Edirne – Kırklareli – Burgas

İkinci bölümden devam…

19.06.2015

Saat 14.15 gibi Edirne’den ayrıldım. Edirne çıkışındaki sapaktan Kırklareli yönüne dönmek yerine, sapağı kaçırıp yola devam ettim. Daha sonra, Kırklareli’ne nereden gideceğimi sormak için, yol üzerindeki Sazlıdere Shell istasyonuna girdim. Burada beni, bisikletçi bir dost, Erdem Ersöz karşıladı. Kendisi bisiklete biniyor, uzun seyahatler yapıyor ve Edirne’deki bisiklet gruplarını organize ediyormuş. Bir projesi olduğundan bahsetti bana… Edirne’ye gelen ya da yolu buradan geçen bisikletli gezginlere, benzin istasyonunun arkasında çadır kuracakları ve duş alıp yemek yiyecekleri uygun bir yer ayarlamaya çalıştığını söyledi. Müdürü de bu projeye destek veriyormuş. O sapağı kaçırmasaydım, Erdem’le tanışamayacaktım ve böyle güzel bir projeden haberim olmayacaktı. IMG_1499Erdem’in iyi niyetli bu düşüncesi çok hoşuma gitti; umarım başka akaryakıt istasyonlarında da benzer uygulamalar yapılır. Yolunuz Edirne’ye düşerse, muhakkak Sazlıdere Shell’e uğrayın.

Erdem’in önerisi üzerine, Sazlıdere ve İskender köylerinden geçerek Kırklareli’ne gittim. Kırklareli girişindeki DSİ misafirhanesi gözüme çarpınca, boş oda olup olmadığını sormak için nizamiye kapısından içeri girdim. Şansıma yer varmış… Hemen misafirhaneye yerleştim ve yemek yemek üzere şehir merkezine gittim. Geçen sene, sınırdan çıkmadan önceki son günümde de DSİ’nin İpsala misafirhanesinde kalmıştım. DSİ misafirhanelerinin, seyahatlerimde manidar bir önemi oldu artık benim için.

DSC07162

Edirne – Kırklareli yolunda yanmış bir otomobil

DSC07164

Kırklareli

Güzergâh: Edirne – Kırklareli (Harita için tıklayın)
Mesafe: 68 km

 

20.06.2015

DSC07166

Kırklareli DSİ Misafirhanesi

Saat 11.30’da Kırklareli’nden ayrıldım. 440 metre rakımlı Babatepe’den geçip saat 13.30 gibi Dereköy’e geldim. Dereköy girişindeki bakkaldan yiyecek bir şeyler aldım, suluklarımı doldurdum, köylüyle, esnafla sohbet edip çay içtim. Bir saat sonra Dereköy’den ayrılıp, 648 metre rakımlı Aziziye geçidinde olan Bulgaristan sınırına vardım.

DSC07168

Kırklareli – Dereköy yolu

 

DSC07169

Babatepe

 

DSC07172

Kırklareli – Dereköy yolundan…

 

DSC07174

Dereköy’de bir köy evi

 

DSC07176

Dereköy Bulgaristan sınır kapısı

 

DSC07178

Dereköy Bulgaristan sınır kapısı

Bulgaristan’a daha evvel gidenlerden, Bulgar polisinin Türk turistlerden rüşvet istediklerini hep duyardım. İki sene önceki Bulgaristan gezimde olduğu gibi, bu sene de böyle bir olaya rastlamadım. Rüşveti, Bulgaristan polisi değil; başka birileri istiyor Türk turistlerden anlaşılan. Sınır geçişlerinde alınan 15 TL neyin parası, hala aklım almıyor. Gürcistan’a ve Bulgaristan’a girişlerimde, bugüne kadar 60 TL para verdim. Çok uygunsuz ve ahlak dışı bir uygulama! Birilerinin kulağına gider belki diye yazıyorum…

15 TL’yi verdim, pulumu yapıştırdım, pasaport ve vize kontrollerimi yaptırdım, Saat 16.00’da Türkiye’den ayrıldım. Şimdi deniz seviyesine kadar iniş zamanı… Daha önceki gelişimde Malko Tarnovo’ya gelmeden Tsarevo yönüne sapmıştım; bu sefer direkt Burgas’a gideceğim. Malko Tarnovo’dan ve Bulgar köylerinden geçerek Tsarevo – Burgas yoluna bağlandım.

DSC07179

Malko Tarnovo

 

DSC07180

Burgas yolundan…

 

DSC07183

Burgas yolunda bir Bulgar köyü.

 

DSC07185

Burgas

Yolun geneli iniş gibi görünse de tırmanışların olduğu bir yoldu. Bir ara, bisikletimin zincirinde sorun çıktı; zincir, son dişliye geçmiyor, geçtiği zaman da başka dişlilere atlıyordu. Ayar vidasından düzeltmeye çalıştıysam da başarılı olamadım. Burgas’da tamir ederim düşüncesiyle fazla zorlamadan pedal çevirmeye devam ettim.

Burgas’a gelince, evinde kalacağım arkadaşım Mehmet Hasan’ı aradım. Beni Burgas tren garından aldı ve beraber, kuzeni Fatma’yla yaşadığı evlerine gittik. Bu benim ilk Couchsurfing deneyimimdi. Mehmet ve Fatma’yla güzel zaman geçirdik; ikisine de buradan teşekkür etmek istiyorum. İyi bir fotoğrafçı olan Mehmet, aynı zamanda Burgas çevresindeki Türk köylerinde düğün videoları çekiyor. Normalde düğünlerden, gelin fotoğrafçılığından, düğün çekimlerinden vs hiç hoşlanmam ama Mehmet’in bana izlettiği videolar, bahsetmeye çalıştığım postmodern, kitsch düğün videolarından değil; belgesel film niteliğindeydi hepsi.

Burgas’ı ilk gördüğümde çok etkilenmiştim; küçük, şirin ve güzel bir şehirdi. Bu gelişimde ise her yerde tadilat ve asfalt çalışmaları vardı. Çok beğendiğim gar binası da restore ediliyordu. Belki ileride daha güzel olacak ama, yine de Burgas’ı böyle görmek istemezdim. Ertesi gün, akşama kadar yağmur yağdığı için şehirde fotoğraf çekemedim.

Burgas’da iki gece kaldıktan sonra 22.06.2015 tarihinde, sabah 07.15’te Mehmetler’in evinden ayrıldım.

Güzergâh: Kırklareli – Burgas (Harita için tıklayın)
Mesafe: 130 km

Reklamlar

Tekirdağ – Edirne

Birinci bölümden devam…

17.05.2015

Bu sabah erken kalkacaktım ama dünkü yorgunluğun üzerine planladığım saatte uyanamadım. Otelde kahvaltımı yaptıktan sonra, hazırlandım ve yola çıkmak üzere otelden ayrıldım. Dün farkında olmadan şapkamı düşürmüşüm; bir de şapka almam gerekiyordu gider ayak… Otelin yakınlarındaki marketlerde şapka bulamayınca, 3 km uzaktaki şehir merkezine gitmek zorunda kaldım. Namık Kemal Caddesi’ndeki tezgahların birinden şapka alıp, Saat 13.00 civarı Tekirdağ’dan ayrıldım. Niyetim, Hayrabolu üzerinden Edirne’ye gitmekti.

Tekirdağ – Hayrabolu arası

Tekirdağ’ın hemen çıkışında dik ve uzun bir yokuş var… Bu yokuşu çıkar, Hayrabolu’ya kadar bisikleti salarım diye düşünüyordum ama karşımdan esen rüzgâr sayesinde, istediğim gibi rahat bir iniş yapamadım. Böyle durumlarda psikolojim çok hızlı bozuluyor ve istemesem de kaçamak yolları denemek aklıma geliyor. Hayrabolu’ya gider, karnımı doyurur, sonra da otobüsle Edirne’ye giderim diye aklımdan geçirdim.

Neyse, zor bir şekilde Hayrabolu’ya kadar geldim. Otogara gidip Edirne’ye otobüs olup olmadığını sordum. Sabah 08.30’da sadece bir minibüs kalkıyormuş Edirne’ye. Otobüs şoförlerinin tavsiyesi üzerine Babaeski’ye gitmeye karar verdim. Babaeski’den Edirne’ye her saat otobüs varmış çünkü… Hayrabolu’dan çıkmadan önce Saraçoğlu Kasap Mangal’da köfte yedim. Karnımı doyurup, biraz da dinlendikten sonra yola devam ettim.

DCIM100GOPRO

Hayrabolu

DCIM100GOPRO

Hacılar Köprüsü (Hayrabolu)

Alpullu yakınlarından geçerken Babaeski: 16, Edirne: 70 yazan tabelayı gördüm ve acaba otobüs yerine bisikletle devam etsem mi diye aklımdan geçirdim. Alpullu’dan çıkıp, Babaeski yakınlarında E5 karayoluna çıkınca da moralim iyice düzeldi ve otobüse binme fikrinden vazgeçtim. Gidiş yönümde esen rüzgârın da yardımıyla saat 21.30’da Edirne’ye vardım.

DCIM100GOPRO

Babaeski

DCIM100GOPRO

Edirne (Bisikletin farıyla aydınlatarak çektim fotoğrafı)

Edirne’ye yaklaşırken Kırklareli tarafında şimşekler çakıyordu. Rüzgârın esmesinden, havanın kokusundan, yağmurun Edirne’ye de geleceği belliydi. Edirne’ye geldiğimde yağmur yavaş yavaş yağmaya başlamıştı. Gecesinde ise Edirne’de çok şiddetli yağmur yağdı, şimşekler çaktı, hatta elektrikler bile kesildi bir ara…

Edirne’ye daha evvel hiç gitmemiştim ve bu şehri çok merak ediyordum. Mimar Sinan’ın ustalık eseri olan Selimiye Camii’ni görme fikri bile heyecanlandırıyordu beni. Nihayet bu sefer Edirne’yi görme fırsatım oldu. Selimiye Camii’ni, Eski Cami’yi, Üç Şerefeli Cami’yi, Tunca, Meriç, Saray köprülerini, Sarayiçi’ni (Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı yer), Karaağaç’taki Güzel Sanatlar Fakültesi binasını ve eski Edirne evlerini çok beğendim. Edirne, bana göre Türkiye’nin en güzel şehirlerinden biri. Onca tarihi eserin günümüze kadar bozulmadan kalabilmesi de şaşırtıcı…

Güzergâh: Tekirdağ – Edirne (Harita için tıklayınız)
Mesafe: 139 km

Edirne fotoğrafları:

Edirne 011

DCIM116GOPRO

Edirne Belediyesi binası

DCIM114GOPRO

Edirne Karaağaç Güzel Sanatlar Fakültesi binası

DCIM114GOPRO

Edirne Karaağaç Güzel Sanatlar Fakültesi binasının arkası

DCIM116GOPRO

Edirne Karaağaç Güzel Sanatlar Fakültesi binası

DCIM116GOPRO

Edirne Eski Cami

DCIM118GOPRO

Üç Şerefeli Cami

DCIM112GOPRO

Selimiye Camii

DCIM110GOPRO

Selimiye Camii

DCIM112GOPRO

Selimiye Camii

DCIM100GOPRO

Eski Edirne evi

DCIM100GOPRO

Eski Edirne evi

DCIM100GOPRO

Eski Edirne evi

Gezinin devamını okumak için tıklayın

İstanbul – Tekirdağ

16.06.2015

Eminönü

Eminönü

2015 senesi için planlarımı tamamladım ve 16 Haziran sabahı, saat 10.20’de, İstanbul Karaköy’den seyahatime başladım. Marmara kıyısını takip ederek Tekirdağ’a gitmeyi planlıyordum bugün… Daha evvel, batı yönünde en uzak Küçükçekmece’ye kadar bisikletle gittiğimden buradan ilerisini bilmiyordum. Neyse; sırasıyla Küçükçekmece, Avcılar, Beylikdüzü ve Büyükçekmece’den geçerek 51 kilometre sonra İstanbul’dan çıkmayı başarabildim. Hayatımda geçtiğim en kalabalık, en tehlikeli ve en çirkin yol diyebilirim bu 51 kilometre için. Çirkin, yüksek binalar, dev alışveriş merkezleri, acayip bir trafik…

Acayip bir kule (Büyükçekmece çıkışı)

Anlamsız, garip bir kule (Büyükçekmece çıkışı)

Tekirdağ tabelasını takip edince, kendimi orta yolda buldum ve sağı solu kapalı olan bu yoldan çıkmam pek kolay olmadı. Büyükçekmece’den sonra yol biraz rahatladı ve şehir dışına çıkabildim nihayet.

Silivri yakınlarında, James adında İngiliz bir bisikletliye rastladım. Adam dünyayı gezmiş, Londra’ya, evine dönüyormuş; bu gece Lüleburgaz’da ya da Edirne’de olmayı planlıyormuş. Biraz sohbet ettikten sonra James’in yanından ayrıldım.

DCIM100GOPRO

Silivri / Tekirdağ / Edirne

Marmaraereğlisi yakınlarından geçerken, hava bir anda karardı ve yağmur yağmaya başladı. Yağmurluklarımı giymek ve yeni aldığım su geçirmez ayakkabı kılıflarını takmak için çatısı olan, inşaat alanı gibi bir yere girdim. Eşyalarımı çantamdan çıkardığım sırada, yağmurun şiddeti daha da artınca, bir süre orada beklemek zorunda kaldım. Yağmurun şiddeti hafifleyince, yola devam ettim ve bir sorun yaşamadan Tekirdağ’a geldim.

DCIM100GOPRO

Kedisiz bisiklet yolculuğu olur muymuş hiç?

DCIM100GOPRO

Yağmurun dinmesini beklerken…

DCIM100GOPRO

Tekirdağ

Şehrin girişinde, spor yapan bisikletli gruplara rastladım; anlaşılan, burada bisiklet kullanımı yaygın… Tekirdağ, deniz kıyısında olmasına rağmen, şehrin girişinde, çıkışında ve merkezinde hatırı sayılır yokuşlar var.

Sora sora Uygulama Oteli’ni buldum ve otele eşyalarımı koyup, yemek yemek için dışarı çıktım. Her şehir için bazı hedefler koyarım; Tekirdağ’a geldiğimde köfte yiyecektim. Özcanlar’da Tekirdağ köfte, Hayrabolu tatlısı ve yoğurt yedim. Hayrabolu tatlısını ilk kez denedim; hoşuma gitti. Bildiğimiz şambaba tatlısı üzerine kaymak, tahin ve fındık koyuyorlar; tavsiye ederim.

Bisikletle ilgili birkaç teknik bilgi de eklemek istiyorum. Geçen seneye göre biraz değişiklikler oldu bisikletimde. Dişli sayısı 42 olan aynakolu, 48’le değiştirerek biraz daha sert ama daha hızlı bir dişli oranı elde ettim. Çantalar değişti; yanlarda iki adet su geçirmez Topeak ve üstte de bir adet su geçirmez M-Wave marka çanta kullanıyorum bu seyahatte.

DCIM100GOPRO

Bisikletimin son hali

Topeak çantaların çifti 50 litre, M-Wave’i bilmiyorum ama içine birçok şey çok rahat sığıyor. Yüküm geçen seneye göre daha ağır ve dişli oranları daha sert olmasına rağmen şimdiye kadar bir sorun yaşamadım. Yokuşlar beni düşündürüyordu ama henüz ilk üç dişliye dokunmadım bile. Bisikletimle ilgili detayları incelemek isterseniz, Bir renovasyon hikayesi adlı bölüme bakabilirsiniz.

Güzergâh: Üsküdar – Kadıköy
Karaköy – Tekirdağ(Harita için tıklayınız)
Toplam mesafe: 155 km
Şehir içi gezinmelerle: 160 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın.

 

Karadeniz seyahati 2. ve 3. gün (Eskişehir-Bursa 03.06.2013 / Pazartesi)

DSC00621

Türkiye’nin Karadeniz kıyılarını bisikletle gezme fikri her zaman aklımdaydı ama, nedense bu hayalimi bir türlü gerçekleştirememiştim. Son yıllarda, yaz aylarında işlerimin durgunluğunu fırsat bilerek bu hayalimin sınırlarını biraz daha genişlettim ve bütün Karadeniz’i bisikletle kıyıdan dolaşmaya karar verdim. Hayatımda daha önce hiç yurt dışına çıkmamış olmam, seyahati benim için ayrıca anlamlı kılacaktı. Niyetim, bisikletle Ankara’dan yola çıkıp, Karadeniz’in Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya ve Abhazya kıyılarını geçip, Sarp sınır kapısından Türkiye’ye giriş yapmak, sonra yine kıyıyı takip ederek İstanbul’a ulaşmaktı.

 

Bir önceki geziden devam…

Teyzemlerle görüşmek ve biraz da dinlenip kendime gelmek için, ertesi gün yola çıkmadım. Zaten hava da bisiklete binmek için çok uygun değildi; ara sıra yağmur yağıyor, şiddetli rüzgâr da devam ediyordu. Benden bir gün sonra yola çıkan annemler de rüzgârdan etkilenmişler ve rüzgârın arabayı bile sarstığını söylemişlerdi. Pazar günü de yağış devam etti ve bir gün daha Eskişehir’de kalıp, 3 Haziran Pazartesi günü sabah saat 9 sularında Batıkent’ten Bursa’ya gitmek üzere yola koyuldum.

 

Hava, Cuma gününe göre 1daha iyiydi ve kendimi yorgun hissetmiyordum. Tek sıkıntım, seyahate başladığım gün başlayan “Gezi” olaylarıydı. Bütün Türkiye birbirine girmiş, her yerde polisin sert müdahalelerine karşı protestolar ve gösteriler oluyordu. Hayatımda ilk kez yurt dışına çıkacaktım, yaklaşık bir yıldır hazırlanıyordum, bütün planımı ve programımı yapmıştım ve yola çıktığım gün “Gezi” olayları başlamıştı. Bursa’ya doğru giderken kafam hep bu üzücü olayla meşguldü ve sinirim inanılmaz bozulmuştu. Acaba bu durum devam edecek miydi, bir iç savaş çıkar mıydı, seyahate devam etmeli miydim, etmemeli miydim? En azından İstanbul’a kadar gideyim, Taksim’deki duruma göre devam edip etmeyeceğime karar veririm diye düşündüm ve keyifsiz bir şekilde yoluma devam ettim. Zoraki çektiğim birkaç fotoğraf dışında doğru dürüst fotoğraf bile çekemedim üzüntümden.

 

DSC00617

Muratdere köyü

Bozüyük’te, Kardeşler Lokantası’nda yemek molası verdim; önden bir tas mercimek çorbası içtim ve arkasından da Arnavut ciğeri söyledim. Hayatımda yediğim en güzel Arnavut ciğeriydi. Böyle muhteşem bir lezzetle karşılaşınca biraz keyfim düzelir gibi oldu.  Yemekten sonra tekrar yola koyuldum.

Önce Muratdere köyünden, sonra Mezit Tüneli’nden geçtim ve İnegöl’e vardım. İnegöl’de köfte yemeden olmaz dedim ve “Besler Kasap Et-Mangal” diye bir tarafı kasap, diğer tarafı da lokantada olan bir yerde oturdum. Bildiğimiz İnegöl köftesi değildi ama köfteler harikaydı. Kasaplar eti iyi tanıdıkları için, bu tarz yerlerde yapılan et yemekleri genelde güzel

DSC00618oluyor.
İnegöl’den 10-20 kilometre sonra, nedense sağ dizim ağrımaya başladı. Sağ bacağımla pedalı itemiyordum ve yaklaşık olarak son 30 kilometreyi, spd sayesinde sol bacağımla gitmek zorunda kaldım.

 

DSC00623

Bu adam ben değilim.

Nihayet Bursa tabelasını gördüm ama şehir merkezine daha epey bir yolum vardı. Bu arada, şehir merkezine giden D200 Karayolu’nda tadilat olduğundan, Gürsu Sanayi Sitesi’nden geçmek zorunda kaldım. Yemyeşil, güzel bir yoldan ve lezzetli yemeklerden sonra sanayinin tozlu ara sokaklarında, arkamda yükle, tek bacak pedal çevirmek hiç de beklediğim bir şey değildi. Sorunlar, ertesi gün Bursa’dan ayrılıncaya kadar devam etti.

Sanayi sitesinde epey bir gittikten sonra tekrar ana yola çıktım fakat bu sefer de bisikletten bir ses geldiğini fark ettim. Bir yerde durdum ve sesin bagajdan geldiğini anladım. Bajagı kadroya bağlayan vidalardan biri gevşemiş ve yerinden çıkmış. Taner abinin “yanında bulunsun, lazım olur” dediği metrik 8 vidalarından birini, hemen çıkan vidanın yerine koydum ama bu sefer de vida biraz uzun geldi ve zincirin son dişliye geçmesine mani oldu. Tek bacakla da o dişliyi kullanamıyordum zaten… Neyse, bir şekilde, kör-topal, şehir merkezine geldim, biraz Heykel civarında gezindim ve daha sonra da yola çıkmadan önce internette araştırırken bulduğum, rezervasyon da yaptırmış olduğum, Kent Meydanı’ndaki otele gittim. Otelin ismini vermeyeceğim ama, otel hakkında da iyi bir şey söylemeyeceğim.

 

Oteldeki görevliye, sıcak su ve kablosuz internetin olup olmadığını sordum. Bu soruları rezervasyon yapmadan önce de sormuştum ama otel pek güven vermediği için bir daha sorma gereksinimi duydum. Adam, bu dediklerimin odalarda mevcut olduğunu söyledi. Ben de, biraz basiretimin bağlandığını hissettiysem de, yorgun olduğum için otel arayacak enerjim olmadığından, odama çıkmak için merdivenlere yöneldim. Odaya çıktım eşyalarımı bıraktım ve bir şeyler atıştırmak için Heykel’e gittim. Akşam otele döndükten sonra hemen duşa girdim fakat… Fakat, sular akmıyordu! Rezervasyonu aradım ve durumu anlattım. Osmangazi ilçesinde su kesintisi varmış ve semte 24 saat su verilemeyecekmiş. Osmangazi belediyesini aradım ve su kesintisinin doğru olduğunu teyit ettim. Yapılacak bir şey yoktu, kolonyalı mendillerle, el temizleme jeliyle, kolonyayla temizlik işlerimi hallettim ve o vaziyette yattım, uyudum. Bu arada, odada internet yoktu ve hamam böcekleri kol geziyordu; ama güneşin alnında 155 kilometre pedal çevirdikten sonra böcek falan gözü görmüyor insanın. Sabah olduğunda, erkenden oteli terk ettim ve Yalova’ya doğru yola koyuldum. Semtlerde su kesintisi yaşanabilir ama otellerin su depoları olmalı ve hidroforları da sorunsuz çalışmalı… Otelin hidroforu bozuk olduğundan, su benim bulunduğum kata kadar gelememiş. Baştan söyleseydi bunu ya da alt katta oda verseydi. Neyse, dünkü durumumu rezervasyondaki adama anlattım ve 10 lira eksik ücret ödeyip bir daha Kent Meydanı’na uğramamak üzere Bursa’dan ayrıldım.

 

Bursa-Yalova-İstanbul (03.06.2013 / Salı)

Yol üzerinde, bir benzinlikte elimi yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım, kollarımı sabunladım, güneş kremimi sürdüm ve çayla beraber poaça türü bir şeyler atıştırıp yola devam ettim. Hava çok sıcaktı ve 50 kilometre sonra sağ dizim yine ağrımaya başladı. DSC00638Gemlik’e kadar zar zor geldim ve yola çıktığımdan beri ilk kez denizi görmüş oldum. Gemlik’te deniz kenarında, kafe tarzı bir yerde, çay içip bir şeyler atıştırdım, ağrıyan dizimi dinlendirdim. Saat 15.30’daki Yalova Yenikapı feribotuna yetişmek istediğimden, çok fazla kalamadım Gemlik’te ve hemen yola koyuldum. Yaklaşık 2 saat sonra Yalova’ya geldim ve alelacele feribot iskelesine gidip Yeniköy feribotuna biletimi aldım.

 

Bursa, benim için önemi olan bir şehirdi; hem askerliğimi burada yapmış olmam, hem de genel olarak şehrin tarihi ve doğal güzelliklerini bildiğim için, bisikletle bu güzel şehre gelmiş DSC00645olmak anlamlı olacaktı. Ama, nasıl bir uğursuzluk varsa bende, yola çıktığım andan itibaren kötü olaylar peşimi bırakmadı. Taksim olayları, şiddetli rüzgâr, dizimin ağrıması, Osmangazi semtinde suların kesilmesi… Neyse, İstanbul uzaktan görünmeye başladı. Bakalım İstanbul’da, özellikle Taksim’de ve Beşiktaş’ta durumlar nasıl?

 

Eskişehir-Bursa: 155 km (şehir içi gezinmeler dahil)

Bursa-Yalova-İstanbul: 82 km (şehir içi gezinmeler dahil)

 

 

 

 

 

 

Ankara’nın kuzeyinde cennetten bir parça

29 Ekim 2012 Pazartesi / Ankara Karagöl gezisi

Sabah saat 8’i çeyrek geçe, yıllar önce bit pazarından alıp yenilediğim emektar dağ bisikletimle Anıttepe’den çıktım yola. Dışarıda yazdan kalma, çok güzel, güneşli bir hava vardı. Cumhuriyet Bayramı’ndan dolayı, Anıtkabir ve Anıtkabir’e giden yollar polislerle doluydu sabahın o saatinde. Gençlik Caddesi’nden sonra sırasıyla Anıt Caddesi, Tandoğan Meydanı ve Kazım Karabekir Caddesi’ni takip ederek Aydınlıkevler’in ortalarından İrfan Baştuğ Caddesi’ne saptım. Havaalanı yolu üzerinde olan bu caddedeki binalara dikkat edecek olursanız, hemen hemen hepsinin dış cephe kaplamalarının aynı olduğunu görürsünüz. Yurtdışından gelen yabancı konuklar ve devlet adamları, çirkin bir kent görüntüsü ile karşılaşmasınlar diye böyle bir uygulama yapmış Ankara Büyükşehir Belediyesi. İrfan Baştuğ Caddesi’nin devamında, duble yollar, kentsel dönüşüm projeleri, viyadükler, köprüler, İslami sentez ürünü minareli, kubbeli postmodern binalar, kırmızılı, mavili

Toki evleri manzaraları eşliğinde Pursaklar’a, oradan da Saray’a kadar geldim. Sabah kahvaltı yapmamıştım, Saray’da bir yerde poğaça yiyip, çay içtim ve hiç vakit kaybetmeden yoluma devam ettim. Saray’dan sonra tabelaları takip ederek Çubuk yoluna döndüm. Sağımda Esenboğa Havalimanı vardı; uzun bir süre havaalanının yanından gittim, Esenboğa’dan sonra da Ankara’nın Kuzey’inde kalan Çubuk ilçesine geldim. Pursaklar tarafında hafif bir eğim olsa da Çubuk’a kadar yol geneli düz ve bakımlıydı. Çubuk’un merkezinden tabelaları takip ederek Karagöl yoluna saptım, yol üzerinde bir tezgahın önünde durdum ve tezgahtaki adama bal satıp satmadığını sordum.

“Abi, bizde bal yok turşu var” dedi…

Ne alaka demeyin; Çubuk turşusu çok meşhurdur, buraya genelde turşu almaya gelir insanlar. Laf lafı açtı; nereden gelirsin, nereye gidersin, ne iş yaparsın vs şeklinde biraz muhabbet ettikten sonra yola devam etmek üzere bisiklete yöneldim. Seleye oturur oturmaz turşucu,

“abi, arka lastiğin patlamış galiba” dedi…

İndim ve lastiğe baktım; gerçekten de lastik patlamışmış. O sırada, bize doğru karşıdan traktörle birisi geliyordu. Traktörü kullanan adam, turşucunun abisiymiş…

“Aha, işte bizim motor (köylerde traktöre motor ya da makine de derler), abim seni Çubuk’a kadar bıraksın. Orada bisikletçi de var” dedi…

Bisikleti römorka koydum, ben de bisikletin yanına oturdum ve Çubuk’a geri döndüm. Turşu satan adamın dediği bisikletçiyi buldum ve hemen dükkana girdim. İslam Bisiklet;       büyükçe, güzel, ferah bir dükkandı… Hemen bisikleti ters çevirdik, arka lastik  söküldü, delik bulundu ve güzelce onarıldı. Bisikletçiye 2 TL ücret ödedikten sonra Karagöl gezime kaldığım yerden devam ettim.

Araçların yoğun olduğu, geniş duble yollar bitti ve Çubuk’tan sonra yol, daha keyifli olmaya başladı. Yemyeşil, bol ağaçlı köy yolları, dere üzerinde köprüler, traktörler, köy çocukları, tarlalar, çeşmeler, rengarenk sonbahar yaprakları, palamut, çam, iğde, elma ve ayva ağaçları… Evden çıkarken bir şey yememiştim; Saray’da yediğim bir adet poğaça ve içtiğim iki bardak çayla idare ettim o saate kadar ama, yol o kadar keyifliydi ki acıkıp acıkmadığım aklıma bile gelmiyordu. Çubuk’tan 7 kilometre sonra, yolun solunda uzun havuzlu bir çeşme var; giderken ve dönerken burada durdum, elimi yüzüm yıkadım, ferahladım. Ara ara susayınca, yol üzerinde rastladığım hayratlardan, çeşmelerden su içtim, acıkınca da elma ağaçlarına tırmandım, elma toplayıp yedim afiyetle. Ayvaya da niyetlendim ama ayvalar kocamandı, yarım bırakıp ziyan etmek istemedim. Bu arada, ayvanın büyük olması kışın sert geçeceğine delalettir. Bakalım, 2013 senesinde Ankara’da kış nasıl olacak…

Uzun havuzlu çeşmeden 15 Kilometre sonra Kışlacık Köyü’ne geliniyor. Aslında geliniyor demek yerine iniliyor demek daha doğru olur.  Çeşmeyi geçip biraz tırmandıktan sonra Kışlacık’a doğru güzel manzaralı, inanılmaz keyifli bir iniş var.

İki tekerlilere havlamak adettendir ya, Kışlacık’ın girişinde iki sevimli köpek karşıladı beni. Hemen durdum tabi! Islık çaldım, geldiler yanıma, biraz oynadım onlarla, sonra yoluma devam ettim.

Karagöl, bir krater gölü olduğu için rakım olarak Ankara’dan epey yüksekte. Kışlacık’tan sonra dik yokuşlar başlıyor ve tırmanış, Karagöl’e kadar neredeyse hiç bitmiyor. Dalyan’daki radara benzer bir verici istasyon vardı yolda. Buranın solundan devam ettiğiniz zaman Karagöl’e ulaşılıyor… İstasyondan sonra ağaçlar sıklaşıyor ve sarıların, kırmızıların birbirine karıştığı bir renk cümbüşü içinde göle doğru keyifle ilerliyorsunuz.

Sonunda Karagöl’e geldim ve gölün etrafında bir tur attım. Bisiklet gezilerimde, ağır olduğu için analog makine taşımıyordum ama bu sefer yanıma FM2’mi almayı ihmal etmedim ve bol bol fotoğraf çektim. Fotoğrafları tab edip dijitale aktarınca onları da bu geziye ekleyeceğim. Etrafı ormanla çevrili küçük ama çok güzel bir krater gölü burası.  Ankara dışından misafirim geldiğinde, Eymir Gölü dışında gidilebilecek, doğa içinde, sessiz sakin bir yer keşfetmiş oldum. Üstelik burası şehre uzak olduğu için, Eymir gibi kalabalık da değil.

Gölün etrafında gezinirken, çilingiri kurmuş, rakı içip muhabbet eden alemci abilere rastladım. Abilerle ayaküstü biraz sohbet ettikten sonra gölün ve çevrenin fotoğraflarını çekmeye devam ettim. Fotoğraf çekerken arkamdan bir ses:

“Can kardeş, salata da koyayım mı” dedi.

Anlamadım önce, sonra bir baktım, alemcilerden Hasan abi, elindeki pideyle bana doğru geliyor. Mangalda yaptıkları şişlerden pidenin arasına koymuş, bana getirmiş, sağ olsun.

Teşekkür ettim, “alırım tabii” dedim…

Etleri yedim, karnım doydu, keyfime diyecek yok… Biraz daha fotoğraf çektim, bir köpekle oynadım, köylülerle sohbet edip çayımı da içtikten sonra Çubuk’a geri dönmek üzere, 14’55 civarı Karagöl’den ayrıldım. Karagöl’den, neredeyse hiç pedal çevirmeden 6 km aşağıdaki Kışlacık köyüne kadar son derece süratli ve keyifli bir şekilde geldim. Kışlacık’tan sonra dik ve uzun bir yokuş var. Yolun yemyeşil ve ağaçlık olması, harika manzarası, yokuşun o dik eğimini unutturdu bana. Çubuk’a doğru ilerlerken şaşırtıcı bir görüntüyle karşılaştım! Birisi bir ağaca kalp şeklinde bir Türk bayrağı asmış ve o bayrak, uzaktan ağacın yaprağıymış gibi göründü ilk başta gözüme. O yoldan otomobille geçseydim, bu ağacı göremeyecektim belki de.  Üzücü olayların yaşandığı bir dönemde, yalnız başıma bisikletle ıssız bir yolda giderken bu manzarayla karşılaşınca, acaba iyi bir işaretle mi karşılaştım demekten kendimi alamadım. Yokuşu tırmanıp, yokuşun tepelerinde bir yerde, daha önce bahsettiğim uzun havuzlu çeşmede kısa bir el yüz yıkama molası verip, saat 16:27’de Çubuk’a geldim.

Çubuk’a gelince, önce otobüs terminalini sordum sonra da bir şeyler yiyeceğim bir yer aradım. Ara sokakların birinde Gözde Köfte adında bir lokantada yarım ekmek köfte yedim, 1 bardak ayran içtim ve bisikletimi bagajına alacak bir otobüs bulmak için terminale gittim.

Burası, bisikletçiler için önemli! Terminalden Ankara’ya iki çeşit otobüs kalkıyor; bunlar belediye ve halk otobüsleri. Belediye otobüslerine bisiklet alınması yasakmış! Otobüslerde gizli kamera olduğundan, araç sürücüsü eğer otobüse bisiklet alırsa sürücüye ceza kesiliyormuş. Halk otobüsleri bu konuda daha rahat… Özellikle, BMC marka midibüslerin bagajları çok geniş; bisikleti sökmeden, dik bir şekilde bagaya kolayca yerleştirebiliyorsunuz. Bisikletimi midibüsün bagajına yerleştirdim, yazıhaneden bir bardak çay aldım ve otobüsün hareket saatini beklemeye başladım. Ankara’ya bisikletle dönmek istedim aslında ama, hava erken kararmaya başladığından, geziyi Çubuk’ta sonlandırmak zorunda kaldım.

Bu geziyi yarış bisikletimle yapmadım, o yüzden kaç kilometre hızla gittiğimi, bir dakikada kaç pedal çevirdiğimi, ortalama hızımı, katettiğim toplam mesafeyi görme fırsatım olmadı. Pedal çevirirken teknik verilerle ilgilenmeyince yolculuk sanki daha bir keyifli geçiyor. Her şey sezgisel, kafama göre, olduğu gibi… Artık yaz bitti, hava da erken kararıyor ve bundan sonra yarış bisikletime ancak hava iyi olduğunda binebileceğim. Bu geziler de, muhtemelen kısa mesafeli geziler olacak. Dolayısıyla, önümüzdeki yaza kadar bisiklet gezilerime bu emektar ile devam edeceğim.

Yolculuk verileri:

Ankara Çubuk: 42 Km

Çubuk Karagöl: 28 Km

Karagöl Çubuk: 28 Km

Toplam mesafe: 98 Km

Harita:

29.10.2012 Ankara Karagöl gezisi

https://bisikletgezilerim.files.wordpress.com/2012/10/ankara-karagc3b6l-gezisi-29-ekim-2012.jpg