Hırvatistan (1. Bölüm)

Bir önceki bölümden devam…

1. gun 001

Jurdani’de bahçesine çadır kurduğum pansiyon.

Dünkü hareketli günün sonunda, güzel bir uyku uyuyup, güneşli bir Pazar günü, yeni bir ülkede gözlerimi açtım. Daha önce de belirttiğim gibi, tek bir kelime Hırvatça bilmiyordum. Eşyalarımı topladım, hazırlandım; vedalaşmak ve teşekkür etmek için, bahçelerine çadır kurmama izin veren pansiyon sahiplerinin kapılarını çaldım. Pansiyonun sahipleri olan yaşlı çift, kahvaltı yapmadan yola çıkmama müsaade etmedi ve beni evlerine davet etti. Kahvaltıda sohbet ederken, ilk Hırvatça kelimemi de öğrenmiş oldum. Hvala; teşekkür ederim demek… Bu arada, Hırvatistan’da yabancı dil olarak genelde Almanca konuşuluyormuş.

Kahvaltı için yaşlı çifte teşekkür ettim ve bu yeni tanıştığım ülkeyi keşfetmek üzere Jurdani kasabasından ayrıldım. Günlerden Pazar olduğu için, üzerimde İtalya’dan kalma bir gerginlik vardı. İtalya’da Pazar günleri her yer kapalı olurdu; oysa burada öyle bir durum yok; dükkanlar açık, insanlar dışarıda… Rijeka/Opatija yolu üzerindeki Matulji’de, bir kafeye oturdum, bir şeyler içtim, internete girdim ve elektronik cihazlarımın boşalan bataryalarını doldurdum. Matulji’den çıktıktan kısa bir süre sonra, Durrës’ta ve Bari’de kısa bir süre gördüğüm Adriyatik Denizi’yle tekrar buluştum. Burada yol ikiye ayrılıyordu; sağdan gidersem Opatija, soldan gidersem Rijeka… Saat henüz erkendi; Opatija’yı gördükten sonra Rijeka’ya giderim diye düşündüm ve Opatija’ya doğru hızlı bir iniş yaptım. Böyle hızlı inişlerin, yavaş geri dönüşlerinin olduğunu da unutmamak lazım. Keyifle beş dakikada inilen dik bir yokuşu, güneş altında yarım saatte geri çıkmak -hele de bisiklet yüklüyse- büyük eziyettir. Neyse, nasıl olsa vize sorunum yoktu; ağır ağır çıkardım gerekirse…

1. gun 002

Opatija

 

1. gun 007

Opatija

 

1. gun 004

Rijeka

Opatija; otellerin, plajların, güzel binaların olduğu, Rijeka’nın küçük bir ilçesi. Birkaç fotoğraf çekmek dışında fazla bir şey yapmadım burada ve vakit kaybetmeden Rijeka’ya doğru yola koyuldum. Şansım varmış ki, indiğim yokuşu çıkmadım ve deniz kıyısını takip eden başka bir yoldan Rijeka’ya vardım. Bu küçük liman kentinde ilgimi çeken bir şey görmedim; biraz gezinip fotoğraf çektikten sonra Krk (Kırk diye telaffuz edilir) adasına doğru yola devam ettim.

Daha önce de belirttiğim üzere, vize sıkıntımın olmadığından, sakin sakin, geze geze, acele etmeden ilerliyordum. Yol sakin, manzara güzeldi… Küçük koylar, deniz kenarındaki kasabalar, köyler derken, uzaktan Krk Köprüsü’nü (Krčki most) gördüm.

1. gun 005

Bakar

 

1. gun 006

Bakar

Ankara’da Hırvatistan yollarına çalışırken, Krk adasında bir gece kalmayı planlamıştım. 1430 metre uzunluğundaki bu köprüden geçerek adaya ulaştım. Krk adasının bitki örtüsü ve yeryüzü şekli, bana Bodrum’u, Bozburun’u ve Datça’yı anımsattı. Özellikle de yokuşlar, Bodrum yarımadasını fazlasıyla andırıyor. Yolda giderken bir ara, yanımdan geçen birkaç araç sürücüsü, bu yoldan gitmemem için beni uyardı. Meğerse yolun sağında, çalıların arkasında bir bisiklet yolu varmış… Nereden bileyim orada bisiklet yolunun olduğunu? Bisiklet yollarını hiç sevmem; sırf merakımdan, bir süre o yolda pedal çevirdim. Yol fena değildi ama akıcılığı yoktu; kavşaklarda kesiliyordu, hızlı gitmeme mani oluyordu. Devam edemedim o yolda ve normal asfalta çıktım yine. Bu arada, adada çok sinek vardı ve ağzıma, yüzüme, her yerime minik sinekler yapıştı. Hatta Krk tabelasına geldiğimde, gözümden bile birkaç tane bu sineklerden çıkardım.

Krk Köprüsü (Krčki most)

Krk Köprüsü (Krčki most)

Velhasıl, Krk adasına adını veren Krk şehrine geldim nihayet. Hırvatistan’ın en büyük gelir kaynağı, turizmmiş. Haliyle, turistik önem taşıyan yerleri çok güzel korumuşlar. Krk da günümüze kadar tarihi dokusunu korumuş şehirlerden biri. Şehir diye geçiyor ama kalesi, marinası, tekneleri, tertemiz ara sokakları, hediyelik eşya satan dükkanları ile küçük, şirin bir sahil kasabası bence. Az önce de belirttiğim üzere, Hırvatistan’da turizm oldukça önemli… Bu yüzden de yerleşim yerlerinde, kamp alanları dışında çadır kurmak yasak. Bu tanımadığım ülkede, ilk günlerden sorun olmasın, keyfim kaçmasın diye, en azından alışıncaya kadar kurallara uymak istedim ve kendime kalacak yer aradım. Önce pansiyonlara baktım, sonra da bir kamp alanına çadırımı kurdum. Kamp alanı hem ucuzdu hem de tertemizdi. Restoranı ve kablosuz internet yayını (wifi) vardı, banyo ve tuvaletler pırıl pırıldı.

Tarih: 06.07.2014

Güzergâh: Jurdani – Opatija – Rijeka – Krk (Harita için tıklayın)
Mesafe: 77 km
Gezinmelerle birlikte: 92 km
2. Gün:

2. gun 001

Krk

2. gun 002

Krk

Sabah, Krk’ın merkezinde biraz gezdikten sonra Punat’a gittim. Punat’ta gezinirken, parkın yakınlarında, vitrininden börekler olan bir dükkan gördüm ve içeri girdim. Dükkanda kimse yoktu… Nasıl olsa anlamazlar diye, öylesine bir Türkçe sesleneyim dedim. Arkalardan bir adam geldi, aksanlı bir Türkçe ile “buyrun” dedi. Adam Arnavutmuş, çok az Türkçe biliyormuş ama ismi Arafat olan, yandaki dükkanın sahibi olan arkadaşı, Makedonya Türk’üymüş. Arafat beni dükkana buyur etti; çay, limonata ve daha sonra büyük bir kupa dondurma ikram etti. Arafat’la uzun uzun konuştuk; laf lafı açtı, siyasetten azınlıklara kadar uzun uzun sohbet ettik.

2. gun 003

Punat

Öğleden sonra Punat’tan ayrıldım ve adayı terk ettim. Selce’ye geldiğimde, kalacak yer aramak üzere biraz gezindim. İki tane kamp alanı vardı… İlk sorduğum yer çok pahalıydı, diğeri de sadece karavanla gelenler içinmiş ve rezervasyon gerekiyormuş. Pansiyonlarda ise, en az üç ya da dört gün kalmak gerekiyormuş. Kasabanın merkezinde bir hostel vardı ve buranın da fiyatı, Venedik’te kaldığım hostelin fiyatının neredeyse iki katıydı. Uygun bir yer bulurum ümidiyle Selce’de biraz gezindim. Bu sırada, sahildeki yürüme yolunda, gitar çalan gençlere rastladım; beraber gitar çaldık, sohbet ettik. Gece saat 12.00 civarında, çadır kurmak için gençlerin yanından ayrıldım. Kasabaya girdiğimde, kilisenin yakınlarındaki bir araziyi gözüme kestirmiştim. Algıda seçicilik denen şey bu işte… Gittiğim her yerde, acaba nereye çadır kurarım diye etrafı kolaçan ederim. Hemen oraya gittim ve kimseye görünmeden çadırımı kurdum. Çadıra girdiğim sırada, yağmur da ufak ufak atıştırmaya başladı. Biraz tedirgindim ancak, böyle olması gerekiyordu.

Tarih: 07.07.2014
Krk – Punat – Selce (Harita için tıklayın)
Mesafe: 52 km
Gezinmelerle birlikte: 71 km

devam edecek…

Reklamlar

İtalya (8. Bölüm)

Yedinci bölümden devam…

Bologna 001

Sabah yola çıkmadan önce (Selva köyü)

Sabah erkenden uyandım, hazırlandım ve dün gece bana bahçesinde yer gösteren adama teşekkür etmek için evinin kapısını çaldım. Adam evde yokmuş, kapıyı annesi açtı; ben de ona teşekkür ettim. Söylediklerinden, “kahvaltı yap da öyle git” gibi bir şeyler anladım. Çay, bisküvi ve reçelle ufak bir kahvaltı yaptıktan sonra, beni konuk eden bu güzel aileyle vedalaşıp Selva köyünden ayrıldım.

Futa’dan sonra tırmanmam gereken bir geçit daha kalmıştı. Fazla yorucu olmayan Raticosa geçidini de geçip, Bolonya’ya hızlı ve rahat bir şekilde vardım. Yol üzerindeki Loiano ve Pianoro kasabalarından geçtim; Pianoro’da kısa bir mola verdim.

 

Bologna 004

Raticosa’yı çıkarken…

 

Bologna 005

Passo della Raticosa

 

Bologna 003

Passo della Raticosa

 

Bologna 006

Raticosa geçidinin bitimindeki kafe

 

Bologna 007

Floransa – Bolonya il sınırı

 

Bologna 008

Bolonya’ya doğru

 

Bologna 009

Loiano

 

Bologna 010

Bolonya’ya doğru

 

Bologna 011

Casa Cantoniera (İtalya’da şehirler arası yollarda bu evlerden çok var)

 

Bologna 012

Bolonya yakınlarında bir köprü

Bolonya harika bir şehir. Arnavut kaldırımlı caddeler, güzel taş binalar, minik minik taşlarla döşenmiş sokaklar, kiliseler, meydanlarda performans yapan müzisyenler, çeşmeler, güler yüzlü insanlar… Bolonya, Avrupa’nın en zengin ve gelişmiş bölgelerinden biri olan Emilia Romagna bölgesinin başkenti olmasına rağmen, nedense bu şehirde de çirkin gökdelenlere, plazalara ve iğrenç alışveriş merkezlerine rastlamadım. İnsan, zenginlik denen kavramı merak ediyor ve sorguluyor bu ülkede gezerken. Michelangelo’nun, Donatello’nun, Leonardo da Vinci’nin, Boticelli’nin eserleriyle estetik anlayışın oluştuğu, Rönesans’ın doğduğu, Ferrari, Lamborghini, Masserati, Ducati gibi ölümsüz markaların yaratıldığı, Giorgio Armani, Gucci, Dolce & Gabanna, Versace, Valentino gibi benim bile isimlerini hatırlayabildiğim dev isimlerin dünya modasına yön verdiği bir G8 ülkesinin zengin bir şehrinde neden alışveriş merkezleri, plazalar ve gökdelenler olmaz? Zenginiz diye bizi mi kandırıyorlar acaba?

 

Bologna 013

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 014

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 015

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 017

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 016

Fontana di Nettuno (Neptün Çeşmesi) Bologna (Bolonya)

 

Bologna 018

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 019

Bolonya

Gara gittim ve Venedik için tren bileti aldım. 11,05 Euro benim için, 3,5 Euro da bisikletim için para ödedim. Bu biletlerin iki ay geçerliliği varmış. Yani, treni kaçırınca aynı biletle bir sonrakine ya da başka bir trene binebiliyorsunuz. Tabii ki tek seferlik…

Tren biletini alınca hem biraz rahatladım hem de üzüldüm. Feribotla geçişi saymazsak, Çanakkale’den beri pedal çeviriyordum; istediğim saatte yola çıkıyor, istediğim saatte duruyor, acıkınca karnımı doyuruyor, hava kararınca da uyuyordum. Bu bilet ve biletin üzerinde yazan rakamlar, bana şehir hayatı disiplinini tekrar hatırlattı. Saat, gün, hafta, hafta sonu, bir yere yetişmek, geç kalmak gibi şehir hayatına ait kavramlar aklıma gelince, bir an için seyahatimin bittiğini düşündüm ve moralim bozuldu. Neyse, bileti alınca, gardan çıktım ve saat 16.30’a kadar Bolonya’da gezdim.

 

Bologna 020

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 022

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 021

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 023

Kilise orgu (Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna)

 

Bologna 024

Kilise orgu (Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna)

Tarih: 04.07.2014
Güzergâh: Selva köyü – Bolonya (Harita için tıklayın)
Mesafe: 55 km
Şehir içi gezinmelerle toplam: 68 km

 

Venedik…

 

16.30’da tren geldi… Bisikletimi ön vagonda bir yere bağlayıp trene bindim ve iki saatlik kısa bir yolculuktan sonra Venezia Santa Lucia (Venedik Santa Lucia) tren istasyonunda indim. Yıllardır takvim yapraklarından, ansiklopedilerden, sonraki yıllarda da internetten fotoğraflarına baktığım, görmek istediğim ama bir türlü görme fırsatını yakalayamadığım bir yer olan Venedik’e gelmiştim. Çok şanssız bir gençlik dönemi geçirdim; üniversite okuduğum yıllarda Erasmus gibi bir imkan yoktu. Şimdi üniversite öğrencileri, Erasmus’la yabancı ülkelerde okul okuyorlar, farklı insanlar tanıyorlar, vizyonlarını geliştirebiliyorlar. Üniversitede okuduğum yılları, bize verilen saçma vizyonu anlatmaya ve eleştirmeye kalkarsam sonunu getiremem. O yüzden, zararın neresinden dönülürse kârdır deyip, anlatmaya devam ediyorum.

Venedik bir adalar topluluğu… Uydu görüntüsünü, Bedri Rahmi’nin 1974’te Taşyaka Koyu’nda bir taşa çizdiği balık resmine benzetirim. Şehrin iç kısmında bildiğimiz anlamda yol, dolayısıyla da otomobil yok. Şehir merkezinde ulaşım, teknelerle ya da yürüyerek sağlanıyor ve bisiklete binmek de yasak. Kalabalığın içinde bisikletle yürümeye çalışmak, kanalların üzerindeki merdivenlerden yüklü bisikleti çıkarıp indirmek adeta bir eziyetti. Bir an evvel kalacak bir yer bulup, bisikletimi ve eşyalarımı bir yere koymak istiyordum. Birkaç tane otele fiyat sorma gafletinde bulundum; iki yıldızlı otellerin 120 Euro olduğunu öğrenince hedef değiştirip hostel aramaya başladım. 25 Euro’ya güzel bir hostel buldum. Üstelik, çamaşır makinesini kullanmak da bu ücrete dahildi. 5 Euro ekstra ücretle, akşam yemeği ve şarap veriyorlardı; ortam da çok iyiydi… Bisikletimi girişe zincirledim, eşyalarımı yukarıdaki odaya koydum, kirli çamaşırlarımı da makineye attım ve biraz rahatladım.

 

venedik001

Venedik (Venezia)

 

venedik002

Venedik (Venezia)

Akşam yemeğinde makarna ve şarap vardı. Zaten normalde çok yiyen bir insanım, her gün bisiklete de binince, 2-3 kişinin yediğini çok rahat mideye indirebilen bir canavara dönüşebiliyorum. Baktım, benim dışımdakiler çok az yiyor, üç buçuk tabak makarnayı yedim kaşla göz arasında.

Yemek masasında Amerikalı’dan, Rus’a, Cezayirli’den, Brezilyalı’ya bir sürü kişi vardı. Yemekten sonra, hep beraber Dünya Kupası çeyrek finalinde, Brezilya Kolombiya maçını izlemek üzere bir meydana -San Marco olup olmadığını hatırlamıyorum-  gittik. Maç bittikten sonra bir yerlerde içtik, muhabbet ettik; her kafadan bir ses, bir hikaye… İtalya’daki son gecem oldukça sosyaldi yani.

Bölgenin neminden olsa gerek, kuruması için dışarı astığım çamaşırlarım, sabah halen ıslaktı. Çamaşırlar kuruyana kadar hem Trieste biletini almak hem de Venedik’te gezmek için hostelden ayrıldım. Kısacık bir sürede, gezebildiğim kadar gezmeye çalıştım Venedik’i. Bu akşam Schengen bölgesini terk etmek zorunda olduğumdan, saat 12.41’deki trene bilet aldım ve kalabalık yüzünden San Marco Meydanı’na gitmeye cesaret edemedim. Yunanistan Konsolosluğu’nun kulaklarını bir kere daha çınlatarak, San Marco’yu da başka bir İtalya gezisine bıraktım.

 

venedik003

Venedik (Venezia)

 

venedik006

Venedik (Venezia)

 

venedik005

Venedik (Venezia)

 

venedik007

Venedik (Venezia)

Hostele gidip eşyalarımı topladım ve istasyona doğru gitmeye çalıştım. Daha önce de belirttiğim gibi, bu dar sokaklarda ve köprülerde, kalabalığın ortasında, elde yükle hareket etmek çok zor. Uzun lafın kısası; 12.41 trenini kaçırdım… Neyse, biletim yanmadığı için bir saat sonraki treni bekledim ve biraz daha gezinip, fotoğraf çektim.

 

venedik011

Venedik (Venezia)

 

venedik010

Venedik (Venezia)

 

venedik004

Venedik (Venezia)

 

venedik009

Venedik (Venezia)

 

venedik008

Venedik (Venezia)

 

venedik012

Venedik (Venezia)

 

venedik014

Kara kalem Venedik tablosu (Venedik’te bir sokak satıcısından)

 

venedik013

Venezia Santa Lucia tren istasyonu. Soldaki normal tren, sağdaki Frecciargento (hızlı tren)

Evet, artık Vivaldi’nin memleketinden ayrılma vakti geldi… 13.41 trenine binip, saat 15.30 civarında Trieste’de indim. Trieste’yi gezecek hiç vaktim yoktu… Bir marketten alışveriş yaptım, atm’den para çektim ve akşam saat 4-4.30 civarında da Hırvatistan sınırına geçmek için pedallara asıldım. İtalya’daki son saatlerimde de trafik işaretlerinin azizliğine uğrayıp, kendimi otoyolda buldum. Yanımdan geçen ve karşı şeritten gelen araçlar, otoyolda gitmemem için korna çalıp, beni uyarmaya çalışıyorlardı. Otoyolun etrafı kapalı olduğundan, çıkma şansım yoktu. Planım, Muggia’dan Umag’a geçmekti ama öyle bir yola sapmıştım ki tabelalarda Venezia yazıyordu. Venezia demek batı demekti ve doğuya dönme şansımın olup olmadığını bilip bilmeden, sadece bu lanet otoyoldan kurtulmak için, güneşin alnında, yokuş yukarı basabildiğim kadar basıyordum. Arkamdan birkaç tane Türk plakalı tır geçince rahatladım. Bu tırların Slovenya’ya gittiklerini düşünerek umutlandım ve basmaya devam ettim.

Umutlarım tükenmek üzereyken, bir kavşak çıktı karşıma. Tabelalar arasında Rijeka yazısını görünce; tamam dedim, doğru yoldayım! Teyit etmek için, bir sürücüye sorup Rijeka yazan yöne saptım. Otoyolun agresif ve tehlikeli hareketliliğinden çıkıp sakin, yemyeşil ve pırıl pırıl, iki şeritli bir asfalt yolda buldum kendimi. Keyfim yerine gelmişti ama gps kullanmadığımdan, sınıra kaç kilometre olduğunu bilmiyordum. Neyse, biraz daha devam ettim ve bu seyahatte İtalya’da göreceğim son yerleşim yeri olan Pesek kasabasına geldim. Kısa bir süre sonra da Slovenya’da olduğumu gösteren EU tabelalarını görünce, İtalya’dan çıktığımın farkına vardım. Önümde tam 30 kilometre vardı; sakin sakin yola devam ettim ve yaklaşık 1 saat sonra Hırvatistan’a girip, Schengen’i terk ettim.

 

venedik015

Pesek / İtalya

 

venedik016

Slovenya sınırı

 

Croatia

Hırvatistan sınırı (24 gündür, ilk kez bu kadar terledim)

Hava kararmak üzereydi, Hırvatistan sınırındaydım ve tek kelime Hırvatça bilmiyordum. Rijeka yakınlarında bir yerde çadır kurarım düşüncesiyle, körlemesine pedal çevirdim. Yolda, ara ara, üzerinde “camping” yazan, karavan, çadır sembolleri falan olan bir tabela dikkatimi çekti. Yaklaşık on beş kilometre sonra, tabelada yazan yere vardım. Orası meğerse, otel ve karavan park yeriymiş; adamların campingden anladıkları buymuş yani.

Biraz uzun oldu ama burayı anlatmadan bitirmek istemiyorum. Fiyatı uygunsa, otelde kalırım belki diye resepsiyona fiyat sordum. Resepsiyondaki görevli, “six” dedi ve parmaklarıyla altıyı gösterdi. “Gerçekten mi” diye sordum; “yes” dedi. Altı Euro’ya ahırda yatırmazlar adamı… Odayı görmek istediğimi söyledim. Odaya baktım, fena değil; internet, sıcak su falan da var… “Tamam” dedim, “kalıyorum”. Kimliğimi uzattım; parmaklarımla da göstererek, “beş Euro olur mu” diye sordum. Adam, kimliğime bakıp Türk olduğumu öğrenince, çok sevindi ve “tamam” dedi, “beş olsun” dedi. Hırvatistan bu kadar fakir bir ülke olamaz diye içimden geçirdiğim sırada, adam belgelerimi verip, parayı istedi. Ben de adama, çıkardım, beş Euro karşılığı Kuna verdim. Adam, “olmaz, bu eksik” dedi. Hesap makinesiyle içler dışlar çarptım ve adama beş Euro’nun karşılığını gösterdim. Neyse, adamın başta altı Euro dediği, meğerse altmış Euro’ymuş. Dolayısıyla, beşi de elli olarak anlamasına şaşmamak lazım. “Sixty” ile “sixteen” karışabilir, ona tamam ama “six” ile “sixty”yi ve “five” ile fifty”yi de bir zahmet karıştırma di’ mi? Bir yanlışlık olduğu belliydi ama yine de şansımı denemek istedim. Bu arada, şehir dışındaki sıradan bir otelin geceliği 60 Euro ise Split gibi, Dubrovnik gibi turistik yerlerdeki oteller kim bilir nasıldır?

Otelin restoranında pizza yedim ve çadır kuracak yer bulmak için tekrar yola koyuldum. Jurdani kasabasına geldiğimde, bir pansiyonun bahçesine çadırımı kurdum -tabii ki izin alarak- ve bu hareketli güne noktayı koydum.

Tarih: 05.07.2014
Güzergâh: Trieste (İtalya) – Jurdani (Hırvatistan) (Harita için tıklayın)
Mesafe: 80 km

Hırvatistan macerası, bir sonraki bölümde…

Avrupa gezisi 2014 (Balkanlar 1.Bölüm)

Haziran 2014… Bisikletle Çanakkale’den yola çıktım ve 43 günde 4057 kilometre yol katederek, 9 ülke, 40’tan fazla şehir, sayısını hatırlayamadığım kadar köy, kasaba vs gezdim. Zaman içinde, bu seyahatle ilgili görselleri ve başımdan geçen hikayeleri burada paylaşacağım.

Bu arada, videolardaki müziklerin besteleri ve tüm hakları bana aittir, iznim olmadan kimse kullanamaz.

 

Çanakkale – Yunanistan – Makedonya – Arnavutluk: 1213 km

9 Haziran 2014 tarihinde, Çanakkale’den seyahatime başladım. İlk gece, Korudağ yakınlarındaki Norm Petrol benzin istasyonunun bahçesine çadır kurdum, ertesi gün de, İpsala’da DSİ’nin misafirhanesinde kaldım. DSİ’nin misafirhaneleri konforludur ama burası farklı; sırf bu misafirhanede kalmak için bile İpsala’ya gidilir. Misafirhanenin harika bahçesini gördükten sonra, ertesi gün oradan ayrılmak içimden gelmedi.

4

Norm Petrol benzin istasyonu (Beni misafir ettikleri için, Nazım’a ve Osman amcaya teşekkürler)

 

1

Benzin istasyonunun bahçesi

 

5

Korudağ yakınlarında mola

 

2

Korudağ (Rakım 350m)

 

3

İpsala

 

6

İpsala’nın kedileri

 

7

DSİ misafirhanesi

 

8

DSİ’nin muhteşem bahçesi

 

23

İpsala’da gün batımı (DSİ Misafirhanesi)

 

1

İpsala sınır kapısı

 

10

Meriç Irmağı

Yunanistan’a girdiğimde, tabelalar beni otoyola (Egnatia) yönlendirdi ve yaklaşık 40 km bu sıkıcı, manzarasız yolda gitmek zorunda kaldım. İki şerit gidiş, iki de gelişi olan bu yolu, otoyola benzetemediğim için, doğru yolun Egnatia olduğunu sanıp, ilk uyarıyı alana kadar devam ettim. Daha sonra, bir yol ayrımından Alexandroupolis’e ulaştım.

12

Alexandroupolis – Komotini arası. (sağdaki siyah yol Egnatia, soldaki gri olan ise eski, yani benim geçtiğim yol)

 

11

Alexandroupolis (Dedeağaç)

 

13

Velkio (Dedeağaç- Gümülcine arasında bir Türk köyü)’da bir kahvehane.

 

16

Gümülcine (Komotini)

 

14

Gümülcine Türk Gençler Birliği lokali

 

15

Gümülcine’de evinde kaldığım arkadaşım Hüseyin Mehmet

 

Porto Lagos Xanthi-Greece002

Gümülcine-Xanhti(İskeçe) yolu üzerindeki Porto Lagos kilisesi

 

2

Xanthi (İskeçe)

 

3

Xanthi (İskeçe)

 

4

Xanthi (İskeçe)

 

5

Nestos (Mesta) Nehri

 

6

Kavala

 

7

Kavala

 

8

Makedon Aslanı (Amphipolis)

 

9

Selanik yakınları (Nea Apollonia Gölü’nde, sabah balık tutanlar)

 

10

Selanik yakınları (Nea Apollonia Gölü’nde, sabah balık tutanlar)

 

11

Selanik yolunda bir Trabzonlu (Bize her yer Trabzon)

 

12

Ve Selanik

 

2

Selanik

 

3

Yenişehir çok katlı otoparkının Selanik’teki benzeri

 

1

Atatürk’ün doğduğu ve çocukluğunun geçtiği ev.

 

5

George Zongolopoulos’un şemsiyeleri

 

4

Selanik’te akşam

 

5

Selanik’te akşam

 

4

Selanik’te akşam

 

3

Selanik’te akşam

 

1

Evzonoi sınır kapısına doğru…

 

7

Makedonya sınırı yakınları… “Makedonya sınır anıtı. Müttefik ülkeler Birinci Dünya Savaşı Büyük Britanya – Fransa – Yunanistan İtalya – Sırbistan”

 

6

Yine Makedonya sınırı yakınları, Birinci Dünya Savaşı Anıtı

 

Ve sırada Makedonya…

Seyahate çıkmadan önce biraz araştırma yapmıştım ama yine de Makedonya hakkında çok fazla bilgiye sahip değildim. Yunanistan sınırına girdiğimde, gümrükteki polis; Yunanistan’da ne yapacağımı, kaç gün kalacağımı, param olup olmadığını, daha sonra nereye gideceğimi sordu kaba bir tavırla… Ben de sınırı geçene kadar, kendisine dayı dedim ve son derece kibar bir şekilde adamın sorularını yanıtladım. Son soruya cevap olarak da, Beş gün kalıp Makedonya’ya geçeceğimi söyleyince, adam sinirlendi ve bana

“sen ne demek istiyorsun, Makedonya diye bir ülke yok, Makedonya Yunanistan’da zaten…”

gibi sert bir çıkış yaptı. Baktım, polis sıkıntı çıkaracak;

“kusura bakmayın, dilim sürçtü, Selanik’ten sonra Fyrom’a geçeceğim”

dedim.

“Ben anlamam! Devir bisikletini, çantalarını kontrol edeceğim”

dedi ve benim de tepem attı!

“Deviremem, kontrol edeceksen bu şekilde et, yoksa izin vermem”

dedim ve -dak’ka bir, gol bir- ilk sınır tartışmamı da yaşadım bu adam yüzünden.

Neyse bir süre sonra, elinde K9 olan daha aklıselim bir polis yanımıza geldi ve diğerine, gözüyle işaret ederek gitmesini söyledi. Köpek geldi, çantaları kokladı ve onay verdikten sonra ben de Yunanistan’a girmiş oldum.

Bu anıdan sonra, Yunanistan’da tanıştığım başka insanların da Makedonya’ya olan tepkilerine şahit oldum. Hatta, çok iyi Türkçe konuşan Yunan bir tur rehberi kadın, yarı şaka olarak

“Seni kınıyorum, sana savaş açıyorum” demişti.

Yunanistan’da seyahat ettiğim beş gün içinde, konunun aslını öğrendim. Yunanistan’da Makedonya denilen bir bölge var ve bu bölgenin de başkenti, Selanik. Yunanlar, Makedonya ülkesini tanımadıkları için bu kelimeyi kullanmıyorlar. Makedonya denildiği zaman, Selanik’teki havaalanı anlaşılıyor. Eğer Makedonya’ya gitmek isterseniz, Skopje (Üsküp) tabelasını takip etmeniz gerekiyor.

Neyse, lafı fazla uzatmayayım; Makedonya sınırından girdim. Hava kapalıydı, pasaport kontrolünden sonra kuvvetli bir yağmur bastırdı. Sınırdaki alışveriş merkezine girdim ve yağmurun dinmesini bekledim. Yağmur dindikten sonra, bir süre yola devam ettim. Udovo köyü yakınlarında, şiddetli bir yağmur daha bastırdı. Bir benzinliğe girdim ve havanın açmasını bekledim. Yağmur dinmedi, hava da kararmaya başladı. Benzinliğin yakınlarında kendime çadır kuracak yer ararken, birkaç kişi geldi ve aralarından, isminin daha sonra Seki (Şeki) olduğunu öğrendiğim birisi, onlarla kalabileceğimi söyledi. Ya da ben öyle tahmin ettim… Seki, benim kendisini anlamadığımı anladı ve bir Türk arkadaşını aradı telefonla, sonra telefonu bana verdi. Telefondaki adam, onların güvenilir olduklarını, bana gösterecekleri yerde kalabileceğimi söyledi. Ben de kabul ettim bu güzel teklifi.

Seki’nin oğlu Marian’la beraber, onların Udovo köyündeki ofislerine gittik. Bana kalacağım odayı gösterdi, ofislerinin anahtarını verdi ve bir kağıda wifi şifresini yazdı Marian. Bisikleti ve çantaları da depolarına koyduktan sonra hep beraber yemek yemeğe gittik. İnanılmaz sıcak, misafirperver, dost canlısı ve barışçıl insanlardı. Aralarında, Marian’la beraber İngilizce bilen iki kişi daha vardı; geç saatlere kadar sohbet ettik.

Yunanlar’ın bu son derece gereksiz tepkileri yüzünden, ön yargıyla gittiğim Makedonya’da, bulunduğum beş gün içinde, hiçbir olumsuzluk yaşamadım ve hep iyi niyetli, güler yüzlü, yardımsever insanlarla karşılaştım. Bunu belirtmek için de Makedonya fotoğraflarından önce böyle bir girizgah yapmak istedim.

O yağmurlu gecede, bana ofislerinin kapısını açan, benden dostluklarını esirgemeyen Seki, Marian, Pero (Peter Pan) ve isimlerini hatırlayamadığım diğer arkadaşlarıma buradan sevgilerimi iletiyorum.

 

2

Seki Tasev

 

3

Pletvar Geçidi (998 m)

Pletvar Geçidi’ni tırmanırken, bir akaryakıt istasyonunda mola verdim. Mola verdiğim yerde, içinde Türk turistlerin olduğu bir otobüs vardı. Turistlerle konuştuk, epey bi’ sohbet, muhabbet ettik. Beni görünce şaşırdılar, aman evladım dikkat et dediler; deli misin, bisiklete binme, araba falan kirala dediler. Yaşımı öğrendiler, daha da şaşırdılar. Ara sıra şaşırtmak lazım insanları…

Pletvar’ı çıktıktan sonra, büyük bir hızla Prilep kentine vardım ve bir öğrenci yurdunda kendime kalacak yer ayarladım. Yazları, yurdun yatakhanesinin bazı odalarını turistlere kiralıyorlarmış. Prilep’e geldiğimde pansiyon vs sorarken, arka lastiğimin patladığını söyledi birisi. Schwalbe Marathon’u ikinci kere patlatmayı başarmıştım. Odaya eşyalarımı yerleştirdikten sonra lastiğime yama yaptım ve karnımı doyurmak için şehir merkezine gittim.

Şehir dediğime bakmayın; kasaba gibi bir yer aslında Prilep. Sivrihisar’a benzettim biraz…

8

Prilep

 

24

Kaldığım odanın penceresinden… (Bu bulutlar hiç gitmedi)

 

25

Kaldığım odanın penceresinden… (Bu bulutlar hiç gitmedi)

 

26

Prilep’te kahvaltı yaparken tanıştığım Rumen gezgin. Bükreş’ten gelmiş; bilgisayar mühendisiymiş.

Prilep’ten sonra; önce Bitola(Manastır)’ya, sonraki gün de Ohrid’e gittim. Manastır kentindeki, Atatürk’ün de okuduğu “Askeri İdadi” binası, seyahate çıkmadan önce koyduğum hedeflerden biriydi ve Bitola’ya gider gitmez, ilk olarak bu binayı gezdim. Bir zamanlar okul olan binanın üst katında, Atatürk Müzesi ve Manastır Kent Müzesi diye iki tane müze var; tek bilet alarak ikisini de gezmek mümkün.

7

Atatürk’ün okuduğu Manastır Askeri İdadisi (Bitola / Manastır)

Bitola’daki Heraklea Antik Kenti’ni de gezerek, hedeflerimden üçüncüsü olan Pompei ziyareti öncesinde, kendimi biraz daha motive etmiş oldum. Mozaiklere, özellikle de hayvan figürlerine hayran kaldım.

6

Heraklea antik kenti (Bitola / Manastır)

 

3

Heraklea Antik Kenti’ndeki mozaikler (Bitola / Manastır)

 

27

Heraklea Antik Kenti’ndeki mozaikler (Bitola / Manastır)

 

4

Heraklea Antik Kenti, sütunlar ve mozaikler (Bitola / Manastır)

 

5

Bitola (Manastır) tren garı

 

30

Yaklaşık 100 bin kişinin yaşadığı Bitola (Manastır) şehir merkezindeki park.

 

29

Yaklaşık 100 bin kişinin yaşadığı Bitola (Manastır) şehir merkezindeki park.

Bitola’da gezerken, pazarın girişinde deri ayakkabı, terlik vs asılı bir dükkan gördüm. İçeri girdim, aynı zamanda dükkanın da sahibi olan deri ustasıyla biraz sohbet ettim. Terden kopmak üzere olan fotoğraf makinemin askısının yerine yenisini yaptı sağ olsun. Fotoğraftaki deriyi kesmek için kullandığı seksen yıllık bıçak, kendisine dedesinden kalmış.

1

Deri ayakkabı ustası (Manastır / Bitola)

Makedonya’da, eski Yugoslavya zamanından kalma Zastava marka otomobillere çok sık rastlanıyor. Demir perde teknolojisini ve küçük otomobilleri seven birisi olarak bu otomobillerin birçok fotoğrafını çektim. Tamamını buraya yüklemiyorum; ilgileniyorsanız, Instagram hesabımdan diğer fotoğraflara bakabilirsiniz.

4

Zastava

 

Zastava002

Zastava

 

Zastava Tristac002

Zastava Tristac

 

Zastava Tristac004

Zastava Tristac

 

001

Bitola – Ohrid arası

 

1

Resneli Niyazi Bey Sarayı (Resen kasabası – Makedonya)

Bitola’dan Ohrid’e gittiğim gün hava yağmurluydu ve çok ıslanmıştım. Ohrid’e gelir gelmez, kalacak bir yer bulup kurulanmak istiyordum. Şehir merkezine girdiğim sırada, bisikletli yaşlı bir adamın bana seslendiğini, bir şeyler söylemeye çalıştığını fark ettim ama aceleden olsa gerek, duramadım ve adamın ne söylemek istediğini de öğrenemedim. Neyse, önce şehir merkezine gittim, bir Türk lokantasında bir şeyler yedim, hava kararınca da otel, pansiyon vs aramaya koyuldum. Ohrid’de gezinirken, tesadüfen o bisikletli yaşlı amcayla karşılaştım. Adam, pansiyon işletiyormuş meğerse; bana da bunu söylemek için seslenmişmiş. Ayak üstü konuştuk;

“Gel bi’ bak, beğenmezsen kalmazsın” dedi.

Şehrin merkezinde, pırıl pırıl, tertemiz bir pansiyon. İnterneti var, sıcak suyu var, fiyatı da çok uygun; daha ne isteyebilirdim ki? Bisikletimi koymam için de kilitli bir depo gösterdi bana… İki gece kaldım bu güzel pansiyonda. Ohrid’e gideceklere tavsiye ederim.

005

Sipinkoski Velice (Ohrid’de kaldığım pansiyonun sahibi)

Kiril alfabesinin doğduğu yer olarak bilinen Ohrid; tarihi binaları, kalesi, gölü, kiliseleri, Osmanlı döneminden kalma eserleri ve Beypazarı evlerini andıran sempatik mimarisi ile muhakkak görülmesi gereken bir şehir. Eski çarşı içinde, özellikle de göl kenarında kaliteli ve şık restoranlar var; fiyatlar da diğer turistik Avrupa şehirlerine göre çok daha uygun. Aklınızda olsun; Ohrid’de güzel piza yapıyorlar.

3

Kiril alfabesinin mucidi Aziz Cyril ve Methodius’un öğrencisi Aziz Naum’un heykeli.

 

002

Ohrid

 

2

Ohrid Kalesi

 

4

Ohrid Kalesi

 

003

Ohrid Kalesi’nden Ohrid Gölü

 

004

Ohrid Kalesi’nden Ohrid Gölü (Karşısı Arnavutluk)

 

006

Struga (Makedonya)

Ohrid’de iki gün kaldıktan sonra, Struga üzerinden Arnavutluk’un Elbasan şehrine geçtim. Niyetim, bu şehirde Elbasan tava yemekti ama Elbasan tava yapan bir yer bulamadım. Makedonya’da olduğu gibi Arnavutluk’ta da yemekler ucuz, doyurucu ve çok lezzetli. Elbasan’da Elbasan tava bulamayınca, ızgara sucuk yedim ben de… Detaya girmiyorum; nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsanız, tadına bakmalısınız. Unuttuğum lezzetleri Makedonya, Arnavutluk ve Kosova’da yeniden hatırlamış oldum.

Elbasan enteresan bir şehir… Binaların bakımsız görüntüsü, insanların fakir oldukları izlenimini verse de, caddeler lüks arabalardan geçilmiyor. Bu arada, kadınlar güzel, şık ve de bakımlılar.

 

008

Elbasan

 

007

Elbasan

İnternette araştırırken, Elbasan ile Tiran arasındaki eski yolun çok tehlikeli olduğunu ve bisikletle bu yoldan geçmek isteyenlere önerilmediğini okumuştum. Arnavut sürücülerin çok tehlikeli araç kullandıkları, yolda korkulukların olmaması ve asfaltının bozuk olduğuna dair yalan yanlış bilgilerle dolu çağımızın bilgi kaynağı. Yol, dağdan geçtiği için, haliyle yokuş ve virajlı. Yakın bir zamanda, araçların daha az yakıt harcamaları ve sürücülerin virajlarda tehlike yaşamamaları için, yaklaşık 5 kilometre uzunluğundaki Kërrabë Tüneli açılmış. Araç sürücüleri de genelde bu yolu tercih ettiklerinden, eski yolda kesinlikle kalabalık bir trafik yok; üstelik asfaltı düzgün, sürücüler de saygısız, dikkatsiz vs değiller. Hayatımda geçtiğim en güzel yollardan biri olduğunu söylemeliyim öncelikle. Muhteşem bir manzara eşliğinde sessiz, sakin, trafiğin olmadığı bir yolu ancak rüyalarımızda görürken, internetteki o uydurma yorumlar yüzünden, az kalsın bu rüya gibi günü yaşayamayacaktım.

011

İşte meşhur Elbasan – Tiran yolu

 

010

Elbasan – Tiran yolu

 

15

Elbasan Demir Çelik İşletmeleri

 

009

Elbasan – Tiran yolundaki asırlık zeytin ağaçları

 

14

Elbasan – Tiran yolundaki asırlık zeytin ağaçları

 

12

Bükreş ve Tiflis’ten sonra, gördüğüm üçüncü başkent; Tiran.

 

16

Tiran

Tiran’da biraz dinlenip bir şeyler yedikten sonra, yaklaşık 40 Km daha yol gidip, Durrës limanından, akşam İtalya’nın Bari şehrine doğru hareket edecek olan feribot için bilet aldım.

13

Adriyatik Denizi (Durrës – Arnavutluk)

 

17

Durrës Limanı

 

18

Durrës’te gece

 

20

Bari’ye gidecek olan Feribotun kalkmasını beklerken (Durrës – Arnavutluk)

 

19

Bari’ye gidecek olan Feribotun kalkmasını beklerken (Durrës – Arnavutluk)

Bu feribota binerek, hayatımın en sıkıcı yolculuklarından birini yapmış oldum. En ucuz bilet “Deck”te (yani güverte, restoran ya da geminin kamaraları dışında herhangi bir yeri) olduğu için burayı tercih etmek zorunda kaldım. Yerde yatan insanlar, sarhoş olup da sabaha kadar yüksek sesle konuşanlar; ne ararsanız vardı bu “Deck” denen yerde. Sabahın üçü, dördü gibi, gürültüden uyanıp, sarhoş bir adamla ve Arnavut gençlerle bilek güreşi bile yapmıştım. Bu arada, O gece “Deck”te benimle beraber seyahat edenler, iki sandalyeyi birleştirip yatak yapmasını da benden öğrendiler. Eminim daha sonra da kullanacaklardır bu tekniği…

21

Durrës – Bari Feribotu

 

22

Karşısı İtalya. Yarım saat sonra, yıllardır görmek istediğim bir ülkede olacağım. Nasıl heyecanlıyım; anlatamam! İtalya macerasına ikinci bölümde devam edeceğim.

Güzergâh:

Çanakkale – Selanik (Harita için tıklayın) 547 km
Selanik – Durres (Harita için tıklayın) 517 km
Bu seyahatin devamını okumak için (Tıklayın)