İstanbul – Tekirdağ

16.06.2015

Eminönü

Eminönü

2015 senesi için planlarımı tamamladım ve 16 Haziran sabahı, saat 10.20’de, İstanbul Karaköy’den seyahatime başladım. Marmara kıyısını takip ederek Tekirdağ’a gitmeyi planlıyordum bugün… Daha evvel, batı yönünde en uzak Küçükçekmece’ye kadar bisikletle gittiğimden buradan ilerisini bilmiyordum. Neyse; sırasıyla Küçükçekmece, Avcılar, Beylikdüzü ve Büyükçekmece’den geçerek 51 kilometre sonra İstanbul’dan çıkmayı başarabildim. Hayatımda geçtiğim en kalabalık, en tehlikeli ve en çirkin yol diyebilirim bu 51 kilometre için. Çirkin, yüksek binalar, dev alışveriş merkezleri, acayip bir trafik…

Acayip bir kule (Büyükçekmece çıkışı)

Anlamsız, garip bir kule (Büyükçekmece çıkışı)

Tekirdağ tabelasını takip edince, kendimi orta yolda buldum ve sağı solu kapalı olan bu yoldan çıkmam pek kolay olmadı. Büyükçekmece’den sonra yol biraz rahatladı ve şehir dışına çıkabildim nihayet.

Silivri yakınlarında, James adında İngiliz bir bisikletliye rastladım. Adam dünyayı gezmiş, Londra’ya, evine dönüyormuş; bu gece Lüleburgaz’da ya da Edirne’de olmayı planlıyormuş. Biraz sohbet ettikten sonra James’in yanından ayrıldım.

DCIM100GOPRO

Silivri / Tekirdağ / Edirne

Marmaraereğlisi yakınlarından geçerken, hava bir anda karardı ve yağmur yağmaya başladı. Yağmurluklarımı giymek ve yeni aldığım su geçirmez ayakkabı kılıflarını takmak için çatısı olan, inşaat alanı gibi bir yere girdim. Eşyalarımı çantamdan çıkardığım sırada, yağmurun şiddeti daha da artınca, bir süre orada beklemek zorunda kaldım. Yağmurun şiddeti hafifleyince, yola devam ettim ve bir sorun yaşamadan Tekirdağ’a geldim.

DCIM100GOPRO

Kedisiz bisiklet yolculuğu olur muymuş hiç?

DCIM100GOPRO

Yağmurun dinmesini beklerken…

DCIM100GOPRO

Tekirdağ

Şehrin girişinde, spor yapan bisikletli gruplara rastladım; anlaşılan, burada bisiklet kullanımı yaygın… Tekirdağ, deniz kıyısında olmasına rağmen, şehrin girişinde, çıkışında ve merkezinde hatırı sayılır yokuşlar var.

Sora sora Uygulama Oteli’ni buldum ve otele eşyalarımı koyup, yemek yemek için dışarı çıktım. Her şehir için bazı hedefler koyarım; Tekirdağ’a geldiğimde köfte yiyecektim. Özcanlar’da Tekirdağ köfte, Hayrabolu tatlısı ve yoğurt yedim. Hayrabolu tatlısını ilk kez denedim; hoşuma gitti. Bildiğimiz şambaba tatlısı üzerine kaymak, tahin ve fındık koyuyorlar; tavsiye ederim.

Bisikletle ilgili birkaç teknik bilgi de eklemek istiyorum. Geçen seneye göre biraz değişiklikler oldu bisikletimde. Dişli sayısı 42 olan aynakolu, 48’le değiştirerek biraz daha sert ama daha hızlı bir dişli oranı elde ettim. Çantalar değişti; yanlarda iki adet su geçirmez Topeak ve üstte de bir adet su geçirmez M-Wave marka çanta kullanıyorum bu seyahatte.

DCIM100GOPRO

Bisikletimin son hali

Topeak çantaların çifti 50 litre, M-Wave’i bilmiyorum ama içine birçok şey çok rahat sığıyor. Yüküm geçen seneye göre daha ağır ve dişli oranları daha sert olmasına rağmen şimdiye kadar bir sorun yaşamadım. Yokuşlar beni düşündürüyordu ama henüz ilk üç dişliye dokunmadım bile. Bisikletimle ilgili detayları incelemek isterseniz, Bir renovasyon hikayesi adlı bölüme bakabilirsiniz.

Güzergâh: Üsküdar – Kadıköy
Karaköy – Tekirdağ(Harita için tıklayınız)
Toplam mesafe: 155 km
Şehir içi gezinmelerle: 160 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın.

 

Reklamlar

Hırvatistan (1. Bölüm)

Bir önceki bölümden devam…

1. gun 001

Jurdani’de bahçesine çadır kurduğum pansiyon.

Dünkü hareketli günün sonunda, güzel bir uyku uyuyup, güneşli bir Pazar günü, yeni bir ülkede gözlerimi açtım. Daha önce de belirttiğim gibi, tek bir kelime Hırvatça bilmiyordum. Eşyalarımı topladım, hazırlandım; vedalaşmak ve teşekkür etmek için, bahçelerine çadır kurmama izin veren pansiyon sahiplerinin kapılarını çaldım. Pansiyonun sahipleri olan yaşlı çift, kahvaltı yapmadan yola çıkmama müsaade etmedi ve beni evlerine davet etti. Kahvaltıda sohbet ederken, ilk Hırvatça kelimemi de öğrenmiş oldum. Hvala; teşekkür ederim demek… Bu arada, Hırvatistan’da yabancı dil olarak genelde Almanca konuşuluyormuş.

Kahvaltı için yaşlı çifte teşekkür ettim ve bu yeni tanıştığım ülkeyi keşfetmek üzere Jurdani kasabasından ayrıldım. Günlerden Pazar olduğu için, üzerimde İtalya’dan kalma bir gerginlik vardı. İtalya’da Pazar günleri her yer kapalı olurdu; oysa burada öyle bir durum yok; dükkanlar açık, insanlar dışarıda… Rijeka/Opatija yolu üzerindeki Matulji’de, bir kafeye oturdum, bir şeyler içtim, internete girdim ve elektronik cihazlarımın boşalan bataryalarını doldurdum. Matulji’den çıktıktan kısa bir süre sonra, Durrës’ta ve Bari’de kısa bir süre gördüğüm Adriyatik Denizi’yle tekrar buluştum. Burada yol ikiye ayrılıyordu; sağdan gidersem Opatija, soldan gidersem Rijeka… Saat henüz erkendi; Opatija’yı gördükten sonra Rijeka’ya giderim diye düşündüm ve Opatija’ya doğru hızlı bir iniş yaptım. Böyle hızlı inişlerin, yavaş geri dönüşlerinin olduğunu da unutmamak lazım. Keyifle beş dakikada inilen dik bir yokuşu, güneş altında yarım saatte geri çıkmak -hele de bisiklet yüklüyse- büyük eziyettir. Neyse, nasıl olsa vize sorunum yoktu; ağır ağır çıkardım gerekirse…

1. gun 002

Opatija

 

1. gun 007

Opatija

 

1. gun 004

Rijeka

Opatija; otellerin, plajların, güzel binaların olduğu, Rijeka’nın küçük bir ilçesi. Birkaç fotoğraf çekmek dışında fazla bir şey yapmadım burada ve vakit kaybetmeden Rijeka’ya doğru yola koyuldum. Şansım varmış ki, indiğim yokuşu çıkmadım ve deniz kıyısını takip eden başka bir yoldan Rijeka’ya vardım. Bu küçük liman kentinde ilgimi çeken bir şey görmedim; biraz gezinip fotoğraf çektikten sonra Krk (Kırk diye telaffuz edilir) adasına doğru yola devam ettim.

Daha önce de belirttiğim üzere, vize sıkıntımın olmadığından, sakin sakin, geze geze, acele etmeden ilerliyordum. Yol sakin, manzara güzeldi… Küçük koylar, deniz kenarındaki kasabalar, köyler derken, uzaktan Krk Köprüsü’nü (Krčki most) gördüm.

1. gun 005

Bakar

 

1. gun 006

Bakar

Ankara’da Hırvatistan yollarına çalışırken, Krk adasında bir gece kalmayı planlamıştım. 1430 metre uzunluğundaki bu köprüden geçerek adaya ulaştım. Krk adasının bitki örtüsü ve yeryüzü şekli, bana Bodrum’u, Bozburun’u ve Datça’yı anımsattı. Özellikle de yokuşlar, Bodrum yarımadasını fazlasıyla andırıyor. Yolda giderken bir ara, yanımdan geçen birkaç araç sürücüsü, bu yoldan gitmemem için beni uyardı. Meğerse yolun sağında, çalıların arkasında bir bisiklet yolu varmış… Nereden bileyim orada bisiklet yolunun olduğunu? Bisiklet yollarını hiç sevmem; sırf merakımdan, bir süre o yolda pedal çevirdim. Yol fena değildi ama akıcılığı yoktu; kavşaklarda kesiliyordu, hızlı gitmeme mani oluyordu. Devam edemedim o yolda ve normal asfalta çıktım yine. Bu arada, adada çok sinek vardı ve ağzıma, yüzüme, her yerime minik sinekler yapıştı. Hatta Krk tabelasına geldiğimde, gözümden bile birkaç tane bu sineklerden çıkardım.

Krk Köprüsü (Krčki most)

Krk Köprüsü (Krčki most)

Velhasıl, Krk adasına adını veren Krk şehrine geldim nihayet. Hırvatistan’ın en büyük gelir kaynağı, turizmmiş. Haliyle, turistik önem taşıyan yerleri çok güzel korumuşlar. Krk da günümüze kadar tarihi dokusunu korumuş şehirlerden biri. Şehir diye geçiyor ama kalesi, marinası, tekneleri, tertemiz ara sokakları, hediyelik eşya satan dükkanları ile küçük, şirin bir sahil kasabası bence. Az önce de belirttiğim üzere, Hırvatistan’da turizm oldukça önemli… Bu yüzden de yerleşim yerlerinde, kamp alanları dışında çadır kurmak yasak. Bu tanımadığım ülkede, ilk günlerden sorun olmasın, keyfim kaçmasın diye, en azından alışıncaya kadar kurallara uymak istedim ve kendime kalacak yer aradım. Önce pansiyonlara baktım, sonra da bir kamp alanına çadırımı kurdum. Kamp alanı hem ucuzdu hem de tertemizdi. Restoranı ve kablosuz internet yayını (wifi) vardı, banyo ve tuvaletler pırıl pırıldı.

Tarih: 06.07.2014

Güzergâh: Jurdani – Opatija – Rijeka – Krk (Harita için tıklayın)
Mesafe: 77 km
Gezinmelerle birlikte: 92 km
2. Gün:

2. gun 001

Krk

2. gun 002

Krk

Sabah, Krk’ın merkezinde biraz gezdikten sonra Punat’a gittim. Punat’ta gezinirken, parkın yakınlarında, vitrininden börekler olan bir dükkan gördüm ve içeri girdim. Dükkanda kimse yoktu… Nasıl olsa anlamazlar diye, öylesine bir Türkçe sesleneyim dedim. Arkalardan bir adam geldi, aksanlı bir Türkçe ile “buyrun” dedi. Adam Arnavutmuş, çok az Türkçe biliyormuş ama ismi Arafat olan, yandaki dükkanın sahibi olan arkadaşı, Makedonya Türk’üymüş. Arafat beni dükkana buyur etti; çay, limonata ve daha sonra büyük bir kupa dondurma ikram etti. Arafat’la uzun uzun konuştuk; laf lafı açtı, siyasetten azınlıklara kadar uzun uzun sohbet ettik.

2. gun 003

Punat

Öğleden sonra Punat’tan ayrıldım ve adayı terk ettim. Selce’ye geldiğimde, kalacak yer aramak üzere biraz gezindim. İki tane kamp alanı vardı… İlk sorduğum yer çok pahalıydı, diğeri de sadece karavanla gelenler içinmiş ve rezervasyon gerekiyormuş. Pansiyonlarda ise, en az üç ya da dört gün kalmak gerekiyormuş. Kasabanın merkezinde bir hostel vardı ve buranın da fiyatı, Venedik’te kaldığım hostelin fiyatının neredeyse iki katıydı. Uygun bir yer bulurum ümidiyle Selce’de biraz gezindim. Bu sırada, sahildeki yürüme yolunda, gitar çalan gençlere rastladım; beraber gitar çaldık, sohbet ettik. Gece saat 12.00 civarında, çadır kurmak için gençlerin yanından ayrıldım. Kasabaya girdiğimde, kilisenin yakınlarındaki bir araziyi gözüme kestirmiştim. Algıda seçicilik denen şey bu işte… Gittiğim her yerde, acaba nereye çadır kurarım diye etrafı kolaçan ederim. Hemen oraya gittim ve kimseye görünmeden çadırımı kurdum. Çadıra girdiğim sırada, yağmur da ufak ufak atıştırmaya başladı. Biraz tedirgindim ancak, böyle olması gerekiyordu.

Tarih: 07.07.2014
Krk – Punat – Selce (Harita için tıklayın)
Mesafe: 52 km
Gezinmelerle birlikte: 71 km

devam edecek…

Avrupa gezisi 2014 (Balkanlar 1.Bölüm)

Haziran 2014… Bisikletle Çanakkale’den yola çıktım ve 43 günde 4057 kilometre yol katederek, 9 ülke, 40’tan fazla şehir, sayısını hatırlayamadığım kadar köy, kasaba vs gezdim. Zaman içinde, bu seyahatle ilgili görselleri ve başımdan geçen hikayeleri burada paylaşacağım.

Bu arada, videolardaki müziklerin besteleri ve tüm hakları bana aittir, iznim olmadan kimse kullanamaz.

 

Çanakkale – Yunanistan – Makedonya – Arnavutluk: 1213 km

9 Haziran 2014 tarihinde, Çanakkale’den seyahatime başladım. İlk gece, Korudağ yakınlarındaki Norm Petrol benzin istasyonunun bahçesine çadır kurdum, ertesi gün de, İpsala’da DSİ’nin misafirhanesinde kaldım. DSİ’nin misafirhaneleri konforludur ama burası farklı; sırf bu misafirhanede kalmak için bile İpsala’ya gidilir. Misafirhanenin harika bahçesini gördükten sonra, ertesi gün oradan ayrılmak içimden gelmedi.

4

Norm Petrol benzin istasyonu (Beni misafir ettikleri için, Nazım’a ve Osman amcaya teşekkürler)

 

1

Benzin istasyonunun bahçesi

 

5

Korudağ yakınlarında mola

 

2

Korudağ (Rakım 350m)

 

3

İpsala

 

6

İpsala’nın kedileri

 

7

DSİ misafirhanesi

 

8

DSİ’nin muhteşem bahçesi

 

23

İpsala’da gün batımı (DSİ Misafirhanesi)

 

1

İpsala sınır kapısı

 

10

Meriç Irmağı

Yunanistan’a girdiğimde, tabelalar beni otoyola (Egnatia) yönlendirdi ve yaklaşık 40 km bu sıkıcı, manzarasız yolda gitmek zorunda kaldım. İki şerit gidiş, iki de gelişi olan bu yolu, otoyola benzetemediğim için, doğru yolun Egnatia olduğunu sanıp, ilk uyarıyı alana kadar devam ettim. Daha sonra, bir yol ayrımından Alexandroupolis’e ulaştım.

12

Alexandroupolis – Komotini arası. (sağdaki siyah yol Egnatia, soldaki gri olan ise eski, yani benim geçtiğim yol)

 

11

Alexandroupolis (Dedeağaç)

 

13

Velkio (Dedeağaç- Gümülcine arasında bir Türk köyü)’da bir kahvehane.

 

16

Gümülcine (Komotini)

 

14

Gümülcine Türk Gençler Birliği lokali

 

15

Gümülcine’de evinde kaldığım arkadaşım Hüseyin Mehmet

 

Porto Lagos Xanthi-Greece002

Gümülcine-Xanhti(İskeçe) yolu üzerindeki Porto Lagos kilisesi

 

2

Xanthi (İskeçe)

 

3

Xanthi (İskeçe)

 

4

Xanthi (İskeçe)

 

5

Nestos (Mesta) Nehri

 

6

Kavala

 

7

Kavala

 

8

Makedon Aslanı (Amphipolis)

 

9

Selanik yakınları (Nea Apollonia Gölü’nde, sabah balık tutanlar)

 

10

Selanik yakınları (Nea Apollonia Gölü’nde, sabah balık tutanlar)

 

11

Selanik yolunda bir Trabzonlu (Bize her yer Trabzon)

 

12

Ve Selanik

 

2

Selanik

 

3

Yenişehir çok katlı otoparkının Selanik’teki benzeri

 

1

Atatürk’ün doğduğu ve çocukluğunun geçtiği ev.

 

5

George Zongolopoulos’un şemsiyeleri

 

4

Selanik’te akşam

 

5

Selanik’te akşam

 

4

Selanik’te akşam

 

3

Selanik’te akşam

 

1

Evzonoi sınır kapısına doğru…

 

7

Makedonya sınırı yakınları… “Makedonya sınır anıtı. Müttefik ülkeler Birinci Dünya Savaşı Büyük Britanya – Fransa – Yunanistan İtalya – Sırbistan”

 

6

Yine Makedonya sınırı yakınları, Birinci Dünya Savaşı Anıtı

 

Ve sırada Makedonya…

Seyahate çıkmadan önce biraz araştırma yapmıştım ama yine de Makedonya hakkında çok fazla bilgiye sahip değildim. Yunanistan sınırına girdiğimde, gümrükteki polis; Yunanistan’da ne yapacağımı, kaç gün kalacağımı, param olup olmadığını, daha sonra nereye gideceğimi sordu kaba bir tavırla… Ben de sınırı geçene kadar, kendisine dayı dedim ve son derece kibar bir şekilde adamın sorularını yanıtladım. Son soruya cevap olarak da, Beş gün kalıp Makedonya’ya geçeceğimi söyleyince, adam sinirlendi ve bana

“sen ne demek istiyorsun, Makedonya diye bir ülke yok, Makedonya Yunanistan’da zaten…”

gibi sert bir çıkış yaptı. Baktım, polis sıkıntı çıkaracak;

“kusura bakmayın, dilim sürçtü, Selanik’ten sonra Fyrom’a geçeceğim”

dedim.

“Ben anlamam! Devir bisikletini, çantalarını kontrol edeceğim”

dedi ve benim de tepem attı!

“Deviremem, kontrol edeceksen bu şekilde et, yoksa izin vermem”

dedim ve -dak’ka bir, gol bir- ilk sınır tartışmamı da yaşadım bu adam yüzünden.

Neyse bir süre sonra, elinde K9 olan daha aklıselim bir polis yanımıza geldi ve diğerine, gözüyle işaret ederek gitmesini söyledi. Köpek geldi, çantaları kokladı ve onay verdikten sonra ben de Yunanistan’a girmiş oldum.

Bu anıdan sonra, Yunanistan’da tanıştığım başka insanların da Makedonya’ya olan tepkilerine şahit oldum. Hatta, çok iyi Türkçe konuşan Yunan bir tur rehberi kadın, yarı şaka olarak

“Seni kınıyorum, sana savaş açıyorum” demişti.

Yunanistan’da seyahat ettiğim beş gün içinde, konunun aslını öğrendim. Yunanistan’da Makedonya denilen bir bölge var ve bu bölgenin de başkenti, Selanik. Yunanlar, Makedonya ülkesini tanımadıkları için bu kelimeyi kullanmıyorlar. Makedonya denildiği zaman, Selanik’teki havaalanı anlaşılıyor. Eğer Makedonya’ya gitmek isterseniz, Skopje (Üsküp) tabelasını takip etmeniz gerekiyor.

Neyse, lafı fazla uzatmayayım; Makedonya sınırından girdim. Hava kapalıydı, pasaport kontrolünden sonra kuvvetli bir yağmur bastırdı. Sınırdaki alışveriş merkezine girdim ve yağmurun dinmesini bekledim. Yağmur dindikten sonra, bir süre yola devam ettim. Udovo köyü yakınlarında, şiddetli bir yağmur daha bastırdı. Bir benzinliğe girdim ve havanın açmasını bekledim. Yağmur dinmedi, hava da kararmaya başladı. Benzinliğin yakınlarında kendime çadır kuracak yer ararken, birkaç kişi geldi ve aralarından, isminin daha sonra Seki (Şeki) olduğunu öğrendiğim birisi, onlarla kalabileceğimi söyledi. Ya da ben öyle tahmin ettim… Seki, benim kendisini anlamadığımı anladı ve bir Türk arkadaşını aradı telefonla, sonra telefonu bana verdi. Telefondaki adam, onların güvenilir olduklarını, bana gösterecekleri yerde kalabileceğimi söyledi. Ben de kabul ettim bu güzel teklifi.

Seki’nin oğlu Marian’la beraber, onların Udovo köyündeki ofislerine gittik. Bana kalacağım odayı gösterdi, ofislerinin anahtarını verdi ve bir kağıda wifi şifresini yazdı Marian. Bisikleti ve çantaları da depolarına koyduktan sonra hep beraber yemek yemeğe gittik. İnanılmaz sıcak, misafirperver, dost canlısı ve barışçıl insanlardı. Aralarında, Marian’la beraber İngilizce bilen iki kişi daha vardı; geç saatlere kadar sohbet ettik.

Yunanlar’ın bu son derece gereksiz tepkileri yüzünden, ön yargıyla gittiğim Makedonya’da, bulunduğum beş gün içinde, hiçbir olumsuzluk yaşamadım ve hep iyi niyetli, güler yüzlü, yardımsever insanlarla karşılaştım. Bunu belirtmek için de Makedonya fotoğraflarından önce böyle bir girizgah yapmak istedim.

O yağmurlu gecede, bana ofislerinin kapısını açan, benden dostluklarını esirgemeyen Seki, Marian, Pero (Peter Pan) ve isimlerini hatırlayamadığım diğer arkadaşlarıma buradan sevgilerimi iletiyorum.

 

2

Seki Tasev

 

3

Pletvar Geçidi (998 m)

Pletvar Geçidi’ni tırmanırken, bir akaryakıt istasyonunda mola verdim. Mola verdiğim yerde, içinde Türk turistlerin olduğu bir otobüs vardı. Turistlerle konuştuk, epey bi’ sohbet, muhabbet ettik. Beni görünce şaşırdılar, aman evladım dikkat et dediler; deli misin, bisiklete binme, araba falan kirala dediler. Yaşımı öğrendiler, daha da şaşırdılar. Ara sıra şaşırtmak lazım insanları…

Pletvar’ı çıktıktan sonra, büyük bir hızla Prilep kentine vardım ve bir öğrenci yurdunda kendime kalacak yer ayarladım. Yazları, yurdun yatakhanesinin bazı odalarını turistlere kiralıyorlarmış. Prilep’e geldiğimde pansiyon vs sorarken, arka lastiğimin patladığını söyledi birisi. Schwalbe Marathon’u ikinci kere patlatmayı başarmıştım. Odaya eşyalarımı yerleştirdikten sonra lastiğime yama yaptım ve karnımı doyurmak için şehir merkezine gittim.

Şehir dediğime bakmayın; kasaba gibi bir yer aslında Prilep. Sivrihisar’a benzettim biraz…

8

Prilep

 

24

Kaldığım odanın penceresinden… (Bu bulutlar hiç gitmedi)

 

25

Kaldığım odanın penceresinden… (Bu bulutlar hiç gitmedi)

 

26

Prilep’te kahvaltı yaparken tanıştığım Rumen gezgin. Bükreş’ten gelmiş; bilgisayar mühendisiymiş.

Prilep’ten sonra; önce Bitola(Manastır)’ya, sonraki gün de Ohrid’e gittim. Manastır kentindeki, Atatürk’ün de okuduğu “Askeri İdadi” binası, seyahate çıkmadan önce koyduğum hedeflerden biriydi ve Bitola’ya gider gitmez, ilk olarak bu binayı gezdim. Bir zamanlar okul olan binanın üst katında, Atatürk Müzesi ve Manastır Kent Müzesi diye iki tane müze var; tek bilet alarak ikisini de gezmek mümkün.

7

Atatürk’ün okuduğu Manastır Askeri İdadisi (Bitola / Manastır)

Bitola’daki Heraklea Antik Kenti’ni de gezerek, hedeflerimden üçüncüsü olan Pompei ziyareti öncesinde, kendimi biraz daha motive etmiş oldum. Mozaiklere, özellikle de hayvan figürlerine hayran kaldım.

6

Heraklea antik kenti (Bitola / Manastır)

 

3

Heraklea Antik Kenti’ndeki mozaikler (Bitola / Manastır)

 

27

Heraklea Antik Kenti’ndeki mozaikler (Bitola / Manastır)

 

4

Heraklea Antik Kenti, sütunlar ve mozaikler (Bitola / Manastır)

 

5

Bitola (Manastır) tren garı

 

30

Yaklaşık 100 bin kişinin yaşadığı Bitola (Manastır) şehir merkezindeki park.

 

29

Yaklaşık 100 bin kişinin yaşadığı Bitola (Manastır) şehir merkezindeki park.

Bitola’da gezerken, pazarın girişinde deri ayakkabı, terlik vs asılı bir dükkan gördüm. İçeri girdim, aynı zamanda dükkanın da sahibi olan deri ustasıyla biraz sohbet ettim. Terden kopmak üzere olan fotoğraf makinemin askısının yerine yenisini yaptı sağ olsun. Fotoğraftaki deriyi kesmek için kullandığı seksen yıllık bıçak, kendisine dedesinden kalmış.

1

Deri ayakkabı ustası (Manastır / Bitola)

Makedonya’da, eski Yugoslavya zamanından kalma Zastava marka otomobillere çok sık rastlanıyor. Demir perde teknolojisini ve küçük otomobilleri seven birisi olarak bu otomobillerin birçok fotoğrafını çektim. Tamamını buraya yüklemiyorum; ilgileniyorsanız, Instagram hesabımdan diğer fotoğraflara bakabilirsiniz.

4

Zastava

 

Zastava002

Zastava

 

Zastava Tristac002

Zastava Tristac

 

Zastava Tristac004

Zastava Tristac

 

001

Bitola – Ohrid arası

 

1

Resneli Niyazi Bey Sarayı (Resen kasabası – Makedonya)

Bitola’dan Ohrid’e gittiğim gün hava yağmurluydu ve çok ıslanmıştım. Ohrid’e gelir gelmez, kalacak bir yer bulup kurulanmak istiyordum. Şehir merkezine girdiğim sırada, bisikletli yaşlı bir adamın bana seslendiğini, bir şeyler söylemeye çalıştığını fark ettim ama aceleden olsa gerek, duramadım ve adamın ne söylemek istediğini de öğrenemedim. Neyse, önce şehir merkezine gittim, bir Türk lokantasında bir şeyler yedim, hava kararınca da otel, pansiyon vs aramaya koyuldum. Ohrid’de gezinirken, tesadüfen o bisikletli yaşlı amcayla karşılaştım. Adam, pansiyon işletiyormuş meğerse; bana da bunu söylemek için seslenmişmiş. Ayak üstü konuştuk;

“Gel bi’ bak, beğenmezsen kalmazsın” dedi.

Şehrin merkezinde, pırıl pırıl, tertemiz bir pansiyon. İnterneti var, sıcak suyu var, fiyatı da çok uygun; daha ne isteyebilirdim ki? Bisikletimi koymam için de kilitli bir depo gösterdi bana… İki gece kaldım bu güzel pansiyonda. Ohrid’e gideceklere tavsiye ederim.

005

Sipinkoski Velice (Ohrid’de kaldığım pansiyonun sahibi)

Kiril alfabesinin doğduğu yer olarak bilinen Ohrid; tarihi binaları, kalesi, gölü, kiliseleri, Osmanlı döneminden kalma eserleri ve Beypazarı evlerini andıran sempatik mimarisi ile muhakkak görülmesi gereken bir şehir. Eski çarşı içinde, özellikle de göl kenarında kaliteli ve şık restoranlar var; fiyatlar da diğer turistik Avrupa şehirlerine göre çok daha uygun. Aklınızda olsun; Ohrid’de güzel piza yapıyorlar.

3

Kiril alfabesinin mucidi Aziz Cyril ve Methodius’un öğrencisi Aziz Naum’un heykeli.

 

002

Ohrid

 

2

Ohrid Kalesi

 

4

Ohrid Kalesi

 

003

Ohrid Kalesi’nden Ohrid Gölü

 

004

Ohrid Kalesi’nden Ohrid Gölü (Karşısı Arnavutluk)

 

006

Struga (Makedonya)

Ohrid’de iki gün kaldıktan sonra, Struga üzerinden Arnavutluk’un Elbasan şehrine geçtim. Niyetim, bu şehirde Elbasan tava yemekti ama Elbasan tava yapan bir yer bulamadım. Makedonya’da olduğu gibi Arnavutluk’ta da yemekler ucuz, doyurucu ve çok lezzetli. Elbasan’da Elbasan tava bulamayınca, ızgara sucuk yedim ben de… Detaya girmiyorum; nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsanız, tadına bakmalısınız. Unuttuğum lezzetleri Makedonya, Arnavutluk ve Kosova’da yeniden hatırlamış oldum.

Elbasan enteresan bir şehir… Binaların bakımsız görüntüsü, insanların fakir oldukları izlenimini verse de, caddeler lüks arabalardan geçilmiyor. Bu arada, kadınlar güzel, şık ve de bakımlılar.

 

008

Elbasan

 

007

Elbasan

İnternette araştırırken, Elbasan ile Tiran arasındaki eski yolun çok tehlikeli olduğunu ve bisikletle bu yoldan geçmek isteyenlere önerilmediğini okumuştum. Arnavut sürücülerin çok tehlikeli araç kullandıkları, yolda korkulukların olmaması ve asfaltının bozuk olduğuna dair yalan yanlış bilgilerle dolu çağımızın bilgi kaynağı. Yol, dağdan geçtiği için, haliyle yokuş ve virajlı. Yakın bir zamanda, araçların daha az yakıt harcamaları ve sürücülerin virajlarda tehlike yaşamamaları için, yaklaşık 5 kilometre uzunluğundaki Kërrabë Tüneli açılmış. Araç sürücüleri de genelde bu yolu tercih ettiklerinden, eski yolda kesinlikle kalabalık bir trafik yok; üstelik asfaltı düzgün, sürücüler de saygısız, dikkatsiz vs değiller. Hayatımda geçtiğim en güzel yollardan biri olduğunu söylemeliyim öncelikle. Muhteşem bir manzara eşliğinde sessiz, sakin, trafiğin olmadığı bir yolu ancak rüyalarımızda görürken, internetteki o uydurma yorumlar yüzünden, az kalsın bu rüya gibi günü yaşayamayacaktım.

011

İşte meşhur Elbasan – Tiran yolu

 

010

Elbasan – Tiran yolu

 

15

Elbasan Demir Çelik İşletmeleri

 

009

Elbasan – Tiran yolundaki asırlık zeytin ağaçları

 

14

Elbasan – Tiran yolundaki asırlık zeytin ağaçları

 

12

Bükreş ve Tiflis’ten sonra, gördüğüm üçüncü başkent; Tiran.

 

16

Tiran

Tiran’da biraz dinlenip bir şeyler yedikten sonra, yaklaşık 40 Km daha yol gidip, Durrës limanından, akşam İtalya’nın Bari şehrine doğru hareket edecek olan feribot için bilet aldım.

13

Adriyatik Denizi (Durrës – Arnavutluk)

 

17

Durrës Limanı

 

18

Durrës’te gece

 

20

Bari’ye gidecek olan Feribotun kalkmasını beklerken (Durrës – Arnavutluk)

 

19

Bari’ye gidecek olan Feribotun kalkmasını beklerken (Durrës – Arnavutluk)

Bu feribota binerek, hayatımın en sıkıcı yolculuklarından birini yapmış oldum. En ucuz bilet “Deck”te (yani güverte, restoran ya da geminin kamaraları dışında herhangi bir yeri) olduğu için burayı tercih etmek zorunda kaldım. Yerde yatan insanlar, sarhoş olup da sabaha kadar yüksek sesle konuşanlar; ne ararsanız vardı bu “Deck” denen yerde. Sabahın üçü, dördü gibi, gürültüden uyanıp, sarhoş bir adamla ve Arnavut gençlerle bilek güreşi bile yapmıştım. Bu arada, O gece “Deck”te benimle beraber seyahat edenler, iki sandalyeyi birleştirip yatak yapmasını da benden öğrendiler. Eminim daha sonra da kullanacaklardır bu tekniği…

21

Durrës – Bari Feribotu

 

22

Karşısı İtalya. Yarım saat sonra, yıllardır görmek istediğim bir ülkede olacağım. Nasıl heyecanlıyım; anlatamam! İtalya macerasına ikinci bölümde devam edeceğim.

Güzergâh:

Çanakkale – Selanik (Harita için tıklayın) 547 km
Selanik – Durres (Harita için tıklayın) 517 km
Bu seyahatin devamını okumak için (Tıklayın)

Karadeniz seyahati 2. ve 3. gün (Eskişehir-Bursa 03.06.2013 / Pazartesi)

DSC00621

Türkiye’nin Karadeniz kıyılarını bisikletle gezme fikri her zaman aklımdaydı ama, nedense bu hayalimi bir türlü gerçekleştirememiştim. Son yıllarda, yaz aylarında işlerimin durgunluğunu fırsat bilerek bu hayalimin sınırlarını biraz daha genişlettim ve bütün Karadeniz’i bisikletle kıyıdan dolaşmaya karar verdim. Hayatımda daha önce hiç yurt dışına çıkmamış olmam, seyahati benim için ayrıca anlamlı kılacaktı. Niyetim, bisikletle Ankara’dan yola çıkıp, Karadeniz’in Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya ve Abhazya kıyılarını geçip, Sarp sınır kapısından Türkiye’ye giriş yapmak, sonra yine kıyıyı takip ederek İstanbul’a ulaşmaktı.

 

Bir önceki geziden devam…

Teyzemlerle görüşmek ve biraz da dinlenip kendime gelmek için, ertesi gün yola çıkmadım. Zaten hava da bisiklete binmek için çok uygun değildi; ara sıra yağmur yağıyor, şiddetli rüzgâr da devam ediyordu. Benden bir gün sonra yola çıkan annemler de rüzgârdan etkilenmişler ve rüzgârın arabayı bile sarstığını söylemişlerdi. Pazar günü de yağış devam etti ve bir gün daha Eskişehir’de kalıp, 3 Haziran Pazartesi günü sabah saat 9 sularında Batıkent’ten Bursa’ya gitmek üzere yola koyuldum.

 

Hava, Cuma gününe göre 1daha iyiydi ve kendimi yorgun hissetmiyordum. Tek sıkıntım, seyahate başladığım gün başlayan “Gezi” olaylarıydı. Bütün Türkiye birbirine girmiş, her yerde polisin sert müdahalelerine karşı protestolar ve gösteriler oluyordu. Hayatımda ilk kez yurt dışına çıkacaktım, yaklaşık bir yıldır hazırlanıyordum, bütün planımı ve programımı yapmıştım ve yola çıktığım gün “Gezi” olayları başlamıştı. Bursa’ya doğru giderken kafam hep bu üzücü olayla meşguldü ve sinirim inanılmaz bozulmuştu. Acaba bu durum devam edecek miydi, bir iç savaş çıkar mıydı, seyahate devam etmeli miydim, etmemeli miydim? En azından İstanbul’a kadar gideyim, Taksim’deki duruma göre devam edip etmeyeceğime karar veririm diye düşündüm ve keyifsiz bir şekilde yoluma devam ettim. Zoraki çektiğim birkaç fotoğraf dışında doğru dürüst fotoğraf bile çekemedim üzüntümden.

 

DSC00617

Muratdere köyü

Bozüyük’te, Kardeşler Lokantası’nda yemek molası verdim; önden bir tas mercimek çorbası içtim ve arkasından da Arnavut ciğeri söyledim. Hayatımda yediğim en güzel Arnavut ciğeriydi. Böyle muhteşem bir lezzetle karşılaşınca biraz keyfim düzelir gibi oldu.  Yemekten sonra tekrar yola koyuldum.

Önce Muratdere köyünden, sonra Mezit Tüneli’nden geçtim ve İnegöl’e vardım. İnegöl’de köfte yemeden olmaz dedim ve “Besler Kasap Et-Mangal” diye bir tarafı kasap, diğer tarafı da lokantada olan bir yerde oturdum. Bildiğimiz İnegöl köftesi değildi ama köfteler harikaydı. Kasaplar eti iyi tanıdıkları için, bu tarz yerlerde yapılan et yemekleri genelde güzel

DSC00618oluyor.
İnegöl’den 10-20 kilometre sonra, nedense sağ dizim ağrımaya başladı. Sağ bacağımla pedalı itemiyordum ve yaklaşık olarak son 30 kilometreyi, spd sayesinde sol bacağımla gitmek zorunda kaldım.

 

DSC00623

Bu adam ben değilim.

Nihayet Bursa tabelasını gördüm ama şehir merkezine daha epey bir yolum vardı. Bu arada, şehir merkezine giden D200 Karayolu’nda tadilat olduğundan, Gürsu Sanayi Sitesi’nden geçmek zorunda kaldım. Yemyeşil, güzel bir yoldan ve lezzetli yemeklerden sonra sanayinin tozlu ara sokaklarında, arkamda yükle, tek bacak pedal çevirmek hiç de beklediğim bir şey değildi. Sorunlar, ertesi gün Bursa’dan ayrılıncaya kadar devam etti.

Sanayi sitesinde epey bir gittikten sonra tekrar ana yola çıktım fakat bu sefer de bisikletten bir ses geldiğini fark ettim. Bir yerde durdum ve sesin bagajdan geldiğini anladım. Bajagı kadroya bağlayan vidalardan biri gevşemiş ve yerinden çıkmış. Taner abinin “yanında bulunsun, lazım olur” dediği metrik 8 vidalarından birini, hemen çıkan vidanın yerine koydum ama bu sefer de vida biraz uzun geldi ve zincirin son dişliye geçmesine mani oldu. Tek bacakla da o dişliyi kullanamıyordum zaten… Neyse, bir şekilde, kör-topal, şehir merkezine geldim, biraz Heykel civarında gezindim ve daha sonra da yola çıkmadan önce internette araştırırken bulduğum, rezervasyon da yaptırmış olduğum, Kent Meydanı’ndaki otele gittim. Otelin ismini vermeyeceğim ama, otel hakkında da iyi bir şey söylemeyeceğim.

 

Oteldeki görevliye, sıcak su ve kablosuz internetin olup olmadığını sordum. Bu soruları rezervasyon yapmadan önce de sormuştum ama otel pek güven vermediği için bir daha sorma gereksinimi duydum. Adam, bu dediklerimin odalarda mevcut olduğunu söyledi. Ben de, biraz basiretimin bağlandığını hissettiysem de, yorgun olduğum için otel arayacak enerjim olmadığından, odama çıkmak için merdivenlere yöneldim. Odaya çıktım eşyalarımı bıraktım ve bir şeyler atıştırmak için Heykel’e gittim. Akşam otele döndükten sonra hemen duşa girdim fakat… Fakat, sular akmıyordu! Rezervasyonu aradım ve durumu anlattım. Osmangazi ilçesinde su kesintisi varmış ve semte 24 saat su verilemeyecekmiş. Osmangazi belediyesini aradım ve su kesintisinin doğru olduğunu teyit ettim. Yapılacak bir şey yoktu, kolonyalı mendillerle, el temizleme jeliyle, kolonyayla temizlik işlerimi hallettim ve o vaziyette yattım, uyudum. Bu arada, odada internet yoktu ve hamam böcekleri kol geziyordu; ama güneşin alnında 155 kilometre pedal çevirdikten sonra böcek falan gözü görmüyor insanın. Sabah olduğunda, erkenden oteli terk ettim ve Yalova’ya doğru yola koyuldum. Semtlerde su kesintisi yaşanabilir ama otellerin su depoları olmalı ve hidroforları da sorunsuz çalışmalı… Otelin hidroforu bozuk olduğundan, su benim bulunduğum kata kadar gelememiş. Baştan söyleseydi bunu ya da alt katta oda verseydi. Neyse, dünkü durumumu rezervasyondaki adama anlattım ve 10 lira eksik ücret ödeyip bir daha Kent Meydanı’na uğramamak üzere Bursa’dan ayrıldım.

 

Bursa-Yalova-İstanbul (03.06.2013 / Salı)

Yol üzerinde, bir benzinlikte elimi yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım, kollarımı sabunladım, güneş kremimi sürdüm ve çayla beraber poaça türü bir şeyler atıştırıp yola devam ettim. Hava çok sıcaktı ve 50 kilometre sonra sağ dizim yine ağrımaya başladı. DSC00638Gemlik’e kadar zar zor geldim ve yola çıktığımdan beri ilk kez denizi görmüş oldum. Gemlik’te deniz kenarında, kafe tarzı bir yerde, çay içip bir şeyler atıştırdım, ağrıyan dizimi dinlendirdim. Saat 15.30’daki Yalova Yenikapı feribotuna yetişmek istediğimden, çok fazla kalamadım Gemlik’te ve hemen yola koyuldum. Yaklaşık 2 saat sonra Yalova’ya geldim ve alelacele feribot iskelesine gidip Yeniköy feribotuna biletimi aldım.

 

Bursa, benim için önemi olan bir şehirdi; hem askerliğimi burada yapmış olmam, hem de genel olarak şehrin tarihi ve doğal güzelliklerini bildiğim için, bisikletle bu güzel şehre gelmiş DSC00645olmak anlamlı olacaktı. Ama, nasıl bir uğursuzluk varsa bende, yola çıktığım andan itibaren kötü olaylar peşimi bırakmadı. Taksim olayları, şiddetli rüzgâr, dizimin ağrıması, Osmangazi semtinde suların kesilmesi… Neyse, İstanbul uzaktan görünmeye başladı. Bakalım İstanbul’da, özellikle Taksim’de ve Beşiktaş’ta durumlar nasıl?

 

Eskişehir-Bursa: 155 km (şehir içi gezinmeler dahil)

Bursa-Yalova-İstanbul: 82 km (şehir içi gezinmeler dahil)

 

 

 

 

 

 

Karadeniz seyahati 1. gün (Ankara-Eskişehir 31.05.2013 / Cuma)

k

Türkiye’nin Karadeniz kıyılarını bisikletle gezme fikri her zaman aklımdaydı ama, nedense bu hayalimi bir türlü gerçekleştirememiştim. Son yıllarda, yaz aylarında işlerimin durgunluğunu fırsat bilerek bu hayalimin sınırlarını biraz daha genişlettim ve bütün Karadeniz’i bisikletle kıyıdan dolaşmaya karar verdim. Hayatımda daha önce hiç yurt dışına çıkmamış olmam, seyahati benim için ayrıca anlamlı kılacaktı. Niyetim, bisikletle Ankara’dan yola çıkıp, Karadeniz’in Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya ve Abhazya kıyılarını geçip, Sarp sınır kapısından Türkiye’ye giriş yapmak, sonra yine kıyıyı takip ederek İstanbul’a ulaşmaktı.

31 Mayıs 2013 Cuma

Sabah saat 5;20’de evden çıktım. Hava ilk başta biraz serindi ama birkaç dakika sonra ılık ve güzel bir hal aldı. Şansıma rüzgâr, doğudan batıya estiği için arkamda yük olmasına rağmen çok hızlı yol alıyordum. Hatta hep bu şekilde gidersem, 6000 kilometrelik seyahati 25 günde tamamlarım diye içimden geçirdim. Temelli’ye 2 saat 15 dakikada, Polatlı’ya da 3 saat 43 dakikada varınca kendime olan güvenim iyice arttı ve daha sonra başıma geleceklerden bihaber, yoluma devam ettim. 28” yarış bisikletimle, Polatlı’ya 2,5 saatte gidiyorum ama bu sefer durum farklı; yüklü ve 26” bir bisikletle, o kadar hızlı gidilemiyor. Polatlı’yı geçtikten sonra bisiklet ara sıra yalpalamaya başladı. Meğerse rüzgâr yön değiştirmiş ve bu sefer de yavaştan, batı yönünden kendini hissettirmeye başlamıştı. Kendi kendime, boş ver Can dedim, nasıl olsa birazdan düzelir… Kazın ayağı öyle değilmiş! Oğlakçı’dan sonra batıdan bir rüzgâr başladı, anlatamam; fırtınaydı sanki! Eskişehir’e kadar bir an olsun durmadı. Sadece Eskişehir’e yaklaştığım zamanlarda biraz hızı azaldı ama yine esmeye, beni de bezdirmeye devam etti. Bazen o kadar şiddetli esti ki, dengemi bile zor sağlıyordum. Sivrihisar girişindeki TŞOF tesislerine çok zor ulaşabildim. Bu arada, daha evvel yaptığım seyahatlerde uğradığım Yüceller Tesisleri’nin kapanmış olduğunu öğrendim ve çok üzüldüm. Yüceller’den TŞOF’a kadar, yolumun üzerinde kaç benzin istasyonu varsa, hepsinin marketi kapalıydı, içecek suyum da kalmamıştı. Acilen TŞOF’a gitmem gerekiyordu ve rüzgâr buna izin vermiyordu. Bir ara, yeni açılmış bir lokanta gördüm ve karnımı doyurmak için patlıcanlı, etli bir yemekle, yoğurt istedim. Ortamdan pek hoşlanmadığım için, tabağımdakileri alelacele bitirdim ve oradan ayrıldım. Neyse, zor da olda TŞOF’a ulaştım ve biraz dinlendim, çay içtim, internete girdim. Polisin, Taksim’deki Gezi Parkı’nda insanlara saldırdığı, parka sahip çıkmaya çalışan gençlerin çadırlarını yaktıkları haberlerini okuyunca dehşete kapıldım.

 

Rüzgârdan dolayı, acaba bu gece burada konaklar mıyım düşüncesiyle bir gecelik oda fiyatını öğrendim ama dinlenip, biraz enerji toplayınca devam etmeye karar verdim. Rüzgâr dinmemiş, bisiklet sanki hareket etmiyordu Ara sıra inip bisikleti ittim ve bir taraftan da kilometre saatini kontrol ettim. Yürürken 5-6 km/s, bisikletle 7-8 km/s… Dedim, bu iş olmayacak; bir yerde konaklamam lazım. O sırada, Eskişehir’deki kuzenim Tevfik aradı ve

“abi, neredesin, geliyor musun” diye sordu. Durumu anlattım,

“bu akşam gelemeyebilirim” dedim. O da

“abi, 90 km kalmış, yaparsın sen bu mesafeyi” dedi.

DSC00607

Kaymaz yakınlarındaki Şehit Hüdaim Öner Hayratı (bu seyahatte çektiğim tek fotoğraf)

Yapar mıyım, yapmaz mıyım diye düşünürken, eniştem Armağan abi aradı ve beni yemeğe beklediklerini söyledi. İyice gaza geldim ve çok düşük hızlarda da olsa ilerlemeye çalıştım. Rüzgârın yavaşladığı bir zamanda, hızımı yükseltmeyi denediysem de, yorgunluğun etkisiyle, pek başarılı olamadım. Bu arada, devamlı rüzgâr sesinin, böyle bir performans esnasında, insanı depresyona sokabilecek nitelikte olduğunu da söylemeliyim. Eskişehir’e 30 km kala, bir benzin istasyonundan su ve soda aldım. Bu arada, hoparlörlerden güzel tınılar kulağıma geliyordu. Frank Sinatra çaldı mesela… Arkasından da eski ama bilindik, benzer türde parçalar… Bu müzikleri kim çalıyor diye sordum. Kasadaki arkadaş,

“ben” dedi. Sonra,

“değiştireyim mi” diye sordu. Ben de,

“sakın!” dedim.

Kendisine de bu güzel parçaları çaldığı için teşekkür ettim. Adamın ismi de Can’mış bu arada… Motosikletle ya da arabayla bu yoldan geçersem, muhakkak bu istasyondan yakıt alacağım. Size de tavsiye ederim; istasyonun adı “Remoil”

Saatlerdir Organize yokuşunu bekliyordum ve nihayet o an geldi. Kendi kendime espriler yapıp, oyunlar oynadım bu sefer. Çantamdan puro büyüklüğünde bir cevizli sucuk çıkarttım ve sanki keyif purosu içer gibi yapıp, parmaklarımın arasına sıkıştırdım. Bu sırada da, sanki bir yolcu uçağının pilotuymuşum da kuleden iniş izni istermiş gibi bir edayla “inişe geçiyoruz” falan dedim kendi kendime. Görünen o ki, rüzgârdan kafayı iyice yemişim…

Durmadan, Eskişehir tabelasına kadar yokuş aşağı indim. Saat 8’i çeyrek geçiyordu ve çok güzel bir gün batımı vardı. O kadar sıkılmıştım ki, bir an evvel teyzemlere gitmek istediğimden, fotoğraf bile çekmek içimden gelmedi. Eskişehir’e geldim ama teyzemlerin Batıkent’teki evlerine kadar 20 km daha gitmem gerekiyordu. Bu son 20 kilometreyi de gittim ve saat 9 buçukta teyzemlere geldim. Ankara’dan Eskişehir’e yaptığım bu üçüncü seyahat, tam olarak 16 saat, 10 dakika sürdü.

Bu zorlu günün benim için önemi çok büyük. Bitpazarından alıp, topladığım bu ağır bisikletle, arkamda yük varken, kötü hava koşullarında 245 kilometre yol yapabilmek, seyahatimin geri kalan kısmı için bana güven verdi. Bisiklet hiçbir sorun çıkarmadı; vitesler, frenler ve tüm aksam hatasız çalışıyordu. Seyahatimin geri kalan kısmında endişe etmeden yola devam edebilirdim artık.  Bu arada, 16 saat boyunca yaklaşık 12 litre su  içip, 3 kilo da vermişim. Uzun zamandır 80 kilonun altını göremiyordum; basküldeki 79 rakamını görünce biraz da keyiflendim.

 

 

 

 

 

Muğla çevresi (Mayıs 2013)

5Geçen sene, Dalaman ile Marmaris arasında yaptığım engebeli gezilerde beni yolda bırakmadığı için, yıllar önce hurdacıdan satın aldığım, zamanla paslanmış, her yeri dökülmek üzere olan eski dağ bisikletimi elden çıkarmak yerine, Ankara’ya getirip hayata döndürmüştüm. Bisikletimin yenilenme hikayesinin ilk aşamalarını, “Bir renovasyon hikayesi” adlı bölümde anlatmıştım.

Bisikleti topladığım ilk günden bugüne 1 sene geçti ve bu süre zarfında da bisiklet üzerinde birçok değişiklik yaptım. Geçen sene pas içindeki bu emektar, şimdi şehirler arası, hatta ülkeler arası bir yolculuğa çıkabilecek donanıma sahip.

Bisikletimin son halini denemek, uzun süreli, çadırlı, çantalı, yüklü bir seyahatte ne gibi eksikleri var, bunları anlamak ve eksiklerini gidermek, biraz da kafa dinlemek için, her sene olduğu gibi bu sene de soluğu Sarıgerme’de aldım. 1 Mayıs gecesi, saat 9 çeyrek sularında evden çıkıp Eskişehir yolundaki Ulusoy terminaline gittim. Eskişehir yolunda, hızlı seyreden araçlar arasında, yüklü bisikletle karşıdan karşıya geçemeyeceğimi düşünerek, terminale kadar bu yolda ters istikamette gitmek zorunda kaldım. Otobüsün kalkmasına 2 dakika kala terminale geldim ve bisikleti otobüsün bagajına yerleştirdim. Hazır konusu açılmışken, bisikletle seyahat edenleri yakından ilgilendireceğini düşündüğüm önemli bir konuya da değinmek istiyorum. Birçok kere bisikletlerimizi şehirler arası yolcu taşıyan otobüslerde taşımak zorunda kalmışızdır ve bisikleti bagajda taşıma taleplerimiz genelde reddedilmiştir. Bu konuda, Ulusoy firmasını diğer firmalardan ayırmak istiyorum ve şu ana kadar bana bir kere bile zorluk çıkarmadıkları için de kendilerine teşekkür ediyorum. Normalde olması gereken, fakat görmekte zorlandığımız bir durum olduğundan, anlatma gereği duydum.

2 Mayıs sabahı, saat 7 buçuk’ta Dalaman otogarında indim. Otogar, Dalaman’ın 5 kilometre uzağında, Antalya Muğla karayolu üzerinde bir yere alınmış geçen sene. Otobüse binerken söktüğüm bisikletimi toparladım, çantamı, çadırımı, matımı bisikletin bagajına yükledim, otogarın karşısındaki benzincide lastiklere hava bastım ve Dalaman’a doğru yola koyuldum. Dalaman’da bir hırdavatçıda alışveriş yapıp eksiklerimi giderdikten sonra, Fevziye köyüne, yörede Kükürt diye adlandırılan su kaynağının olduğu yere gittim. Yaklaşık 20 yıldır tanıdığım ve çok sevdiğim, Kükürt’ün yanındaki lokantanın sahipleri, Ali Kirtik ve eşi Serpil Kirtik ile beraber kahvaltı yaptık. Bu arada, Fevziye köyünü ilgilendiren olası bir çevre felaketi ile ilgili de önemli bilgiler öğrendim.

02200027

Kükürt (Mayıs 2011, Lomo Smena Symbol, Tmax100)

02200025

Kükürt yolu (Mayıs 2011, Smena Symbol, Tmax100)

Adnan Menderes döneminde, bu bölgedeki arsalar, ekilmesi ve ürün alınması amacıyla köylülere paylaştırılmış fakat o yıllarda, kötü koktuğu için “kokar su” denilen bu kükürtlü su kaynağının olduğu arsayı kimse almak istememiş. Arsalar, köydeki bir kişi dışında herkese pay edilmiş ve geç başvurduğu için o kişiye, yani Ali Kirtik’in babasına da, kimsenin istemediği ve köylüler tarafından tarıma müsait olmadığı düşünülen bu birkaç dönümlük arazi uygun görülmüş. Zaman içinde, bu istenmeyen araziyi ekip biçen Ali Kirtik’in babası, her sene ürün almaya başlamış ve ailesiyle bu topraklara yerleşmiş. İlerleyen yıllarda devlet, köylülere tarım yapmaları için verilen bu arsaların tapularını da köylülere vermiş ve onları arsa sahibi yapmış. Son zamanlarda çamur banyosu, termal turizm, spa merkezleri gibi kavramlar değer kazanmaya başlayınca, bazı firmalar da, bir zamanlar değerli görülmeyen bu kükürtlü su kaynağını, kendi menfaatleri doğrultusunda işletmek isteyip, Fevziye köyü yolu üzerine iş makinalarını getirerek burada yaşayan arsa sahiplerinin huzurlarını kaçırır olmuşlar. 1956 senesinden beri arsa sahibi olan Kirtik ailesi de, bu firmaların tacizlerinden son derece şikayetçi.

1993 senesinden beri her sene gelirim buralara. Birçok doğal ve tarihi güzelliğin bir arada olduğu bu önemli bölgenin, geçen her senede yok oluşuna şahit oluyorum. Yüzlerce, belki de binlerce ağaç kesildi burada! Sit alanı olduğu iddia edilen Fevziye ve Sarıgerme arasındaki bölgeyi, önce 5 yıldızlı oteller, tatil köyleri, daha sonra yazlık siteler işgal etti. Şimdi ise ağaçlar, verimli topraklar, pamuk, enginar, karpuz tarlaları ve bu arazilerde yıllardır tarım yapan Fevziyeli’ler, termal tesis yapmak istediklerini söyleyen bazı şirket yetkililerinin çirkin tacizleriyle yüz yüzeler!

Seyahate çıkmadan birkaç hafta önce, Kükürt’teki bu durumdan haberdar olmuştum. Bir şeyler yapılabilir ümidiyle, internette bir imza kampanyası başlatıp, bazı sivil toplum kuruluşlarıyla bu konuyu paylaşmıştım ama, dişe dokunur bir ilgi görememiştim maalesef. Rantın, para denen şeyin, tabiattan ve tarihi güzelliklerden daha çok önemsendiği, saygının, sevginin, hoşgörünün, neredeyse hiç olmadığı bir toplumda yaşadığım gerçeğiyle bir kez daha yüz yüze gelmiştim.

03.05.2013 / Cuma

1

Alev Gözleme

Çantamı hazırladım ve öğlen 2 gibi Sarıgerme’den yola çıktım. Önce, Gökbel köyüne, İztuzu plajını yükseklerden gören Alev Gözleme’ye gittim. Yıllardır gitmekten sıkılmadığım yerlerden biri de burasıdır. İztuzu Plajı’nı, Yılanlı Göl’ü ve Dalyan Deltası’nı kuş bakışı görmek, çay içmek, ballı gözleme yemek, bu harika ortamda kitap okumak, yazı yazmak, oradaki keçi yavrularıyla oynamak, arıların, ari001böceklerin fotoğrafını çekmek beni dinlendiriyor. Saat 16;20’de Alev Gözleme’den ayrıldım ve Dalyan’a doğru yola koyuldum. Dalyan’da Fevziyeli bir tekneci, 5 liraya beni çayın karşı tarafına geçirdi. Karşıya geçtikten sonra, Sultaniye’ye doğru devam ettim, Ekincik kavşağına gelmeden hemen önceki hayrattan su içtim ve boşalan şişelerimi doldurdum. Geçen sene çıkamadığım Ekincik yokuşunu, bu sefer arkamda yükle çıkmak üzere Ekincik yönüne saptım. 5 kilometrelik, %10 eğimli bir yokuştan sonra Ekincik koyunu nihayet görebildim. Yokuşun sonuna geldiğimi düşünerek biraz fotoğraf molası verdim. Yokuşu çıkarken, yolda karşılaştığım keçilerin sahibi olan çobanla karşılaştım; elinde sopası,  yürüyordu.

2

Sultaniye yakınları

3

Ekincik Koyu

Selamlaştık, biraz sohbet ettik. Yakınlardaki bir köyün muhtarı olduğunu söyledi… İsmi Rahim’miş; beni çok uzaktan, yokuşu tırmanırken görmüş.

“Zor olmuyor mu böyle bayır çıkmak?” diye sordu.

Daha sonra da mesleğimi… Müzisyen olduğumu söyledim. Benim istihbaratçı olduğumu düşünmüş… Ne alakaysa? Başka gezilerde, başka yerlerde de, beni polis vs zanneden köylüler olmuştu. Gezmek, seyahat etmek o kadar uzak, o kadar anlaşılmaz bir olay olmalı ki, insanlar seyahat eden birilerini gördüklerinde, köylerinde araştırma yapmaya gelmiş bir ajan ya da onlara zarar verecek biri olabileceğimi düşünebiliyorlar.

Ekincik’e ne kadar yolumun kaldığını sordum. Köylüye yol sormayacaksın arkadaş! Bunu der bunu bilirim… Eliyle, çok yakınmış gibi göstererek;
“Aha, şurayı çık, hemen aşağıda… “

2 km daha yokuş tırmandım ve nihayet inişe ulaştım. 2 kilometre uzunluğunda, yüzde 10 eğimli yokuş demek, Cinnah Caddesi’ni çıkmak demektir. Yokuş çıkmakla bir derdim yok ama, insan ara sıra, motive olacağı cümleler de duymak istiyor bazen. Bakalım nasıl bir iniş bekliyor beni? Yol biraz bakımlı olsa muhteşem bir iniş olacaktı ama yine de, ortalama 50’yle, 55’le uzun bir süre gidebildim.

Ekincik 5yokuşunu çıktıktan sonra, Ova Mahallesi’nde bakkal gibi bir yerin verandasında oturan amcalarla sohbet ettim, onlara nereye çadır kurabileceğimi sordum. Bu arada, bakkalda da tost yapılıyormuş. Karışık tost ve bir bardak da çay aldım. Tost çok güzeldi, ya da yorulduğumdan bana öyle geldi… Neyse, çadır kuracağım yeri öğrendim ve amcaların tarif ettikleri yere gittim.

1

Ekincik

Camping yazan yere dönüp, çadır kurulacak uygun bir zemin ararken, ağaçların arasında eski bir karavan gördüm. Karavanın yanında, daha sonra isminin Şeref olduğunu öğrendiğim bir adam, tavada balık kızartıyor, salatayı ve rakıları hazırlayan eşi de ona yardım ediyordu. Bana, “gel beraber yiyelim” dediler. Böyle güzel bir teklife hiç hayır diyebilir miydim? Çadırımı kurup, bisikleti ve çantayı çadırın içine koyduktan sonra, Şeref abilerin karavanına gittim. Denizden yeni çıkmış taze balık ve çoban salata çok güzeldi. Yemek yerken, bir yandan da muhabbet ettik. Saat 9 buçuk gibi müsaade istedim ve çadırıma geldim.

Bugün izlediğim güzergah: Sarıgerme-GökbelGökbel-Ekincik

04.05.2013 / Cumartesi

Sabah erken kalkıp Ekincik koyunda denize girdim. Henüz okullar kapanmadığı ve yaz sezonu başlamadığı için, tek başıma yüzme keyfini yaşayabildim bu bir haftalık seyahatte. 6Denizden çıktıktan sonra çadırı topladım, bisiklete çantaları yerleştirdim ve Şeref abilerle vedalaşıp, verandasında amcaların oturduğu bakkala gittim. Tost yiyip çayımı da içtikten sonra Marmaris’e gitmek üzere yola koyuldum. Henüz öğlen olmamasına rağmen hava çok sıcaktı. Sarıgerme’den yola çıktığımdan beri birçok yılan ölüsü ve akrebe rastladım. Mevsim normallerinin üzerinde bir sıcaklık yaşanıyordu; hayvanlar şaşırmış, yolda sarhoş gibi geziniyorlardı adeta. Hatta, istemeden iki tane yılanın üzerinden bisikletle geçmiş bulundum. Hayvanlara zarar verdim mi diye peşlerinden gittiysem de yılanları yakalayamadım.

4

Ekincik Koyu

Ekincik çıkışından 6,45 km, %10’luk bir yokuş çıktıktan sonra tepeye vardım ve Sultaniye Ekincik kavşağına doğru büyük bir hızla indim. Yolda su bulamam düşüncesiyle, kavşaktaki çeşmeden şişelerimi doldurdum ve Döğüşbelen’e doğru devam ettim. Sultaniye’den sonra %10 yazan 1150 metrelik bir yokuş var ama, %10 gibi dik gelmedi sanki bana; zorlanmadım fazla. Bu yokuşun inişinden hemen sonra 2450 metre uzunluğunda, daha dik bir yokuş var. Bu yokuşu da çıktıktan sonra Döğüşbelen’e kadar bir zorluk yok. Yaklaşık 2,5 kilometrelik bu yokuşu da çıkıp, keyifli bir iniş yaptıktan sonra, saat: 13;24’te Ömer amcanın köşkünde kısa bir mola verdim ve 1 bardak portakal suyu içtim. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yolda, görülen serap gibidir Ömer Keser’in köşkü. Eğer bu yoldan geçecek olursanız, Ömer amcaya muhakkak uğrayın.

Döğüşbelen’den sonra Muğla Fethiye yoluna çıktım, kısa bir %10’luk yokuştan sonra Kızılyaka köyünün girişindeki Osman Aydın’da yemek molası verdim. Geçen sene de burada mola verip dinlenmiştim ama, o zamanlar bisikletim çok bakımsız ve konforsuz olduğundan bu seferki kadar keyifli değildim. Belim ağrıyordu, sele yüzünden de oturduğum bölge tahriş olmuştu. Neyse, önden güveç kabında meşhur Kızılyaka yoğurdu, daha sonra ekmek, acı biber, güveçte kurufasulye, pilav ve salata geldi. Burayı herkese tavsiye ediyorum. Yemekler çok lezzetli, personel çok kibar, servis güzel, fiyatlar uygun ve de wifi imkanı var. Bu gelişimde Osman Aydın’la da tanışmış oldum. Kendisi, müşterilerle teker teker ilgilendi ve herkesin hatırını, bir isteklerinin olup olmadığını sordu.

1

Okaliptus ağaçları, Marmaris yolu

Moladan sonra tekrar yola koyuldum, sırasıyla Çıtlık ve Gökova’dan geçip Marmaris yoluna döndüm. Gökçe köyünde, bir kahvehanenin önünde, çubuk frenli, çift demirli bisikletlerden gördüm; çok hoşuma gidiyor bunlar. Muğla’nın Ula ilçesinde bol miktarda olduğunu duydum bu çubuk frenlilerden. Köylülerin, arkalarında odun, tüp, su bidonu, hatta eşlerini ve çocuklarını bile taşıdıkları bu bisikletlere, hizmet bisikleti deniyormuş. Gökçe köyünden çıkana kadar yolda hiçbir sorun yaşamadım. Gökçe’yi geçip tırmanmaya başladığım sıralarda arka lastiğimin patladığını fark ettim ve bütün keyfim kaçtı. Yola çıkmadan önce, patlama ihtimalinin çok az olduğunu düşündüğüm 2 adet Schwalbe Marathon lastik almıştım. Bu lastikler, gerçekten de çok sağlam ve yolda gidişi inanılmaz keyifli, fakat ne hikmetse, bu pürüzsüz, kaymak gibi asfaltta arka lastiğim patladı.

2

Hizmet bisikletleri

3

Marmaris yolu

Lastiği çıkardım, elimle kontrol ettim ve lastiği patlatan o hain iğneyi buldum. İç lastiği yamadım, fakat… Fakat, yanımda pompa yoktu! Diğer bisikletlerimin iğne siboplu lastiklerinde kullandığım pompanın ucu, bu lastiklerin sibobuna uymadığı için Dalaman’dan ya da Ortaca’dan pompa alırım diye düşünmüştüm, sonra da almayı ihmal edince, elimde çantayla ve onca yükle yolda kalakaldım. Yoldan geçen araçlara otostop çektiysem de kimse durup bana yardım etmedi. Bulunduğum yere en yakın yerleşim yerine kadar yürüyüp, bir yerde lastiğe hava bastırırım diye düşündüm ve çantaları sırtıma yükleyip bisikletle beraber 4 kilometre yürüdüm. Önce, Çetibeli jandarma karakolundaki askerlerden, burada pompa bulamayınca da karakolun yanındaki Çağlayan Restaurant’daki çalışanlardan yardım istedim. Restoran sahibinin, restoran binasının arkasında tamir yaptığı atölye gibi bir yerde kompresörü varmış… Orada arka lastiğime hava bastıktan sonra, restoran sahibine ve çalışanlara teşekkür edip Marmaris’e doğru yoluma devam ettim. Beklemediğim bir rötar olsa da, hava kararmadan Marmaris’e gelebildim.

Bugün izlediğim güzergah: Ekincik-Marmaris

05.05.2013 / Pazar

Hem kahvaltı yapmak, hem de lastiğim patladığında bana yardım etmelerinden dolayı, iade-i ziyaret amacıyla, Çetibeli’ndeki Çağlayan Restaurant’a gittim bu sabah. İçmeler yolu üzerindeki Migros’tan 20 kilometre uzakta olan Çağlayan Restaurant’a, 56 dakikada ulaştım. Marmaris çıkışından, yaklaşık 4,5 kilometrelik, %5 eğimli bir yokuş ve arkasından da 3 kilometrelik bir iniş var. Yol çok düzgün olmasına rağmen, sıcak havada bu yokuş, bunaltıcı olabiliyor.

Daha önce Marmaris’te kahvaltı yaptığım yerlerden hiç memnun kalmamıştım. Güzel hizmet vermekten ziyade, işi ticarete dökmüş; müşteri gelsin, yesin, içsin ve hemen gitsin, yerine yenileri gelsin mantığıyla iş yapan yerlerin çoğaldığı bir Marmaris var artık. Çağlayan Restaurant güzel, sakin bir yer, personeli kibar, fiyatlar bütçeyi fazla zorlamayacak türden. Kötü hizmet veren yerlere gidileceğine, bir sabah Çetibeli’ne gelinip buranın güzel ortamında, su sesini dinleyerek, ördeklere bakarak kahvaltı yapabilirsiniz. Patlıcan reçelinin ve zeytinlerin tadına bakmanızı öneririm.

Çağlayan Restaurant’da kahvaltı yaptıktan sonra Gökova’ya, oradan da Akyaka’ya gittim.

4

Akyaka

Akyaka, doğal güzelliklerinin yanı sıra, mimarisiyle de ünlü bir belde. Bisikletle çok gezdiğim için, gittiğim yerlerdeki çarpıklıkları ve güzellikleri, çok daha yakından inceleme fırsatım oluyor. Anadolu; köprü, saray, han, hamam, medrese, çeşme ve cami dışında, sadece mesken olarak yapılmış inanılmaz güzel binalarla da dolu. Ula ve Akyaka beldeleri de, bana göre mimari açıdan müze olarak gösterilebilecek yerleşim yerlerinden. Akyaka’da binalar, genelde Ağahan ödülü sahibi Nail Çakırhan’ın mimari tarzında yapılıyor. Dışı mavi ya da yeşil aynalı camlarla kaplı, çok katlı, çirkin, ucuz postmodern arayışlardan ziyade, mimarların ve müteahhidlerin, Anadolu’ya bakmaları, güzeli, estetiği araştırmaları iyi olur kanısındayım.

Akyaka’da gezinirken, biraz serinlemek, biraz da dinlenmek için dere kenarında, Kordon diye bir restoranda mola vermek istedim. Yanıma gelen garsona, bir şey yemeyeceğimi, sadece soda içmek istediğimi söylediğimde, oradaki personelden misafirperver bir davranış göremedim. Önce biraz mırın kırın edildi, sonra soda geldi ama, oraya oturduğuma da pişman oldum. Ne bulunduğum huzurlu ortamdan, ne de dinlendiğimden bir şey anladım. “Ye kürküm ye” durumu; Nasreddin Hoca boşa söylememiş… Bir daha uğramamak üzere, orayı terk edip Marmaris’e doğru yola koyuldum.

Gittiğim yerlerde, pahalı restoranlarda yemek yemekten ziyade, ara sokaklarda, genelde esnafın uğradığı, ev yemekleri yapan mütevazi yerleri tercih ediyorum. Yıllar önce Marmaris’te müzik yaptığımız bir yaz, Yiğit Lokantası’nı keşfetmiştik. O zamandan beri ne zaman Marmaris’e gelsem, Yiğit Lokantası’na uğrarım. Midem çok hassas ve kötü yemekler yediğimde kısa sürede tepki veriyor. 13 yıldır burada yerim, bir kere bile midemde yanma, bulantı vs hissi olmadı. Bu arada, Kızılyaka yoğurdu kullanıyorlar; yediğim en iyi “marka yoğurt” diyebilirim. Marmaris’e bu gelişimde, Meryem Ana Mantı Evi adında, ev yemekleri yapan bir yer daha keşfettim ve buranın mantısını denedim. Oldukça güzel ve doyurucuydu; tavsiye ederim. Bisikletle gezenler için, yemeklerin lezzetli olmasının yanı sıra, porsiyonların da doyurucu olması çok önemli.

Sözüm ona, bugün dinlenecektim ama, yine yerimde duramadım ve 77 kilometre yol yaptım. Daha önceki yazılarımda da anlattığım bazı çirkinlikleri, maalesef bu seyahatimde de gördüm. Yollar, araçlardan atılan çöplerle dolu! Özellikle, Gökçe köyü ile Marmaris arasında yapılmış yepyeni yolda, içine işenmiş pet şişeler, kırılmış bira ve soda şişeleri, hatta hatta içi kakayla dolu bebek bezleri gördüm! Ne zaman yola çıksam, benzer görüntülerle karşılaşıyorum…

5

Yollara atılan pislikler

Bugün izlediğim güzergah: Marmaris-Akyaka-Marmaris

06.05.2013 / Pazartesi

Dünkü dinlenme gezisinden sonra, bugünkü planım Söğüt köyüne gitmekti. Enerji ihtiyacımı karşılamak için, İçmeler’den geçerken bir marketten muz ve su aldım. Turisttir, bir daha gelmez mantığıyla, fiyatları kafasına göre yükselten, şark kurnazı market sahibine de kafam çok bozuldu bu arada… İçmeler’den çıktıktan hemen sonra, bir yol çalışmasına denk geldim. Boru mu ne patlamış; yol, çamur içindeydi… Bir müddet bu çamurlu yolda pedal çevirdim. Bisikletin her yeri çamur olunca anladım ki; çamurluksuz bir Karadeniz seyahati, beni sıkıntıya sokacaktı.

6

Turunç yolu

Market sahibine sinirlenmem, akabinde çamura bulanmam, bugün bir şeylerin ters gideceğinin habercisiydi sanki. İçmeler’den çıkıp Turunç yoluna saptım, dik, uzun ve zemini engebeli, tozlu, çok sevimsiz bir yokuş çıktıktan sonra bir yol ayrımına geldim. Çıktığım yokuş o kadar sıkıcıydı ki, ne manzaraya baktım ne de keyif aldım. Yanımdan motorlu araçlar geçtiğinde, etraf toz duman oluyor, sinirlerim biraz daha bozuluyordu. Yol ayrımından sağa dönüp, 1 kilometrelik %10’luk bir yokuş daha çıktıktan sonra inişe geçtim ve hızla, o sevmediğim Turunç yolundan uzaklaşmaya çalıştım. Bu kadar gerginlik ve negatif enerjiden, topraklama yoluyla kurtulmam gerekmiş olacak ki, saatte 43 kilometre hızla giderken bisikletten düşüverdim. Kendimi gergin, keyifsiz ve yorgun hissettiğim zamanlarda ya da kafam meşgulken, bıçakla bir şey kesmek, ağaç yontmak, bisiklete binmek, yapmak istemediğim, kaçınmaya çalıştığım durumlardır ama, insan her zaman da doğru düşünemeyebiliyor.

Bisikletten düşünce, tokat yemiş gibi buka001oldum ve hemen kendime geldim. Asfaltta o kadar sürünmeme rağmen, bisiklette hiçbir şey yoktu ama, sol ayak bileğim kanıyordu ve de şişmişti. Çok ağrımasına rağmen, şiş olan bölgede kırık-çıkık yoktu neyse ki… Biraz pansuman yaptıktan sonra yoluma devam ettim. Yolda giderken, sevimli bir arkadaşla karşılaştım… Bu şirin bukalemunla biraz vakit geçirip, sevimli arkadaşımı yolun karşısında güvenli buka002bir yere bıraktıktan sonra, yola devam ettim ve uzun bir iniş sonrasında Bayır köyüne geldim. Bayır’ın merkezinde, yaşlı çınar ağacının olduğu yerdeki kahvehanede mola verip güzel bir kahvaltı yaptım. Kahvehanedeki çalışanlar da, ayak bileğim için bana buz getirdiler sağ olsunlar. Kahvaltı, Marmaris standartlarına göre oldukça iyiydi… Bayır köyü, Karia Yolu üzerinde olduğundan, direklerde Karia Yolu’yla ilgili yeni yazılmış sarı tabelalar ve Karia bölgesi ile ilgili bilgiler var. Kahvaltımı yapıp biraz toparlandıktan sonra, köydeki bir dükkandan portakal esanslı kolonya aldım ve Söğüt’e gitmek üzere yola koyuldum.

7

Selimiye yolu

Aşil tendonumun üzerindeki kısım şişmiş ve ayak civarında da ödem oluşmuştu fakat, sanki kaza geçirmemişim gibi, tam gaz yola devam ettim. Bir köye, acaba neden Bayır adı verilir? Bayır’dan çıkıp, sıkı bir iniş yaptıktan sonra deniz kenarına geldim. Denizi takip ederek, uzaktan Söğüt zannettiğim bir yere geldim ama, Selimiye tabelasını görünce, yanılmış olduğumu farkettim. Bir yerde hata yapmıştım ve muhtemelen, Söğüt’e giden sapağı kaçırmıştım. Neyse, Selimiye’de deniz kenarında güzel bir kafede oturdum, bileğime buz sardım, limonata ve soda içtim. Bileğim, endişelendirmeye başlamıştı; Marmaris’e dönmek istiyordum bir an önce. Biraz dinlendikten sonra Selimiye’den, Marmaris’e gitmek üzere hareket ettim. Geldiğim yoldan geri dönerek, Bayır-Hisarönü sapağına kadar geldim. Hem çok yokuş, hem de stabilize ve tozlu bir yol olduğu için, Turunç tarafından dönmek istemiyordum. O sırada, yoldan geçen bir motosikletliye hangi yoldan gitmemin daha kestirme olacağını sordum. Adam, Hisaönü yolunu önerdi. Turunç yoluna göre, mesafe biraz fazla olsa da, en azından yolun daha düzgün olduğunu söyledi. Hisarönü tarafını tercih ettim ve sahile doğru hızlı bir iniş yaptım. Sırasıyla, Turgut ve Orhaniye’den geçip Hisarönü’ne geldim. Orhaniye’den geçerken bir eczaneye girdim ve ayak bileğim için pomad istedim. Pomadı aldım, eczacının getirdiği buz aküsünü de bandajla bacağıma sardım ve yola öyle devam ettim.

Hisarönü’nden sonra, Marmaris-Datça yoluna çıktım… Bisikletten garip bir ses geliyordu; indim, sesin kaynağını araştırdım. Taşıma ayağının bisikletle birleştiği yerdeki vida, gevşemiş ve ayak da lastiğe sürtüyormuş. Tekne bakımı, onarımı yapılan bir tamirhaneye girdim ve çalışanlardan 14 numaralı anahtar rica ettim. Gevşeyen vidayı sıktım, problemi hallettim. Hisarönü’nden sonra başka bir sorun olmadı ve Marmaris yönünde biraz irtifa kazanıp, keyifli bir iniş yaparak bugünkü yolculuğumu tamamladım. Düşüp, bileğimi incitmeme rağmen, bu halde 93 kilometre yol yapmışım. Bisikletin üzerindeyken ağrı, sızı hissetmiyorum; yeter ki yolda olayım…

Bugün izlediğim güzergah: Marmaris-Selimiye-Orhaniye-Marmaris

07.05.2013 / Salı

8

Akçapınar köyü yolu

9

Sakar Geçidi’ni çıkarken

99

Sakar Geçidi

Kaç zamandır Ula’yı görmek istiyordum. Sabah bir şeyler atıştırdım, Marmaris çıkışındaki, yokuş başındaki çeşmede şişelerimi doldurdum ve Ula’ya gitmek üzere yola koyuldum. Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine, Marmaris-Fethiye yol ayrımındaki meşhur okaliptus ağaçlarının olduğu yolun başındaki Akçapınar köyünde tost yedim. Tost güzeldi ama, böyle seyahatler esnasında, mola verdiğim yerlerden hemen ışınlanmak istediğim anlardan birini daha yaşadım yine. Yola çıkalı 30 kilometre olmuş, hava sıcak, canım bir şeyler yemek istemiş, tostumu, ada çayımı söylemişim, yaşadığım şehirden, keşmekeşten uzaktayım, mutluyum ve tatil yapıyorum. Bir anda kulağıma, televizyondan ya da radyodan, sevmediğim avam tınılar gelmeye başlıyor ve bütün keyfim kaçıyor. Bisikletten düşmemi, ayağımın balon gibi şişmesini, canımın yanmasını unutturuyor adeta bu işkence bana.
Akçapınar’dan apar topar uzaklaşıp Muğla-Fethiye yoluna çıktım… Önümde yaklaşık 10 kilometrelik, %8 eğimli bir Sakar Geçidi var ve daha evvel bu yokuşun tamamını çıkmamıştım. Yaklaşık 1 saat sonra, deniz seviyesinden 670 metre yükseğe çıktım ve Gökova’yı, ağaçlı yolu, denizi, hatta uzaktan Köyceğiz Gölü’nü bile bir arada görme fırsatım oldu. Sakar’ı çıktıktan sonra, Muğla yolundan sağa sapıp Ula’ya vardım. Ula’da bir lokantada, ciğer ve pilav üstü kuru fasulye yedim. Pilav kötüydü ama ciğer hoşuma gitti…

Ula, mimarisi ve çift demirli hizmet bisikletleriyle ünlü, küçük bir kasaba… Birkaç fotoğraf çekmek ve yemek yemek dışında fazla durmadım burada. Saat 18:00 civarıydı; Muğla’ya gitsem mi, gitmesem mi diye düşünürken, daha önce hiç kullanmadığım Karaböğürtlen yolundan Köyceğiz’e gitmeye karar verdim. Köyceğiz’e 40 kilometre vardı ve hava kararmadan orada olmak istiyordum.

Karaböğürtlen yolu, başlarda düz ve yokuşluydu… Moralim bozulmaya başladığı sırada, 7 kilometre boyunca %10 eğimle ineceğimi gösteren tabelayı görünce, bir anda keyfim yerine geldi. Etrafı orman olan bu muhteşem yoldan geçerek, kısa bir sürede Kızılyaka yakınlarından Muğla-Fethiye yoluna geldim. Kalan 20 kilometreyi de keyifli bir şekilde geçirerek, bu günkü bisiklet güzergahımı tamamlamış oldum.

Köyceğiz Öğretmen Evi’ne eşyalarımı yerleştirdikten sonra, göl kenarındaki kafelerden birine oturdum, bir şeyler atıştırdım. Ortam, inanılmaz sakin ve huzurluydu; müzik rahatsız etmiyordu…

Bugün izlediğim güzergah: Marmaris-Ula-Köyceğiz

08.05.2013 / Çarşamba

1

Dalyan kaya mezarları

Sabah göl kenarında çayımı içtikten sonra Dalyan’a doğru yola koyuldum. Sıcaklık düşmüş, gökyüzünde bulutlar belirmiş, hava biraz olsun normale dönmüştü. Bugün seyahatimin son günüydü ve her zaman olduğu gibi bu seyahatimi de yüksek bir yerde noktalamak istiyordum. Geçen sene Radar’a çıkmıştım, bu sefer de, yine Radar yakınlarında olan, Kışla Mahallesi’ndeki Şahin Tepesi’ne gitmeyi planladım. Sırasıyla Yangı, Zeytinalanı, Beyobası, Tepearası ve Eskiköy köylerinden geçerek Dalyan’a geldim. Çınaraltı’nda kısa bir mola verdikten sonra İztuzu’na doğru yoluma devam ettim. Yolda, daha önce hiç uğramadığım, “Gölbaşı Restaurant” adındaki yer dikkatimi çekti ve burada kahvaltı yapmaya karar verdim.

Gölbaşı Restaurant, İztuzu yolu üzerinde, Sülüngür Gölü’ne bağlanan kanalın kenarında, sakin ve huzurlu bir mekan. Kanalda yüzen ördekler, bahçede gezinen horozlar, tavuklar, güzel bir peyzaj, doğal yiyecekler, kibar servis… Kahvaltıda tek bir eksik, tek bir kusur yoktu.

2

Gölbaşı Restaurant

Reçelleri, zeytinleri, çeşit çeşit peynirleri, tereyağı, özellikle tandırda yaptıkları ekmekleri muhteşemdi. Daha bitmedi; söğüş salatalık, domates, sahanda yumurta, ceviz içi, çökelek, karpuz… Bu arada, çaydanlığı da jelli ısıtıcı ile getirdikleri için, çayın sıcaklığı çay bitene kadar sabit kalıyor. Benim gibi çay tiryakilerinin fazlasıyla hoşuna gideceği bir jest… Müzisyen olduğumdan mıdır bilemiyorum ama, gittiğim yerlerde çalınan müzik konusunda biraz tepkili davranabiliyorum. Müziğinordek001 sesini ya kıstırıyorum ya da mümkünse, müziği tamamen kapattırıyorum. Ya da ortamı terk ediyorum… Şehirden uzak, doğa ile iç içe bir yerdeysem, sadece doğanın sesini dinlemek isterim. Burada, müzik çalınmaması ya da lcd ekran televizyonlarda klip gösterilmemesi, Gölbaşı Restaurant’ın doğa ve huzur konseptini desteklemiş. Kahvaltımı bitirdikten sonra, orada bulunanlara memnuniyetimi dile getirdim ve teşekkür ettim. Muğla yakınlarına yolu düşenlere tavsiye ederim; muhakkak Gölbaşı Restaurant’a uğrayın.

Bu güzel kahvaltıdan sonra, Kışla Mahallesi’ne doğru yola koyuldum. Şahin Tepesi Restaurant’ın sahibi, aynı zamanda arkadaşım olan Şahin Yalçınkaya’nın, Kargıcak Koyu’nu gören, muhteşem manzaralı mekanına geldiğimde saat 5 olmuştu…

3

Şahin tepesi (Kışlacık Mh)

Seyahatimin son gecesinde, Radar’ı ve Kargıcak Koyu’nu gören bu güzel mekanın bahçesine kurduğum çadırda güzel bir uyku çektim. Gün ağardığında ise, inanılmaz bir senfoniyle gözlerimi açtım. Doğa uyanmış, kuşların ve böceklerin çıkardıkları ritmik sesler dikkatli dinlendiğinde, adeta bir armonik uyum içinde kulağıma geliyordu. Ritmler, ezgiler, kontrpuanlar, fügler… Doğanın sesinden daha güzel bir müzik olabilir mi?

Bugün izlediğim güzergah: Köyceğiz-Dalyan-Kışla Mahallesi

09.05.2013 / Perşembe

Bu güzel konserin ardından çadırımı topladım, Şahin’le vedalaştım ve Gökbel’e, Alev Gözleme’ye gittim. Sabah kahvaltımı yaparken İztuzu sahiline, Ekincik koyuna, geçtiğim yollara uzaktan bir daha baktıktan sonra, evde kalan eşyalarımı toplamak üzere Sarıgerme’ye geri döndüm. Akşam 8 buçukta kalkacak olan Ulusoy firmasının otobüsüne binmek üzere Dalaman’a gittim ve seyahatimi noktaladım.

Bu seyahatin sonunda, bisikletimin Haziran ayında yapacağım büyük seyahat için birkaç eksiği dışında hazır olduğunu, beni yolda bırakmayacağına kanaat getirdim. Yolda giderken, ön aktarıcı sorun çıkartıyordu, vites değiştirirken bazen zincir atlamıyordu. Bu yüzden, Ankara’ya gelir gelmez ön aktarıcıyı değiştirdim. Yağmurlu ve çamurlu havalarda, üstümün başımın batacağını düşünerek, ön ve arka lastiklere birer çamurluk taktım. Bisikletimin kadrosunda suluk kafesi takmak için vidalı yer olmadığından, bu sorunu halletmek için Dechatlon’dan plastik kelepçeli bir parça satın aldım. Artık uzun seyahatlere hazır, dayanıklı ve güzel görünümlü bir bisikletim var. Bakalım Haziran ayında neler olacak?

Bu seyahatle ilgili yol verileri:

1. Gün: 65 km, Dalaman-Sarıgerme-İztuzu            (02.05.2013)

2. Gün: 55 km, Sarıgerme-Gökbel-Ekincik             (03.05 2013)

3. Gün: 100 km, Ekincik-Marmaris                         (04.05 2013)

4. Gün: 77 km, Marmaris-Akyaka-Marmaris           (05.05 2013)

5. Gün: 93 km, Marmaris-Selimiye-Marmaris        (06.05 2013)

6. Gün: 100 km, Marmaris-Ula-Köyceğiz               (07.05 2013)

7. Gün: 53 km, Köyceğiz-Dalyan-Kışla Mh             (08.05 2013)

8. Gün: 52 km, Kışla Mh-Sarıgerme-Dalaman        (09.05 2013)

Toplam mesafe: 595 km

İstanbul gezileri (3)

IMG_3586r15 Kasım 2012 Perşembe İstanbul

Evde üç adet bisikletim var; yarış bisikletime şehirde binmiyorum, dağ bisikletimin kadro ve maşasını son Karagöl gezisinden sonra yeniden boyattım ama, henüz toplatmadım, eski Peugeot’mun da lastiklerini yıllardır değiştirmedim; haşat durumda ikisi de… Geçen hafta İrem’in bisikletinin ön tekerine hava bastırdığım bisikletçide bir çift 28 inch dış lastiği gözüme kestirmiştim. Fiyatı oldukça ucuz olmasına rağmen içimden bir his, bu lastikleri alırsam pişman olmayacağımı söylüyordu. Gecenin geç bir saatinde, Peugeot marka şehir bisikletimin eski lastiklerine son kez hava bastım, sırt çantamı hazırladım ve saat bir buçuk gibi evden çıkıp AŞTİ’ye gittim. Bisikleti otobüsün bagajına yerleştirdim ve ertesi sabah önce Kavacık’a geldim, sonra da servise binip saat 9’a çeyrek kala Gümüşsuyu’nda indim. Taksim Meydanı’ndan İstiklal’e, oradan Galip Dede Caddesi’ne ve devamında Yüksek Kaldırım’a gidip o bisikletçiyi bulacaktım. 15 Kasim2012 Istiklal Cd.mp4_000043870İstiklal Caddesi’nin gri, kaygan zemininde, işlerine giden insanların, dükkanlara mal getiren motorlu araçların arasında ilerlerken, 23 yıldır değiştirmediğim beyaz şeritli lastikler, o gün son kez asfalta değiyordu.

İstiklal Caddesi’nde sabahın erken saatlerinde araç trafiğine izin veriliyor olacak ki, caddede motorlu taşıt yoğunluğu normalden bir hayli fazlaydı. Dükkan sahipleri, sabah saaterinde dükkanlarının önünü, belediye ekipleri de çöplerin atıldığı caddeyi yıkadıklarından, cadde zemininde gri, kaygan, pis bir sıvı hakim. Kaygan zemine, yerlerinden oynamış yer karolarına, İstiklal Caddesi’ni boydan boya geçen tramvay rayına, insan kalabalığına ve araç trafiğine dikkat ederek, zor olsa da düşmeden, inan bisikletYüksek Kaldırım’daki İnan Bisiklet’e kadar gelebildim.

İnan Bisiklet’te iki dış lastiğimi değiştirttim, daha önce düşürmüş olduğum kırmızı arka lambamın yerine, ona uygun bir de lamba satın aldım ve hemen Galata Köprüsü’ne inip bugünkü İstanbul seyahatime başladım. Köprüden geçip Eyüp’e, oradan da Pierre Loti Tepesi’ne çıkan teleferiğin olduğu Teleferik durağına geldim. Pierre Loti’ye çıkmadan önce, Haliç kıyısındaki yeşil IMG_3548parkta biraz gezinerek yeni lastiklerimi denedim, fotoğraf çektim ve tekrar Teleferik durağına geldim. Teleferikte bakım ve onarım varmış, bu yüzden Pierre Loti Tepesi’ne mezarlığın içinden geçerek çıktım. Daha önceleri sevdiğim, Haliç manzaralı bu güzel yerden, bu gelişimde o kadar da keyif almadığımı hissettim. Hizmet ve lezzet öyle ahım şahım olmamasına rağmen fiyatların yüksek olması, yediklerimin sırf bulunduğum yerin manzarasından dolayı

pierre loti

(Pierre Loti Tepesi’nden Haliç / Şubat 2011)

lezzetliymiş gibi hissettirilmesi, sağımda solumda ellerindeki makinelerle birbirleriyle aynı fotoğrafları çekip yüksek sesle konuşarak beni kendimle baş başa bırakmayan yerli yabancı turistlerin varlığı vs sebeplerden dolayı buradan oldukça soğudum. Önceleri çok sık uğradığım İstiklal Caddesi için de aynı durum geçerli. Son zamanlarda nadiren İstiklal Caddesi’ne gittiğimi ve işim düşmedikçe buradan geçmek istemediğimi fark ettim. Bunda, şehir merkezlerinin değişmesinin, başka merkezlerin oluşmasının, entellektüel kesimin taşınmasıyla boşalan eski merkezlere, eğitim seviyesi düşük, kültürel sermaye yoksunu insanların gelmesinin, bir zamanlar kültürel faliyetlerin yapıldığı, sembol olmuş önemli mekanların kapatılmasının, tarihi binaların aslına uygun restore edilmemesinin, alışveriş merkezlerinin açılmasının vs payının büyük olduğunu düşünüyorum. Pierre Loti’de bir şeyler atıştırdıktan sonra mezarlığı takip ederek Eyüp Sultan Camii’ne inip, oradan da Eminönü’ne geçtim. Eminönü’nden saat 12:50’de kalkan Kadıköy vapuruna bindim ve Kadıköy’e gittim. 10 Kasım’daki gezimde batıya, Kuçükçekmece’ye gitmiştim; bu seferki planım ise Caddebostan sahil yolunu kullanarak doğu yönünde gitmekti.

Söğütlüçeşme Caddesi’ni takip ederek Altıyol’dan Bahariye Caddesi’ne döndüm. İnsanların ve tramvay yolunda ilerleyen araçların aralarından geçerek Küçük Moda’ya, buradan da Marmara Denizi’ni sağıma alıp, rastgele sokaklara saparak, Moda sahil yolunun yanındaki azmakbaşına ve bitişiğindeki Yoğurtçu Parkı’na paralel olan caddeyi takip ederek, Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın yanından sırasıyla Kızıltoprak, Kalamış ve Fenerbahçe’ye kadar geldim. Fenerbahçe taraftarları belki bana kızacaklar ama, Şükrü Saraçoğlu Stadı’nı, özellikle stadın son halini, bu güzel semte hiç yakıştırmıyorum. Fazla yüksek binanın olmadığı, mimari tutarlılığı, belli bir estetiği, tarzı olan, zor da olsa kendini koruyabilmiş bu güzel kıyı semtinin merkezinde böyle devasa bir binanın olmasını estetik açıdan doğru bulmuyorum.

Kalamış’a gelince sahildeki bisiklet yolunu kullanmak istedim ve bir süre bu yolda ilerlemeye çalıştım. İlerlemeye çalıştım diyorum çünkü, iki sarı çizgiyle ayrılmış ve ara sıra bisiklet yolunda IMG_3565olduğunuzu hatırlatan sevimli sarı logoların olduğu her yolun bisiklet yolu olamayacağının alamet-i farikasıymış burası! Arka arkaya kısa aralıklarla karşıma çıkan yüksek kasis ve çukurlardan o kadar bezdim ki, Ankara’da özlemini çektiğim denizi bile görmek içimden gelmedi ve hemen asfalta, normal araçların gittiği yola attım kendimi. Bir iş yapılacaksa düzgün yapılmalı! İstanbul’a bin küsür kilometre bisiklet yolu yapılacağı söyleniyor. Acaba, bu yolların IMG_3597kaç kilometresi gerçekten de bisiklet yolu olacak? Geçen hafta Bakırköy, Zetinburnu tarafındaki bisiklet yolunda da benzer sıkıntılar yaşamıştım. Yolda kasisler yoktu belki ama yolun bakımsızlığından, yolda oluşmuş çatlaklar ve çukurlardan dolayı, mesai bitiminde o işlek caddede bisiklete binmek zorunda kalmıştım. İdarecilerin yanı sıra, normal vatandaşın da bisiklet kavramına henüz yabancı olduğu, insanların sahilde yürüyüş yaparlarken bisiklet yolunu kullanmalarından, araçlarını bisiklet yolu üzerine park etmelerinden ve araçlarıyla giderlerken bisiklet yolunu tercihIMG_3570 etmelerinden anlaşılıyor. Bu da, belediyelerin bisikletlilere gösterdiği özensiz yaklaşımın tutarsız olmadığını, aslında bir şekilde desteklemiş oluyor. Uzun lafın kısası, Türk toplumu henüz bisikleti tanımıyor.

O kasisli, çukurlu bisiklet yolundan normal asfalt yola çıktım ve Caddebostan sahil yoluna kadar bu yoldan devam ettim. Caddebostan sahil yolu gerçekten de güzel bir yol. Ne kadar doğru bilemiyorum ama, bu yolun Tuzla’ya kadar gittiği söyleniyor. Eğer doğruysa, bir gün Tuzla’ya kadar gitmek isterim bu yolu kullanarak. Sahil yolu boyunca bisiklet yolu, yürüyüş yolu, bol yeşil alan ve oturup çay kahve içilecek, bir şeyler atıştırılacak yerler mevcut. Birkaç kere durdum ve birbirine benzeyen bu yerlerde molalar verdim. Yalnız, dikkatimi çekti; bir bardak taze sıkılmış portakal suyu bulamadım… Taze sıkılmış portakal suyu var mı diye sorduğumda “evet abi, var” cevabını alsam da buz dolabından cam şişede, markasını hatırlayamadığım bir meşrubat getirdiler hep. Behzat Ç dizisinde, Cinayet Büro ekibinin Ercüment Çözer’i yakalamak için İstanbul’a gelip, Bambi’de dürüm istedikleri sahne geldi aklıma… Bu arada, İdealtepe taraflarından geçerken önce, benim gibi bu güzel havayı değerlendiren iki bisikletçi ile tanışıp muhabbet ettim, çaylarını içtim, sonra da çok renkli bir sima ile karşılaştım. IMG_3571Atatürk posterleriyle, bayraklarla, boncuklarla, lambalarla, aynalarla dolu, Hint otobüslerine benzeyen bu bisikletin sahibi; Veysel amca… Böyle renkli bir bisiklet ve bu renkli bisikletin renkli sahibi Veysel amca gibi birisiyle karşılaşınca tanışmamak, muhabbet etmemek olmazdı tabii…

Veysel amcayla biraz sohbet ettikten sonra sahil yolundan gitmeye devam ettim. Bisiklet yolu, ara ara sahilden çıkıp normal yola dahil oluyor, sonra tekrar sahile bağlanıyordu. Süreyya Plajı civarından geçerken, asfalta çıktığım bir sırada arka lastiğimin patladığını fark ettim ve bir otobüs durağında durdum. Belki, tamirci buluncaya kadar beni idare eder diye lastiğe hava bastım ama fayda etmedi. Tamir setimi de yanıma almamıştım… Ne yapsam, ne etsem diye düşünürken, oradan geçen, mavi bisikletli, 55-60 yaşlarında bir abi yanıma geldi ve Maltepe’de bildiği bir bisiklet tamircisi olduğunu söyledi. İsminin Bülent olduğunu öğrendiğim yeni arkadaşımla, sohbet ede ede Maltepe’deki Aslı Bisiklet’e kadar yürüdük. Aileden eski İstanbullu olan Bülent abi, çocukluğunda Süreyya Plajı’nda denize girdiğini, bir zamanlar Kız Kulesi gibi denizde duran, kıyıya 50 metre uzakta “Bakireler Tapınağı” adındaki yapıya yüzdüklerini, Süreyya Plajı’nın nasıl güzel bir yer olduğunu anlattı. Bir zamanlar denizin içinde olan, Bakireler Tapınağı denen bu kubbeli yapıya ulaşmak için artık yüzmeye gerek yok! Deniz, betonla doldurulduğu için, bu güzel yapı, çevresinde apartmanların, büyük marketlerin, çirkin betonarme binaların olduğu bir parkın içinde artık. Kent dokusunu koruyamamayı ve vandal bir kent yönetimini, bu coğrafyada yaşayan insanların göçebe geçmişlerini unutamayıp yerleşik hayata henüz alışamadıklarının bir göstergesi olarak görüyorum.

Süreyya Plajı’ndan sonra Maltepe’ye geldik ve Aslı Bisiklet’i bulduk. Bisikletçideki tamirci, arka tekeri sökmek için bisikletimi bir askıya koymak üzereyken erken davrandım ve askıyı kontrol etme gereği duydum. Askıda, bisikletin boyasını koruyacak bir plastik kaplama yoktu… “Dur, bisikleti ben tutarım” dedim! Bisikletimi 23 sene korumuşum ben, müsade eder miyim böyle dikkatsizliklere? Neyse, tamirci işine devam etti ve dış lastiği çıkarmaya başladı… Lastikle jant arasına tornavidayı sokunca benim şalter attı ve adama, biraz sesimi yükselterek “N’apıyorsun sen, levyen yok mu senin? Oraya tornavida sokulur mu” diye çıkıştım! O anda aklıma Robert Pirsig’in “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” adlı kitabı geldi. Kitapta Pirsig, motosikletini tamire götürdüğünde benzer bir durum yaşadığını ve tamircilerin sevdiğimiz, değer verdiğimiz eşyalara neden istediğimiz özeni göstermediklerini çok güzel bir dille anlatmış. O olaydan sonra da bir sorun ile karşılaştığında, motosikletin tamirini ve muhtelif bakımlarını kendisinin yapması gerektiğine karar vermiş. Normalde yanımda tamir seti taşırım ancak, nasıl olsa “sahilden gideceğim, temiz yol, lastik patlamaz” diye düşünerek, yanıma tamir setimi almamıştım. Genelde, yolda lastik patladığında, yanımda da tamir seti olmadığı zamanlarda, hep güzel insanlarla ve güzel tesadüflerle karşılaştım. Bu ihtimali de hesaba kattığımdan, lastik patladığı zaman hayıflanmak yerine, olayı akışına bıraktım. En kötü ihtimal, bir toplu taşıma aracına biner ya da bir kamyona, kamyonete otostop çekip Kadıköy’e gelir, Çiya Sofrası’nda, belki de hiç bilmediğim bir lezzetin tadına bakıp Ankara’ya geri dönerdim. En kötü ihtimal buysa, daha iyisini düşünmeme gerek bile yoktu.

Sitemimden dolayı tamirci bana biraz bozulduysa da, yerinden kalkıp dükkandan levyesini aldı ve dış lastiği onunla çıkarıp deliği yamadı. Bu arada, yeni aldığım Bangladeş malı dış lastiklerin janttan kolay çıkmadığını, oldukça sağlam olduğunu da görmüş oldum. Her yerde 2 TL’ye yapılan küçük yama için 5TL, iç lastiğin fiyatını sorduğumda da 20 TL fiyat söyledi. Ankara’ya geldiğimde, bisikletin arka lastiğinin kendiliğinden indiğini gördüm. Lastiği çıkarıp baktığımda Aslı Bisiklet’teki tamircinin yaptığı yamanın açılmış olduğunu fark ettim. Aslı Bisiklet, fazla ücret isteyip, yaptığı özensiz işten ötürü benden sıfır puan aldı. Pit stop tamamlandıktan sonra Maltepe’den çıkıp sahil yolundan Kartal’a doğru devam ettik. IMG_3587rBülent abi, balıkçıdan çinekop alalım, temizletelim, sahilde mangalcıların birine rica eder, pişirip yeriz dedi. Daha sonra, denizlerde lüfer kalmadığı aklımıza geldi ve vazgeçtik çinekop almaktan. Maltepe’den Kartal’a kadar sahilden gidip Kartal’daki balıkçıların birinden ekmek arası uskumru aldık; sonra kesmedi, birer yarım daha aldık…

Balıkları yedikten sonra Kadıköy’e doğru yola koyulduk. Hava kararmaya başlamıştı… Ben de teknolojinin imkanlarından yararlanıp led fenerimin düğmesine bastım. Sahil yolunu takip ederek Bostancı yakınlarına kadar geldik. Bir yerde durup çay molası verdik ve tekrar yolumuza devam ettik. O günün akşamı, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’ndeki bir caz konserine gideceğim için Bülent abiyle muhabbetimizi başka bir geziye bıraktım ve gündüz geçtiğim yollardan süratle geçerek, kısa bir sürede Kadıköy’e vardım.

İstanbullu değilim, bu şehirde de yaşamıyorum ama bu büyük kenti çok uzun süredir gezip, gözlemlediğim için İstanbul hakkında söz söylemeye hakkım olduğunu düşünüyorum. İstanbul, müthiş bir kent! Yaşayan, adeta nefes alan bir kent… Bu kentin yaşamını devam ettirebilmesi için, herkesin azami özen göstermesi lazım! Tarihi dokunun korunması gerekiyor öncelikle! Şehrin tarihi dokusunun bozulmadığı semtlerine alışveriş merkezlerinin açılması, o semtleri, o semtlerdeki yaşam şeklini yok edecektir. Şehirle özdeşleşmiş tarihi sinema ve tiyatro salonlarının kapatılması ile belli bir süre sonra o salonların olduğu bölgelerde kültürel yozlaşma meydana gelecektir. Bir zamanların cazibe merkezleri, avam kültüre, yozluğa, çirkinliğe teslim olacaktır. Tarihi binaların zarar görmesine göz yumulması ya da bu binaların onarımında yetkili kişilere görev verilmemesinden kaynaklanan geri dönüşü olmayacak hasarlar, o binaların butik otel ya da avm olarak hizmet vermesi, şehri mekanikleştirecek, insanlara bu kenti sevmeleri için bir neden bırakmayacaktır. Kadıköy’deki balon gibi, kentin mimari dokusuyla adeta alay eden, çirkin, büyük, anlamsız şeylerin de, imparatorluklara başkent olmuş bu tarihi şehre gölge düşüreceği kanısındayım. Gökdelen kavramına karşı değilim, aksine yüksek binaları, kalabalık yaşam alanları için son derece gerekli ve çevreci buluyorum ama tutarlı bir mimari bütünlüğü olan eski semtlere gökdelen dikmek, o mimari bütünlüğü bozacak binalar inşaa etmek, sadece görsel çirkinlik yaratacaktır. Orman yakmadan, ağaç kesmeden, şehrin dışındaki uygun araziler üzerine, gökdelenler inşaa edilebilir ama bu binalar asla şehrin bilindik görüntüsünü bozmamalı. İnönü Stadı’nın bitişiğindeki Süzer Plaza; bence dünyanın en çirkin binasıdır! Bir elimde simit, diğer elimde bir bardak çay, vapurda etrafı seyredip, İstanbul’la hasret giderirken o çirkin binayı görmek zorunda değilim! IMG_0924rSarayburnu’ndan Galata Kulesi’ne, Karaköy’e, vapurlara bakıp, fotoğraf çekmek istediğim, güzel, içimi ısıtan güneşli bir günde Karaköy’e demirlemiş, burnu neredeyse Kabataş İskelesi’ne değen, Galata Kulesi’ne nispet yapan yükseklikteki yüzen dev oteller zincirlerini de görmek zorunda değilim! İstanbul plazalar, projeler, bilmem ne portlar kenti olmamalıydı!

Gelelim İstanbul’daki bisiklet yollarına… Proje tamamlandığında, İstanbul’da 1004 Km bisiklet yolu olacağı söyleniyor ama insanlar henüz bisikleti tanımadıklarından, bu yollar ne kadar verimli kullanılır bilemiyorum. Türkiye’nin en modern yerleşim yerlerinden biri olan Moda’da, araçlar bisiklet yolundan gidiyor, araç sürücüleri araçlarını bisiklet yoluna park ediyorlarsa, Caddebostan sahilinde spor yapanlar bisiklet yolu üzerinde koşuyorlarsa, toplumun bisiklet kavramına yabancı olduğu net olarak görülüyor. Fener ve Kalamış’ta bisiklet yollarına kasisler döşenmiş, bu yollardaki engebeler, çukurlar bisiklete binenleri daha evvel hiç IMG_3566ilgilendirmemiş, rahatsız etmemişse öncelikle toplumun bisikletle tanışması gerekiyor. Bisiklet ya da bisiklete binmek, pahalı kasklar, formalar, taytlar, outdoor giysiler giyerek, kendini toplumdan farklı göstermeye çalışmak, insanlara hava atmak değildir! Bisiklet, ebeveynler tarafından, çocukları okula motive etmek için alınan, daha sonra evin yüklüğüne kaldırılan bir karne hediyesi de değildir! Bisiklet, insanın kendisine ve çevresine değer vermesidir; güzel, kaliteli ve medeni bir yaşam biçimidir. Trafikteki araç sürücüleri, yayalar ve belediyeler, bu güzel yaşam biçimini benimsemiş iyi niyetli insanlara maksimum özeni göstermedikleri sürece, sadece yol yapmanın bir anlamı olmayacağı kanısındayım.

Tarih: 15.11.2012
Taksim Meydanı – Pierre Loti – Eminönü: 18 Km (Harita için tıklayın)
Kadıköy – Kartal – Kadıköy: 43 Km (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 61 Km