İtalya (8. Bölüm)

Yedinci bölümden devam…

Bologna 001

Sabah yola çıkmadan önce (Selva köyü)

Sabah erkenden uyandım, hazırlandım ve dün gece bana bahçesinde yer gösteren adama teşekkür etmek için evinin kapısını çaldım. Adam evde yokmuş, kapıyı annesi açtı; ben de ona teşekkür ettim. Söylediklerinden, “kahvaltı yap da öyle git” gibi bir şeyler anladım. Çay, bisküvi ve reçelle ufak bir kahvaltı yaptıktan sonra, beni konuk eden bu güzel aileyle vedalaşıp Selva köyünden ayrıldım.

Futa’dan sonra tırmanmam gereken bir geçit daha kalmıştı. Fazla yorucu olmayan Raticosa geçidini de geçip, Bolonya’ya hızlı ve rahat bir şekilde vardım. Yol üzerindeki Loiano ve Pianoro kasabalarından geçtim; Pianoro’da kısa bir mola verdim.

 

Bologna 004

Raticosa’yı çıkarken…

 

Bologna 005

Passo della Raticosa

 

Bologna 003

Passo della Raticosa

 

Bologna 006

Raticosa geçidinin bitimindeki kafe

 

Bologna 007

Floransa – Bolonya il sınırı

 

Bologna 008

Bolonya’ya doğru

 

Bologna 009

Loiano

 

Bologna 010

Bolonya’ya doğru

 

Bologna 011

Casa Cantoniera (İtalya’da şehirler arası yollarda bu evlerden çok var)

 

Bologna 012

Bolonya yakınlarında bir köprü

Bolonya harika bir şehir. Arnavut kaldırımlı caddeler, güzel taş binalar, minik minik taşlarla döşenmiş sokaklar, kiliseler, meydanlarda performans yapan müzisyenler, çeşmeler, güler yüzlü insanlar… Bolonya, Avrupa’nın en zengin ve gelişmiş bölgelerinden biri olan Emilia Romagna bölgesinin başkenti olmasına rağmen, nedense bu şehirde de çirkin gökdelenlere, plazalara ve iğrenç alışveriş merkezlerine rastlamadım. İnsan, zenginlik denen kavramı merak ediyor ve sorguluyor bu ülkede gezerken. Michelangelo’nun, Donatello’nun, Leonardo da Vinci’nin, Boticelli’nin eserleriyle estetik anlayışın oluştuğu, Rönesans’ın doğduğu, Ferrari, Lamborghini, Masserati, Ducati gibi ölümsüz markaların yaratıldığı, Giorgio Armani, Gucci, Dolce & Gabanna, Versace, Valentino gibi benim bile isimlerini hatırlayabildiğim dev isimlerin dünya modasına yön verdiği bir G8 ülkesinin zengin bir şehrinde neden alışveriş merkezleri, plazalar ve gökdelenler olmaz? Zenginiz diye bizi mi kandırıyorlar acaba?

 

Bologna 013

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 014

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 015

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 017

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 016

Fontana di Nettuno (Neptün Çeşmesi) Bologna (Bolonya)

 

Bologna 018

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 019

Bolonya

Gara gittim ve Venedik için tren bileti aldım. 11,05 Euro benim için, 3,5 Euro da bisikletim için para ödedim. Bu biletlerin iki ay geçerliliği varmış. Yani, treni kaçırınca aynı biletle bir sonrakine ya da başka bir trene binebiliyorsunuz. Tabii ki tek seferlik…

Tren biletini alınca hem biraz rahatladım hem de üzüldüm. Feribotla geçişi saymazsak, Çanakkale’den beri pedal çeviriyordum; istediğim saatte yola çıkıyor, istediğim saatte duruyor, acıkınca karnımı doyuruyor, hava kararınca da uyuyordum. Bu bilet ve biletin üzerinde yazan rakamlar, bana şehir hayatı disiplinini tekrar hatırlattı. Saat, gün, hafta, hafta sonu, bir yere yetişmek, geç kalmak gibi şehir hayatına ait kavramlar aklıma gelince, bir an için seyahatimin bittiğini düşündüm ve moralim bozuldu. Neyse, bileti alınca, gardan çıktım ve saat 16.30’a kadar Bolonya’da gezdim.

 

Bologna 020

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 022

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 021

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 023

Kilise orgu (Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna)

 

Bologna 024

Kilise orgu (Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna)

Tarih: 04.07.2014
Güzergâh: Selva köyü – Bolonya (Harita için tıklayın)
Mesafe: 55 km
Şehir içi gezinmelerle toplam: 68 km

 

Venedik…

 

16.30’da tren geldi… Bisikletimi ön vagonda bir yere bağlayıp trene bindim ve iki saatlik kısa bir yolculuktan sonra Venezia Santa Lucia (Venedik Santa Lucia) tren istasyonunda indim. Yıllardır takvim yapraklarından, ansiklopedilerden, sonraki yıllarda da internetten fotoğraflarına baktığım, görmek istediğim ama bir türlü görme fırsatını yakalayamadığım bir yer olan Venedik’e gelmiştim. Çok şanssız bir gençlik dönemi geçirdim; üniversite okuduğum yıllarda Erasmus gibi bir imkan yoktu. Şimdi üniversite öğrencileri, Erasmus’la yabancı ülkelerde okul okuyorlar, farklı insanlar tanıyorlar, vizyonlarını geliştirebiliyorlar. Üniversitede okuduğum yılları, bize verilen saçma vizyonu anlatmaya ve eleştirmeye kalkarsam sonunu getiremem. O yüzden, zararın neresinden dönülürse kârdır deyip, anlatmaya devam ediyorum.

Venedik bir adalar topluluğu… Uydu görüntüsünü, Bedri Rahmi’nin 1974’te Taşyaka Koyu’nda bir taşa çizdiği balık resmine benzetirim. Şehrin iç kısmında bildiğimiz anlamda yol, dolayısıyla da otomobil yok. Şehir merkezinde ulaşım, teknelerle ya da yürüyerek sağlanıyor ve bisiklete binmek de yasak. Kalabalığın içinde bisikletle yürümeye çalışmak, kanalların üzerindeki merdivenlerden yüklü bisikleti çıkarıp indirmek adeta bir eziyetti. Bir an evvel kalacak bir yer bulup, bisikletimi ve eşyalarımı bir yere koymak istiyordum. Birkaç tane otele fiyat sorma gafletinde bulundum; iki yıldızlı otellerin 120 Euro olduğunu öğrenince hedef değiştirip hostel aramaya başladım. 25 Euro’ya güzel bir hostel buldum. Üstelik, çamaşır makinesini kullanmak da bu ücrete dahildi. 5 Euro ekstra ücretle, akşam yemeği ve şarap veriyorlardı; ortam da çok iyiydi… Bisikletimi girişe zincirledim, eşyalarımı yukarıdaki odaya koydum, kirli çamaşırlarımı da makineye attım ve biraz rahatladım.

 

venedik001

Venedik (Venezia)

 

venedik002

Venedik (Venezia)

Akşam yemeğinde makarna ve şarap vardı. Zaten normalde çok yiyen bir insanım, her gün bisiklete de binince, 2-3 kişinin yediğini çok rahat mideye indirebilen bir canavara dönüşebiliyorum. Baktım, benim dışımdakiler çok az yiyor, üç buçuk tabak makarnayı yedim kaşla göz arasında.

Yemek masasında Amerikalı’dan, Rus’a, Cezayirli’den, Brezilyalı’ya bir sürü kişi vardı. Yemekten sonra, hep beraber Dünya Kupası çeyrek finalinde, Brezilya Kolombiya maçını izlemek üzere bir meydana -San Marco olup olmadığını hatırlamıyorum-  gittik. Maç bittikten sonra bir yerlerde içtik, muhabbet ettik; her kafadan bir ses, bir hikaye… İtalya’daki son gecem oldukça sosyaldi yani.

Bölgenin neminden olsa gerek, kuruması için dışarı astığım çamaşırlarım, sabah halen ıslaktı. Çamaşırlar kuruyana kadar hem Trieste biletini almak hem de Venedik’te gezmek için hostelden ayrıldım. Kısacık bir sürede, gezebildiğim kadar gezmeye çalıştım Venedik’i. Bu akşam Schengen bölgesini terk etmek zorunda olduğumdan, saat 12.41’deki trene bilet aldım ve kalabalık yüzünden San Marco Meydanı’na gitmeye cesaret edemedim. Yunanistan Konsolosluğu’nun kulaklarını bir kere daha çınlatarak, San Marco’yu da başka bir İtalya gezisine bıraktım.

 

venedik003

Venedik (Venezia)

 

venedik006

Venedik (Venezia)

 

venedik005

Venedik (Venezia)

 

venedik007

Venedik (Venezia)

Hostele gidip eşyalarımı topladım ve istasyona doğru gitmeye çalıştım. Daha önce de belirttiğim gibi, bu dar sokaklarda ve köprülerde, kalabalığın ortasında, elde yükle hareket etmek çok zor. Uzun lafın kısası; 12.41 trenini kaçırdım… Neyse, biletim yanmadığı için bir saat sonraki treni bekledim ve biraz daha gezinip, fotoğraf çektim.

 

venedik011

Venedik (Venezia)

 

venedik010

Venedik (Venezia)

 

venedik004

Venedik (Venezia)

 

venedik009

Venedik (Venezia)

 

venedik008

Venedik (Venezia)

 

venedik012

Venedik (Venezia)

 

venedik014

Kara kalem Venedik tablosu (Venedik’te bir sokak satıcısından)

 

venedik013

Venezia Santa Lucia tren istasyonu. Soldaki normal tren, sağdaki Frecciargento (hızlı tren)

Evet, artık Vivaldi’nin memleketinden ayrılma vakti geldi… 13.41 trenine binip, saat 15.30 civarında Trieste’de indim. Trieste’yi gezecek hiç vaktim yoktu… Bir marketten alışveriş yaptım, atm’den para çektim ve akşam saat 4-4.30 civarında da Hırvatistan sınırına geçmek için pedallara asıldım. İtalya’daki son saatlerimde de trafik işaretlerinin azizliğine uğrayıp, kendimi otoyolda buldum. Yanımdan geçen ve karşı şeritten gelen araçlar, otoyolda gitmemem için korna çalıp, beni uyarmaya çalışıyorlardı. Otoyolun etrafı kapalı olduğundan, çıkma şansım yoktu. Planım, Muggia’dan Umag’a geçmekti ama öyle bir yola sapmıştım ki tabelalarda Venezia yazıyordu. Venezia demek batı demekti ve doğuya dönme şansımın olup olmadığını bilip bilmeden, sadece bu lanet otoyoldan kurtulmak için, güneşin alnında, yokuş yukarı basabildiğim kadar basıyordum. Arkamdan birkaç tane Türk plakalı tır geçince rahatladım. Bu tırların Slovenya’ya gittiklerini düşünerek umutlandım ve basmaya devam ettim.

Umutlarım tükenmek üzereyken, bir kavşak çıktı karşıma. Tabelalar arasında Rijeka yazısını görünce; tamam dedim, doğru yoldayım! Teyit etmek için, bir sürücüye sorup Rijeka yazan yöne saptım. Otoyolun agresif ve tehlikeli hareketliliğinden çıkıp sakin, yemyeşil ve pırıl pırıl, iki şeritli bir asfalt yolda buldum kendimi. Keyfim yerine gelmişti ama gps kullanmadığımdan, sınıra kaç kilometre olduğunu bilmiyordum. Neyse, biraz daha devam ettim ve bu seyahatte İtalya’da göreceğim son yerleşim yeri olan Pesek kasabasına geldim. Kısa bir süre sonra da Slovenya’da olduğumu gösteren EU tabelalarını görünce, İtalya’dan çıktığımın farkına vardım. Önümde tam 30 kilometre vardı; sakin sakin yola devam ettim ve yaklaşık 1 saat sonra Hırvatistan’a girip, Schengen’i terk ettim.

 

venedik015

Pesek / İtalya

 

venedik016

Slovenya sınırı

 

Croatia

Hırvatistan sınırı (24 gündür, ilk kez bu kadar terledim)

Hava kararmak üzereydi, Hırvatistan sınırındaydım ve tek kelime Hırvatça bilmiyordum. Rijeka yakınlarında bir yerde çadır kurarım düşüncesiyle, körlemesine pedal çevirdim. Yolda, ara ara, üzerinde “camping” yazan, karavan, çadır sembolleri falan olan bir tabela dikkatimi çekti. Yaklaşık on beş kilometre sonra, tabelada yazan yere vardım. Orası meğerse, otel ve karavan park yeriymiş; adamların campingden anladıkları buymuş yani.

Biraz uzun oldu ama burayı anlatmadan bitirmek istemiyorum. Fiyatı uygunsa, otelde kalırım belki diye resepsiyona fiyat sordum. Resepsiyondaki görevli, “six” dedi ve parmaklarıyla altıyı gösterdi. “Gerçekten mi” diye sordum; “yes” dedi. Altı Euro’ya ahırda yatırmazlar adamı… Odayı görmek istediğimi söyledim. Odaya baktım, fena değil; internet, sıcak su falan da var… “Tamam” dedim, “kalıyorum”. Kimliğimi uzattım; parmaklarımla da göstererek, “beş Euro olur mu” diye sordum. Adam, kimliğime bakıp Türk olduğumu öğrenince, çok sevindi ve “tamam” dedi, “beş olsun” dedi. Hırvatistan bu kadar fakir bir ülke olamaz diye içimden geçirdiğim sırada, adam belgelerimi verip, parayı istedi. Ben de adama, çıkardım, beş Euro karşılığı Kuna verdim. Adam, “olmaz, bu eksik” dedi. Hesap makinesiyle içler dışlar çarptım ve adama beş Euro’nun karşılığını gösterdim. Neyse, adamın başta altı Euro dediği, meğerse altmış Euro’ymuş. Dolayısıyla, beşi de elli olarak anlamasına şaşmamak lazım. “Sixty” ile “sixteen” karışabilir, ona tamam ama “six” ile “sixty”yi ve “five” ile fifty”yi de bir zahmet karıştırma di’ mi? Bir yanlışlık olduğu belliydi ama yine de şansımı denemek istedim. Bu arada, şehir dışındaki sıradan bir otelin geceliği 60 Euro ise Split gibi, Dubrovnik gibi turistik yerlerdeki oteller kim bilir nasıldır?

Otelin restoranında pizza yedim ve çadır kuracak yer bulmak için tekrar yola koyuldum. Jurdani kasabasına geldiğimde, bir pansiyonun bahçesine çadırımı kurdum -tabii ki izin alarak- ve bu hareketli güne noktayı koydum.

Tarih: 05.07.2014
Güzergâh: Trieste (İtalya) – Jurdani (Hırvatistan) (Harita için tıklayın)
Mesafe: 80 km

Hırvatistan macerası, bir sonraki bölümde…

Reklamlar

İtalya (4. Bölüm)

Üçüncü bölümden devam…

İtalya’daki beşinci günümün sabahında, Napoli’ye gitmek üzere Pompei’den ayrıldım. Pompei’den Napoli’ye kadar olan 23 kilometrelik yol çok rahatsız etti beni. Yolun büyük bir kısmı taş ve Arnavut kaldırımı, taşların olmadığı yerler ise bozuk asfalt… Yol çok kötü olduğundan, akortlar bozulmasın diye yavaş gitmek zorunda kaldım. Yavaş gidince süre uzadı ve havanın da ısınmasıyla inanılmaz eziyetli bir yolculuk oldu. Napoli’nin girişinde başlayan tramvay yolunda, rayların arasının asfalt olduğunu fark ettim ve taş yoldan gitmemek için, zaman zaman arkamdan tramvay gelmesine rağmen, şehir merkezine kadar bu yolu kullandım.

Neyse, artık Napoli’deydim; Barletta tren istasyonundaki memuru dinlemeyip, buraya kadar bisikletle geldim ve taş yol, bozuk asfalt vs hiçbir şey keyfimi bozamazdı. Napoli inanılmaz güzel bir şehir; farklı bir ruhu ve dokusu var. Kelimelerle nasıl anlatacağımı bilemiyorum; janti değil, oldukça serseri, underground bir yer burası. Bulvarlarında, caddelerinde, sokaklarında epey bi’ gezindim. “Castel Nuova”, “Galleria Umberto”, “Basilica Reale Pontificia di San Francesco di Paula” inanılmaz mimari yapılar.

Napoli fotoğrafları…

napoli001city

Napoli’den Vezüv Yanardağı

napoli016city

Napoli

napoli004city

Napoli

napoli005galleria-umberto

Galleria Umberto (Napoli)

napoli006galleria-umberto

Galleria Umberto (Napoli)

napoli007galleria-umberto

Galleria Umberto (Napoli)

napoli013galleria-umberto

Galleria Umberto (Napoli)

napoli002-castel-nuovo

Castel nuovo (Napoli)

napoli003castel-nuovo

Castel nuovo (Napoli)

napoli014castel-nuovo

Castel nuovo (Napoli)

napoli015castel-nuovo

Castel nuovo (Napoli)

napoli008stazione-di-napoli-mergellina

Stazione di Napoli Mergellina (Napoli)

napoli009basilica-reale-pontificia-di-san-francesco-di-paula

Basilica Reale Pontificia di San Francesco di Paula

27 Haziran Cuma akşamı Roma’da olmam gerekiyordu; Warmshowers sitesinden tanıştığım bir ailenin evinde kalacaktım. Bu yüzden de öğleden sonra Napoli’den ayrıldım. Pozzuoli, Castel Volturno ve Mondragone’den geçerek, akşam dokuz civarı, Scauri’de bir kamp alanına çadırımı kurdum.

napoli012

Napoli çıkışındaki tüneldeki bisiklet yolu. Hayatımda ilk kez, bir tünelden geçerken tedirgin olmadım.

napoli010castel-dellovo

Castel dell’ovo (Napoli)

napoli011canale-vico-patri

Canale Vico Patri (Campania)

Napoli’den sonra yaklaşık yirmi kilometre daha taş yoldan gittim ve o yirmi kilometre, sabahki eziyetin üzerine adeta tuz biber ekti. Napoli’de gezdiğim sırada dinlendirdiğim şişlikler ve yaralar, yoğun titreşimle tekrar kendilerini hatırlattılar. Düzgün asfalta çıktığımda, mutluluktan uçuyordum neredeyse…

Castel Volturno ve Mondragone civarında, yol üzerinde çok fazla Afrikalı ve Hintli vardı. Yol kenarlarında, ceplerde sık sık karşılaştığım Afrikalı hayat kadınlarının, yayan ya da bisikletle dolanan fedailerinden biraz tedirgin olmuştum. Bu insanlar, Afrika’dan Sicilya’ya teknelerle kaçan, sonra da sığınmacı olarak İtalya’ya yayılan Afrikalılar’dı. İtalya hükümeti, Afrikalılar’ın sığınmacı olarak ülkelerinde yaşamalarına izin veriyor ama resmi olarak çalışmalarına izin vermiyormuş. Bu yüzden de ya tarlalarda çalışıyorlar, ya hediyelik eşya satıyorlar ya da şehirler arası yollarda kendilerine müşteri buluyorlar.

Napoli ile Roma arasındaki yolun geneli düz ve sıkıcıydı; bu yüzden de bazen, yolda gördüğüm bisikletçilerle yarışıp, seyahatime heyecan katıyordum. “Lago di Patria” diye bir gölün fotoğrafını çektiğim sırada, yanımdan geçen veteran bir bisikletçiye, Castel Volturno’ya nereden gidileceğini sordum. Adam, hızlıca tarif etti ve antrenmanına devam etti. Ben de orada bir müddet oyalandıktan sonra adamın tarif ettiği yoldan devam ettim. Çok uzaklardan o adamı tekrar gördüm ve “acaba ona yetişebilir miyim, acaba onu geçebilir miyim, acaba hızı nedir, aramızdaki mesafe kapanır mı” gibi sorular dolaşmaya başladı kafamın içinde. Sonra, sıkı bir depar attım ve yaklaşık on dakika sonra adama iyice yaklaştım. Kameramı ayarladım, adamı geçmeye karar verdiğimde de bastım deklanşöre (Dakika 1.27). Arkamdaki yükle adamı geçince, adam sinirlendi ve peşimden gelmeye başladı. Ben önde, adam arkada, iki boy farkla bir süre devam ettik. O hızla, önüme çıkan kavşakta durmayıp kırmızıda geçerek, adamla arayı daha da açarım diye niyetlendim ama aynı çakallığı o da yaptı ve kısa bir süre sonra sağrımda belirdi. Sonunda beni geçti… Bu sefer de ben hırslandım ve enerji depolarımdaki tükenmekte olan son kaloriyi de yakarak, adamı yine geçtim. Bırakmaya niyetim yoktu ama o kadar yükle daha fazla yarışamayacağım da ortadaydı. Sonra, adam beni yine geçti… Baktım ara yavaş yavaş açılıyor, hemen büfe gibi bir yere girdim, tatlı bir şeyler yedim ve yarışa son verdim.

Bu eğlenceli yarıştan sonra, başka da ilgi çeken bir şey olmadı. Mondragone’den çıkana kadar ayağımı yere bile değdirmedim. Mondragone’den sonra ortam biraz daha güven verdi ve Campania ile Lazio bölgelerinin sınırını çizen Garigliano nehrinden yaklaşık 5 kilometre uzaktaki “Camping Chalet Azzuro”ya çadırımı kurdum.

Güzergâh: Pompei – Napoli – Scauri (Harita için tıklayın) 
Mesafe: 130 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

 

İtalya (3. Bölüm)

İkinci bölümden devam…

İtalya’daki üçüncü günümdü ve ilk günkü hayal kırıklığı, yerini neşeli bir ruh haline bırakmıştı. Ana yoldan içeride ve tepede olan Regio Tratturo’dan ayrıldıktan sonra, çok dik bir yokuştan inerek, önce demiryoluna, oradan da Ariano Scalo ve Accoli’den geçip Martiri’de tekrar ss90 karayoluna bağlandım. Artık Campania bölgesindeyim ve yol, Puglia bölgesine göre daha keyifli… Puglia; düz, çorak ve çok sıkıcı gelmişti bana. Campania’da ise, dağ anlamına gelen “Monte” ön adlı köy ve kasaba isimleri bile var. Puglia’ya göre daha yeşil, inişi, çıkışı ve virajı bol bir bölge burası.

 

4.gün 001

Ariana Scalo yakınları (Puglie)

 

4.gün 004 (bisikletci)

Montemiletto yakınlarında tanıştığım bisikletçi. (Campania)

 

4.gün 005 (dik yokus)

İtalya seyahatim boyunca, çıktığım en dik ikinci yokuş. Montemiletto yakınları (Campania)

 

4.gün 002 (Pratola Serra)

Pratola Serra (Campania)

 

4.gün 003 (Pratola Serra)

Pratola Serra (Campania)

Martiri’den sonra sırasıyla Ariana Irpino, Grottaminarda, Venticano ve Pratola Serra’dan geçerek Avellino’ya geldim. Regio Tratturo’dan öğlene doğru ayrılmam ve Avellino’ya kadar çok dik yokuşların olması, bana zaman kaybettirmişti. Avellino’da kalsam mı kalmasam mı diye düşünürken, hava kararmadan Monteforte Irpino köyüne kadar gitmeye, geceyi orada geçirmeye karar verdim. Monteforte’ye, tahmin ettiğimden çok daha kısa sürede varınca, Nola şehrine doğru yola devam ettim. Monteforte’den sonra deniz seviyesine kadar hep iniş vardı ve yaklaşık 25 kilometre mesafeyi çok kısa sürede alarak Nola’ya vardım. Bu arada, hava hâlâ kararmamıştı.

4.gün 006 (Monte Forte yolu)

Monte Forte yolu (Campania)

 

4.gün 007 (Monte Forte yolundan)

Monte Forte yolundan

 

4.gün 008 (Monte Forte)

Monte Forte Irpino (Campania)

Yola çıkmadan önce biraz İtalyanca çalışmıştım ve günlük konuşmaları kolaylıkla kıvırabileceğimi zannediyordum. Oysa yanılmışım… Telaffuzu kolay gibi görünse de, şarkı söyler gibi konuşulan bir dil İtalyanca. İtalyanlar’la dümdüz, vurgusuz, melodisiz konuşursanız, hele bir de çok acemiyseniz; yandınız. Neyse, nerede kalmıştık? Evet, Pompei yakınlarında bir şehir olan Nola’ya gelmiştim. Nola’da gezinirken, yolda bir grup genç gördüm ve onlardan birinin İngilizce konuşacağını düşünerek, Pompei’ye hangi yoldan gidileceğini sordum. Çocuğun verdiği cevap:

– Pompei? Is it a restaurant?

“Restoran değil; şehir” dedim. “Città, città… ”

– Città? Haaa, Pommpeeeyy…

Daha gideceğim şehrin adını bile doğru telaffuz edemezken, İtalyanca’yı nasıl konuşacaktım acaba? Ama bende de suç yok; çünkü İngilizce, İtalyanca’ya göre daha düz konuşulan bir dil ve cümleye düz başlayıp, cümlenin sonuna melodik bir “Pommpeeey” eklemek, çok doğruymuş gibi gelmiyor bana. Haliyle, soruyu da İtalyanca sormam gerekiyordu ama bu sefer de kendileri gibi konuştuğumu zannedip, kalabalık cümlelerle cevap veriyorlardı ve bana da sadece dinlemek kalıyordu. Sıcakkanlı, yardımsever ve iyi niyetli insanlar olduklarından, cümlelerini bölüp, onlara saygısızlık yapıyormuşum gibi görünmek de istemiyordum.

Yol sorduğum genç, bana bir yerler tarif etti ama Pompei şehrine giden yolu bulamadım. Yolumu bulmaya çalışırken, bisikletli genç bir kadın, kendisini takip etmemi ve Pompei’ye giden yol ayrımına kadar beni götürebileceğini söyledi. Artık hava kararmıştı; kalacak yer bulmam gerekiyordu. Bir benzinliğe, daha sonra da pizza yapan bir yere girdim, oradakilerle konuştum; beni bir otele yönlendirdiler. Dedikleri otele gittim ve tahmin edeceğiniz üzere, fiyatta anlaşamadım. Resepsiyondaki kadın, bana başka bir otelden bahsetti, belki oranın daha ucuz olabileceğini söyledi. Gecenin karanlığında, eski ve bakımsız binaların olduğu ıssız bir yerde, pili bitmek üzere olan farımın aydınlattığı loş ışıkla otel arıyordum. Tesadüfen, Via Constantinopoli (İstanbul Caddesi) diye bir yola saptım ve bu yoldan biraz devam ettim. Kısa bir süre sonra, çevresi beton duvarla çevrili, büyük bir bahçe gördüm ve içinde otel olabileceğini düşünerek bahçenin kapısını aradım. Duvarı takip ederek kapıyı buldum, içeri girdim. Kocaman bir bahçe içinde iki katlı, yüksek tavanlı, büyük bir bina, ortada dev bir haç… Otel ararken kilise bulmuştum; şansımı burada denemek istedim ve kiliseye girdim. Kimse yok mu diye bakınırken bir rahip yanıma geldi ve ne istediğimi sordu bana. Kalacak yerimin olmadığını, kilisenin bahçesine çadır kurmak istediğimi söyledim. Rahip, başka bir arkadaşına da danıştı ve o gece orada kalmama izin verdiler. Daha sonra, içinde banyosu da olan temiz bir tuvalet gösterdiler ve tuvaletin anahtarını bana verdiler. Tuvalet dediğime bakmayın; otellerde böylesi zor bulunur. Sıcak su, duş, çeşit çeşit sabunlar, şampuanlar; yok yoktu…

O hafta, kilisede toplantı gibi bir şey varmış ve İtalya’nın birçok şehrinden gelecek olan rahipler bu kilisede toplanacaklarmış. Roma’dan gelen bir rahiple uzun uzun sohbet ettik. Adam güzel İngilizce konuşuyordu ve çok sakin biriydi.

4.gün 001 (Piazzola kilise)

Comunità Missionaria di Villaregia – Piazzolla di Nola

 

4.gün 002 (Piazzola kilise)

Comunità Missionaria di Villaregia – Piazzolla di Nola

Tarih: 24.06.2014
Güzergâh: Ariana Irpino – Nola – Piazzola (Harita için tıklayın)
Mesafe: 101 km
Şehir içi gezinmelerle birlikte: 104 km

4. Gün:
Pompei şehrine doğru…

25 Haziran sabahı çadırımı, çantamı topladım, bisikletime yükledim ve rahiplere teşekkür etmek için kilise binasına girdim. Kilisedekiler bana çay, bisküvi ve peynir ikram ettiler. Kahvaltımı yapıp rahiplere teşekkür ettikten sonra seyahatimin önemli hedeflerinden biri olan Pompei antik kentine doğru yola koyuldum. İstanbul Caddesi’nden sonra sırasıyla Piazzolo, San Guiseppe Vesuviano ve Terzigno’dan geçerek, yıllardır merak ettiğim, Pink Floyd’un efsane filmi “Live at Pompeii”nin çekildiği şehre geldim.

4.gün 004 (San Guiseppe Vesuviano civari)

San Guiseppe Vesuviana

İtalya’daki hemen hemen tüm yerleşim yerlerinde olduğu gibi, Pompei’de de korunmuş bir tarih ve inanılmaz güzel mimari yapılar var ama benim burayı hedef olarak belirlememdeki asıl sebep, sadece mimari yapı görmek değildi. Yaklaşık iki bin sene önce, Vezüv’ün patlaması sonrasında ölen canlıların, taşlaşmış bedenlerinin de sergilendiği antik kenti görme fikri, Pompei’yi diğer şehirlere göre daha gizemli kılıyordu benim için. Pompei antik kentinin, Pink Floyd hayranı birisi için ne anlama geldiğini söylememe de gerek yok sanırım…

 

4.gün 003 (Circumvesuviana)

Circumvesuviana (Pompei tren istasyonu)

 

4.gün 005 (Pompei tren istasyonu)

Circumvesuviana (Pompei tren istasyonu)

Pompei, küçük ama çok güzel bir şehir… Şehir merkezinde biraz dolaştım, fotoğraf çektim, bir yerde bir şeyler atıştırıp, fazla vakit kaybetmeden antik kente gittim. Bisikletle içeriye almıyorlarmış… Bisikletimi dışarıda bir ağaca bağladım, çantalarımı emanete bıraktım ve içeri ancak bu şekilde girebildim.

4.gün 006 (Pompei)

Pontificio Santuario della Beata Vergine del Santo Rosario di Pompei

İlk önce “Live at Pompeii”nin çekildiği amfi tiyatroyu gezdim. Yola çıkmadan önce, Pompei amfitiyatrosunda “Echoes” çalmak gibi bir niyetim vardı ve maalesef yanımda gitarım olmadığından, Ipod’un bir gitar uygulamasıyla bu parçayı temsilen çalıp kaydettim. Aslında, gitarı olan birisini görseydim, gitarı ödünç alır, “Echoes”u gerçek gitarla çalardım ama orada olmak bile yeterliydi benim için.

4.gün 007 (Pompei antik kenti)

Amfitiyatro (Pompei antik kenti)

4.gün 008 (Pompei antik kenti)

Amfitiyatro (Pompei antik kenti)

4.gün 022 (Pompei antik kenti)

Amfitiyatro (Pompei antik kenti)

Harita ve çevredeki tur rehberlerinin yardımlarıyla, ancak dört saatte gezebildim bu büyüleyici antik kenti. Akşam saat 5 civarında antik kentten çıktım ve Pompei çıkışındaki Spartacus Camping’e çadırımı kurdum. Eşyalarımı nizamiyeye bırakıp, Vezüv çevresindeki mahallelerde gezindim. Vezüv’ün çevresi, bana biraz Galata’yı, Tophane’yi, Karaköy’ü, Dolapdere’yi ve Tarlabaşı’nı anımsattı.

 

Pompei fotoğraflarına devam…

 

4.gün 013 (Pompei antik kenti)

Pompei antik kenti

 

4.gün 015 (Pompei antik kenti)

Pompei antik kenti

 

4.gün 017 (Pompei antik kenti)

Pompei antik kenti

 

4.gün 018 (Pompei antik kenti)

Pompei antik kenti

 

4.gün 009 (Pompei antik kenti bahce)

Pompei antik kenti

 

4.gün 010 (Pompei antik kenti bahce)

Pompei antik kenti

 

4.gün 011 (Pompei antik kenti bahce)

Pompei antik kenti

 

4.gün 012 (Pompei antik kentinden Vezuv)

Pompei antik kenti’nden Vezüv Yanardağı

 

4.gün 014 (Pompei antik kenti)

Pompei antik kenti

 

4.gün 019 (Pompei antik kenti, kopek)

Pompei antik kenti (Köpek)

 

4.gün 020 (Pompei antik kenti, hamile kadin)

Pompei antik kenti (Hamile kadın)

 

4.gün 021 (Pompei antik kenti, adam)

Pompei antik kenti (Adam)

Tarih: 25.06.2014
Güzergâh: Piazzola – Pompei (Harita için tıklayın)
Mesafe: 25 km
Gezinmelerle toplam mesafe: 36 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

İtalya (2. Bölüm)

Birinci bölümden devam…

Napoli’ye gitmek için yol sorduğum kişiler, beni Foggia’ya yönlendirseler de yolu uzatmamak için Foggia’ya gitmedim ve önce Cerignola’ya, oradan da Orta Nova’ya gelip “ss110” yolunu takip ederek Bovino yakınlarında, Foggia’dan gelen ss90 karayoluna bağlandım.

4

Üzüm bağları (Bovino civarı)

 

Casa Cantoniera (ss90 Karayolu)

Casa Cantoniera (ss90 Karayolu)

Orta Nova ile Bovino arasında kuvvetli bir rüzgâr vardı ve Bovino’ya gelene kadar çok zorladı beni. Savignano kasabasından geçtiğim sırada, tabelasında “Panificio Maraia” yazan, vitrininde güzel ekmek çeşitleri olan, şirin bir fırın gördüm. Burayı merak edip içeri girdim… Birkaç tane küçük pizza aldıktan sonra fırın sahibi Antonio ile uzun uzun sohbet ettik. Antonio, Napolili bir mimarmış; güzel İngilizce konuşuyordu. Napoli’ye has bir tatlı kurabiye olan “Sfogliatella” ikram etti bana. Sonra, Savignano yakınlarında Regio Tratturo diye bir çiftlikten bahsetti ve orada kalmak istersem çiftlik sahibini arayabileceğini söyledi. Böyle bir teklife hayır demek mümkün olabilir miydi?

Antonio 001

Antonio Guerra ve oğlu George

 

Antonio 002

George Guerra

Antonio’nun bahsettiği çiftlik, Savignano’dan 8 kilometre uzakta, tepe gibi bir yerdeydi. Yol ve manzara, akşam güneşiyle daha da güzel görünüyordu.

Reggioya giderken001

Reggio Tratturo’ya giderken…

 

Reggioya giderken002

Reggio Tratturo’ya giderken…

Çiftliğin sahipleri, dedelerinden kalma eski bir çiftlik evini restore ederek lüks bir butik otel haline getirmişler. Şaraplarını, likörlerini, zeytinyağlarını kendileri yapıyor, yetiştirdikleri organik ürünlerle hazırladıkları muhteşem yemekleri, müşterilerine sunuyorlar.

Regio Tratturo002

Reggio Tratturo çiftliğinin sevimli köpekleri.

Çiftlik sahipleriyle ve daha sonra gelen misafirlerle beraber yediğimiz akşam yemeğinde “Cicerchie e Borragine”, “Cavatelli”, domuz rosto, kırmızı şarap ve de kestane likörü vardı. Zeytinyağlı börülce yemeğiyle, lezzet olarak biraz da favayı andıran “Cicerchie e Borragine”, baklaya benzeyen bir bitkinin tohumlarından yapılıyor. Harika bir lezzet; tavsiye ederim. “Cavatelli” ise, İtalya’da spagetti dışında yapılan birçok makarna çeşidinden sadece bir tanesi. Spagettiden daha kalın, parmak boyundaki bu makarnayı domates sosu ve rendelenmiş parmesan ile servis ediyorlar. Oldukça lezzetliydi; çok beğendim. Rosto ve kırmızı şarap da güzeldi ama kestane likörü gecenin en unutulmazıydı diyebilirim.

 

Regio Tratturo003

Akşam yemeği

 

Regio Tratturo001

Akşam yemeği

Bu muhteşem akşam yemeği ve keyifli muhabbetten sonra güzel bir uyku çektim. Sabah duş aldım, çantamı hazırladım ve kahvaltıya oturdum. Şunu belirteyim; İtalyanlar’ın kahvaltısı bizimkine göre çok sade… Genel olarak; tatlı kurabiyeler, bisküviler, kruvasan, Selanik gevreğine benzeyen biscotti, süt, kahve, çay gibi şeyler oluyor kahvaltıda. Çiftlikteki kahvaltı, standartlarıma göre çok sade olsa da yine de oldukça hoştu ve doyurucu sayılabilirdi. Belki de gün içinde yorulacağımı düşünüp, miktar ve çeşit olarak biraz torpil yapmış olabilirler.

 

Regio Tratturo005

Restoran

 

Regio Tratturo006

Mutfak

Ve maalesef, Regio Tratturo’dan da ayrılma zamanı da geldi. Beni bu güzel çiftlikte misafir ettikleri, bana harika bir gece yaşattıkları için çiftliktekilere teşekkür ettim, Yunanistan Konsolosluğu’nun kulaklarını bir kere daha çınlattım ve üzülerek çiftlikten ayrıldım.

Tarih: 23.06.2014
Güzergâh: Canosa – Cerignola – Bovino – Savignano – Ariana (Harita için tıklayın)
Mesafe: 99 km
Yol aramalar ve gezinmelerle birlikte: 105 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

İtalya (1.Bölüm)

“Balkanlar, İtalya, Adriyatik ve Dalmaçya kıyıları” yazısının devamı…

Sabah gemide gezinirken, kumarhanede kimsenin olmadığını fark ettim. Kumarhaneye girdim, elektronik cihazlarımı şarj etmek için prize taktım, İtalyanca notlarımı son kez gözden geçirdim. Bu arada güneş doğmuş, İtalya kıyıları da uzaktan yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı. Limana varmaya yakın, otoparka indim, bisikletimi çözdüm, çantalarımı kontrol ettim ve beklemeye başladım. On bir saatlik sıkıcı deniz yolculuğunun, nihayet sonuna gelmiştim. Gemi limana yanaştı, kapı açıldı ve pasaport kontrolü için gümrük bölümüne gittim. Yunanistan sınırında gördüğüm çirkin muameleyi görmediğim gibi, aksine, son derece güler yüzle karşıladı beni gümrükteki görevli. Bisikletime ve çantalarıma şöyle bir baktı ve hoş geldiniz dedi. Bir gezginden ne zarar gelirdi ki zaten?

Evet, artık Bari’deydim. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen hava sıcaktı; uykusuz ve de yorgundum. Bari’de biraz gezindim önce; tanımaya çalıştım bu yeni gördüğüm şehri. Sonra bir kafede oturdum, bir şeyler atıştırdım, internete girdim… Fiyatlar oldukça yüksekti; üstelik dışarıda oturmak, içeriye göre daha da pahalıydı. Sıcak havada “içeride bunalırım” düşüncesiyle dışarıda oturduğunuzda, içeride 2 Euro olan sallama çaya, 3-4 Euro civarında bir fiyat ödemeniz gerekiyor. Pizzaya ve diğer yiyeceklere hiç girmiyorum.

 

Bari003

Bari sokakları

 

 

Bari002

Bari’de bir sokak

 

 

Bari007r

Bari sokakları

 

 

bari

Bari

 

 

Bari004

Teatro Margherita (Bari)

 

 

Bari005

Teatro Margherita (Bari)

 

Vizem yeterli olsaydı, bu güzel şehirde birkaç gün kalırdım ama, maalesef iki hafta sürem vardı ve İtalya’daki ilk hedefim olan Napoli yakınlarındaki Pompei antik kentine gitmem gerekiyordu. Şehirde biraz daha gezinip fotoğraf çektikten sonra Napoli’ye gitmek üzere yola koyuldum. Evet; asıl komedi de bundan sonra başlıyor.

Bari’den çıkmadan önce, yolda birkaç kişiye, Napoli’ye hangi yoldan gidileceğini sordum. Değişik cevaplar geldi; trenle git diyen oldu, gitme diyen oldu, gidemezsin diyen oldu, oraya gidilmez diyen oldu… Sonunda Motosikletli birisi, kendisini takip etmemi ve gösterdiği yoldan gitmemi söyledi. Bari’den çıktıktan sonra, deniz kıyısını takip ederek, motosikletli adamın gösterdiği yolda bir müddet devam ettim, sonra garanti olsun diye bir kişiye yol sorma gafletinde bulundum. Yol sorduğum yaşlı adam, farkında olmadan beni Bari’ye yönlendirmiş. Bizde Ankara Asfaltı, Samsun Asfaltı, Londra Asfaltı, İzmir Caddesi gibi sokak ve cadde isimleri olur ya; Bari’de de Via Napoli diye bir cadde varmış ve amca haklı olarak, benim üç yüz kilometre uzaktaki Napoli’ye bisikletle gitmek isteyeceğimi tahmin edememiş. Yaşlı adamın dediğini yaptım ve bir de ne göreyim? Bari’ye gelmişim yine… Neyse, ana yolu buldum ve Trani’ye kadar gittim. Trani’de, meydan gibi bir yerde güzel bir bit pazarı vardı. Bit pazarları önemlidir benim için… Seyahate çıktığımdan beri gördüğüm ilk bit pazarıydı burası ve biraz gezindim tabii.

Trani003

Bit pazarı (Trani)

 

Trani002

Bit pazarı (Trani)

Sonra, iki haftanın bana yetmeyeceğini düşünerek gara gittim ve Bari Napoli arasında vakit kaybetmemek için Napoli’ye trenle gitmeye karar verdim. Günlerden Pazar’dı ve gişeler de dahil olmak üzere, her yer kapalıydı. Bilet almak için, gardaki otomatik makinelere yöneldim. Regionale ve Intercity kavramlarıyla, işte bu sırada tanıştım. Regionale biraz daha ucuz gibi görünse de, Napoli’ye gitmek için 3-4 şehirde aktarma yapmam gerekecekti ve her birine ayrı ayrı bilet aldığımda, bana daha pahalıya mal olacaktı. Ben de Intercity treni için yaklaşık 30 Euro ödeyerek Napoli’ye bilet aldım ve trenimin gelmesini bekledim. Tren geldi, bir vagona yöneldim ve… O da ne? Tren görevlisi bisikletimi trene alamayacağını söylemeye çalışıyordu.

“No bici, no bici, no bicicletta, noooo…!”

Adamla yaşadığımız hararetli tartışmanın sonrasında, tren hareket etti ve ben de o kadar eşyayla garda kalakaldım. İngilizce bilen birisi; İtalya’da buna benzer durumların sık yaşandığını, Barletta’daki nöbetçi gişe memurundan, belki bilet paramı geri alabileceğimi söyledi bana. Kendisine teşekkür ettim ve Barletta’ya doğru hareket ettim.

Barletta’ya gelir gelmez, hemen tren istasyonunu buldum ve nöbetçi gişe memuruna derdimi anlatmaya çalıştım. Memurun İngilizce konuşuyor olması da büyük bir şanstı benim için. Yabancı olduğumu, trenlere bisikletin alınmadığını bilmediğimi, bilet aldığım yerde bisikletin trene alınmaması ile ilgili bir uyarı vs olmadığını söyledim ve 30 Euro’yu geri istedim. Treni kaçırdığımı ve bana para iadesi yapamayacaklarını söyledi görevli. Treni kaçırmamıştım oysa… Yaklaşık 40 dakika, belki de daha fazla bir süre, adamla bunu tartıştıysak da paramı geri alamadım. Tartışmanın sonunda bana bir dilekçe imzalattı. Dilekçeyi gar müdürüne ileteceğini söyledi. Eğer onlar onaylarsa, para hesabıma yatacakmış. “Regionale” trenlere bisiklet alınıyormuş ve bu trenlerden biriyle Napoli’ye gitmemi önerdi adam. Bir sürü aktarma yapacaktım, ekstra para, saatlerce yol; sinirim de bozulmuştu… 30 Euro para kaybedip üzerine bir o kadar daha para harcamak istemedim ve saat çok geç olmadan Barletta’dan ayrıldım. Bu arada, İtalya’nın bütün şehirlerinde, köylerinde, kasabalarında olduğu gibi Barletta’da da muhteşem bir mimari var ve tarih burada da korunmuş. Zamanım kısıtlı olduğu için bu güzel şehirde de fazla kalamadım.

İtalya’daki ilk günümde biraz hayal kırıklığına uğramıştım. Her yer kapalıydı; bütün dükkânların, akaryakıt istasyonlarının, marketlerin kepenkleri inmiş, neredeyse yaşam belirtisi yoktu ve moralim çok bozulmuştu. Napoli batıda olduğu için, kafama göre bir yoldan batıya döndüm ve öylece pedal çevirdim. Yaklaşık 25 kilometre sonra Canosa di Puglia şehrine vardım ve burada kendime kalacak yer aradım. Otellerin gecelik fiyatları 75 Euro civarındaydı. Benim için oldukça yüksek bir rakamdı ve başım her sıkıştığında otelde kalmak, üstelik pahalı otellerde kalmak, bu seyahatin felsefesine de tersti .

Fiyat sorduğum otellerden biri, beni yakınlardaki “Villa Caracciolo” adlı restorana yönlendirdi ve oradakilerin bana yardım edebileceklerini söyledi. Adamın dediği restorana gittim… Oldukça lüks bir mekandı; böyle bir yer beklemiyordum açıkçası. Mekanın sahibi, tarihi bir binayı restore edip, lüks bir restoran yapmış. İçeri girdim, restoranda çalışanlarla tanıştım. Çok iyi, neşeli ve samimi insanlardı… Beraber pizza yedik, bira içtik, uzun uzun sohbet ettik. Bana yer bulmak için geç saatlere kadar uğraştılar, yakınlarını, arkadaşlarını vs aradılar. Belki istedikleri gibi bir yer bulamadılar ama iyi niyetlerini, yardım çabalarını, en önemlisi de güzel muhabbetlerini hayatım boyunca unutmayacağım ve kendilerini sevgiyle anacağım.

Gecenin on bir buçuğunda, restoranın yakınlarındaki bir parkın güvenli olduğunu, oraya çadır kurabileceğimi söylediler. Restoranda çalışanlardan biri, motosikletiyle bana yol gösterdi ve dedikleri parka gittik. Bir ağacın altına çadırımı kurdum ve sabaha kadar deliksiz bir uyku çektim. Gece restorandan ayrılmadan önce, çantama balık konserveleri, şişe şişe su, ekmek vs koydular ısrarla. Hayal kırıklığıyla başlayan İtalya macerasının ilk gününde, bu güzel insanlarla karşılaşmak moralimi düzeltmişti.

Sabah olunca tekrar restorana gittim, arkadaşlarla vedalaştım ve Napoli’ye gitmek üzere yola koyuldum.

 

1

Sabah hazırlığı (Canosa di Puglia)

 

 

2

Giosuè Gilberto

Danilo Vurchio’ya, Giosuè Gilberto’ya, İtalya’da yediğim en güzel pizzayı yapan Antonio Mansi’ye ve ismini hatırlayamadığım diğer arkadaşlara selamlar, sevgiler… (Saluti e auguri ai miei amici Danilo Vurchio, Antonio Mansi, Giosuè Gilberto e gli altri …)

Tarih: 22.06.2014
Güzergâh: Bari – Trani – Barletta – Canosa (Harita için tıklayın)
Mesafe: 92 km
Şehir içi gezinmelerle birlikte: 107 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın