif bakımlarını kendisinin yapması gerektiğine karar vermiş. Normalde yanımda tamir seti taşırım ancak, nasıl olsa “sahilden gideceğim, temiz yol, lastik patlamaz” diye düşünerek, yanıma tamir setimi almamıştım. Genelde, yolda lastik patladığında, yanımda da tamir seti olmadığı zamanlarda, hep güzel insanlarla ve güzel tesadüflerle karşılaştım. Bu ihtimali de hesaba kattığımdan, lastik patladığı zaman hayıflanmak yerine, olayı akışına bıraktım. En kötü ihtimal, bir toplu taşıma aracına biner ya da bir kamyona, kamyonete otostop çekip Kadıköy’e gelir, Çiya Sofrası’nda, belki de hiç bilmediğim bir lezzetin tadına bakıp Ankara’ya geri dönerdim. En kötü ihtimal buysa, daha iyisini düşünmeme gerek bile yoktu.

Sitemimden dolayı tamirci bana biraz bozulduysa da, yerinden kalkıp dükkandan levyesini aldı ve dış lastiği onunla çıkarıp deliği yamadı. Bu arada, yeni aldığım Bangladeş malı dış lastiklerin janttan kolay çıkmadığını, oldukça sağlam olduğunu da görmüş oldum. Her yerde 2 TL’ye yapılan küçük yama için 5TL, iç lastiğin fiyatını sorduğumda da 20 TL fiyat söyledi. Ankara’ya geldiğimde, bisikletin arka lastiğinin kendiliğinden indiğini gördüm. Lastiği çıkarıp baktığımda Aslı Bisiklet’teki tamircinin yaptığı yamanın açılmış olduğunu fark ettim. Aslı Bisiklet, fazla ücret isteyip, yaptığı özensiz işten ötürü benden sıfır puan aldı. Pit stop tamamlandıktan sonra Maltepe’den çıkıp sahil yolundan Kartal’a doğru devam ettik. IMG_3587rBülent abi, balıkçıdan çinekop alalım, temizletelim, sahilde mangalcıların birine rica eder, pişirip yeriz dedi. Daha sonra, denizlerde lüfer kalmadığı aklımıza geldi ve vazgeçtik çinekop almaktan. Maltepe’den Kartal’a kadar sahilden gidip Kartal’daki balıkçıların birinden ekmek arası uskumru aldık; sonra kesmedi, birer yarım daha aldık…

Balıkları yedikten sonra Kadıköy’e doğru yola koyulduk. Hava kararmaya başlamıştı… Ben de teknolojinin imkanlarından yararlanıp led fenerimin düğmesine bastım. Sahil yolunu takip ederek Bostancı yakınlarına kadar geldik. Bir yerde durup çay molası verdik ve tekrar yolumuza devam ettik. O günün akşamı, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’ndeki bir caz konserine gideceğim için Bülent abiyle muhabbetimizi başka bir geziye bıraktım ve gündüz geçtiğim yollardan süratle geçerek, kısa bir sürede Kadıköy’e vardım.

İstanbullu değilim, bu şehirde de yaşamıyorum ama bu büyük kenti çok uzun süredir gezip, gözlemlediğim için İstanbul hakkında söz söylemeye hakkım olduğunu düşünüyorum. İstanbul, müthiş bir kent! Yaşayan, adeta nefes alan bir kent… Bu kentin yaşamını devam ettirebilmesi için, herkesin azami özen göstermesi lazım! Tarihi dokunun korunması gerekiyor öncelikle! Şehrin tarihi dokusunun bozulmadığı semtlerine alışveriş merkezlerinin açılması, o semtleri, o semtlerdeki yaşam şeklini yok edecektir. Şehirle özdeşleşmiş tarihi sinema ve tiyatro salonlarının kapatılması ile belli bir süre sonra o salonların olduğu bölgelerde kültürel yozlaşma meydana gelecektir. Bir zamanların cazibe merkezleri, avam kültüre, yozluğa, çirkinliğe teslim olacaktır. Tarihi binaların zarar görmesine göz yumulması ya da bu binaların onarımında yetkili kişilere görev verilmemesinden kaynaklanan geri dönüşü olmayacak hasarlar, o binaların butik otel ya da avm olarak hizmet vermesi, şehri mekanikleştirecek, insanlara bu kenti sevmeleri için bir neden bırakmayacaktır. Kadıköy’deki balon gibi, kentin mimari dokusuyla adeta alay eden, çirkin, büyük, anlamsız şeylerin de, imparatorluklara başkent olmuş bu tarihi şehre gölge düşüreceği kanısındayım. Gökdelen kavramına karşı değilim, aksine yüksek binaları, kalabalık yaşam alanları için son derece gerekli ve çevreci buluyorum ama tutarlı bir mimari bütünlüğü olan eski semtlere gökdelen dikmek, o mimari bütünlüğü bozacak binalar inşaa etmek, sadece görsel çirkinlik yaratacaktır. Orman yakmadan, ağaç kesmeden, şehrin dışındaki uygun araziler üzerine, gökdelenler inşaa edilebilir ama bu binalar asla şehrin bilindik görüntüsünü bozmamalı. İnönü Stadı’nın bitişiğindeki Süzer Plaza; bence dünyanın en çirkin binasıdır! Bir elimde simit, diğer elimde bir bardak çay, vapurda etrafı seyredip, İstanbul’la hasret giderirken o çirkin binayı görmek zorunda değilim! IMG_0924rSarayburnu’ndan Galata Kulesi’ne, Karaköy’e, vapurlara bakıp, fotoğraf çekmek istediğim, güzel, içimi ısıtan güneşli bir günde Karaköy’e demirlemiş, burnu neredeyse Kabataş İskelesi’ne değen, Galata Kulesi’ne nispet yapan yükseklikteki yüzen dev oteller zincirlerini de görmek zorunda değilim! İstanbul plazalar, projeler, bilmem ne portlar kenti olmamalıydı!

Gelelim İstanbul’daki bisiklet yollarına… Proje tamamlandığında, İstanbul’da 1004 Km bisiklet yolu olacağı söyleniyor ama insanlar henüz bisikleti tanımadıklarından, bu yollar ne kadar verimli kullanılır bilemiyorum. Türkiye’nin en modern yerleşim yerlerinden biri olan Moda’da, araçlar bisiklet yolundan gidiyor, araç sürücüleri araçlarını bisiklet yoluna park ediyorlarsa, Caddebostan sahilinde spor yapanlar bisiklet yolu üzerinde koşuyorlarsa, toplumun bisiklet kavramına yabancı olduğu net olarak görülüyor. Fener ve Kalamış’ta bisiklet yollarına kasisler döşenmiş, bu yollardaki engebeler, çukurlar bisiklete binenleri daha evvel hiç IMG_3566ilgilendirmemiş, rahatsız etmemişse öncelikle toplumun bisikletle tanışması gerekiyor. Bisiklet ya da bisiklete binmek, pahalı kasklar, formalar, taytlar, outdoor giysiler giyerek, kendini toplumdan farklı göstermeye çalışmak, insanlara hava atmak değildir! Bisiklet, ebeveynler tarafından, çocukları okula motive etmek için alınan, daha sonra evin yüklüğüne kaldırılan bir karne hediyesi de değildir! Bisiklet, insanın kendisine ve çevresine değer vermesidir; güzel, kaliteli ve medeni bir yaşam biçimidir. Trafikteki araç sürücüleri, yayalar ve belediyeler, bu güzel yaşam biçimini benimsemiş iyi niyetli insanlara maksimum özeni göstermedikleri sürece, sadece yol yapmanın bir anlamı olmayacağı kanısındayım.

Tarih: 15.11.2012
Taksim Meydanı – Pierre Loti – Eminönü: 18 Km (Harita için tıklayın)
Kadıköy – Kartal – Kadıköy: 43 Km (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 61 Km

İstanbul gezileri (2)

IMG_3400 (2)

10 Kasım 2012 Cumartesi

10 Kasım 2012 sabahı, Dolmabahçe Sarayı’ndaki Atatürk’ü anma töreninden sonra, Sinek Sekiz Yayınevi’nin sahibi İrem Çağıl’ın bisikletini almak için Kabataş’tan Kadıköy’e giden bir vapura bindim. Saat 11:20 gibi Sakızgülü Sokak’taki yayınevine uğrayıp İrem’in bisikletini aldım ve Karaköy’e giden vapuru yakalamak için iskeleye doğru hareket ettim. Hava kapalı, yağmur yağıyor, rüzgar ise suratı felç edecek cinsten, bisikletin ön lastiği inmiş, selesi de en düşük seviyede… Ön lastiğe hava basmak için iskele yakınlarındaki benzinciye girdim ama lastikler iğne sibop olduğundan hava basamadım. Bu arada, üşütmemek için sırt çantamdan polarımı çıkarıp üzerime giydim. Benzinciden çıkıp 11 buçuktaki Karaköy vapuruna binerek, saat 12 civarında Karaköy’e geldim. Seyyar bir hırdavatçıdan seleyi yükseltmek için 1 liraya alyen satın aldım, daha sonra Yüksek Kaldırım’dan çıkıp, İnan Bisiklet adlı bir bisikletçide ön lastiğe hava bastırdım. Bu yokuşta bisiklet ve parça satan üç dükkan var; üçü de tamir yapmıyor. Sadece, İnan Bisiklet’te kompresör var; yolunuz buralara düşerse, lastiğiniz inerse ya da patlarsa aklınızda olsun. Yokuştan çıkarken sağ taraftaki ikinci bisikletçi… Burası aynı zamanda da yedek parçacı; işinize yarayacak birçok bisiklet parçasını bu dükkanda çok uygun fiyatlara bulabilirsiniz.

Artık, bisiklet yola hazır! Niyetim Küçükçekmece’ye doğru gitmek ama tabii ki hava koşulları izin verirse… İlk İstanbul gezimi Karaköy’de noktalamıştım; o yüzden bu ikinci gezime de bıraktığım yerden, yani Karaköy’den devam etmek istedim. Karaköy’den sonra sırasıyla Eminönü, Sirkeci ve Sarayburnu’ndan geçip, tarihi yarımadayı dolanarak IMG_3385Kumkapı, Yedikule, Koca Mustafa Paşa(Samatya), Yenikapı yönünde devam ettim. Yol üzerinde Kumkapı’ya uğradım; mahalle içerisinde biraz dolaştıktan sonra sahil yolunun karşısına geçip, biraz da balıkçılar civarında gezindim. Yağmur dinince polarımı çıkardım, çantama koydum ve gezime devam ettim. O gün hava, gerçekten de hafif giyinmeye pek müsait değildi ve koca İstanbul’da, dışarıda benden başka şortlu, tişörtlü birisi yoktu. Beni görenler, bana sanki deliymişim gibi bakıyorlardı ama neden bu şekilde giyindiğimi tahmin edemiyorlardı tabii… Hava 14-15 Santigrad derece civarındaydı ancak, rüzgarın ve nemin etkisiyle hissedilen sıcaklık çok daha düşüktü. Soğuk havalarda bisiklete binerken terlememeye çalışırım. Soğukta terlediğinizde hasta olma ihtimaliniz artar. Bu yüzden de, havanın biraz ısındığını hissedince, polarımı çıkarttım hemen.

Hava biraz yumuşamış olsa da, yağmur hafif hafif yağmaya, rüzgar da ara ara esmeye devam ediyordu. Daha önceki İstanbul gezimde, Avrupa yakasında mazgalların, bisikletin gidiş yönüne diyagonal döşendiğini yazmıştım. Bu güzel gelenek, Küçükçekmece’ye kadar devam ediyor. Yalnız, yolun kaldırıma yakın tarafındaki sarı, bazen de beyaz olan uzun sınır çizgileri ile asfalt arasında çok az da olsa bir kot farkı var. Bu fark, kendini yağmurda fazlasıyla hissettiriyor; dikkat etmek gerekir. Bir de yolun her iki tarafında, yani gidiş ve dönüş yönlerinde, kısa mesafelerle sıralanmış küçük yarım kürecikler dikkatimi çekti. Ne işe yaradığını anlamadığım bu küreciklerin üzerinden araçlar geçtikçe, zaman içinde küre yüzeyindeki pürüzler silinmiş, bisiklet için tehlikeli ve kaygan minik toplara dönüşmüş hepsi. Yağmurda bisikletle bunların üzerinden geçildiğinde, o minik küreler, tekeri büyük bir hızla rastgele bir yöne fırlatabilir; aklınızda olsun! Bu gezide başıma bir şey gelmedi ama benzer şeyler daha önce yaşadığım için uyarmak istedim. Bir bisikletli için bu yolda gitmenin en tehlikeli boyutu da küreler ve sınır çizgilerinin birbirlerine ve kaldırıma çok yakın olmaları. Çizgiyle kaldırım arasında gidilebiliyor ama mesafe daraldığı zaman, doğal olarak çizginin dışına çıkmak istiyor insan. Çizgi dışında da sizi küreler karşılıyor; aman dikkat! Bu arada, kürelerin bazıları ya kırılmış ya da yerinden çıkmış olabiliyor. Bu da, bisikletçi için başka bir tuzak anlamına geliyor. Bu minik detaylar dışında gidiş yolu genelde düzgün.

Yedikule’den sonra sırasıyla Kazlıçeşme, Zeytinburnu, Yenimahalle, Bakırköy, Ataköy, Yeşilyurt IMG_3394ve Yeşilköy’ü geçerek Atatürk Havalimanı’nın yanından geçen yola geldim. Havaalanının ve uçakların fotoğrafını çekerken nöbet tutan bir askerden, fotoğraf çektiğim için uyarı aldım fakat, duymazdan gelerek yoluma devam ettim. Havaalanı çıkışında, bisikletin gidiş yönüne diyagonal yerleştirilmiş mazgal geleneğini bozan bir mazgal var, haberiniz olsun! Yolun dönüş yönünde, bu noktayla aynı hizada, benzer bir mazgal daha var; böyle sürprizlere çok dikkat etmek gerekiyor. Sürprizlerin çok olmadığı bir yolda uzun süre devam edildiğinde, yoldaki küçük bir değişikliğin farkedilememesi, bir kaza sebebi olabiliyor.

IMG_3406

Küçükçekmece Gölü

Neyse, Küçükçekmece’ye geldim ve tarihi köprüden geçip göl kenarındaki park yolunda bir müddet pedal çevirdim. Burası, çardakların, kameriyelerin, çay bahçelerinin, göle uzanan iskelelerin, ağaçların, uzun bir yürüyüş yolunun olduğu, yeşil, temiz ve oldukça da bakımlı bir park. Kişi profili olarak park geneline bakacak olursak; daha çok, çarşı iznine çıkmış askerlerle İstanbul’un muhafazakar kesiminin burayı tercih ettiğini söyleyebilirim. Göle geldiğimde, rüzgarın hızı artmış, hava kapamış, yağmur da yağmak üzereydi. Yağmur yağana kadar birkaç fotoğraf çektikten sonra bir şeyler atıştırmak, çay içmek, yağmurun dinmesini beklemek ve internete girmek için bir çay bahçesinde mola verdim.

IMG_3413r

Küçükçekmece Gölü

 

IMG_3419r

Küçükçekmece Gölü

Hava kararmadan ve trafiğe takılmadan Karaköy’de olmak istiyordum, bu yüzden yağmurun etkisi biraz hafifleyince hemen toparlandım ve geri dönüş için tekrar yola koyuldum. Küçükçekmece’den Yeşilköy’e kadar sahil yolundan devam ettim. Yemyeşil bir parkın içinden geçen bu güzel sahil yolunun beton zemininin de, içinden geçtiğim park kadar düzgün olmasını isterdim. Beton zemin, bloklar halinde döşenmiş ve bloklar arasında dar sayılmayacak boşluklar var. Boşlukların oluşturduğu kot farkından dolayı da bisikletle bu yoldan gitmek bir hayli sarsıcı oluyor.

IMG_3424rYeşilköy civarında sahil yolu bitince asfalta çıktım ve Ataköy’e kadar normal araç trafiğinde gittim. Ataköy yakınlarında tekrar sahil yoluna saptım ve kısa süreli de olsa, nihayet düzgün bir yolda pedal çevirme şansını yakaladım. Bu sahil yolu, bisiklete binenler için belki de İstanbul’daki en rahat yollardan biri. Bu yolun zemini de beton fakatIMG_3427r, beton zeminde boşluklardan oluşan bir kot farkı yok. Bu yol, doğru mühendislik bilgisi kullanıldığında güzel işler yapılacağının örneklerinden biridir bence.

Bugüne kadar, hayatımda hiç bisiklet yolu kullanmamıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse, bisiklet yolu kavramından da pek hoşlanmıyorum. Çok sevdiğim bir aktiviteden öte, hayatımın bir parçası olan bisikleti, belediyelerin çizdiği daracık sınırlar içinde yaşamak bana yanlış geliyor! Üstelik, bisiklet yoluna gelene kadar, topluma öncelikle saygının öğretilmesinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Saygıdan bihaber insanların olduğu bir memlekette, bisiklet yolu yapmak, tehlikeye davetiye çıkarmaktır. Hem haklı olup olmadığımı sınamak, hem kalabalık trafikten kurtulmak, hem de İstanbul’un şehir merkezinde bisiklete binilecek çeşitli yerleri öğrenmek amacıyla, Kazlıçeşme civarından geçtiğim sırada, bisiklet yolu tabelasını gördüğüm bir yolu denemek istedim. IMG_3428İki mavi çizgiyle sınırlandırılmış, bu daracık, bakımsız yolda bir müddet ilerledim. Asfalttaki çatlaklar, bu çatlakların arasından çıkan otlar ve yol boyunca yolun ortasından geçerek bana eşlik eden upuzun bir bahçe sulama hortumu, insanı bisiklete bindiğine pişman etmeye yeter de artar bile! Yağmurlu bir havada, bisikletin gidiş yönüne paralel uzanmış ıslak bir hortumun üzerinden geçmek son derece tehlikelidir. Bu yol, bisiklet yolu ise o hortumun orada olmaması gerekirdi! Son olarak, köprü gibi bir yerin ayağı altından geçerken, köprü altında ikamet ettiklerini düşündüğüm, tenekede ateş yakıp ısınan bazı kişilerin bakışlarından, bana karşı pek de misafirperver duygular beslemediklerini hissedince, o bisiklet yolu denen yerde artık daha fazla devam etmemin bir anlamı olmadığına karar verdim ve tekrar normal asfalta, kalabalık araç trafiğine geri döndüm. Asfalta çıkınca, daha önce bahsettiğim, yol boyunca devam edip, araç sürücülerine yolun sınırını gösteren, az da olsa asfaltla arasında bir kot farkı olan fosforlu sınır çizgileri ile solundaki kürecikler karşıladı hemen beni. Bu arada yol, yeni asfaltlanmış olacak ki kanalizasyon kapakları oldukça çukurda kalmış. Bisikletle yağmurlu havalarda giderken, yağmur suyu dolduğu için görünmeyen bu çukurlar, bisiklete binenler için tehlikeli kazalara sebebiyet verecek tuzaklar halini almış.

Ara sıra asfaltı, ara sıra da sahil yolunu kullanarak Cankurtaran taraflarına kadar geldim. Burayı çok severim… IMG_3487Cankurtaran’dan Topkapı Sarayı hizasına kadar, dalgakıranda balık tutanlara, mangal yakanlara, rakı içip muhabbet edenlere, ganimet bekleyen kedilere, bazen denize giren amcalara rastlayabilirsiniz. Hava çok soğuk olduğu için denize giren kimseyi görmedim bugün. Cankurtaran’dan Sarayburnu’na, oradan da Eminönü’ne geldim ve Galata Köprüsü üzerinden geçip, artık benim için geleneksel hale gelen video çekimini yaparak Karaköy’de gezimi sonlandırdım. Karaköy’e geldiğimde tatlı bir şeyler yemek istedim ve  Yüksek Kaldırım’dan Tünel’e devam edip, oradan da İstiklal Caddesi’ne geçtim. Üzerimde hâlâ şort ve tişört olduğu için deli olduğumu düşünen montlu, atkılı, bereli insanların şaşkın bakışları arasında yavaş yavaş ilerleyerek İnci Pastanesi’ne gittim. Pastanede oturacak yer yoktu; elimde tabak, birçok kişi gibi ben de ayakta yedim profiterolümü. Yakın bir zamanda, İstanbul’un önemli sembollerinden birinin daha tarihin tozlu sayfalarına gömüleceği, hiç aklıma gelmemişti o gün.

Bir önceki neşeli İstanbul gezimin aksine, iç karartıcı, detaylarla ve serzenişlerle dolu bir yazı yazmış olduğumu fark ettim bu yazıda. İstanbul gezilerimin, uzun yol gezilerim ya da performans gezilerimle karıştırılmasını istemem. Burada, kaç kilometre yol yaptığımın bir önemi yok! Ağva’dan Kartal’a, Kilyos’tan Küçükçekmece’ye kadar, İstanbul’un bütün kıyı şeridini, kimi zaman yürüyerek, kimi zaman toplu taşıma araçlarıyla, otostopla ve otomobille, son zamanlarda da bisikletle karış karış gezmiş olduğumdan, çok iyi tanıdığım bu metropol hakkındaki gözlemlerimi kaleme almak, belki de birilerinin dikkatini çekebilmek, şu kadar mesafe katettim demekten çok daha önemli.

Trafikte, motorlu taşıtlarla ulaşım sağlanırken yoldaki küçük ayrıntılar fazla ilgilendirmez insanları. Gaza basmak ve bir yerden bir yere gitmektir amaç. Araçların rot ve balans ayarları neden bozulur, lastik neden patlar, neden kaza yapılır, neden çok fazla yakıt tüketilir, neden alt takımlardan ses gelir? Bunlar genelde sorgulanmaz… Şehir içi ve dışı ulaşımını bisikletle sağlayan birisi, bu soruların cevabının küçük ayrıntılarda gizli olduğunu bilir. İncecik bir teker üzerinde ilerlerken yoldaki en ufak bir taş parçasını bile hissedersiniz. Bu yüzden, yolumuza çıkan sulama hortumu, çukurda kalan kanalizasyon kapakları ya da adını bilmediğim kürecikler bizim için hayati önem taşır. İstanbul gezilerimde gözlemlediğim, önemsiz gibi görünen bu detayları, bisiklete binenlerin, araç sürücülerinin ve belediyelerin dikkate alması gerektiğini düşündüğüm için yazma ihtiyacı duydum.

Metropollerdeki trafik sorunları ve hava kirliliğinin büyük bir kısmının bisiklet ile çözüleceği inancındayım. Devletin ve belediyelerin, günlük hayatta bisiklet kullanımını teşvik etmeleri, bisiklet kullananları desteklemeleri dileğiyle…

Tarih: 10.11.2012
Güzergâh: Karaköy – Küçükçekmece – Taksim Meydanı (Harita için tıklayın)
Mesafe: 62 Km
Gezinin devamını okumak için tıklayın