Sibiu, Cluj, Oradea

Beşinci bölümden devam…

29.06.2015

Dünkü Transfagaraşan macerasından sonra, Cartişoara’da kaldığım pansiyonda güzel bir uyku çekip iyice dinlendim. Yağmurda ıslanan giysilerimi kuruttum, yazılarımı yazdım, internet paylaşımlarımı yaptım ve öğlene doğru Sibiu’ya doğru yola koyuldum. Önümde fazla bir mesafe ve tırmanış olmadığından, acele etmeden, sakin sakin, yolun keyfini çıkararak Sibiu’ya vardım.

DSC07379

Transfagaraşan’la vedalaşmak hiç istemedim…

DSC07384

Kilometreler geçse de heybetinden bir şey kaybetmiyordu.

Güzergâh: Cartişoara – Sibiu (Harita için tıklayın)

Güzel çatılı binaların, şatoların, kalelerin, parkların, bahçelerin olduğu, muhteşem bir yer burası. Hayatımda gördüğüm en güzel şehirlerden biri diyebilirim Sibiu için. Şehrin mimari güzelliğinin yanı sıra, Romanya’da görmeye alıştığım gogoşi, simigeri, palanet, covrigi gibi hamur işi lezzet çeşitlerinin satıldığı şirin dükkanlar da dikkatimi çekti. Anlaşılan şu ki; fiyatlar ucuz, çeşit de bol olunca, Transfagaraşan’da verdiğim kilolar, kısa bir sürede geri alınacaktı… Neyse, lafı fazla uzatmadan Sibiu fotoğraflarına geçeyim hemen.

 

DSC07387

Sibiu

DSC07402

Strada Nicolae Balcescu / Sibiu

DSC07398

Strada Nicolae Balcescu / Sibiu

DSC07395

Sibiu’nun gözleri – Piata Mare/ Sibiu

DSC07406

Ankara simidinin büyük, marmelatlı ve çikolatalı olduğunu düşünün. İnanılmaz! Strada Nicolae Balcescu / Sibiu

DSC07391

Parcul Cetatii / Sibiu

DSC07439

Sibiu’nun çatıları

DSC07438

Kuleden Sibiu

Sibiu’da iki gece kaldıktan sonra, 1 Temmuz sabahı, Sibiu’nun yaklaşık 170 kilometre kuzey batısında bulunan Cluj-Napoca şehrine gitmek üzere yola çıktım. Önce 60 kilometre batıdaki Sebeş şehrine, daha sonra da Alba Lulia ve Turda üzerinden Cluj’a ulaştım. Turda’ya kadar yol geneli düz sayılsa da Turda’dan Cluj’a kadarki son 50 kilometrede uzun ve yorucu tırmanışlar vardı. Cluj’dan önceki son yokuşu da tırmandım ve yokuş aşağı, pedal çevirmeden 10 dakikada şehir merkezine geldim.

DSC07459

Transilvanya köyü

DSC07467

Bu aralar leyleği havada, karada, her yerde görür oldum…

DSC07465

Turda yolunda köprüler

DSC07471

Turda çıkışı

DSC07478

Bu kilometre taşlarından bir tane söküp eve getirmek istiyorum.

Güzergâh: Sibiu – Sebeş – Cluj (Harita için tıklayın)

Arkadaşım Ligia’yla buluşana kadar biraz şehir merkezinde dolaştım. İlk olarak Ortodoks kilisesiyle opera binası dikkatimi çekti. Daha sonra da Katolik kilisesi… Şehrin girişinde büyük bir kilise inşaatı vardı. Bu inşaat bana, Türkiye’deki yeni yapılan post modern cami inşaatlarını hatırlattı. İki adım ötede klasik ve güzel olanları varken neden farklı arayışlara girer insanoğlu, anlayabilmiş değilim.

DSC07492

Katolik kilisesi / Cluj

DSC07496

Ortodoks kilisesi / Cluj

DSC07494

Opera binası / Cluj

Sibiu’da olduğu gibi hamur işi lezzetlerin satıldığı küçük dükkanlar, pastaneler, şirin sokaklar, parklar, üçgen çatılı evler Cluj’da da var. Hayatın sakin yaşandığı, keyifli, renkli bir şehir burası. Ara sokaklarda kafeler, barlar, dışarıda oturanlar, hediyelik eşya ve yiyecek içecek satılan tezgâhlar, parklarda spor yapanlar, festivaller, konserler…

DSC07500

Cluj sokakları

 

DSC07513

Kürtoskalacs / Cluj

DSC07488

Tren garı / Cluj

DSC07484

Belvedere tepesinden Katolik kilisesi / Cluj

DSC07482

Belvedere tepesinden Ortodoks kilisesi / Cluj

Arka lastiğim geçen seneki seyahatimin sonlarında oldukça yıpranmış ve dişlerin arasından yeşil band görünüyordu. Schwalbe Marathon lastiklerin fiyatı Türkiye’de çok pahalı olduğundan, Avrupa’da herhangi bir şehirden alırım diye düşünmüştüm ancak Cluj’a gelene kadar hiçbir yerde bulamadım. Artık bu lastikle devam etmem doğru değildi ve ne yapıp ne edip yeni bir lastik almak zorundaydım. Cluj’da bisiklet dükkanlarına bakarken Umi Bike diye bir dükkâna girdim. Dükkânın sahibi Mircea; Schwalbe satmadıklarını, yalnız ellerinde çıkma ama temiz bir “Marathon Plus Tour” olduğunu söyledi. Aradığım ebat 26 X 2.00’dı, Mircea’nın elindeki lastik ise 26 X 1.75’miş. “Plus Tour”, normal “Marathon”a göre patlamalara daha dayanıklı, off-road tutuşu daha iyi ama iri dişli ve asfaltta hızlı gitmeme müsaade etmeyecek bir lastik; üstelik çapı da daha küçük. İstemeye istemeye kabul ettim ve son 11 günde 1424 km yol yaptığım, 3 ülke, 9 şehir, bir de 2034 metrelik Transfagaraşan’ı geçtiğim kabak arka lastiğimi 1.75’lik Marathon Plus Tour ile değiştirdim. Mircea benden para almadı; Schwalbe Plus Tour’u hediye etti, zincirimi yağladı, birkaç teknik öğretti, üzerine de Țuică ikram etti. Kendisine misafirperverliği ve dostluğu için buradan tekrar teşekkür etmek istiyorum.  Multumesc Mircea…

lastik

Soldaki Marathon Plus Tour, sağdaki eski Marathon’um.

lastik2

Yolunuz Cluj’dan geçecek olursa Mircea’ya benden selam söyleyin.

Cluj’da da iki gece kaldıktan sonra 3 Temmuz sabahı, Macaristan sınırına 10 kilometre uzakta olan Oradea şehrine gitmek üzere, arkadaşlarım Ligia ve Ioan’ın evinden ayrıldım. Cluj’un çıkışındaki hafif eğimli yokuştan başka bir tırmanış olmadığından, 156 kilometreyi kısa bir sürede alıp Oradea şehrine ulaştım. Yolculuk esnasında kayda değer bir şey görmediğimden fotoğraf çekemedim.

Güzergâh: Cluj – Oradea (Harita için tıklayın)

Oradea küçük ve güzel bir şehir. Şehir genelinin tadilatta olduğu bir zamana denk gelmiş olmama rağmen yine de Oradea’yı çok beğendim. Burada da insanlar eğlenmeyi seviyorlar; geç saatlerde bile hayat devam ediyor. Oradea Türkiye’ye göre çok batıda olduğundan ve Türkiye’yle aynı saat sistemi kullanıldığından, Temmuz ayında, gece 10’da bile hava tam olarak kararmıyor. Bu yüzden de mekanlar geç saatlere kadar açık ve hareketli…

DSC07529

Tiyatro binası / Oradea

DSC07526

Oradea

DSC07527

Oradea

DSC07531

Lactobar / Oradea

DSC07534

Lactobar / Oradea (Efes Pilsen’i kim bulacak bakalım)

Gezinin devamını okumak için tıklayın…

Silistra – Bükreş – Transfăgărășan

Dördüncü bölümden devam…

25.06.2015

Sabah saat 07.30’daki ücretsiz feribotu yakalayıp, Tuna’nın karşı kıyısına geçtim. Artık Romanya’daydım ve akşam Bükreş’te olmayı planlıyordum. Fakat, unuttuğum bir şey vardı! Bulgaristan’dan çıkmadan önce, elimdeki Bulgar Leva’larını Rumen parasıyla değiştirmem gerekiyordu. Yaptığım bu dikkatsizlik, feribot hareket halindeyken aklıma geldi. Karşı kıyıda küçük de olsa bir liman, limanda da mutlaka bir döviz bürosu vardır diye düşündüm.

DSC07270

Silistra tarafına son bakış

DSC07283

Tuna Nehri’nde feribotla karşıya geçerken

DSC07271

Tuna Nehri (Romanya tarafı)

İnsan her zaman bu kadar emin olmamalıymış… Feribot kıyıya yaklaşırken, kıyıya doğru baktım da; etrafta değil liman, bina bile yoktu. İndikten sonra, döviz bürosu sorduğum birkaç kişi, Călărași’ye gitmem gerektiğini söyledi. On bir kilometre uzaktaki Călărași şehrine gittim, açık banka ve döviz bürosu aradım. Bankalar Bulgar Levası bozmuyorlarmış, döviz büroları da saat 09.00’da açılıyormuş. Saat dokuza kadar, açık olan ve yeni açılmakta olan hemen hemen tüm bankalara girip, Leva bozup bozmadıklarını sordum. Bir banka görevlisi, bozduklarını söyledi. Çok sevindim ve hemen sıraya girdim. Sıra bana geldiğinde, elimdeki Bulgar paralarını veznedeki kadına uzattım. Kadın önce pasaportumu istedi, sonra bana bir sürü kağıt imzalattı. Yaklaşık on dakika sonra da sistemlerinde hata olduğunu ve paramı bozamayacağını söyledi.

Evden çok erken çıktığımdan kahvaltı yapamamıştım. O banka senin, bu banka benim, koşturmaktan karnım acıkmaya da başlamıştı. Saat dokuz olunca, bu sefer de döviz bürolarını gezdim. Călărași’de sadece bir döviz bürosu Leva’yı bozuyormuş. Paramı bozdurur bozdurmaz, bir fırından birkaç tane gogoşi alıp, açlığımı giderdim biraz.

Bulgaristan’daki Lukoil akaryakıt istasyonlarında şifresiz wifi oluyordu. İnternete girmek istediğimde, hemen bir Lukoil bulurdum Bulgaristan’da… Burada da bir Lukoil ilişti gözüme ve internet vardır düşüncesiyle benzinliğe girdim hemen. Wifi varmış ama şifreliymiş. Kasadaki görevliden şifreyi rica ettim. O da sağ olsun, içeri ofise gitti, dolapları karıştırdı, şifrenin yazılı olduğu kağıdı buldu ve internete girmemi sağladı. Haritadan hangi yolu kullanacağıma baktım ve yola çıkabildim sonunda.

Yola çıktım çıkmasına ama karşımdan nasıl bir rüzgâr esiyordu anlatamam. Ne yapıp ne edip akşam Bükreş’te olmalıydım. Önümde 127 kilometre vardı ve saatte ortalama 15 kilometrenin üstü kârdır deyip, pedallara asıldım. Çok zorlansam da, 17 km/saat ortalama tutturmayı başardım bu rüzgârda. Bu ortalamayı bozmazsam çok geç olmadan Bükreş’te olabilecektim. Nitekim de öyle oldu ve akşam saat 18.30 civarında ikinci sektör tarafından şehre girdim. (Harita için tıklayınız) Bükreş’e gelmeden önce evinde kalacağım arkadaşım Sergiu’yu aradım ve şehir merkezindeki Piata Romana’da buluşmaya karar verdik. Buluşacağımız saate kadar şehirde gezip, fotoğraf çektim.

 

DSC07306

Uzaktan Parlamento binası / Bükreş

prlmnt

Parlamento binası / Bükreş

DCIM100GOPRO

Bükreş

DCIM100GOPRO

Bükreş

DCIM100GOPRO

Bükreş

İyi bir bisikletçi ve bir ironman olan Sergiu’dan, Transfagaraşan tırmanışı öncesinde bilgiler aldım. Her sene 1 Temmuz’da açılan Transfagaşan yolunun son durumunun fotoğraflarını gösterdi bana Sergiu. Geçidin en yüksek yerindeki tünelin iki ağzının da kapalı olduğunu ve bu tünelden nasıl geçebileceğimi anlattı…

Bükreş’te iki gece kaldıktan sonra 27 Haziran 2015 sabahı Bükreş’ten ayrıldım. Bugün mümkün olduğu kadar Transfagaraşan’a yaklaşmak istiyordum. Yolda bir ara telefonuma mesaj geldi. Mesaj Sergiu’danmış… Radyoda dinlemiş; Transfagaraşan yolunun bugün açıldığı haberini veriyordu bana. Daha sonra, yol üzerinde de “Transfagaraşan Deschis” yazan, yani yolun açıldığını gösteren tabelaları görünce biraz rahatladım. Bugün, toplamda 176 km yol yaparak Oeştii’ye geldim (Harita için tıklayın) ve sakin, güzel bir pansiyonda konaklayıp, sabaha dinlenmiş olarak uyandım. Bu geziye hazırlanırken, niyetim Piteşti ya da Curtea de Argeş’te konaklamaktı. Hava kararmadan biraz daha Transfăgărășan’a yaklaşmak istediğimden, Curtea’da durmadım, devam ettim. Bu arada, Curtea’yı çok beğendim. Küçük bir şehir ama turistik ve tarihi güzellikleri dikkatimi çekti.

DSC07332

İşte, beklediğim güzel haber…

DSC07337

Curtea de Argeş

28.06.2015

Sabah, kahvaltımı yaptıktan sonra, saat 11 buçuk gibi Oeştii’den yola çıktım. Güzel Transilvanya köylerinden, dere kenarlarından, ormanın içinden geçerek Vidraru Barajı’na geldim. Buraya kadar keyifli tırmanışlar vardı. Asıl tırmanış, gölden sonra başlayacaktı… Vidraru Gölü bittikten sonra, yaklaşık 1200 metre yüksekliklerdeyken, hafiften yağmur atıştırmaya başladı. Bir yerde durup yağmurluğumu, pantolonumu giydim ve su geçirmeyen ayakkabı kılıflarını ayakkabılarıma geçirdim.

 

DSC07339

Transilvanya köy evleri

DSC07344

Transilvanya köy evleri

DSC07343

Transilvanya’da bir köy evi

DSC07358

Baraj Vidraru

DSC07359

Baraj Vidraru

1285 metreden sonra asıl tırmanış başladı… Eğim çok zorlamasa da, hava gitgide bozuyordu ve üşümeye de başlamıştım. Ayakkabı kılıflarının üzerinde, eksi 10 dereceye kadar koruduğu yazsa da, en çok ayaklarım üşüyordu. Ayakkabılarımda su geçirmeyen kılıf olmasına rağmen, ayakkabılarım su alıyordu. (Bunları Ankara’ya döndükten sonra Dechatlon’a ve Schimano’ya bildireceğim!) Bu yüzden de seyahatin sonları biraz eziyete dönüştü. Bir an evvel tırmanıp, aşağı inmek istiyordum. Zirveye yaklaştıkça hava daha da soğudu, yağmurun ve rüzgarın hızı arttı; sisten neredeyse göz gözü görmüyordu.

DSC07362

Transfăgărășan yolu, 1285 m

DSC07363

Transfăgărășan yolu

DSC07366

Transfăgărășan yolu

DSC07367

Transfăgărășan yolu, 1580 m

 

DSC07372

Transfăgărășan yolu

Nihayet, zirvedeki tünele girdim. Farımı yaktım ve karanlık tünelde ilerlemeye çalıştım. Benim ve diğer araçların ışıklarından başka bir ışık yoktu. Hatta, tünelde araç olmadığında sadece kendi farımın sisteki hüzmesini görüyordum. İçeride havalandırma, ışık vs hiçbir şey yoktu. Tünel kapalı olsaydı, buradan geçmek istemezdim. Çok mecbur kalsam geçerdim belki ama, eminim tedirgin olurdum.

DCIM103GOPRO

Transfăgărășan yolu

DCIM104GOPRO

Tünelde karşılaştığım İspanyol bisikletçi

Evet, bisikletle iki bin metre üzeri ilk tırmanışımı gerçekleştirip zirveye geldim. Niyetim, Balea Gölü yanında çadır kurup, geceyi burada geçirmekti ama sis yüzünden gölü bile göremedim. Yolun kenarında yiyecek içecek satan tezgahların şemsiyelerinin altından birkaç fotoğraf çekebildim sadece ve üzülerek oradan ayrıldım. Yoğun sis içinde, körlemesine yola devam ettim. Ellerim üşüdüğünden frenleri bile zorlanarak sıkıyordum. Konaklayacak bir yer bulana kadar bu şekilde yola devam ettim. Gördüğüm ilk binanın yanında durdum, bir şeyler yedim, kendime geldim… Sonra, bir müddet daha devam edip Cartişoara’da bir pansiyona yerleştim.

DSC07373

Transfăgărășan geçidi, en yüksek noktası; 2034 metre

transfagarasan 001

Transfagaraşan yolu, kuzey tarafı; iniş yolu…

transfagarasan 002

Transfagaraşan yolu, kuzey tarafı; iniş yolu…

 

Transfăgărășan tırmanışı, timelapse videomu izlemek için tıklayın.

Tarih: 28.06.2015
Güzergâh: Oeştii – Transfăgărășan -Cartişoara  (Harita için tıklayın)
Mesafe: 103 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın…

Karadeniz seyahati 2. ve 3. gün (Eskişehir-Bursa 03.06.2013 / Pazartesi)

DSC00621

Türkiye’nin Karadeniz kıyılarını bisikletle gezme fikri her zaman aklımdaydı ama, nedense bu hayalimi bir türlü gerçekleştirememiştim. Son yıllarda, yaz aylarında işlerimin durgunluğunu fırsat bilerek bu hayalimin sınırlarını biraz daha genişlettim ve bütün Karadeniz’i bisikletle kıyıdan dolaşmaya karar verdim. Hayatımda daha önce hiç yurt dışına çıkmamış olmam, seyahati benim için ayrıca anlamlı kılacaktı. Niyetim, bisikletle Ankara’dan yola çıkıp, Karadeniz’in Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya ve Abhazya kıyılarını geçip, Sarp sınır kapısından Türkiye’ye giriş yapmak, sonra yine kıyıyı takip ederek İstanbul’a ulaşmaktı.

 

Bir önceki geziden devam…

Teyzemlerle görüşmek ve biraz da dinlenip kendime gelmek için, ertesi gün yola çıkmadım. Zaten hava da bisiklete binmek için çok uygun değildi; ara sıra yağmur yağıyor, şiddetli rüzgâr da devam ediyordu. Benden bir gün sonra yola çıkan annemler de rüzgârdan etkilenmişler ve rüzgârın arabayı bile sarstığını söylemişlerdi. Pazar günü de yağış devam etti ve bir gün daha Eskişehir’de kalıp, 3 Haziran Pazartesi günü sabah saat 9 sularında Batıkent’ten Bursa’ya gitmek üzere yola koyuldum.

 

Hava, Cuma gününe göre 1daha iyiydi ve kendimi yorgun hissetmiyordum. Tek sıkıntım, seyahate başladığım gün başlayan “Gezi” olaylarıydı. Bütün Türkiye birbirine girmiş, her yerde polisin sert müdahalelerine karşı protestolar ve gösteriler oluyordu. Hayatımda ilk kez yurt dışına çıkacaktım, yaklaşık bir yıldır hazırlanıyordum, bütün planımı ve programımı yapmıştım ve yola çıktığım gün “Gezi” olayları başlamıştı. Bursa’ya doğru giderken kafam hep bu üzücü olayla meşguldü ve sinirim inanılmaz bozulmuştu. Acaba bu durum devam edecek miydi, bir iç savaş çıkar mıydı, seyahate devam etmeli miydim, etmemeli miydim? En azından İstanbul’a kadar gideyim, Taksim’deki duruma göre devam edip etmeyeceğime karar veririm diye düşündüm ve keyifsiz bir şekilde yoluma devam ettim. Zoraki çektiğim birkaç fotoğraf dışında doğru dürüst fotoğraf bile çekemedim üzüntümden.

 

DSC00617

Muratdere köyü

Bozüyük’te, Kardeşler Lokantası’nda yemek molası verdim; önden bir tas mercimek çorbası içtim ve arkasından da Arnavut ciğeri söyledim. Hayatımda yediğim en güzel Arnavut ciğeriydi. Böyle muhteşem bir lezzetle karşılaşınca biraz keyfim düzelir gibi oldu.  Yemekten sonra tekrar yola koyuldum.

Önce Muratdere köyünden, sonra Mezit Tüneli’nden geçtim ve İnegöl’e vardım. İnegöl’de köfte yemeden olmaz dedim ve “Besler Kasap Et-Mangal” diye bir tarafı kasap, diğer tarafı da lokantada olan bir yerde oturdum. Bildiğimiz İnegöl köftesi değildi ama köfteler harikaydı. Kasaplar eti iyi tanıdıkları için, bu tarz yerlerde yapılan et yemekleri genelde güzel

DSC00618oluyor.
İnegöl’den 10-20 kilometre sonra, nedense sağ dizim ağrımaya başladı. Sağ bacağımla pedalı itemiyordum ve yaklaşık olarak son 30 kilometreyi, spd sayesinde sol bacağımla gitmek zorunda kaldım.

 

DSC00623

Bu adam ben değilim.

Nihayet Bursa tabelasını gördüm ama şehir merkezine daha epey bir yolum vardı. Bu arada, şehir merkezine giden D200 Karayolu’nda tadilat olduğundan, Gürsu Sanayi Sitesi’nden geçmek zorunda kaldım. Yemyeşil, güzel bir yoldan ve lezzetli yemeklerden sonra sanayinin tozlu ara sokaklarında, arkamda yükle, tek bacak pedal çevirmek hiç de beklediğim bir şey değildi. Sorunlar, ertesi gün Bursa’dan ayrılıncaya kadar devam etti.

Sanayi sitesinde epey bir gittikten sonra tekrar ana yola çıktım fakat bu sefer de bisikletten bir ses geldiğini fark ettim. Bir yerde durdum ve sesin bagajdan geldiğini anladım. Bajagı kadroya bağlayan vidalardan biri gevşemiş ve yerinden çıkmış. Taner abinin “yanında bulunsun, lazım olur” dediği metrik 8 vidalarından birini, hemen çıkan vidanın yerine koydum ama bu sefer de vida biraz uzun geldi ve zincirin son dişliye geçmesine mani oldu. Tek bacakla da o dişliyi kullanamıyordum zaten… Neyse, bir şekilde, kör-topal, şehir merkezine geldim, biraz Heykel civarında gezindim ve daha sonra da yola çıkmadan önce internette araştırırken bulduğum, rezervasyon da yaptırmış olduğum, Kent Meydanı’ndaki otele gittim. Otelin ismini vermeyeceğim ama, otel hakkında da iyi bir şey söylemeyeceğim.

 

Oteldeki görevliye, sıcak su ve kablosuz internetin olup olmadığını sordum. Bu soruları rezervasyon yapmadan önce de sormuştum ama otel pek güven vermediği için bir daha sorma gereksinimi duydum. Adam, bu dediklerimin odalarda mevcut olduğunu söyledi. Ben de, biraz basiretimin bağlandığını hissettiysem de, yorgun olduğum için otel arayacak enerjim olmadığından, odama çıkmak için merdivenlere yöneldim. Odaya çıktım eşyalarımı bıraktım ve bir şeyler atıştırmak için Heykel’e gittim. Akşam otele döndükten sonra hemen duşa girdim fakat… Fakat, sular akmıyordu! Rezervasyonu aradım ve durumu anlattım. Osmangazi ilçesinde su kesintisi varmış ve semte 24 saat su verilemeyecekmiş. Osmangazi belediyesini aradım ve su kesintisinin doğru olduğunu teyit ettim. Yapılacak bir şey yoktu, kolonyalı mendillerle, el temizleme jeliyle, kolonyayla temizlik işlerimi hallettim ve o vaziyette yattım, uyudum. Bu arada, odada internet yoktu ve hamam böcekleri kol geziyordu; ama güneşin alnında 155 kilometre pedal çevirdikten sonra böcek falan gözü görmüyor insanın. Sabah olduğunda, erkenden oteli terk ettim ve Yalova’ya doğru yola koyuldum. Semtlerde su kesintisi yaşanabilir ama otellerin su depoları olmalı ve hidroforları da sorunsuz çalışmalı… Otelin hidroforu bozuk olduğundan, su benim bulunduğum kata kadar gelememiş. Baştan söyleseydi bunu ya da alt katta oda verseydi. Neyse, dünkü durumumu rezervasyondaki adama anlattım ve 10 lira eksik ücret ödeyip bir daha Kent Meydanı’na uğramamak üzere Bursa’dan ayrıldım.

 

Bursa-Yalova-İstanbul (03.06.2013 / Salı)

Yol üzerinde, bir benzinlikte elimi yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım, kollarımı sabunladım, güneş kremimi sürdüm ve çayla beraber poaça türü bir şeyler atıştırıp yola devam ettim. Hava çok sıcaktı ve 50 kilometre sonra sağ dizim yine ağrımaya başladı. DSC00638Gemlik’e kadar zar zor geldim ve yola çıktığımdan beri ilk kez denizi görmüş oldum. Gemlik’te deniz kenarında, kafe tarzı bir yerde, çay içip bir şeyler atıştırdım, ağrıyan dizimi dinlendirdim. Saat 15.30’daki Yalova Yenikapı feribotuna yetişmek istediğimden, çok fazla kalamadım Gemlik’te ve hemen yola koyuldum. Yaklaşık 2 saat sonra Yalova’ya geldim ve alelacele feribot iskelesine gidip Yeniköy feribotuna biletimi aldım.

 

Bursa, benim için önemi olan bir şehirdi; hem askerliğimi burada yapmış olmam, hem de genel olarak şehrin tarihi ve doğal güzelliklerini bildiğim için, bisikletle bu güzel şehre gelmiş DSC00645olmak anlamlı olacaktı. Ama, nasıl bir uğursuzluk varsa bende, yola çıktığım andan itibaren kötü olaylar peşimi bırakmadı. Taksim olayları, şiddetli rüzgâr, dizimin ağrıması, Osmangazi semtinde suların kesilmesi… Neyse, İstanbul uzaktan görünmeye başladı. Bakalım İstanbul’da, özellikle Taksim’de ve Beşiktaş’ta durumlar nasıl?

 

Eskişehir-Bursa: 155 km (şehir içi gezinmeler dahil)

Bursa-Yalova-İstanbul: 82 km (şehir içi gezinmeler dahil)

 

 

 

 

 

 

Karadeniz seyahati 1. gün (Ankara-Eskişehir 31.05.2013 / Cuma)

k

Türkiye’nin Karadeniz kıyılarını bisikletle gezme fikri her zaman aklımdaydı ama, nedense bu hayalimi bir türlü gerçekleştirememiştim. Son yıllarda, yaz aylarında işlerimin durgunluğunu fırsat bilerek bu hayalimin sınırlarını biraz daha genişlettim ve bütün Karadeniz’i bisikletle kıyıdan dolaşmaya karar verdim. Hayatımda daha önce hiç yurt dışına çıkmamış olmam, seyahati benim için ayrıca anlamlı kılacaktı. Niyetim, bisikletle Ankara’dan yola çıkıp, Karadeniz’in Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya ve Abhazya kıyılarını geçip, Sarp sınır kapısından Türkiye’ye giriş yapmak, sonra yine kıyıyı takip ederek İstanbul’a ulaşmaktı.

31 Mayıs 2013 Cuma

Sabah saat 5;20’de evden çıktım. Hava ilk başta biraz serindi ama birkaç dakika sonra ılık ve güzel bir hal aldı. Şansıma rüzgâr, doğudan batıya estiği için arkamda yük olmasına rağmen çok hızlı yol alıyordum. Hatta hep bu şekilde gidersem, 6000 kilometrelik seyahati 25 günde tamamlarım diye içimden geçirdim. Temelli’ye 2 saat 15 dakikada, Polatlı’ya da 3 saat 43 dakikada varınca kendime olan güvenim iyice arttı ve daha sonra başıma geleceklerden bihaber, yoluma devam ettim. 28” yarış bisikletimle, Polatlı’ya 2,5 saatte gidiyorum ama bu sefer durum farklı; yüklü ve 26” bir bisikletle, o kadar hızlı gidilemiyor. Polatlı’yı geçtikten sonra bisiklet ara sıra yalpalamaya başladı. Meğerse rüzgâr yön değiştirmiş ve bu sefer de yavaştan, batı yönünden kendini hissettirmeye başlamıştı. Kendi kendime, boş ver Can dedim, nasıl olsa birazdan düzelir… Kazın ayağı öyle değilmiş! Oğlakçı’dan sonra batıdan bir rüzgâr başladı, anlatamam; fırtınaydı sanki! Eskişehir’e kadar bir an olsun durmadı. Sadece Eskişehir’e yaklaştığım zamanlarda biraz hızı azaldı ama yine esmeye, beni de bezdirmeye devam etti. Bazen o kadar şiddetli esti ki, dengemi bile zor sağlıyordum. Sivrihisar girişindeki TŞOF tesislerine çok zor ulaşabildim. Bu arada, daha evvel yaptığım seyahatlerde uğradığım Yüceller Tesisleri’nin kapanmış olduğunu öğrendim ve çok üzüldüm. Yüceller’den TŞOF’a kadar, yolumun üzerinde kaç benzin istasyonu varsa, hepsinin marketi kapalıydı, içecek suyum da kalmamıştı. Acilen TŞOF’a gitmem gerekiyordu ve rüzgâr buna izin vermiyordu. Bir ara, yeni açılmış bir lokanta gördüm ve karnımı doyurmak için patlıcanlı, etli bir yemekle, yoğurt istedim. Ortamdan pek hoşlanmadığım için, tabağımdakileri alelacele bitirdim ve oradan ayrıldım. Neyse, zor da olda TŞOF’a ulaştım ve biraz dinlendim, çay içtim, internete girdim. Polisin, Taksim’deki Gezi Parkı’nda insanlara saldırdığı, parka sahip çıkmaya çalışan gençlerin çadırlarını yaktıkları haberlerini okuyunca dehşete kapıldım.

 

Rüzgârdan dolayı, acaba bu gece burada konaklar mıyım düşüncesiyle bir gecelik oda fiyatını öğrendim ama dinlenip, biraz enerji toplayınca devam etmeye karar verdim. Rüzgâr dinmemiş, bisiklet sanki hareket etmiyordu Ara sıra inip bisikleti ittim ve bir taraftan da kilometre saatini kontrol ettim. Yürürken 5-6 km/s, bisikletle 7-8 km/s… Dedim, bu iş olmayacak; bir yerde konaklamam lazım. O sırada, Eskişehir’deki kuzenim Tevfik aradı ve

“abi, neredesin, geliyor musun” diye sordu. Durumu anlattım,

“bu akşam gelemeyebilirim” dedim. O da

“abi, 90 km kalmış, yaparsın sen bu mesafeyi” dedi.

DSC00607

Kaymaz yakınlarındaki Şehit Hüdaim Öner Hayratı (bu seyahatte çektiğim tek fotoğraf)

Yapar mıyım, yapmaz mıyım diye düşünürken, eniştem Armağan abi aradı ve beni yemeğe beklediklerini söyledi. İyice gaza geldim ve çok düşük hızlarda da olsa ilerlemeye çalıştım. Rüzgârın yavaşladığı bir zamanda, hızımı yükseltmeyi denediysem de, yorgunluğun etkisiyle, pek başarılı olamadım. Bu arada, devamlı rüzgâr sesinin, böyle bir performans esnasında, insanı depresyona sokabilecek nitelikte olduğunu da söylemeliyim. Eskişehir’e 30 km kala, bir benzin istasyonundan su ve soda aldım. Bu arada, hoparlörlerden güzel tınılar kulağıma geliyordu. Frank Sinatra çaldı mesela… Arkasından da eski ama bilindik, benzer türde parçalar… Bu müzikleri kim çalıyor diye sordum. Kasadaki arkadaş,

“ben” dedi. Sonra,

“değiştireyim mi” diye sordu. Ben de,

“sakın!” dedim.

Kendisine de bu güzel parçaları çaldığı için teşekkür ettim. Adamın ismi de Can’mış bu arada… Motosikletle ya da arabayla bu yoldan geçersem, muhakkak bu istasyondan yakıt alacağım. Size de tavsiye ederim; istasyonun adı “Remoil”

Saatlerdir Organize yokuşunu bekliyordum ve nihayet o an geldi. Kendi kendime espriler yapıp, oyunlar oynadım bu sefer. Çantamdan puro büyüklüğünde bir cevizli sucuk çıkarttım ve sanki keyif purosu içer gibi yapıp, parmaklarımın arasına sıkıştırdım. Bu sırada da, sanki bir yolcu uçağının pilotuymuşum da kuleden iniş izni istermiş gibi bir edayla “inişe geçiyoruz” falan dedim kendi kendime. Görünen o ki, rüzgârdan kafayı iyice yemişim…

Durmadan, Eskişehir tabelasına kadar yokuş aşağı indim. Saat 8’i çeyrek geçiyordu ve çok güzel bir gün batımı vardı. O kadar sıkılmıştım ki, bir an evvel teyzemlere gitmek istediğimden, fotoğraf bile çekmek içimden gelmedi. Eskişehir’e geldim ama teyzemlerin Batıkent’teki evlerine kadar 20 km daha gitmem gerekiyordu. Bu son 20 kilometreyi de gittim ve saat 9 buçukta teyzemlere geldim. Ankara’dan Eskişehir’e yaptığım bu üçüncü seyahat, tam olarak 16 saat, 10 dakika sürdü.

Bu zorlu günün benim için önemi çok büyük. Bitpazarından alıp, topladığım bu ağır bisikletle, arkamda yük varken, kötü hava koşullarında 245 kilometre yol yapabilmek, seyahatimin geri kalan kısmı için bana güven verdi. Bisiklet hiçbir sorun çıkarmadı; vitesler, frenler ve tüm aksam hatasız çalışıyordu. Seyahatimin geri kalan kısmında endişe etmeden yola devam edebilirdim artık.  Bu arada, 16 saat boyunca yaklaşık 12 litre su  içip, 3 kilo da vermişim. Uzun zamandır 80 kilonun altını göremiyordum; basküldeki 79 rakamını görünce biraz da keyiflendim.