Edirne – Kırklareli – Burgas

İkinci bölümden devam…

19.06.2015

Saat 14.15 gibi Edirne’den ayrıldım. Edirne çıkışındaki sapaktan Kırklareli yönüne dönmek yerine, sapağı kaçırıp yola devam ettim. Daha sonra, Kırklareli’ne nereden gideceğimi sormak için, yol üzerindeki Sazlıdere Shell istasyonuna girdim. Burada beni, bisikletçi bir dost, Erdem Ersöz karşıladı. Kendisi bisiklete biniyor, uzun seyahatler yapıyor ve Edirne’deki bisiklet gruplarını organize ediyormuş. Bir projesi olduğundan bahsetti bana… Edirne’ye gelen ya da yolu buradan geçen bisikletli gezginlere, benzin istasyonunun arkasında çadır kuracakları ve duş alıp yemek yiyecekleri uygun bir yer ayarlamaya çalıştığını söyledi. Müdürü de bu projeye destek veriyormuş. O sapağı kaçırmasaydım, Erdem’le tanışamayacaktım ve böyle güzel bir projeden haberim olmayacaktı. IMG_1499Erdem’in iyi niyetli bu düşüncesi çok hoşuma gitti; umarım başka akaryakıt istasyonlarında da benzer uygulamalar yapılır. Yolunuz Edirne’ye düşerse, muhakkak Sazlıdere Shell’e uğrayın.

Erdem’in önerisi üzerine, Sazlıdere ve İskender köylerinden geçerek Kırklareli’ne gittim. Kırklareli girişindeki DSİ misafirhanesi gözüme çarpınca, boş oda olup olmadığını sormak için nizamiye kapısından içeri girdim. Şansıma yer varmış… Hemen misafirhaneye yerleştim ve yemek yemek üzere şehir merkezine gittim. Geçen sene, sınırdan çıkmadan önceki son günümde de DSİ’nin İpsala misafirhanesinde kalmıştım. DSİ misafirhanelerinin, seyahatlerimde manidar bir önemi oldu artık benim için.

DSC07162

Edirne – Kırklareli yolunda yanmış bir otomobil

DSC07164

Kırklareli

Güzergâh: Edirne – Kırklareli (Harita için tıklayın)
Mesafe: 68 km

 

20.06.2015

DSC07166

Kırklareli DSİ Misafirhanesi

Saat 11.30’da Kırklareli’nden ayrıldım. 440 metre rakımlı Babatepe’den geçip saat 13.30 gibi Dereköy’e geldim. Dereköy girişindeki bakkaldan yiyecek bir şeyler aldım, suluklarımı doldurdum, köylüyle, esnafla sohbet edip çay içtim. Bir saat sonra Dereköy’den ayrılıp, 648 metre rakımlı Aziziye geçidinde olan Bulgaristan sınırına vardım.

DSC07168

Kırklareli – Dereköy yolu

 

DSC07169

Babatepe

 

DSC07172

Kırklareli – Dereköy yolundan…

 

DSC07174

Dereköy’de bir köy evi

 

DSC07176

Dereköy Bulgaristan sınır kapısı

 

DSC07178

Dereköy Bulgaristan sınır kapısı

Bulgaristan’a daha evvel gidenlerden, Bulgar polisinin Türk turistlerden rüşvet istediklerini hep duyardım. İki sene önceki Bulgaristan gezimde olduğu gibi, bu sene de böyle bir olaya rastlamadım. Rüşveti, Bulgaristan polisi değil; başka birileri istiyor Türk turistlerden anlaşılan. Sınır geçişlerinde alınan 15 TL neyin parası, hala aklım almıyor. Gürcistan’a ve Bulgaristan’a girişlerimde, bugüne kadar 60 TL para verdim. Çok uygunsuz ve ahlak dışı bir uygulama! Birilerinin kulağına gider belki diye yazıyorum…

15 TL’yi verdim, pulumu yapıştırdım, pasaport ve vize kontrollerimi yaptırdım, Saat 16.00’da Türkiye’den ayrıldım. Şimdi deniz seviyesine kadar iniş zamanı… Daha önceki gelişimde Malko Tarnovo’ya gelmeden Tsarevo yönüne sapmıştım; bu sefer direkt Burgas’a gideceğim. Malko Tarnovo’dan ve Bulgar köylerinden geçerek Tsarevo – Burgas yoluna bağlandım.

DSC07179

Malko Tarnovo

 

DSC07180

Burgas yolundan…

 

DSC07183

Burgas yolunda bir Bulgar köyü.

 

DSC07185

Burgas

Yolun geneli iniş gibi görünse de tırmanışların olduğu bir yoldu. Bir ara, bisikletimin zincirinde sorun çıktı; zincir, son dişliye geçmiyor, geçtiği zaman da başka dişlilere atlıyordu. Ayar vidasından düzeltmeye çalıştıysam da başarılı olamadım. Burgas’da tamir ederim düşüncesiyle fazla zorlamadan pedal çevirmeye devam ettim.

Burgas’a gelince, evinde kalacağım arkadaşım Mehmet Hasan’ı aradım. Beni Burgas tren garından aldı ve beraber, kuzeni Fatma’yla yaşadığı evlerine gittik. Bu benim ilk Couchsurfing deneyimimdi. Mehmet ve Fatma’yla güzel zaman geçirdik; ikisine de buradan teşekkür etmek istiyorum. İyi bir fotoğrafçı olan Mehmet, aynı zamanda Burgas çevresindeki Türk köylerinde düğün videoları çekiyor. Normalde düğünlerden, gelin fotoğrafçılığından, düğün çekimlerinden vs hiç hoşlanmam ama Mehmet’in bana izlettiği videolar, bahsetmeye çalıştığım postmodern, kitsch düğün videolarından değil; belgesel film niteliğindeydi hepsi.

Burgas’ı ilk gördüğümde çok etkilenmiştim; küçük, şirin ve güzel bir şehirdi. Bu gelişimde ise her yerde tadilat ve asfalt çalışmaları vardı. Çok beğendiğim gar binası da restore ediliyordu. Belki ileride daha güzel olacak ama, yine de Burgas’ı böyle görmek istemezdim. Ertesi gün, akşama kadar yağmur yağdığı için şehirde fotoğraf çekemedim.

Burgas’da iki gece kaldıktan sonra 22.06.2015 tarihinde, sabah 07.15’te Mehmetler’in evinden ayrıldım.

Güzergâh: Kırklareli – Burgas (Harita için tıklayın)
Mesafe: 130 km

Reklamlar

Tekirdağ – Edirne

Birinci bölümden devam…

17.05.2015

Bu sabah erken kalkacaktım ama dünkü yorgunluğun üzerine planladığım saatte uyanamadım. Otelde kahvaltımı yaptıktan sonra, hazırlandım ve yola çıkmak üzere otelden ayrıldım. Dün farkında olmadan şapkamı düşürmüşüm; bir de şapka almam gerekiyordu gider ayak… Otelin yakınlarındaki marketlerde şapka bulamayınca, 3 km uzaktaki şehir merkezine gitmek zorunda kaldım. Namık Kemal Caddesi’ndeki tezgahların birinden şapka alıp, Saat 13.00 civarı Tekirdağ’dan ayrıldım. Niyetim, Hayrabolu üzerinden Edirne’ye gitmekti.

Tekirdağ – Hayrabolu arası

Tekirdağ’ın hemen çıkışında dik ve uzun bir yokuş var… Bu yokuşu çıkar, Hayrabolu’ya kadar bisikleti salarım diye düşünüyordum ama karşımdan esen rüzgâr sayesinde, istediğim gibi rahat bir iniş yapamadım. Böyle durumlarda psikolojim çok hızlı bozuluyor ve istemesem de kaçamak yolları denemek aklıma geliyor. Hayrabolu’ya gider, karnımı doyurur, sonra da otobüsle Edirne’ye giderim diye aklımdan geçirdim.

Neyse, zor bir şekilde Hayrabolu’ya kadar geldim. Otogara gidip Edirne’ye otobüs olup olmadığını sordum. Sabah 08.30’da sadece bir minibüs kalkıyormuş Edirne’ye. Otobüs şoförlerinin tavsiyesi üzerine Babaeski’ye gitmeye karar verdim. Babaeski’den Edirne’ye her saat otobüs varmış çünkü… Hayrabolu’dan çıkmadan önce Saraçoğlu Kasap Mangal’da köfte yedim. Karnımı doyurup, biraz da dinlendikten sonra yola devam ettim.

DCIM100GOPRO

Hayrabolu

DCIM100GOPRO

Hacılar Köprüsü (Hayrabolu)

Alpullu yakınlarından geçerken Babaeski: 16, Edirne: 70 yazan tabelayı gördüm ve acaba otobüs yerine bisikletle devam etsem mi diye aklımdan geçirdim. Alpullu’dan çıkıp, Babaeski yakınlarında E5 karayoluna çıkınca da moralim iyice düzeldi ve otobüse binme fikrinden vazgeçtim. Gidiş yönümde esen rüzgârın da yardımıyla saat 21.30’da Edirne’ye vardım.

DCIM100GOPRO

Babaeski

DCIM100GOPRO

Edirne (Bisikletin farıyla aydınlatarak çektim fotoğrafı)

Edirne’ye yaklaşırken Kırklareli tarafında şimşekler çakıyordu. Rüzgârın esmesinden, havanın kokusundan, yağmurun Edirne’ye de geleceği belliydi. Edirne’ye geldiğimde yağmur yavaş yavaş yağmaya başlamıştı. Gecesinde ise Edirne’de çok şiddetli yağmur yağdı, şimşekler çaktı, hatta elektrikler bile kesildi bir ara…

Edirne’ye daha evvel hiç gitmemiştim ve bu şehri çok merak ediyordum. Mimar Sinan’ın ustalık eseri olan Selimiye Camii’ni görme fikri bile heyecanlandırıyordu beni. Nihayet bu sefer Edirne’yi görme fırsatım oldu. Selimiye Camii’ni, Eski Cami’yi, Üç Şerefeli Cami’yi, Tunca, Meriç, Saray köprülerini, Sarayiçi’ni (Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı yer), Karaağaç’taki Güzel Sanatlar Fakültesi binasını ve eski Edirne evlerini çok beğendim. Edirne, bana göre Türkiye’nin en güzel şehirlerinden biri. Onca tarihi eserin günümüze kadar bozulmadan kalabilmesi de şaşırtıcı…

Güzergâh: Tekirdağ – Edirne (Harita için tıklayınız)
Mesafe: 139 km

Edirne fotoğrafları:

Edirne 011

DCIM116GOPRO

Edirne Belediyesi binası

DCIM114GOPRO

Edirne Karaağaç Güzel Sanatlar Fakültesi binası

DCIM114GOPRO

Edirne Karaağaç Güzel Sanatlar Fakültesi binasının arkası

DCIM116GOPRO

Edirne Karaağaç Güzel Sanatlar Fakültesi binası

DCIM116GOPRO

Edirne Eski Cami

DCIM118GOPRO

Üç Şerefeli Cami

DCIM112GOPRO

Selimiye Camii

DCIM110GOPRO

Selimiye Camii

DCIM112GOPRO

Selimiye Camii

DCIM100GOPRO

Eski Edirne evi

DCIM100GOPRO

Eski Edirne evi

DCIM100GOPRO

Eski Edirne evi

Gezinin devamını okumak için tıklayın

İstanbul – Tekirdağ

16.06.2015

Eminönü

Eminönü

2015 senesi için planlarımı tamamladım ve 16 Haziran sabahı, saat 10.20’de, İstanbul Karaköy’den seyahatime başladım. Marmara kıyısını takip ederek Tekirdağ’a gitmeyi planlıyordum bugün… Daha evvel, batı yönünde en uzak Küçükçekmece’ye kadar bisikletle gittiğimden buradan ilerisini bilmiyordum. Neyse; sırasıyla Küçükçekmece, Avcılar, Beylikdüzü ve Büyükçekmece’den geçerek 51 kilometre sonra İstanbul’dan çıkmayı başarabildim. Hayatımda geçtiğim en kalabalık, en tehlikeli ve en çirkin yol diyebilirim bu 51 kilometre için. Çirkin, yüksek binalar, dev alışveriş merkezleri, acayip bir trafik…

Acayip bir kule (Büyükçekmece çıkışı)

Anlamsız, garip bir kule (Büyükçekmece çıkışı)

Tekirdağ tabelasını takip edince, kendimi orta yolda buldum ve sağı solu kapalı olan bu yoldan çıkmam pek kolay olmadı. Büyükçekmece’den sonra yol biraz rahatladı ve şehir dışına çıkabildim nihayet.

Silivri yakınlarında, James adında İngiliz bir bisikletliye rastladım. Adam dünyayı gezmiş, Londra’ya, evine dönüyormuş; bu gece Lüleburgaz’da ya da Edirne’de olmayı planlıyormuş. Biraz sohbet ettikten sonra James’in yanından ayrıldım.

DCIM100GOPRO

Silivri / Tekirdağ / Edirne

Marmaraereğlisi yakınlarından geçerken, hava bir anda karardı ve yağmur yağmaya başladı. Yağmurluklarımı giymek ve yeni aldığım su geçirmez ayakkabı kılıflarını takmak için çatısı olan, inşaat alanı gibi bir yere girdim. Eşyalarımı çantamdan çıkardığım sırada, yağmurun şiddeti daha da artınca, bir süre orada beklemek zorunda kaldım. Yağmurun şiddeti hafifleyince, yola devam ettim ve bir sorun yaşamadan Tekirdağ’a geldim.

DCIM100GOPRO

Kedisiz bisiklet yolculuğu olur muymuş hiç?

DCIM100GOPRO

Yağmurun dinmesini beklerken…

DCIM100GOPRO

Tekirdağ

Şehrin girişinde, spor yapan bisikletli gruplara rastladım; anlaşılan, burada bisiklet kullanımı yaygın… Tekirdağ, deniz kıyısında olmasına rağmen, şehrin girişinde, çıkışında ve merkezinde hatırı sayılır yokuşlar var.

Sora sora Uygulama Oteli’ni buldum ve otele eşyalarımı koyup, yemek yemek için dışarı çıktım. Her şehir için bazı hedefler koyarım; Tekirdağ’a geldiğimde köfte yiyecektim. Özcanlar’da Tekirdağ köfte, Hayrabolu tatlısı ve yoğurt yedim. Hayrabolu tatlısını ilk kez denedim; hoşuma gitti. Bildiğimiz şambaba tatlısı üzerine kaymak, tahin ve fındık koyuyorlar; tavsiye ederim.

Bisikletle ilgili birkaç teknik bilgi de eklemek istiyorum. Geçen seneye göre biraz değişiklikler oldu bisikletimde. Dişli sayısı 42 olan aynakolu, 48’le değiştirerek biraz daha sert ama daha hızlı bir dişli oranı elde ettim. Çantalar değişti; yanlarda iki adet su geçirmez Topeak ve üstte de bir adet su geçirmez M-Wave marka çanta kullanıyorum bu seyahatte.

DCIM100GOPRO

Bisikletimin son hali

Topeak çantaların çifti 50 litre, M-Wave’i bilmiyorum ama içine birçok şey çok rahat sığıyor. Yüküm geçen seneye göre daha ağır ve dişli oranları daha sert olmasına rağmen şimdiye kadar bir sorun yaşamadım. Yokuşlar beni düşündürüyordu ama henüz ilk üç dişliye dokunmadım bile. Bisikletimle ilgili detayları incelemek isterseniz, Bir renovasyon hikayesi adlı bölüme bakabilirsiniz.

Güzergâh: Üsküdar – Kadıköy
Karaköy – Tekirdağ(Harita için tıklayınız)
Toplam mesafe: 155 km
Şehir içi gezinmelerle: 160 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın.

 

Ankara Konya 14.08.2014

DSC06498r

 

Balkanlar, İtalya, Adriyatik ve Dalmaçya kıyılarında yaptığım 4057 kilometrelik seyahatin akabinde, 43 günde kazandığım tempoyu bir anda düşürmemek amacıyla, fırsat buldukça uzun mesafe gezileri yapmayı planlıyordum. 14 Ağustos sabahı, saat 07.25’te Gençlik Caddesi’nden yola çıktım ve önce Akdeniz Caddesi’ne, devamında da Eskişehir yolundaki yoncadan dönerek Konya yoluna saptım.

1Hava çok sıcaktı; Konya’ya devam edip etmeme konusunda kararsızdım. 75-80 km gider, bir yerde bir şeyler yer, geri dönerim diye düşünüyordum. 81. kilometrede, Kulu yakınlarındaki TŞOF Tesisleri’nde mola verdim. Bu arada, ortalama hızım da fena sayılmazdı… 2Başlangıçtaki, İncek – Gölbaşı yol ayrımının olduğu yere kadarki yaklaşık 10 kilometrelik yokuş hızımı kesse de, saatte 32 kilometrelik bir ortalama hızı koruyarak, TŞOF Tesisleri’ne vardım. Ayran-soda karışımı içtim, protein ihtiyacımı karşılasın diye de üç adet haşlanmış yumurta yedim… Biraz dinlendikten sonra tekrar yola koyuldum.

160. kilometrede, Cihanbeyli girişinde arka lastiğim patladı. 3Yürüyerek şehir merkezine gittim, uygun bir yer bulup, patlayan lastiğe yama yaptım. Yama iyi yapışsın diye lastiğe hemen hava basmadım; beklerken de bir lokantada kuzu şiş yedim.

Lastiğin patlaması hızımı kesmiş, keyfimi kaçırmıştı. Cihanbeyli’den çıktıktan 20 kilometre sonra, yamadığım yer açılmış ve arka lastiğim yine inmişti. Bir benzin istasyonuna girdim, lastiği tekrar yamadım ve yola devam ettim. Başka bir sıkıntı yaşamadan, akşam 19.30 civarı Konya’ya vardım.

Lastiği tamir ettiğim benzin istasyonundan 4sonra, yaklaşık 60 kilometre boyunca, Konya yönünde benzin istasyonu yoktu. Mataramdaki su bitmişti, çok susamıştım ve de yorulmaya başlamıştım. Konya’ya 26 kilometre kala, karşı şeritte bir Opet buldum ve refüjden karşıya geçtim. Sıvı, mineral, şeker ihtiyaçlarımı karşıladıktan kısa bir süre sonra kendime geldim, yorgunluğum da geçti ve yaklaşık 45 dakika sonra Konya şehir merkezine ulaştım. Emniyet Müdürlüğü’nün yakınlarındaki Havzan Etli 5Ekmek’te, bu gezinin ödülü olan 1 porsiyon etli ekmeği yedikten sonra Ankara’ya dönmek için tren garına gittim. Son trenin saat 21.00’da kalktığını ve trenle dönemeyeceğimi öğrendikten sonra tekrar şehir merkezine gittim ve tramvaya binip otogara gittim.

Otogarda, gece saat 12’ye bilet buldum bulmasına ama, yine muavinlerle, bisikleti bagajda taşımama konusunda klasik diyaloglar, tartışmalar vuku buldu. Bisikletten neden bu kadar korkuluyor, anlamıyorum. Otobüslerin bagajlarında hayvan, çek-yat, motosiklet, çuvallar dolusu patates, soğan, sarımsak vs taşındığını gördüm ama ne hikmetse bisiklete çok şiddetli bir tepki var. Gidonu saymazsanız, geneli 4-5 cm, en kalın yeri ise 14-15  eninde, 1,70 metre boyunda, 8,5 kiloluk bir objeyi hala neden taşımak istemezler, aklım almıyor!

Geçen ay İstanbul’dan Ankara’ya dönerken, Nilüfer Turizm’in yaptığı saygısızlığı hala unutmuş değilim! Yolcunun biri, herkesin gözü önünde, kilolarca koliyi bagaja yükledi ama yine laf benim bisikletime geldi. Bisiklet taşınmasının yasak olduğunu gösteren hiçbir yazılı ifade yok. Bisiklet bir yüktür ve otobüste taşınması gerekiyorsa da taşınacaktır. Neyse, uzun lafın kısası, zor olsa da sabaha karşı saat 04 civarında Ankara’ya geldim.

Seyahatlerimde, kendime kısa mesafelerde hedefler koyarak seyahatin daha keyifli geçmesini sağlarım. Bu yolculuktaki tek hedef, 260 kilometre sonra yiyeceğim etli ekmek olduğundan, yolculuk hakkında çok olumlu şeyler söyleyemeyeceğim. Önemli bir zorluğu olmayan, aynı zamanda ormanı, denizi, fazla görsel bir güzelliği de olmayan bir 260 kilometreydi. Her yerde, Torku’nun yeşillendirme çalışmalarını gösteren tabelalar olsa da, bu çalışmaların uzun yıllar sonra şekilleneceğini bilmek çok üzücü…

Seyahat esnasında çok durakladığım için teknik detay vermek istemiyorum. 12 saatte süren yolculukta, yaklaşık 8 saat pedal çevirmişim. Bisiklete bindiğim süre içinde de ortalama hızım 32 kilometre/saat civarındaydı. Gezi, Cihanbeyli’den sonra sportif olma özelliğini yitirip keyfi bir seyahate dönüştü. Çok fotoğraf çekemedim ama, Konya’nın girişinde gördüğüm bu uçağın fotoğrafını da paylaşmak istiyorum.

6

 

7

 

 Ankara – Konya seyahati güzergâhı:

 

 

 

Ankara Çankırı seyahati

DSC00300

21 Mart 2013 Perşembe

21 Mart 2013 sabahı, saat 6’da uyandım. Normalde yattığım, hatta bazen daha geç yattığım bir saatte güne başlayıp, gün boyu efor harcamak için birkaç gün öncesinden erken yatıp vücudumu alıştırmam gerekirdi ama, bütün okul hayatım boyunca sınavlarda yaptığım gibi, yine erken yatmadım ve 4-5 saatlik bir uykuyla, yaklaşık yarım günlük bir yolculuğa çıkmak üzere yataktan kalktım. Bir gece önce, internette gideceğim rotayı araştırırken, güzergah üzerindeki daha önce isimlerini duymadığım yerleşim yerlerini, yol ayrımlarını, çeşmeleri, barajları bir kağıda not almıştım. Yola çıktığımda, ulaşmak istediğim noktayı düşünmek yerine, kısa mesafelerdeki noktaları hedef alırım. Bu, hem yolculuğumun güzel geçmesini, hem de kendimi yorgun hissetmememi sağlıyor.

Havanın serin olacağını düşünerek, evde hazırlanırken şort giyip giymeme konusunda biraz tereddüt ettim ama, her zaman hafifliği tercih ettiğimden, yine şort giymeye karar verdim. Saat 06:30’da evden çıktım, Maltepe camiinin yanından Demirtepe’ye dönüp oradan da Kızılay’a geldim. Sabahın erken saatlerinde Kızılay’ı, Atatürk Bulvarı’nı, Ulus’u, Dışkapı’yı görmek istemiştim hep… Bunu bahane ederek, Kızılay meydanından Ulus yönüne döndüm ve sırasıyla Sıhhiye, Ulus, Dışkapı, Bentderesi’nden geçerek Aydınlıkevler’e, İrfan Baştuğ Caddesi’ne geldim. Yola çıktıktan 17 dakika sonra, bir benzinlikte lastiklerimin havasını kontrol ettim ve ön lastiğime biraz hava bastım. Hallettiğimi sandığım, birkaç gündür beni rahatsız eden zincirdeki sıkışma sorunu da ara ara kendini hissettirmeye başladı. Pedal çevirdikçe sorun hallolur diye düşünerek fazla umursamadım. En kötü ihtimal, Çubuk’a geldiğimde, Karagöl gezisinde patlayan lastiğimi onaran tamirciye gidip, zinciri ya da sıkışan baklayı değiştiririm diye düşündüm. İrfan Baştuğ Caddesi’ni takip ederek Pursaklar’a doğru devam ettim. Karagöl gezisinde de anlatmıştım;IMG_3773 bu cadde havaalanı yolu üzerinde olduğundan, yurtdışından gelen yabancı devlet erkanına kötü bir izlenim yaratmaması için, cadde üzerindeki binaların dış cepheleri birbirleriyle aynı görünüme sahip ve caddenin kozmetiği de Ankara standartlarının oldukça üzerinde bir kalitede. Bu sefer, caddenin temizliği de dikkatimden kaçmadı; yolda giderken, bir tane cam kırığı bile görmedim. Demek ki istendiğinde güzel işler yapılabiliyormuş bu şehirde de.

Kuzey Ankara Girişi Kentsel Dönüşüm Projesi’nin olduğu yerdeki alt geçitte, bir taraftan kitsch at heykelleriyle süslenmiş istinat duvarlarına şaşkın şaşkın bakarken, diğer taraftan da, kalabalıklaşan araç trafiğinin yarattığı egzoz bulutundan kurtulmaya çalışıyordum. Keşke, yola 1 saat daha erken çıksaymışım… Kalabalık trafik, yoğun egzoz dumanı ve zincirimin ara sıra diş atlaması, alt geçidin sonundaki dik yokuşu çıkarken zor anlar yaşattı bana.

Saat 07:50’de, Pursaklar’ın devamındaki Saray mahallesinde, Avşar Simit’te kısa bir çay molası verdim. Buraya, Karagöl’e giderken de uğramıştım. Daha önce uğradığım yerlere tekrar tekrar uğramayı seviyorum. Simitçidekiler, nereye gittiğimi sordular. Ben de, Şabanözü ve Eldivan üzerinden Çankırı’ya gideceğimi söyledim. Fırıncılardan biri Eldivanlı’ymış… Fırıncıyla, gideceğim yerler ve yol hakkında biraz sohbet ettikten sonra yoluma devam ettim.

DSC00285rrSaat 08:50’de, Çubuk Çankırı yol ayrımına geldim. Burada biraz fotoğraf çektikten sonra saat 09:00 civarı yola koyuldum. Yol ayrımından sonra yaklaşık 10 km, hafif eğimli bir yokuş çıktım. Bu arada, zincir sorunu da kronikleşmeye başladı ve ara sıra inip, zinciri elimle düzeltmeye çalıştım. Yokuşu çıktıktan sonra, yaklaşık 15 km, dik bir iniş vardı. İniş tabelasını gördüğümde ilk başta çok sevindim ama yolun bakımsız oluşu, hızla yokuşu inerken, traktördeymişim hissi uyandırdı bende. Bir yerde durup fotoğraf çekerken yanıma bir otomobil yanaştı ve aracın sürücüsü, yardıma ihtiyacım olup olmadığını sordu. Kendisine teşekkür ettim, gezdiğimi ve fotoğraf çektiğimi söyledim. Büyük şehirlerden uzaklaştıkça, böyle iyi niyetli insanlarla çok sık karşılaşıyorum.

Çankırı il sınırından hemen önce, bir benzin istasyonu var. Benzinliğin girişinde çay, pide ve kebap yazan afişi görünce, bir mola vereyim dedim ama henüz yaz sezonu olmadığından, yiyecek, içecek vs satmıyorlarmış. Benzin istasyonunu geçtikten kısa bir süre sonra Çankırı il sınırından geçip, bir gece önce internette araştırırken gördüğüm, Karamusa DSC00310köyüne geldim. Köy, yoldan yaklaşık 1 km içeride… Köyde kısa bir süre gezinip fotoğraf çektikten sonra, yine internette rastladığım, Karamusa köyüne yakın bir köy olan Özbek köyüne gitmeye niyetlendim ama, yol, fazla bozuk olduğundan vakit kaybetmemek için buraya gitmeyip tekrar anayola çıktım ve Şabanözü’ne doğru yola koyuldum. Zincirdeki sorun, bazen düzeliyor, bazen de nüksediyordu. Karamusa köyüne geldiğimde, zincir problemi yeniden hortladı ve uzun bir süre sinirimi bozmaya devam etti. Şabanözü’ne gelince bir bisiklet tamircisi bulurum ümidiyle pedal çevirmeye devam ettim.

DSC00313

Şabanözü yönünde ilerlerken, uzaktan Özbek köyünün fotoğraflarını çektim. Yolda bir hayrattan su ictim, DSC00315boşalan şişelerimi doldurdum. Nihayet Şabanözü’ne geldim ve yolda gördüğüm insanlara, burada bir bisiklet tamircisinin olup olmadığını sordum. Bisiklet tamircisi, Çankırı’daymış; Şabanözü’ne de sadece hafta sonları gelirmiş. Bu beklemediğim cevabı aldıktan sonra, tesisatçı, tamirci vs aradım. İlçe merkezinde, bulduğum bir oto lastikçisine girdim, lastikçinin aletleriyle zinciri gevşetmeye çalıştım ve daha sonra, yol sorduğum birinin tavsiyesi üzerine, soluğu Şabanözü Merkez Lokantası’nda aldım.

Saat 12:37, Şabanözü Merkez Lokantası… Ustanın bıçağı tutuşu, etin rengi ve kokusu, dönerin lezzeti hakkında son derece olumlu ipuçları verdi bana. 1,5 porsiyon pilav üstü döner istedim. O yörede, biraz yağlı seviliyor olacak ki, usta yağı esirgememişti… Ama, genel olarak döner çok güzeldi! Haftada birkaç kere döner yemeye bisikletle Şabanözü’ne gidip gelebilirim; o kadar lezzetli… Döneri yedikten sonra, dışarıda birkaç adamla sohbet ettim. Nereden gelirsin, nereye gidersin, ne iş yaparsın vs sorular sorarlar her gittiğim yerde. Dönercide çalışanlardan biri de kendini tanıtırken, “bana burada topoğraf Ümit derler” demiş ama, ben adamın dediğini, “toparlak Ümit” olarak anladım ve şaşırarak, “toparlak Ümit mi!” diye sordum. Adam, ilk başta biraz bozuldu bana ama, sonra yanlış anladığımı ifade ettim ve durumu tatlıya bağladık. Konuşurken Eldivan ve Çankırı yolunu sordum. Adamlardan biri, Şabanözü çıkışında dik bir yokuş olduğunu, o yokuşu çıkınca, Çankırı’ya kadar pedal bile çevirmeden gidilebileceğini söyledi. Ya, herhangi bir vasıta ile Ankara’ya dönecektim ya da Çankırı’ya kadar devam edecektim. Yolda, Ankara’ya giden bir toplu taşıma aracına rastlamadığımı düşünerek, yokuşu çıkmaya karar verdim.

Şabanözü’nden çıktım ve Eldivan yoluna saptım. Ankara-Çankırı arasındaki en yüksek rakımlı noktanın Şabanözü, en alçak rakımlı noktanın da Çankırı olduğunu bildiğimden, içim rahattı ve çıktığım bu yokuştan sonra hep ineceğimi hayal ettim. Kazın ayağı öyle değilmiş meğer! Tırmandığım yokuşu indikten sonra, daha dik ve daha uzun bir yokuşu tırmanmam gerekti. Şabanözü’ndeki adam, yokuşlardan birini söylemeyi unutmuştu. 6-7 kilometrelik bir tırmanıştan sonra, Eldivan’a kadar neredeyse pedal çevirmedim. Eldivan’a gelmeden önce, bir çeşmedeDSC00318 elimi yüzümü yıkadım, şişelerimi doldurdum. Çeşmenin önü, her zaman görmeye alışkın olduğumuz bir görünüme sahipti; etraf, çöp ve pislikle doluydu. Eldivan’a gelmeden önce küçük bir baraj gölünün yanından geçtim. Gölden hemen sonraki yerleşim yeri olan Sarayköy yakınlarında fotoğraf çekerken, bir evin açık penceresinden kulağıma gelen, DSC00320“Bağa gel bostana gel” türküsünü dinledim. Çok severim bu türküyü…

Eldivan’a geldim; zincirdeki sorun şimdilik düzelmiş gibi… Eldivan’a girmeden Çankırı’ya doğru yola devam ettim. Yol üzerinde, Yukarıyanlar diye bir köy var; burası çok hoşuma gitti. Köylüler, evlerinin eski ve bakımsız olmasından şikayetçiler ama yine de böyle yeşil ve sakin bir yerde yaşadıkları için onların şanslı olduklarını düşünüyorum. Fotoğraf çekmek için köyün içine girdim… Ahmet amcaYaşlı bir amca ve iki tane de teyze ile sohbet ettim. 80 yaşındaki Ahmet amcanın fotoğraflarını çektim ve Çankırı’ya doğru yoluma devam ettim.

Sonunda Çankırı’ya vardım… IMG_382272500 nüfuslu, küçük bir Orta Anadolu şehri burası. Biraz şehir merkezinde gezdikten sonra, bir tavsiye üzerine, “Sefer ustanın yeri” ya da diğer bir adıyla, “Derya Lokantası”na gittim. Pilav, karnıyarık, cacık ve Antep fıstıklı kadayıf istedim. Pilav hariç, diğer yediklerim oldukça lezzetliydi, özellikle kadayıfa bayıldım. Aile işletmesi olduğunu düşündüğüm Sefer ustanın yeri, küçük, mütevazi bir esnaf lokantası; çalışanlar son derece şık ve de kibarlar. Çankırı’ya yolunuz düşerse muhakkak uğrayın derim.

Bu güzel yemekleri yedikten sonra, bir çay bahçesinde oturdum, çay içtim, çektiğim fotoğraflara baktım, yazılarımı yazdım. Akşam, saat 8’e çeyrek kala kalkan bir otobüsle Ankara’ya döndüm ve bu keyifli geziyi noktaladım. Seyahat ile ilgili izlenimlerime gelecek olursak, öncelikle şunu söylemek isterim ki; Ankara’nın kuzey çıkışı, batı çıkışına göre çok daha keyifli.  Bunu, Karagöl’e gittiğimde de fark etmiştim… Yol ne kadar uzun olursa olsun, insan hiç sıkılmıyor. Eskişehir yolu üzerinden gidildiğinde, neredeyse Temelli’ye kadar şehir devam ediyor. Binalar, siteler, üniversiteler, inşaatlar sanki hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor bana. Bu gezide, yeni aldığım seleyi de denemiş oldum; çok rahat bir sele. Seyahat sırasında ve sonrasında, hiç ağrı, sızı hissetmedim. Bisikletle Haziran ayında yapacağım Avrupa gezisinden önce, fırsat buldukça böyle günlük geziler yapıp, eksiklerimi anlamaya ve gidermeye çalışacağım.

Kat edilen toplam mesafe: 128 km
Ankara – Çankırı seyahati güzergahı:

Ankara’nın kuzeyinde cennetten bir parça

29 Ekim 2012 Pazartesi / Ankara Karagöl gezisi

Sabah saat 8’i çeyrek geçe, yıllar önce bit pazarından alıp yenilediğim emektar dağ bisikletimle Anıttepe’den çıktım yola. Dışarıda yazdan kalma, çok güzel, güneşli bir hava vardı. Cumhuriyet Bayramı’ndan dolayı, Anıtkabir ve Anıtkabir’e giden yollar polislerle doluydu sabahın o saatinde. Gençlik Caddesi’nden sonra sırasıyla Anıt Caddesi, Tandoğan Meydanı ve Kazım Karabekir Caddesi’ni takip ederek Aydınlıkevler’in ortalarından İrfan Baştuğ Caddesi’ne saptım. Havaalanı yolu üzerinde olan bu caddedeki binalara dikkat edecek olursanız, hemen hemen hepsinin dış cephe kaplamalarının aynı olduğunu görürsünüz. Yurtdışından gelen yabancı konuklar ve devlet adamları, çirkin bir kent görüntüsü ile karşılaşmasınlar diye böyle bir uygulama yapmış Ankara Büyükşehir Belediyesi. İrfan Baştuğ Caddesi’nin devamında, duble yollar, kentsel dönüşüm projeleri, viyadükler, köprüler, İslami sentez ürünü minareli, kubbeli postmodern binalar, kırmızılı, mavili

Toki evleri manzaraları eşliğinde Pursaklar’a, oradan da Saray’a kadar geldim. Sabah kahvaltı yapmamıştım, Saray’da bir yerde poğaça yiyip, çay içtim ve hiç vakit kaybetmeden yoluma devam ettim. Saray’dan sonra tabelaları takip ederek Çubuk yoluna döndüm. Sağımda Esenboğa Havalimanı vardı; uzun bir süre havaalanının yanından gittim, Esenboğa’dan sonra da Ankara’nın Kuzey’inde kalan Çubuk ilçesine geldim. Pursaklar tarafında hafif bir eğim olsa da Çubuk’a kadar yol geneli düz ve bakımlıydı. Çubuk’un merkezinden tabelaları takip ederek Karagöl yoluna saptım, yol üzerinde bir tezgahın önünde durdum ve tezgahtaki adama bal satıp satmadığını sordum.

“Abi, bizde bal yok turşu var” dedi…

Ne alaka demeyin; Çubuk turşusu çok meşhurdur, buraya genelde turşu almaya gelir insanlar. Laf lafı açtı; nereden gelirsin, nereye gidersin, ne iş yaparsın vs şeklinde biraz muhabbet ettikten sonra yola devam etmek üzere bisiklete yöneldim. Seleye oturur oturmaz turşucu,

“abi, arka lastiğin patlamış galiba” dedi…

İndim ve lastiğe baktım; gerçekten de lastik patlamışmış. O sırada, bize doğru karşıdan traktörle birisi geliyordu. Traktörü kullanan adam, turşucunun abisiymiş…

“Aha, işte bizim motor (köylerde traktöre motor ya da makine de derler), abim seni Çubuk’a kadar bıraksın. Orada bisikletçi de var” dedi…

Bisikleti römorka koydum, ben de bisikletin yanına oturdum ve Çubuk’a geri döndüm. Turşu satan adamın dediği bisikletçiyi buldum ve hemen dükkana girdim. İslam Bisiklet;       büyükçe, güzel, ferah bir dükkandı… Hemen bisikleti ters çevirdik, arka lastik  söküldü, delik bulundu ve güzelce onarıldı. Bisikletçiye 2 TL ücret ödedikten sonra Karagöl gezime kaldığım yerden devam ettim.

Araçların yoğun olduğu, geniş duble yollar bitti ve Çubuk’tan sonra yol, daha keyifli olmaya başladı. Yemyeşil, bol ağaçlı köy yolları, dere üzerinde köprüler, traktörler, köy çocukları, tarlalar, çeşmeler, rengarenk sonbahar yaprakları, palamut, çam, iğde, elma ve ayva ağaçları… Evden çıkarken bir şey yememiştim; Saray’da yediğim bir adet poğaça ve içtiğim iki bardak çayla idare ettim o saate kadar ama, yol o kadar keyifliydi ki acıkıp acıkmadığım aklıma bile gelmiyordu. Çubuk’tan 7 kilometre sonra, yolun solunda uzun havuzlu bir çeşme var; giderken ve dönerken burada durdum, elimi yüzüm yıkadım, ferahladım. Ara ara susayınca, yol üzerinde rastladığım hayratlardan, çeşmelerden su içtim, acıkınca da elma ağaçlarına tırmandım, elma toplayıp yedim afiyetle. Ayvaya da niyetlendim ama ayvalar kocamandı, yarım bırakıp ziyan etmek istemedim. Bu arada, ayvanın büyük olması kışın sert geçeceğine delalettir. Bakalım, 2013 senesinde Ankara’da kış nasıl olacak…

Uzun havuzlu çeşmeden 15 Kilometre sonra Kışlacık Köyü’ne geliniyor. Aslında geliniyor demek yerine iniliyor demek daha doğru olur.  Çeşmeyi geçip biraz tırmandıktan sonra Kışlacık’a doğru güzel manzaralı, inanılmaz keyifli bir iniş var.

İki tekerlilere havlamak adettendir ya, Kışlacık’ın girişinde iki sevimli köpek karşıladı beni. Hemen durdum tabi! Islık çaldım, geldiler yanıma, biraz oynadım onlarla, sonra yoluma devam ettim.

Karagöl, bir krater gölü olduğu için rakım olarak Ankara’dan epey yüksekte. Kışlacık’tan sonra dik yokuşlar başlıyor ve tırmanış, Karagöl’e kadar neredeyse hiç bitmiyor. Dalyan’daki radara benzer bir verici istasyon vardı yolda. Buranın solundan devam ettiğiniz zaman Karagöl’e ulaşılıyor… İstasyondan sonra ağaçlar sıklaşıyor ve sarıların, kırmızıların birbirine karıştığı bir renk cümbüşü içinde göle doğru keyifle ilerliyorsunuz.

Sonunda Karagöl’e geldim ve gölün etrafında bir tur attım. Bisiklet gezilerimde, ağır olduğu için analog makine taşımıyordum ama bu sefer yanıma FM2’mi almayı ihmal etmedim ve bol bol fotoğraf çektim. Fotoğrafları tab edip dijitale aktarınca onları da bu geziye ekleyeceğim. Etrafı ormanla çevrili küçük ama çok güzel bir krater gölü burası.  Ankara dışından misafirim geldiğinde, Eymir Gölü dışında gidilebilecek, doğa içinde, sessiz sakin bir yer keşfetmiş oldum. Üstelik burası şehre uzak olduğu için, Eymir gibi kalabalık da değil.

Gölün etrafında gezinirken, çilingiri kurmuş, rakı içip muhabbet eden alemci abilere rastladım. Abilerle ayaküstü biraz sohbet ettikten sonra gölün ve çevrenin fotoğraflarını çekmeye devam ettim. Fotoğraf çekerken arkamdan bir ses:

“Can kardeş, salata da koyayım mı” dedi.

Anlamadım önce, sonra bir baktım, alemcilerden Hasan abi, elindeki pideyle bana doğru geliyor. Mangalda yaptıkları şişlerden pidenin arasına koymuş, bana getirmiş, sağ olsun.

Teşekkür ettim, “alırım tabii” dedim…

Etleri yedim, karnım doydu, keyfime diyecek yok… Biraz daha fotoğraf çektim, bir köpekle oynadım, köylülerle sohbet edip çayımı da içtikten sonra Çubuk’a geri dönmek üzere, 14’55 civarı Karagöl’den ayrıldım. Karagöl’den, neredeyse hiç pedal çevirmeden 6 km aşağıdaki Kışlacık köyüne kadar son derece süratli ve keyifli bir şekilde geldim. Kışlacık’tan sonra dik ve uzun bir yokuş var. Yolun yemyeşil ve ağaçlık olması, harika manzarası, yokuşun o dik eğimini unutturdu bana. Çubuk’a doğru ilerlerken şaşırtıcı bir görüntüyle karşılaştım! Birisi bir ağaca kalp şeklinde bir Türk bayrağı asmış ve o bayrak, uzaktan ağacın yaprağıymış gibi göründü ilk başta gözüme. O yoldan otomobille geçseydim, bu ağacı göremeyecektim belki de.  Üzücü olayların yaşandığı bir dönemde, yalnız başıma bisikletle ıssız bir yolda giderken bu manzarayla karşılaşınca, acaba iyi bir işaretle mi karşılaştım demekten kendimi alamadım. Yokuşu tırmanıp, yokuşun tepelerinde bir yerde, daha önce bahsettiğim uzun havuzlu çeşmede kısa bir el yüz yıkama molası verip, saat 16:27’de Çubuk’a geldim.

Çubuk’a gelince, önce otobüs terminalini sordum sonra da bir şeyler yiyeceğim bir yer aradım. Ara sokakların birinde Gözde Köfte adında bir lokantada yarım ekmek köfte yedim, 1 bardak ayran içtim ve bisikletimi bagajına alacak bir otobüs bulmak için terminale gittim.

Burası, bisikletçiler için önemli! Terminalden Ankara’ya iki çeşit otobüs kalkıyor; bunlar belediye ve halk otobüsleri. Belediye otobüslerine bisiklet alınması yasakmış! Otobüslerde gizli kamera olduğundan, araç sürücüsü eğer otobüse bisiklet alırsa sürücüye ceza kesiliyormuş. Halk otobüsleri bu konuda daha rahat… Özellikle, BMC marka midibüslerin bagajları çok geniş; bisikleti sökmeden, dik bir şekilde bagaya kolayca yerleştirebiliyorsunuz. Bisikletimi midibüsün bagajına yerleştirdim, yazıhaneden bir bardak çay aldım ve otobüsün hareket saatini beklemeye başladım. Ankara’ya bisikletle dönmek istedim aslında ama, hava erken kararmaya başladığından, geziyi Çubuk’ta sonlandırmak zorunda kaldım.

Bu geziyi yarış bisikletimle yapmadım, o yüzden kaç kilometre hızla gittiğimi, bir dakikada kaç pedal çevirdiğimi, ortalama hızımı, katettiğim toplam mesafeyi görme fırsatım olmadı. Pedal çevirirken teknik verilerle ilgilenmeyince yolculuk sanki daha bir keyifli geçiyor. Her şey sezgisel, kafama göre, olduğu gibi… Artık yaz bitti, hava da erken kararıyor ve bundan sonra yarış bisikletime ancak hava iyi olduğunda binebileceğim. Bu geziler de, muhtemelen kısa mesafeli geziler olacak. Dolayısıyla, önümüzdeki yaza kadar bisiklet gezilerime bu emektar ile devam edeceğim.

Yolculuk verileri:

Ankara Çubuk: 42 Km

Çubuk Karagöl: 28 Km

Karagöl Çubuk: 28 Km

Toplam mesafe: 98 Km

Harita:

29.10.2012 Ankara Karagöl gezisi

https://bisikletgezilerim.files.wordpress.com/2012/10/ankara-karagc3b6l-gezisi-29-ekim-2012.jpg