2016 seyahati 3. Bölüm Ermenistan (Gyrumri – Yerevan – Meghri)

Gümrükteki memurların pozitif olmaları, tedirginliğimi geçirmişti. Sınırdan geçer geçmez, bir döviz bürosunda, cebimdeki Gürcü paralarını Ermeni parasına çevirdim. Kalan bozukluklarla da bir köy bakkalından ekmek, su vs alıp Ermenistan’ın Gümrü şehrine gitmek üzere yoluma devam ettim. Sınır, 2150 metre civarı bir rakımdaydı ve yaklaşık 35 km boyunca 2000 metre rakımlarda pedal çevirdim. 1600 metre rakımda bulunan Gümrü şehrine yaklaşırken, yolun son 12-13 kilometresi hep inişti. Bir ara o kadar hızlandım ki, 75 km/saat hızlara ulaştım. Frenler, bisikletin ağırlığından dolayı bu hızlarda çok iyi tutmuyordu. Neyse ki yol çok kalabalık değildi de sağ salim Gümrü’ye varabildim. Sınırla Gümrü arası, Akhalkalaki ile Ermenistan sınırı arasındaki bölgeye çok benziyordu. Yol, coğrafya, yerleşim yerleri, motorlu taşıtlar, insalar; neredeyse aynıydı.

Gümrü’de bir kavşakta etrafa bakınıp tabelaları anlamaya çalışırken, babasıyla yürüyen genç bir kadın, yardıma ihtiyacım olup olmadığını sordu güzel bir İngilizce’yle. Kalacak yer aradığımı söyledim. Kadının babası, beni Artush and Raisa isimli bir pansiyona götürdü. Bahçesinde meyve ağaçlarının olduğu, tek katlı, güzel bir pansiyondu. Pansiyon sahibiyle iki gün için anlaşıp, eşyalarımı odama bıraktıktan sonra, şehir merkezine gittim.

Artush and Raisa

Gümrü’yü çok beğendim; oldukça güzel bir şehir. Kent meydanı, eski taş binalar, meydandaki büyük katedral, kiliseler, havuzlar, parklar, bahçeler, eski mahalleler ve Gaz Volga otomobiller ile 1980’lerin Sovyetler Birliği dönemini yansıtan bir hava hakim burada. Aynı hava Kutaisi’de de vardı. Photoshop’la ve retro filtrelerle asla ifade edilemeyecek bir görüntü bu. Fotoğraf çekmek için inanılmaz bir şehir burası. Günlerce kalabilirim Gümrü’de. Ortamın havasını, ruhunu tam yansıtması için, daha önce Kutaisi’de yaptığım gibi, birkaç renkli fotoğraf dışında, tek sefer ve siyah beyaz çektim şehrin fotoğraflarını. Akşam pansiyona döndüğümde, pansiyon sahibi Martin ve pansiyonda kalan bir müşteriyle Ararat Konyağı içip sohbet ettik. Konyak lezzetliydi, muhabbet güzeldi. Seyahatimin Ermenistan bölümü çok güzel başlamıştı.

Gümrü’de iki gece kaldıktan sonra, 14 Ağustos günü öğlene doğru, Erivan’a gitmek üzere pansiyondan ayrıldım. Martin, yola çıkmadan önce bana bir şişe Ararat hediye etti. Ben de yolda kendime hakim olamayıp içebileceğimi, sıcak havada da benim için iyi olmayacağını söyleyip konyağı almadım. Erivan’a geldiğimde ise Martin’in teklifini kabul etmediğime pişman oldum.

Yolculuk başlarda keyifliydi. Ağrı Dağı’nın Türkiye’den görünmeyen yüzünü gördüm. Ağrı Dağı’nın öteki yüzü nedense bana ayın öteki yüzü gibi ulaşılmaz gelirdi. Uzaya çıkıp, ayı farklı bir açıdan görmüşüm gibi heyecanlandım bugün. Erivan yakınlarına geldiğimde, hava biraz bozdu ve karşımdan şiddetli rüzgâr esmeye başladı. Erivan, rakım olarak Gümrü’den aşağıda olmasına rağmen, rüzgârın şiddeti hızlı gitmemi engelliyordu. Akşam 8 civarı şehir merkezine geldim. Bir kafeye oturup bir şeyler içtim, internete girdim, Booking.com’dan hostelimi ayarladım.

Hosteldeki tek Türk bendim. Hosteldekilerle geç saatlere kadar sohbet ettik, votka içtik. Hatta tanıştığım Ermeni bir arkadaş, benden gitarla Mahsun Kırmızıgül çalmamı istedi. Bilmediğimi, hayatta dinlemediği söylediysem de adamı ikna edemedim. Baktım olacak gibi değil, “sen söyle, ben de sana eşlik ederim” dedim ve hayatımda ilk kez Mahsun Kırmızıgül çaldım. “Bebeğim Benim”le başladık ve devamı da geldi… Bu arada, Gürcistan’da olduğu gibi Ermenistan’da da votka sudan ucuz anlaşılan. Kiminle tanıştıysam votka ikram etti bana. Bu yüzden de votka muhabbetleri İran’a kadar devam edecek. 

15 Ağustos 2016
Sabah, önce Vernissage’a gittim. Haftasonları bit pazarı, hafta içi de hediyelik eşyaların, el işi ürünlerin satıldığı, Erivan’ın merkezindeki bir pazar yeriymiş Vernissage. Burada gezinirken, duduk satılan tezgâhlar gördüm. Birinin yanına gittim ve tezgâhın sahibiyle konuşmaya başladım. Adam, önce duduğu anlattı, sonra da Sarı Gelin’i çalmaya başladı. Adamın Sarı Gelin’i ya da bildiğim bir ezgiyi çalacağını tahmin etmiştim ama yine de bu ezgileri orada duymak farklı etkiliyor insan. Vernissage’da biraz daha gezdikten sonra yaşlı bir kadın seyyar satıcıdan kıymalı börek aldım. Bildiğimiz çiğ börek ya da çi-börek… Akşama doğru bir lokantada lahmacun yedim. Adı, bizde söylendiği gibi; lahmacun. Başka lokantaların, restoranların vitrinlerine, menülerine de baktım gün içinde; isimlerine kadar hep bildiğimiz yiyeceklerdi.  Sarmalı (yaprak sarma), dolma, lahmacun, mante (mantı), tan (ayran)…

Vernissage

Vernissage

Erivan, Gümrü’ye göre daha büyük ve zengin bir şehir olmasına rağmen Gümrü kadar etkilemedi beni. Burada da Sovyet havası var ama Gümrü kadar yoğun değil; daha çok Doğu Bloku şehirlerini andırdı bana. Erivan için biraz daha Avrupalı demek daha doğru olur. 

Erivan’a kadar gelmişken Soykırım Müzesi’ni görmeden bu şehirden ayrılmak istemedim. Çok hassas bir konu ve bu konu hakkında söylenen çok şey var. Ben sadece, tarafsız bir göz olarak, olaya Ermenistan‘dan da bakmak ve durumu gözlemlemek istedim. Soykırım Müzesi’nden sonra Ararat Konyak Fabrikası’na gittim ama rezervasyonsuz almadıkları için fabrikayı gezemedim. Ararat için, hayatımda içtiğim en güzel konyak diyebilirim. Yumuşacık bir tat; adeta kaliteli bir şarap gibi, üzümün tadını, bukelerini ayrı ayrı hissediyorsunuz. Fabrika binasına girdiğinizde tüm binayı saran muhteşem bir konyak kokusu var. Bir içki fabrikasının neden bu denli turistik olabileceğini, bu kokuyu duyduktan sonra daha iyi anladım. 

17 Ağustos 2016
Sabah 11.00 civarı hostelden ayrıldım, Ağrı Dağı manzarası eşliğinde Ararat’a kadar geldim. Yolda, tanıdık gelen bazı yerleşim yeri tabelalarına rastladım. Bunlardan biri Ayntap, diğeri ise daha evvel Kars’a gittiğimde gördüğüm Ani Harabeleri tabelalarıydı. Gaziantep’in eski adının Ayıntap olması, bir dönem bu şehirde Ermeniler’in yaşaması, Ermenistan’daki Ayntap’la ortak bir yanı olup olmadığı düşüncesini aklıma getirdi. Bilmiyorum; belki de sadece isim benzerliğidir.

Ararat’ta kısa bir yemek molası verdikten sonra yola devam ettim. Ermenistan’la Türkiye’nin en yakın olduğu yerde cep telefonum çekmeye başladı. Bu vesile ile yakınlarımla da hasret gidermiş oldum. Ararat’tan 22 km sonra Yeraskh köyüne geldiğimde kendime kalacak yer aradım. Yolda karpuz tezgâhları vardı. Karpuzcularla sohbet ettim biraz. Bana kahve verdiler. Çadır kurmak istediğimi sordum. Şehrin dışında bir yerler tarif ettiler ama dedikleri yeri bulamadım. Bu sırada, başka bir karpuzcu, yolun yakınındaki ağaçlık yere çadır kurabileceğimi söyledi. Ağaçlık yerin de zeminini beğenmedim ve karpuzcunun minibüsünün arkasına çadırımı kurdum. Daha sonra karpuzcunun oğlu geldi ve hep beraber yemek yedik. Lavaş, tavuk, pilav ve tabii ki votka. Yemekten sonra çadırıma girmeden önce Ağrı Dağı’na doğru baktım. Dağın eteklerinde, Türk köylerinin ışıkları yanıyordu. Türkiye’ye bu kadar yakın olup da gidememek düşüncesi hüzünlendirdi beni.

18 Ağustos 2016
Sabah erkenden yola çıktım. yaklaşık 20 km’lik bir tırmanış vardı. Yokuşun sonundaki çeşmede şişelerimi doldurup yola devam ettim. Akşama doğru, Vayk’ın 10 km ilerisinde, henüz açılmamış bir otel gördüm. Otelin sahibi, bahçelerine çadır kurmama izin verdi. Çadırımı kurduktan sonra otelin sahibi ve ailesiyle yemek yedik. Sofrada adamın eşi, çocukları, babası ve başka akrabaları falan da vardı. Masaya shot bardakları konuldu, bardaklar dolduruldu… Benim yavaş içtiğimi gören birisi, tek seferde içmem gerektiğini söyledi. Geleneklere saygı duydum ve adamın dediğini yaptım. Bu sefer de, bardak boşaldıkça adam votkayı doldurdu, boşaldıkça doldurdu… Gürcistan’da sarhoş olmamıştım ama bu gece biraz oldum galiba. Gecenin sonunda, otel sahibiyle tavla oynayıp ayran içtiğimi hatırlıyorum. Sonrasında da güzel bir uyku… Fiziksel yorgunluğun üzerine, biraz da çakır keyif olduysan, çok güzel uyunuyor. Bisiklet yolculuklarının en sevdiğim taraflarından biri de bu uyku olayıdır.

(19 Ağustos 2016 Goris/Ermenistan)
“Bisikletle yapılan uzun seyahatlerde, her zaman yazmak çok kolay olmuyor. Uygun bir yer olacak, yorgun olmayacaksın, ertesi gün erken kalkman gerekmeyecek, şarj problemin olmayacak, kafan rahat olacak vs vs… Uzun lafın kısası; epeydir uygun bir ortam bulamadığımdan, yazma fırsatım da olmadı. Bugün fiziksel olarak yorgun olmama rağmen, o kadar keyifliyim ki yorgunluğumu hiç hissetmiyorum. Sadece sarı otları, tarlaları, kayaları, uzaktan da dağları gördüğüm, karşımdan esen şiddetli rüzgarın uğultusundan başka bir şey duymadığım, psikolojik olarak insanı yoran bir gün geçirdim bugün. Biri 2300 küsür metre, diğeri de 2100 küsür metre olan iki geçit de yanında hediyesi… Saat akşam yedi buçuk olmuş, güneş batmak üzere, iki bin metrelerdeyim, hala tırmanıyorum ve nerede kalacağım da belli değil. Tam “bu herhalde son yokuştur” dediğim anda bir yenisinin başladığı, rüzgârın da etkisiyle hızımın 5 km/saat hızlara düştüğü, sinir bozucu, insanı bezdirici bir gün, sonunda güzel bitti ve çok ucuza, çok güzel bir pansiyon bularak, 2016 seyahatimin ikinci bölümünü yazmaya başladım. 19 Ağustos 2016 tarihli Vayk-Goris arasına daha sonra tekrar değineceğim.” 
demiştim Gürcistan yazısının başında. Evet, dün geceki deliksiz uykunun sabahında, 2340 metre rakımda bulunan Vorotan Geçidi’ni tırmanmak üzere konakladığım yerden ayrıldım. 22 km boyunca, yaklaşık 1000 metre irtifa kazanıp, geçide geldim. Geçitte iki tane dev taş heykel var. Anıt ya da kapı gibi yapılar bunlar. Heykellerin birinin altında da bir çeşme ve meyve satan satıcılar vardı. İlaç gibi geldi bana burası. Elimi yüzümü yıkayıp, biraz da meyve yedikten sonra yola devam ettim. Hava sıcak ve rüzgârlıydı. Vorotan’dan yaklaşık 35 km sonra misafirhane gibi bir yerde mola verdim. İçeride İranlılar vardı. Kutlama falan yapıyorlardı galiba. Bir ara halay bile çektiler; hatta beni de halaya çağırdılar.

Misafirhaneden çıktığımda inanılmaz rüzgâr vardı. Yola devam edilecek gibi değildi. Misafirhanenin bahçesine çadır kurmak istedim ama henüz akşam olmamıştı ve sabaha kadar çok sıkılacağımı biliyordum. Yola devam etmeye karar verdim. Rüzgâr o kadar zorluyordu ki, 5 km/saat hızlarda gidebiliyordum. Bu koşullarda yaklaşık 15 kilomere daha pedal çevirdim ve 2100 küsür metre rakıma çıktım. Burası son yokuştu ama hava da kararmak üzereydi. Acilen konaklayacak bir yer bulmam gerekiyordu. Çeşmesi olan bir yalak gördüm uzaktan. Yakınlarına çadır kurabilirim diye düşündüm ama etraf hayvan pislikleriyle doluydu. Tetanos, tifo vs olmamak için burada çadır kurmaktan vazgeçtim ve tekrar yola çıktım. Yokuş aşağı Goris şehrine kadar kolayca gidebilirim diye düşündüm. 2100 metreden 1390 metrelere inecektim. Farımı, arka lambalarımı yaktım ve hızla Goris şehrine gittim. Yol üzerinde birkaç otele fiyat sordum. Otelleri ve fiyatlarını beğenmeyip, devam ettim. Şehir merkezinden geçtiğim sırada, bir binanın önüne toplanmış küçük çocuklar hello, hotel falan diye bağırıyorlardı. Otel dedikleri yer, bir pansiyonmuş. Çok güzel, sakin bir yerdi, fiyatı da uygundu. Hemen odama yerleştim, duşumu aldım ve yazımı yazmaya başladım.

Goris’te çocuklarla

20 Ağustos 2016
Sabah, pansiyondan ayrılıp Kapan şehrine doğru yola çıktım. Ermenistan’daki en keyif aldığım gündü. Önce 1400 metrelerden 700 küsür metrelere indim, sonra da 1700 metre rakıma çıktım. Goris Kapan arası, virajların bol olduğu, yeşil, asfaltı güzel bir yoldu. Kapan’a geldiğimde, toplamda 1440 metre irtifa kazanmışım.

Kapan, içinden dere geçen, yamaçlarında köhne blokların sıra sıra dizildiği, şehir merkezinde güzel taş binaların, parkların olduğu, yine 1970’leri, 80’leri yaşayan değişik, güzel bir şehir. Şehrin merkezindeki havuzlu parktaki kafede biraz oturdum, bir şeyler yedim, içtim. Bu sırada, kafeyi işletenlere kalacak yer aradığımı söyledim. Beni şehrin dışında bir pansiyona yönlendirdiler. Berbat bir yerdi, fiyatı da yüksekti. Pansiyon sahibi, o saatte yer bulamayacağımdan emindi ve ücrette indirim yapmadı. Ben de oradan vazgeçtim ve tekrar şehre geri döndüm. Birkaç otele sordum, sonunda havuzlu parkın çok yakınında ucuz, güzel bir otele yerleştim. Sabah, 2535 metre rakımdaki Meghri Geçidi’ni tırmanacaktım ve dinlenmem gerekiyordu. Bu oteli bulmam iyi olmuştu.

21 Ağustos 2016
Kapan, değişik bir şehirdi. Sabah erken kalkıp, şehirde biraz fotoğraf çektim. Sonra da Meghri Geçidi’ne doğru yola çıktım. Kajaran şehrine kadar düşük eğimli bir tırmanış vardı. Bu arayı hızlı gitmek istiyordum. Bu yüzden de kendime saat tutarak, daha önceki seyahatlerimde yaptığım gibi oyunlar oynadım. Şu kadar km/saat ortalamayı tutturursam, şu kadar süre mola vereceğim şeklinde oyunlardı. Kajaran’dan sonra asıl tırmanış ve virajlar başladı. Kajaran çıkışındaki yola asfalt döküyorlardı. Yol yapım çalışması olan yerlerde bisikleti elimle götürdüm. Geçidin yakınlarında bir çeşmede suluklarımı doldurdum. Bu arada, kuzgun olduğunu zannetiğim, çok büyük kuşlar uçuyordu havada. Bu hayvanlar ötmüyorlardı; anırır gibi, geğirir gibi kaba sesler çıkartıyorlardı. Tepemde sorti yapıyorlar, kendi aralarında kavga falan ediyorlardı. Saldırmasalar bari diye içimden geçirdim. Nihayet, geçide geldim, hatıra fotoğraflarımı çektim ve Meghri’ye doğru hızla indim. Kapan’dan beri, hiç düz yolda gitmeyerek, tam 1890 metre irtifa kazanmak güzel bir ödüldü benim için.

Meghri, yüksek tepelere kurulmuş, caddeleri dimdik yokuşlar olan, küçük bir şehirdi. O kadar dikti ki, bisikletimi bir yere yaslayıp fotoğraf çekemedim. Yokuşlardan inerken frenlerim ötüyordu ve insanlar bana bakıyorlardı. Kalacak bir yer bulduktan sonra tekrar gelir, fotoğraf çekerim diye düşündüm ama bulduğum pansiyon şehir merkezinden biraz uzaktaydı. Pansiyona yerleştikten sonra da tekrar gidemedim şehre. Bu güzel şehrin fotoğraflarını çekmediğim için üzgünüm.

Şehrin Kapan yolu girişinde, uygun fiyatlı bir pansiyon buldum. Pansiyonun sahibi, aynı zamanda da kaynak ustasıymış. Bisikletimin bagajında kırılan bir yer vardı. Hazır, ustasını bulmuşken, adamdan kırık yeri kaynatmasını rica ettim. O da sağ olsun kırmadı beni. Pansiyoncu ve oğulları, İran sınırındaki Agarak’a gideceklerini söylediler. Beni de çağırdılar. Beraber Agarak’a benzin almaya gittik. Yolda giderken, İran tarafını gösterdiler bana. İran’la Ermenistan, Aras Nehri boyunca tellerle ayrılmış. Sabah, bu yoldan geçeceğim için heyecanlandım.

22 Ağustos 2016
Ermenistan’daki son günüm… Pansiyondan ayrıldıktan sonra, alışveriş yapmak için Agarak’a gittim. Peynir, konserve balık, bolca su, lavaş vs alıp İran sınırına doğru ilerledim. Markette ödemeyi banka kartıyla yapmak istedim ama kart kabul etmediklerini söylediler. Mecburen, bankaların birinin atm’sinden para çekmek zorunda kaldım. Ermenistan’da marketlerden kartla alışveriş yapmak biraz zor. Her market bankamatik kartlarını kabul etmiyor. Atm’lerden para çekilebiliyor ama yurt dışında olduğunuz için faiz ödüyorsunuz. Bunu da belirtmek istedim.

Ermenistan’da çok keyifli bir on gün geçirdim. Hem dağlık coğrafyası hem Sovyetler Birliği döneminden kalma havası çok etkiledi beni. Caddelerde sıklıkla rastladığım Gaz Volga otomobilleriyle, Kamaz kamyonlarıyla, Sovyet ekolü blok apartmanlarıyla ve Sovyet mimarisiyle, bir zaman tünelinde hissediyor insan kendini. Bu arada, Ermeniler oldukça misafirperverler. Maddi durumları iyi olmasa bile, tavuğunu, pilavını, ekmeğini, votkasını sizinle paylaşabilen, yardımsever ve güzel insanlar… Hepsini sevgiyle selamlıyorum buradan.

 

Seyahat verileri:

14.08.2016
Gyumri-Yerevan (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 129,87 km
Toplam tırmanış: 1135 m

17.08.2016
Yerevan-Yeraskh (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 83,92 km
Toplam tırmanış: 220 m

18.08.2016
Yeraskh-Vayk (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 82,61 km
Toplam tırmanış: 1575 m

19.08.2016
Vayk-Goris (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 92,56 km
Toplam tırmanış: 1770 m

20.08.2016
Goris-Kapan (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 70,32 km
Toplam tırmanış: 1440 m

21.08.2016
Kapan-Meghri (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 76,99 km
Toplam tırmanış: 1890 m

22.08.2016 Meghri-Julfa(İran) (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 82,33 km
Toplam tırmanış: 820 m

Gyumri-Julfa toplam mesafe: 618,6 km
Gyumri-Julfa toplam tırmanış: 8850 m

Reklamlar

Viyana

Dokuzuncu bölümden devam…

xxf

11.07.2015

Sabah Kristina’yla bir pastanede kahvaltı yaptıktan sonra, beraber Lidl mağazasına gittik. Yiyecek ve bulabilirsem eldiven almak istiyordum. Slovakya, Henüz Euro’ya geçmemiş olan Bulgaristan, Romanya ve Macaristan’dan daha pahalı bir ülkeydi. Pahalı ülkelerde de, ancak böyle dev marketlerden alışveriş yapılarak seyahat daha ucuza getiriliyor. Alışverişimi yaptıktan sonra, Kristina’yla vedalaştım ve Viyana’ya doğru yolculuğuma başladım.

Saat 13.00’da Most SNP’yi geçtikten hemen sonra, sağdaki yolu takip ederek, Tuna Nehri’nin yanından giden bisiklet yolunu buldum. Birkaç bisikletliye sordum; yol, Viyana’ya kadar gidiyormuş. Denemek istedim ve yarım saat kadar bu bisiklet yolundan devam ettim. Bratislava yönüne gelen ve Viyana yönüne giden bisikletlilerin olduğu, kalabalık bir yoldu; Macaristan’daki bisiklet yollarına kıyasla, oldukça da düzgündü. Yolda, Avusturya’ya girildiğini belirten bir tabela olmadığından, hangi ülkede olduğumu tam olarak anlayamasam da, tahmin edebiliyordum. Bisiklet yoluyla motorlu taşıtların gittiği yol arasındaki kot farkı burada da vardı fakat bisiklet yolu diğer yola göre daha yukarıdaydı. Demek ki, bulunduğum ülkede bisiklete binenlere, Macaristan’dakinden daha fazla önem veriliyordu. Solumda, gittiğim yola paralel devam eden, etrafı saydam yeşil plastik bariyerle kapatılmış otoyolu görüyordum. O yolda olmamak ne büyük bir keyifti…

Tam hızımı almış, keyifli keyifli giderken, bisiklet yolları hakkındaki olumsuz düşüncelerimden dolayı da kendime kızmak üzereyken, yol ikiye ayrıldı ve yolun şekli beni sola yönlendirdi. Sola saptım ve yokuş aşağı iyice hızlandım. Ne olsa beğenirsiniz? Birkaç yüz metre sonra yol bitti. Aynakol büyük, ruble küçük dişlide olduğundan, tabii ki yokuş yukarı çıkamadım ve bulunduğum yerde dönerek vites küçülttüm. İndiğim yokuştan geri çıkmaya hazırlandığım sırada, birkaç bisikletli de benim gibi tuzağa düştü ve küfürler ederek geri döndüler. Yokuşu çıkıp yol ayrımına gelince, sağdan devam etsem mi diye diğer yola baktım. Yol ayrımında bir yön tabelası olmadığından, karayoluna çıkmanın daha doğru olacağına karar verdim.

Yoldaki uyarılar, işaretler, tabelalar, otel ve restoran isimleri Almanca’ydı artık; yıllardır görmek istediğim bir ülkedeydim, Avusturya’daydım. Genel bir düzgünlük hakimdi; asfaltın kalitesi, köyler, trafiğin akışı… Petronell Carnuntum yakınlarında bir yol ayrımına geldim; işaret olmamasına rağmen, araçlar nedense sağa dönmüyordu. Sanki sağdaki yol kapalıydı ya da orada yıkık bir köprü vardı da insanlar solu tercih ediyorlardı. Çok merak ettim ve sağa saptım. Bir müddet sonra, başka bir yol ayrımına daha geldim, ana yolu bulurum düşüncesiyle sola döndüm. Biraz devam edince de, yolun kapalı olduğunu gösteren uyarıyla karşılaştım. Yolda tadilat varmış ve yol bu yüzden kapalıymış. İki şeritli yolun asfaltını tamamen kaldırmışlar. O kadar yolu geri dönmek istemedim ve bisikletimi onarımda olan yola indirdim. Asfaltı o kadar güzel kaldırmışlar ki, yolun bu hali bile güzeldi. Yaklaşık üç kilometre boyunca bu asfaltsız ve tek bir aracın olmadığı yoldan giderek Regelsbrun diye bir köye geldim. Bu arada, Türkiye’de rastladığım yol tadilatları geldi aklıma. Bizde olsa, yola ya mıcır dökerler ya da delik olan yerlere üstün körü yamalar yaparlar; tam olarak yapışmamış yamaların üzerinden de araçlar geçmeye devam eder diye içimden geçirdim. Karagöl seyahatimde de anlatmıştım; istenildiğinde Türkiye’de de çok kaliteli yollar yapılabiliyor, fakat… Dediğim gibi işte; istenildiğinde…

Viyana havaalanı yakınlarından geçtiğim sırada, yokuş çıkarken, benimle aynı yönde giden, profesyonel görünümlü, yarış bisikleti kullanan bir bisikletliye rastladım. Adam 63 yaşında olmasına rağmen, oldukça hızlı gidiyordu; belli ki eskiden sıkı sporcuymuş. Viyana tabelasına kadar yarıştık adamla, sonra da tabela önünde birbirimizin fotoğraflarını çektik. Abi Slovakmış, Bratislava’dan çıkmış yola; buraya da eşini görmeye gelmiş. Viyana tabelasından sonra, Tuna’ya paralel giden bisiklet yolunu kullanarak şehir merkezi yakınlarına kadar geldik. Bisiklet yolu, işlek cadelerdeki yayalar için yapılmış üst geçitlerde de devam ediyordu. Beraber, böyle bir üst geçidin rampasından dönerek yukarı çıktık. O, Tuna’nın diğer tarafına gidecekti. Üst geçide geldiğimizde, vedalaştık ve farklı yönlere devam ettik.

Güzergâh: Bratislava – Viyana (Harita için tıklayın)
Mesafe: 78 km

DSC07784

Viyana tabelasına kadar yarıştığım Slovak abi.

DSC07785

Klakson çalmak yasaktır! Taa şehrin girişine uyarıyı koymuşlar.

viyanada kopru cikarken.MP4_20151124_003755.011

Üst geçitteki bisiklet yolu.

Viyana’da kalacak yerim yoktu. Hosteller hakkında bilgi edinmek için, şehir merkezinde rastgele girdiğim bir otelin resepsiyon görevlisinden, wifi şifresini rica ettim. Bu arada, Gagarin Cafe adında, gezginlerin ve bisikletçilerin sık uğradığı bir mekandan da haberim vardı. Uygun hostellerin adres ve telefon numaralarını kaydettikten sonra, Gagarin Cafe’nin bulunduğum yere olan konumunun da ekran görüntüsünü aldım. Tanışmak ve Viyana hakkında biraz bilgi almak için önce Gagarin Cafe’ye gittim.

DSC07884

Du bist ein rebel!

Önünde bisikletler, kapısının bulunduğu duvarda da farklı dillerden yazılar, çıkartmalar, afişler olan bir yere geldim. Gagarin Cafe burasıydı… İçeriye girdim hemen; benim kafada insanlar vardı burada. İstanbul’dan bisikletle geldiğimi, Viyana’da kalacak, uygun fiyatlı bir yer aradığımı söyledim. Yukarıda ofislerinin olduğunu, beğenirsem düşük bir fiyat karşılığında ofiste kalabileceğimi söyledi kafede tanıştığım Till isimli genç adam. Till’le beraber ofise bakmaya çıktık sonra… Banyo, mutfak, çamaşır makinesi, sıcak su, internet ve bilumum lüksün olduğu, yüksek tavanlı, güzel bir daireydi. Hiç vakit kaybetmeden iki günlük ücreti verdim ve Viyana’daki bu yeni evime yerleştim.

Hava kararana kadar Viyana’da bisikletle dolaştım. Belli başlı caddeleri, bulvarları, sokakları, parkları, kiliseleri öğrendim ve kaldığım yere olan konumlarını belirledim. Akşam karnım acıkınca, alışveriş yapıp, yemeği ofiste yemek istedim ancak, Cumartesi günleri saat 18’de süpermarketlerin kapandığını bilmiyordum. Sora sora, Westbahnhofta bulunan alışveriş merkezindeki Billa süpermarketin açık olduğunu öğrendim ve gecenin bir vakti, henüz tanımadığım bu şehrin batısındaki tren istasyonunu arayıp buldum. Westbahnhof’taki Billa, hem küçük bir marketti hem de civardaki tek açık yer burası olduğundan, içerisi oldukça kalabalıktı. Tren istasyonunun olduğu bölgede ve özellikle de bu alışveriş merkezinde zenciler, serseriler, kılığı kıyafeti düzgün olmayan insanlar, fakirler, punk görünümlü, pierciengli, dövmeli gençler vs çoğunluktaydı. Yıllardır Fatih Akın filmlerini izler, bu filmlerdeki alt kültürleri yakından tanımak, onların aralarında olmak isterdim. Bir an kendimi Fatih Akın filmlerinde hissettim ve çok mutlu oldum bu ortamda. Bu güzel anın tadını çıkarmak için bir kutu Stiegl aldım ve Billa’nın yanındaki Mc Donalds‘a oturup, keyifle biramı içtim. Zaten internete girmek ve biraz da dinlenmek için oturmuştum buraya. Avrupa’da, bu tarz yerlere girdiğinizde, taşkınlık yapmadığınız takdirde, kolay kolay kimse gelip de size “gidin buradan” demez. Biramı içtikten sonra Westbahnhof‘tan ayrılıp ofisin yolunu tuttum.

DSC07787

Votivkirche

DSC07789

Votivkirche

DSC07804

Wahringer Straße

Tren istasyonundan şehir merkezine geri dönerken geçtiğim cadde (Felberstraße) oldukça hareketliydi. Gece kulüpleri, genelevler, kaldırımlarda gezinen fahişeler, lüks otomobiller… Biraz tedirgin olsam da keyifliydim; Viyana’daydım, merkezi ve çok güzel bir yerde kalıyordum, marketlerin kapalı olduğu bir satte alışveriş yapmıştım, üstelik fazla da para harcamıyordum, .

Ofise gelince, önce Gagarin Cafe’ye uğradım. Bara oturdum, bir kadeh Riesling şarabı istedim. Şarabımı içerken, bir taraftan da barmeidle ve kafedekilerle sohbet ettim. Şarabım bitince ofise çıktım, kirli çamaşırlarımı makineye doldurdum, duş aldım ve ton balıklı makarna yaptım kendime. Yüksek tavanlı ofisimin odalarında güzel çalışma masaları vardı. Yemeğimi yedikten sonra çayımı aldım, masalardan birine oturdum ve bilgisayarımda yazılarımı yazıp, fotoğraflarımı düzenlemeye başladım.

12.07.2015

Sabah, Viyana’da görümesi gereken yerlerin listesini çıkardım, adreslerini, harita ekran görüntülerini Ipod‘uma kaydettim, kahvaltı yaptım ve öğlene doğru ofisten ayrıldım. Votivkirche, Parlamento Binası, Rathaus (Belediye Binası), Viyana Sanat Tarihi Müzesi, National Biblioteque, Domkirche, Hundertwasser Haus, Peterskirche gördüğüm mimari yapılardı. Bunların yanı sıra, sokakları, caddeleri, bulvarları, parkları, köprüleri gezebildiğim kadar gezmeye çalıştım.

DSC07833

Uzaktan Rathaus (Viyana Belediye Binası)

Uzaktan Rathaus (Viyana Belediye Binası)

Uzaktan Rathaus (Viyana Belediye Binası)

DCIM100GOPRO

Pallas Athene Heykeli

DSC07855

Hundertwasser Haus

Epeydir Türkçe konuşmuyordum ve Türk yemeklerini de özlemiştim. Hundertwasser’i gezdikten sonra, en yakındaki tren istasyonu olan Praterstern‘e gittim. Genelde tren istasyonlarında kebapçılar, dönerciler olur. Praterstern‘de de muhakkak olmalıdır diye düşündüm. İstasyona geldiğimde, haklı olduğumu gördüm; bir sürü kebapçı vardı istasyon civarında. Hemen girdim bir dönerciye, dürüm döner söyledim. Bu arada da dönerciyle sohbet ettik. Adam birkaç yıldır Viyana’daymış ama güzel Almanca konuşuyordu. Dönerciden çıktıktan sonra, yarın için bir şeyler alırım belki diye, yakınlardaki Billa‘ya gittim. Markette biraz gezindim ama inanılmaz bir kalabalık vardı içeride; dayanamadım, hemen çıktım dışarıya.

Tuna Nehri üzerinde bulunan köprülerin altlarında ve bu civardaki parklarda yaşayan evsizler dikkatimi çekti. Avusturya gibi düzgün, medeni bir ülkenin başkentinde, bu kadar çok evsizin olacağını tahmin etmedim hiç. Hatta, bisikletçiler ve kaykaycılar için yapılmış atlama rampalarının olduğu bir parktan geçerken, evsizlere minibüslerle ekmek ve çoba dağıtıldığına da şahit oldum.

Hava karardığında, Belediye Binası’nın önünden geçerken, bina önündeki geniş alanda yapılan film festivaline denk geldim. Festivalin olduğu alandan müzik sesleri geliyor, pişen yemeklerin dumanları yükseliyordu. Ucuz fast food bulurum düşüncesiyle, bisikletimle kalabalık festival alanına girdim. Nasıl bir kalabalık vardı, anlatamam! Yürümek mümkün değil… İştahımı kabartan lezeetler vardı ama fiyatlar da bir o kadar yüksekti. Fazla oyalanmadan festival alanından çıktım ve ofise gittim. Ofise giderken, bir caddede karşılaştığım kırmızı ışıkta durmama rağmen, çizgiye ön lastiğim değdi diye polisten fırça yedim. Keşke Türkiye’de de kurallar bu kadar sıkı kontrol edilse de trafik kazaları olmasa…

Dolu dolu iki gün geçirdiğim ve çok sevdiğim Viyana’dan, istemesem de ayrılmak zorundaydım. Havalar bozmadan Großglockner’da olmam gerekiyordu. Kuruyan çamaşırlarımı topladım, bir şeyler atıştırdım, çayımı hazırladım ve yazılarımı yazmak üzere, 9.Garnisongasse‘yi gören büyük pencerelerden birinin önündeki çalışma masasına oturdum.

Viyana fotoğrafları:

DSC07806

Tuna Nehri’nde bir tekne.

DSC07856

Tuna Nehri’ndeki tekneler.

DSC07838

Viyana’da gördüğüm ikinci tezat; Domkirche gibi muhteşem bir mimari eserin karşısında bu avm… Olacak iş mi?

DCIM100GOPRO

Nostaljik görünse de bu fayton olayına karşıyım. Fayton, hayvan istismarıdır!

DCIM100GOPRO

Nostaljik görünse de bu fayton olayına karşıyım. Fayton, hayvan istismarıdır!

DCIM100GOPRO

Domkirche

DCIM100GOPRO

Domkirche

DCIM100GOPRO

Peterskirche

dsc07826

Reichsratsraße

DSC07825

Parlamento Binası ve Pallas Athene Heykeli.

DCIM100GOPRO

National Biblioteque

DSC07836

National Biblioteque

DCIM100GOPRO

Neue Burg Kunsthistorisches Museum (Viyana Sanat Tarihi Müzesi)

Bratislava

Sekizinci bölümden devam…

10.07.2015

Dünkü yol yorgunluğu ve gece içtiğim iki şişe biranın etkisiyle, çadırımda öyle güzel, deliksiz bir uyku uyumuşum ki, sabah uyandığımda enerjim ve keyfim yerindeydi. Akan derenin, kuşların, böceklerin, yabani hayvanların sesleri eşliğinde uyumak gibisi var mı?

Kimle Cvika Camping

Kimle Cvika Camping

Çadırımı topladım ve saat on bire çeyrek kala kamp yerinden ayrıldım. Sıkıcı başlayıp, hareketli devam eden Macaristan maceram birkaç saat sonra bitecekti. Hava güneşliydi ancak, iki üç gündür yerimden kımıldamamı istemeyen rüzgâr, “Macaristan’dan gitme” dercesine, karşımdan esmeye de devam ediyordu. Sabah kahvaltı yapmadığımdan, yolumun üzerindeki ilk yerleşim yeri olan Masonmagyarovar’da mola verip, bir fırından poaça, börek vs benzeri hamur işi şeyler aldım. Cebimde taşıdığım sallama çayı içmek için de kasadaki kadından bir bardak sıcak su rica ettim. Sıcak su yokmuş… Bu arada, dükkana kadının kocası geldi. Adam Arnavut’muş ve de güzel İngilizce konuşuyordu. Önce o da sıcak su olmadığını söyledi ama, Türk olduğumu öğrenince, ne yapıp edip bir yerlerden sıcak su bulup getirdi bana. Çay olmadan poaça, börek, kurabiye vs yiyemiyorum; yavan geliyor, tat alamıyorum, anlamsız geliyor bu yiyecekler. İlk yurt dışı deneyimimde, çay bulamadığım için neredeyse depresyona giriyordum. Dükkan sahibine Arnavutça teşekkür ettim, kahvaltımı yaptım ve yola devam ettim.

Masonmagyarovar

Masonmagyarovar

Yol üzerinde, Slovakya sınırı yakınlarındaki afyon tarlaları dışında görülecek bir manzara yoktu. Macaristan ve Slovakya arasındaki, şimdilerde kullanılmayan eski, terk edilmiş gümrük kontrol binasından geçip, Slovakya’ya ikinci kez girmiş oldum. Yaklaşık 10 kilometre sonra, önüme çıkan kavşaktan, şehir merkezine gitme düşüncesiyle sola döndüm. Nedenini bilmiyorum ama, daha evvel görmediğim bir şehre ilk kez geldiğimde, kavşaklarda hiç düşünmeden, o anda karar verdiğim bir yöne sapıyorum ve şehir merkezini buluyorum. Burada da böyle oldu ve döndükten sonra yolda centrum yazan tabelaları görünce, yine hislerimde yanılmadığımı fark ettim. Bulgaristan ve Gürcistan’da görmeye alıştığım Sovyet tipi blok apartmanlardan, üzerinde bulunduğum bu çevre yolunun yakınlarında çokça vardı. Blokların yanı sıra, önceden Türkiye’ya has bir mimari anlayış olduğunu zannetiğim, mavi camlı, çirkin postmodern apartmanlarla, iş merkezleri ve plazalar da dikkatimi çekti. Bir anda kendimi Maslak Büyükdere Caddesi’nde ya da Ankara’daki Konya yolunda gidiyormuşum gibi hissettim; ümitsizliğe kapılmadan pedal çevirmeye devam ettim.

Afyon tarlası

Afyon tarlası

Afyon tarlası

Afyon tarlası

Macaristan Slovakya sınırındaki kullanılmayan gümrük binası.

Macaristan Slovakya sınırındaki kullanılmayan gümrük binası.

Slovakya sınırı

Slovakya sınırı

‘Ankara’yla hasretimizi giderdik, bu kadar yeter artık’ dediğim anda, uzaktan ufo benzeri, kule gibi bir yapı gözüme takıldı. Biraz daha yaklaştıkça, bu yapının, daha sonradan isminin Most SNP (Slovak Ulusunun Başkaldırısı) olduğunu öğrendiğim, Tuna Nehri’nin iki yakasını bağlayan köprülerden birinin üzerindeki döner restoran olduğunu gördüm. Most SNP’ye gelmeden hemen sağda, Ankara’daki Antares AVM’nin bir benzerinin üzerinde Unicredit tabelasını görünce, köprüye girmedim ve para çekmek için AVM’ye yöneldim. Gördüğüm tabela, Unicredit’in reklam panosuymuş meğerse… Para çekemeyince, AVM’den kaçarcasına uzaklaştım ve Most SNP’ye yoncadan giriş yaptım.

DCIM100GOPRO

Most SNP (Most Slovenského národného povstania)

Köprünün diğer tarafına geçtiğimde, Bratislava Kalesi’ni, Sibiu’daki şatoları ve eski evleri andıran güzel binaları görünce, keyfim yerine geldi. Köprü bittikten hemen sonra, sağdaki kilisenin yanındaki Arnavut kaldırımlı yola saparak, tesadüfen şehrin tarihi merkezinde buluverdim kendimi. İşte, hayal ettiğim Bratislava böyle bir şehirdi. Klasik dokusu bozulmamış, bir Avrupa kentinde olması gibiydi her şey. Renkli, şirin evler, Arnavut kaldırımı sokaklar, neşeli meydanlar, caddelerde müzik yapanlar, bronz sokak heykelleri, dışarıda oturan insanlar, hediyelik eşya satılan tezgahlar… Maslak ve Konya yolu benzetmelerini yaptığım paragraflardaki şehirleşmeyi ya da gelişmeyi, bir Avrupa kentine yakıştıramamıştım. Çevre yolu kısmı tanıdık olsa da, en azından şehrin bu bölümüne dokunulmamış olması güzeldi.

4

Bratislava

1

Bratislava

 

5

Bratislava

Karnım çok acıkmıştı… Şehrin en bilindik meydanı olan Hlavne Namestie‘ye çıkan sokaklardan birinde, meşhur Cumil heykelinin karşısında bir pizzacı buldum. Hemen dışarıdaki boş masalardan birine oturdum ve pizzamı söyledim. Pizzamı beklerken, bir taraftan da kanalizasyondan kafasını çıkartıp, etrafı izleyen adam heykelinin başına tünemeye çalışan, selfieler çeken ve bana modası geçmeyecek olan tek şeyin klişe olduğunu gösteren insanları izledim. Karnımı doyurduktan sonra, şehirde gezmeye devam ettim. Esztergom Bazilikası’nda, Hans adında, Alman bir bisikletli gezginle tanışmıştım. Bir meydanda fotoğraf çekerken, tesadüfen Hans’la karşılaştım.

Hans

Hans’la beraber…

Transfagaraşan’ı geçtiğim sırada eldiven kullanmadığım için ellerim çok üşümüştü. Haftaya geçmeyi planladığım Großglockner geçidinde aynı durum olmasın diye, şehri gezerken, spor malzemeleri satan mağazalara da uğradım. Bulduğum ucuz eldivenlerin fiyatları 10-20 Euro arasında değişiyordu ama bunlar elimi koruyacak türden malzemeler değildi. Gore-tex’lere, Thinsulate’lere, marka eldivenlere ise hiç girmiyorum; hepsi çok pahalıydı ve tabii ki almadım. Tedbir olsun diye en kötü ihtimal, polar eşofmanımın kumaşından ve yanımda taşıdığım deri parçalardan bir çift eldiven dikerim, plastik torbayla da izolasyonunu yapar, Großglockner’i sorunsuz geçerim diye düşünerek, eldiven almaktan vazgeçtim.

Bratislava

Bratislava

Akşam, arkadaşım Kristina’yla buluşmak üzere, Eurovea Galleria isimli alışveriş merkezine gittim. Eski şehir merkezinden Eurovea’ya gidene kadar epey bir engebeden, kaldırımlara kurulmuş iskelelerden geçmek zorunda kaldım. Eski şehir merkezi dışındaki sokak ve caddelerin çoğunda onarım çalışmaları vardı. Sonradan öğrendim ki bu çalışmalar iki yıldır devam ediyormuş.

Kristina beni, müşterilerine geleneksel yöntemlerle imal ettikleri biralarını sunan, Starosloviensky Pivovar adlı mekana götürdü. Oturduğumuz yerin arka odasında bira imal ediyorlardı ve mekanın içi taze bira kokuyordu. Bir ara merak ettim, içeri gidip nasıl bira yaptıklarını izledim. Buğday birası yapıyorlar; kıvamlı ve oldukça da lezzetli bir bira.

Genel olarak Bratislava’yı çok beğendim. Hatta şehir merkezini, Galya köyüne, Avm’leri, plazaları, çirkin yapılaşmayı da Romalı lejyonerlere benzettim. Vahşi kapitalizm, koç başıyla şehrin kapısına dayansa da, şehir merkezinin tarihi dokusunu korumuş olması, takdir edilmesi ve örnek alınması gereken bir şey.

Bratislava

Bratislava

Bratislava

Bratislava

 

Güzergâh: Kimle – Bratislava (Harita için tıklayın)
Mesafe: 48 km

Budapeşte – Esztergom – Kimle

Yedinci bölümden devam… 

08.07.2015

Saat 13.00 civarında Budapeşte’den ayrıldım. Tuna Nehri’ni sağıma alarak, kuzey yönünde ilerlemeye başladım. Hava çok sıcak, şehirdeki araç trafiği de kalabalıktı. Bu kalabalıktan bir an önce kurtulup şehirler arası yola çıkmak istiyordum. Şehir merkezinden çıkınca Eurovelo 6 bisiklet yoluna girdim ve Szentendre’ye kadar bu yolu kullandım. Bu arada, Eurovelo hakkında da kısa bir açıklama yapmak istiyorum. Eurovelo, Avrupa’da bisikletle ülkeler arası seyahat edenlerin, ulaşımlarını güvenli sağlamaları için hazırlanmış, araç yolundan bağımsız, düzgün yollardır. Bu yollar, normal araç yolundan bağımsız olduğu için ayrı bir haritaya ihtiyaç vardır ve Eurovelo üzerindeki yol ayrımlarında, yönleri gösteren tabelaları takip etmek çok önemlidir.

DSC07669

Eurovelo 6 yolu, Budapeşte – Szentendre arası

Evet, her şey çok mükemmelmiş gibi görünse de olaya bir de seyahat eden tarafından bakmakta fayda var. Yolun Tuna Nehri’ne paralel gitmesi, bisikletle yeşil bir ortamda, güzel manzaralar eşliğinde yolculuk edilmesi, hiç de fena gelmiyor kulağa ancak yol, nehir kıyısındaki yazlık sitelerin, kafelerin, plajların arasından da geçiyor ve zemini de oldukça kötü. Yaya trafiği kalabalık olduğu gibi, birçok yol ayrımında da tabela, işaret vs yok. Bisikletin otomobil gibi bir araç olduğu düşünülmeden yapılmış olan bu yolda, daha fazla gitmek istemedim ve Szentendre yakınlarında Eurovelo’dan ayrılıp normal karayoluna geçtim.

DSC07667

Tuna Nehri (Budapeşte – Szentendre arası)

DSC07679

Tuna Nehri (Budapeşte – Szentendre arası)

Visegrad’da mola verdim, fotoğraf çektim, bir şeyler atıştırdım. Daha sonra da keyifli bir yolculuk geçirerek, Esztergom’a geldim. Keyifli diyorum, çünkü bisiklet yolunu kullanmadım ve geçtiğim karayolu gerçekten de çok güzeldi. Tam istediğim gibi; yeşili, mavisi, virajı, eğimi hafif de olsa inişi, çıkışı olan, ideal bir yoldu.

DSC07680

Visegrad

Genel olarak, bisiklet yollarına olan olumsuz düşüncelerimde haklı olup olmadığımı sınamak için, Visegrad’dan sonra, ara sıra bisiklet yoluna girip çıktığım oldu. Bisiklet yolu hem çok dardı hem de zemini berbat durumdaydı. Yoldaki çatlaklar, tümsekler, çatlakların arasından çıkmış otlar istediğim hızda ilerlememe engel oluyordu. Engebeden, araziden, ‘off-road‘dan elbette yüksünmüyorum. Üstelik, arazide bisiklete binmeyi de çok severim ama benim derdim başka… Bu, asfalt yola göre planlanmış, hızlı gitmek istediğim bir seyahatti ve bisikletimi de bu seyahate göre donatmıştım. Lastiklerin dış yüzeyi, dişli kombinasyonu, sele borusunun uzunluğu, sele-gidon uzaklığı, böyle bir yolculukta beni rahat ettirecek şekilde düşünüldü. Bu yolda saatte 20 kilometre ile bile sürseniz, titreşimden bisikletinizin hasar görmesi kaçınılmaz. Bunun yanı sıra, böbrek taşı olanlara da şiddetle tavsiye edeceğim bir yol. Bisikletle birlikte taş, kum, ne varsa yolda bırakır, rahatlarsınız. İşin şakası bir yana; motorlu taşıtlara ayrılan yol düzgün asfalt iken, bisikletlilere ayrılan yol bozuk mu olmalıydı? Motorlu taşıtlar düzgün yolda hasar görmeden ilerlerken, benim aracımın vidaları neden gevşeyecekti? Otomobiliyle çevreye zarar vererek seyahat eden insanlara konfor sağlanırken, çevre dostu bir araç kullananlar cezalandırılmalı mıydı? İşte kızdığım ve sorguladıklarım tam olarak bunlardı! Unutmadan bir şey daha eklemek istiyorum; bisiklet yolu diye adlandırılan, yolun sağındaki bu daracık yoldan devam ettiğinizde, bir gokart pistine çıkıyorsunuz. Pistin kenarından, yola dizilmiş araba lastiklerinin aralarından geçip asıl yolu bulmaya çalışıyorsunuz. Sonra, “başlarım bisiklet yoluna da…” deyip, kendinizi normal yola atıveriyorsunuz. Yani, az önce de belirttiğim gibi, bisiklete binenlerin adeta cezalandırıldığı bir yoldu burası.

DSC07687

Gokart pistine çıkan bisiklet yolu (Visegrad yakınları)

Bence bisiklet yolları, bisiklete binenler için değil de sürücücüler için düşünülmüş sanki. Sürücüler daha rahat hareket etsinler diye, bisiklete binenleri araç trafiğinden dışlamak için yapılıyormuş gibi geliyor bana bu yollar. Bisikletimle seyahat ederken düzgün bir asfalt kullanmak, yolun fiziksel bozukluklarıyla mücadele etmeden, yön tabelarıyla, haritalarla uğraşmadan yol almak istiyorum ve eğer bisiklet yolları bu basit imkanları bana sağlamayacaksa, bu yollarda pedal çevirmeyi de reddediyorum. Macaristan’daki bisiklet yollarının kötü olması, dünyadaki tüm bisiklet yollarının kötü olacağı anlamına gelmiyor tabii ki. Bakalım seyahatimin geri kalan kısmındaki ülkelerdeki bisiklet yolları nasıl, fikirlerim değişecek mi; hep beraber göreceğiz.

DSC07692

Esztergom Bazilikası

Esztergom tabelasını geçtikten sonra, uzaktan Esztergom Bazilikası’nın yeşil kubbesini gördüm. Bir an evvel bazilikayı görmek için bu yeşil kubbeli binayı hedef alarak yoluma devam ettim. Bazilikaya geldiğimde, yağmur bulutları gökyüzünü karartmış, henüz yağmur yağmasa da şiddetli bir rüzgâr başlamıştı. Alelacele bisikletimi bir yere bağlayıp, bazilikaya girdim hemen. Hayatımda gördüğüm en güzel kiliselerden biri, hatta en güzeli diyebilirim Esztergom Bazilikası için. Görkemli olduğu kadar, sade bir mimarisi olan binanın içi de insanı ürkütmüyor. Yüksek, sivri tavanlı, her yerinden heykeller, kanatlar, melekler, acayip figürler fırlayan Gotik kiliselerinden farklı bir kilise burası.

DSC07695

Esztergom Bazilikası

DCIM100GOPRO

Esztergom Bazilikası

DSC07696

Bazilikanın arkasından Tuna Nehri, Keresztény Múzeum (Esztergom Hıristiyan Müzesi) ve Most Márie Valérie (Maria Valeria Köprüsü)

Kiliseden çıktığımda, rüzgârın şiddeti iyice artmış, yağmur da yağmaya başlamıştı. Görülen şu ki; yola devam etmemin imkanı yoktu bugün. Yağmurluklarımı giydim, ayakkabı kılıflarımı ayakkabılarıma geçirdim ve Tuna Nehri kıyısındaki bir kamp yerine gittim. İnanılmaz bir yağmur ve rüzgâr vardı; yolda giderken önümü zor görüyordum. Kamp yerinin konaklama ücretini yüksek bulunca, şehrin dışındaki pansiyonlara baktım. Temiz, konforlu, fiyatı da kamp yeriyle hemen hemen aynı bir pansiyon buldum ve odama yerleştim. Islanan giysilerimi, pansiyondaki çamaşırların kurutulduğu yere astım. Kısa bir süre sonra hava biraz açar gibi oldu, yağmur dindi, ben de Esztergom’u gezmek için pansiyondan ayrıldım.

Most Márie Valérie (Maria Valeria Köprüsü)

Most Márie Valérie (Maria Valeria Köprüsü)

Bazilikadan Tuna Nehri’ne bakarken, nehrin iki kıyısını bağlayan yeşil, demir bir köprü görmüştüm. O köprüden Slovakya’ya geçiliyormuş… Gelmişken Slovakya’ya da ayağım değsin deyip, köprüden Sturovo’ya geçtim. Burada biraz gezinip, bir pastanede çay içtikten sonra Esztergom’a dönüp, bazilikanın altındaki tünelin yanında bulunan Primas Pince restoranda gulaş yiyip, kırmızı şarap içtim. Arkası şarap mahzeni olan restoranın çok güzel şarapları var ve şarap tadımı da yapılıyor. İlerleyen zamanlarda bu güzel restoranı “Gurme tavsiyeleri” bölümünde ele alacağım.

DCIM100GOPRO

Sturovo’dan Esztergom Bazilikası, Tuna Nehri ve Most Márie Valérie (Maria Valeria Köprüsü)

Güzergâh: Budapeşte – Szentendre – Visegrad – Esztergom (Harita için tıklayın)
Mesafe: 74 km

09.07.2015

Dün akşam fotoğraf makinemin şarjı bittiğinden, fazla fotoğraf çekememiştim. Sabah pansiyondan ayrılıp, önce fotoğraf çekmeye şehir merkezine gittim, daha sonra da kahvaltı niyetine bir şeyler atıştırıp, saat on  iki buçukta Esztergom’dan ayrıldım.

DSC07699

Esztergom Kalesi

DSC07700

Esztergom Bazilikası

DSC07704

Szent Anna Plébániatemplom (Esztergom)

Akşam sekizde Györ şehrine geldim, kalacak yer bulamayınca Bratislava yönünde yola devam ettim. Akşam dokuzda, Györ’den yaklaşık 30 kilometre uzaktaki Kimle köyü girişindeki bir kamp alanına çadırımı kurdum. Dere kenarında, sakin ve ucuz bir kamp yeriydi burası. Çadırımı kurup, eşyalarımı çadıra yerleştirdikten sonra, karnımı doyurmak için Kimle köyüne gittim.

DSC07707

Esztergom – Györ arası

DSC07706

Beni devamlı uyaran tabelalar (Esztergom – Györ arası)

DSC07710

Városháza (Győr Belediye Binası)

Gecenin onunda, kapkaranlık bir köy yolunda, nasıl bir yer bulmayı hayal ettiysem artık… Açlık insana her şeyi yaptırıyor işte. Epeyce dolaştıktan sonra, küçük, salaş bir bar buldum. İçeri girdim, soğuk bir bira aldım önce, sonra da hamburger ve patates kızartması söyledim. İçerisi kalabalık ve gürültülüydü ama ortam güzeldi. Sıkıntılarla başlayan Macaristan maceramın, bu keyifli yerde son buluyor olmasından hem mutluydum hem de biraz hüzünlüydüm. Nedense, sonlar hep hüzünlendirir beni…

Seyahate çıkmadan önce, yüksek lümenli bir bisiklet farı almıştım. Gecenin karanlığında, böyle köy yollarında giderken, çok işime yarıyor bu far ama şarjı hızlı tükeniyor ve ışık bir anda kesiliveriyor. Bardan çıktıktan sonra da böyle oldu ve zifiri karanlıkta, ışık olmadan kamp yerini bulmaya çalıştım. Neyse ki, tedbir olsun diye cebime kafa lambamı koymuştum ama onun da pili bitmek üzereymiş; çok az ışık veriyordu. Mum ışığı gibi bir ışıkla, 2.5 kilometre uzaktaki kamp alanına ulaştım ve çadırıma girdim.

Güzergâh: Esztergom – Györ – Kimle (Harita için tıklayın)
Mesafe: 120 km

Sibiu, Cluj, Oradea

Beşinci bölümden devam…

29.06.2015

Dünkü Transfagaraşan macerasından sonra, Cartişoara’da kaldığım pansiyonda güzel bir uyku çekip iyice dinlendim. Yağmurda ıslanan giysilerimi kuruttum, yazılarımı yazdım, internet paylaşımlarımı yaptım ve öğlene doğru Sibiu’ya doğru yola koyuldum. Önümde fazla bir mesafe ve tırmanış olmadığından, acele etmeden, sakin sakin, yolun keyfini çıkararak Sibiu’ya vardım.

DSC07379

Transfagaraşan’la vedalaşmak hiç istemedim…

DSC07384

Kilometreler geçse de heybetinden bir şey kaybetmiyordu.

Güzergâh: Cartişoara – Sibiu (Harita için tıklayın)

Güzel çatılı binaların, şatoların, kalelerin, parkların, bahçelerin olduğu, muhteşem bir yer burası. Hayatımda gördüğüm en güzel şehirlerden biri diyebilirim Sibiu için. Şehrin mimari güzelliğinin yanı sıra, Romanya’da görmeye alıştığım gogoşi, simigeri, palanet, covrigi gibi hamur işi lezzet çeşitlerinin satıldığı şirin dükkanlar da dikkatimi çekti. Anlaşılan şu ki; fiyatlar ucuz, çeşit de bol olunca, Transfagaraşan’da verdiğim kilolar, kısa bir sürede geri alınacaktı… Neyse, lafı fazla uzatmadan Sibiu fotoğraflarına geçeyim hemen.

 

DSC07387

Sibiu

DSC07402

Strada Nicolae Balcescu / Sibiu

DSC07398

Strada Nicolae Balcescu / Sibiu

DSC07395

Sibiu’nun gözleri – Piata Mare/ Sibiu

DSC07406

Ankara simidinin büyük, marmelatlı ve çikolatalı olduğunu düşünün. İnanılmaz! Strada Nicolae Balcescu / Sibiu

DSC07391

Parcul Cetatii / Sibiu

DSC07439

Sibiu’nun çatıları

DSC07438

Kuleden Sibiu

Sibiu’da iki gece kaldıktan sonra, 1 Temmuz sabahı, Sibiu’nun yaklaşık 170 kilometre kuzey batısında bulunan Cluj-Napoca şehrine gitmek üzere yola çıktım. Önce 60 kilometre batıdaki Sebeş şehrine, daha sonra da Alba Lulia ve Turda üzerinden Cluj’a ulaştım. Turda’ya kadar yol geneli düz sayılsa da Turda’dan Cluj’a kadarki son 50 kilometrede uzun ve yorucu tırmanışlar vardı. Cluj’dan önceki son yokuşu da tırmandım ve yokuş aşağı, pedal çevirmeden 10 dakikada şehir merkezine geldim.

DSC07459

Transilvanya köyü

DSC07467

Bu aralar leyleği havada, karada, her yerde görür oldum…

DSC07465

Turda yolunda köprüler

DSC07471

Turda çıkışı

DSC07478

Bu kilometre taşlarından bir tane söküp eve getirmek istiyorum.

Güzergâh: Sibiu – Sebeş – Cluj (Harita için tıklayın)

Arkadaşım Ligia’yla buluşana kadar biraz şehir merkezinde dolaştım. İlk olarak Ortodoks kilisesiyle opera binası dikkatimi çekti. Daha sonra da Katolik kilisesi… Şehrin girişinde büyük bir kilise inşaatı vardı. Bu inşaat bana, Türkiye’deki yeni yapılan post modern cami inşaatlarını hatırlattı. İki adım ötede klasik ve güzel olanları varken neden farklı arayışlara girer insanoğlu, anlayabilmiş değilim.

DSC07492

Katolik kilisesi / Cluj

DSC07496

Ortodoks kilisesi / Cluj

DSC07494

Opera binası / Cluj

Sibiu’da olduğu gibi hamur işi lezzetlerin satıldığı küçük dükkanlar, pastaneler, şirin sokaklar, parklar, üçgen çatılı evler Cluj’da da var. Hayatın sakin yaşandığı, keyifli, renkli bir şehir burası. Ara sokaklarda kafeler, barlar, dışarıda oturanlar, hediyelik eşya ve yiyecek içecek satılan tezgâhlar, parklarda spor yapanlar, festivaller, konserler…

DSC07500

Cluj sokakları

 

DSC07513

Kürtoskalacs / Cluj

DSC07488

Tren garı / Cluj

DSC07484

Belvedere tepesinden Katolik kilisesi / Cluj

DSC07482

Belvedere tepesinden Ortodoks kilisesi / Cluj

Arka lastiğim geçen seneki seyahatimin sonlarında oldukça yıpranmış ve dişlerin arasından yeşil band görünüyordu. Schwalbe Marathon lastiklerin fiyatı Türkiye’de çok pahalı olduğundan, Avrupa’da herhangi bir şehirden alırım diye düşünmüştüm ancak Cluj’a gelene kadar hiçbir yerde bulamadım. Artık bu lastikle devam etmem doğru değildi ve ne yapıp ne edip yeni bir lastik almak zorundaydım. Cluj’da bisiklet dükkanlarına bakarken Umi Bike diye bir dükkâna girdim. Dükkânın sahibi Mircea; Schwalbe satmadıklarını, yalnız ellerinde çıkma ama temiz bir “Marathon Plus Tour” olduğunu söyledi. Aradığım ebat 26 X 2.00’dı, Mircea’nın elindeki lastik ise 26 X 1.75’miş. “Plus Tour”, normal “Marathon”a göre patlamalara daha dayanıklı, off-road tutuşu daha iyi ama iri dişli ve asfaltta hızlı gitmeme müsaade etmeyecek bir lastik; üstelik çapı da daha küçük. İstemeye istemeye kabul ettim ve son 11 günde 1424 km yol yaptığım, 3 ülke, 9 şehir, bir de 2034 metrelik Transfagaraşan’ı geçtiğim kabak arka lastiğimi 1.75’lik Marathon Plus Tour ile değiştirdim. Mircea benden para almadı; Schwalbe Plus Tour’u hediye etti, zincirimi yağladı, birkaç teknik öğretti, üzerine de Țuică ikram etti. Kendisine misafirperverliği ve dostluğu için buradan tekrar teşekkür etmek istiyorum.  Multumesc Mircea…

lastik

Soldaki Marathon Plus Tour, sağdaki eski Marathon’um.

lastik2

Yolunuz Cluj’dan geçecek olursa Mircea’ya benden selam söyleyin.

Cluj’da da iki gece kaldıktan sonra 3 Temmuz sabahı, Macaristan sınırına 10 kilometre uzakta olan Oradea şehrine gitmek üzere, arkadaşlarım Ligia ve Ioan’ın evinden ayrıldım. Cluj’un çıkışındaki hafif eğimli yokuştan başka bir tırmanış olmadığından, 156 kilometreyi kısa bir sürede alıp Oradea şehrine ulaştım. Yolculuk esnasında kayda değer bir şey görmediğimden fotoğraf çekemedim.

Güzergâh: Cluj – Oradea (Harita için tıklayın)

Oradea küçük ve güzel bir şehir. Şehir genelinin tadilatta olduğu bir zamana denk gelmiş olmama rağmen yine de Oradea’yı çok beğendim. Burada da insanlar eğlenmeyi seviyorlar; geç saatlerde bile hayat devam ediyor. Oradea Türkiye’ye göre çok batıda olduğundan ve Türkiye’yle aynı saat sistemi kullanıldığından, Temmuz ayında, gece 10’da bile hava tam olarak kararmıyor. Bu yüzden de mekanlar geç saatlere kadar açık ve hareketli…

DSC07529

Tiyatro binası / Oradea

DSC07526

Oradea

DSC07527

Oradea

DSC07531

Lactobar / Oradea

DSC07534

Lactobar / Oradea (Efes Pilsen’i kim bulacak bakalım)

Gezinin devamını okumak için tıklayın…

Silistra – Bükreş – Transfăgărășan

Dördüncü bölümden devam…

25.06.2015

Sabah saat 07.30’daki ücretsiz feribotu yakalayıp, Tuna’nın karşı kıyısına geçtim. Artık Romanya’daydım ve akşam Bükreş’te olmayı planlıyordum. Fakat, unuttuğum bir şey vardı! Bulgaristan’dan çıkmadan önce, elimdeki Bulgar Leva’larını Rumen parasıyla değiştirmem gerekiyordu. Yaptığım bu dikkatsizlik, feribot hareket halindeyken aklıma geldi. Karşı kıyıda küçük de olsa bir liman, limanda da mutlaka bir döviz bürosu vardır diye düşündüm.

DSC07270

Silistra tarafına son bakış

DSC07283

Tuna Nehri’nde feribotla karşıya geçerken

DSC07271

Tuna Nehri (Romanya tarafı)

İnsan her zaman bu kadar emin olmamalıymış… Feribot kıyıya yaklaşırken, kıyıya doğru baktım da; etrafta değil liman, bina bile yoktu. İndikten sonra, döviz bürosu sorduğum birkaç kişi, Călărași’ye gitmem gerektiğini söyledi. On bir kilometre uzaktaki Călărași şehrine gittim, açık banka ve döviz bürosu aradım. Bankalar Bulgar Levası bozmuyorlarmış, döviz büroları da saat 09.00’da açılıyormuş. Saat dokuza kadar, açık olan ve yeni açılmakta olan hemen hemen tüm bankalara girip, Leva bozup bozmadıklarını sordum. Bir banka görevlisi, bozduklarını söyledi. Çok sevindim ve hemen sıraya girdim. Sıra bana geldiğinde, elimdeki Bulgar paralarını veznedeki kadına uzattım. Kadın önce pasaportumu istedi, sonra bana bir sürü kağıt imzalattı. Yaklaşık on dakika sonra da sistemlerinde hata olduğunu ve paramı bozamayacağını söyledi.

Evden çok erken çıktığımdan kahvaltı yapamamıştım. O banka senin, bu banka benim, koşturmaktan karnım acıkmaya da başlamıştı. Saat dokuz olunca, bu sefer de döviz bürolarını gezdim. Călărași’de sadece bir döviz bürosu Leva’yı bozuyormuş. Paramı bozdurur bozdurmaz, bir fırından birkaç tane gogoşi alıp, açlığımı giderdim biraz.

Bulgaristan’daki Lukoil akaryakıt istasyonlarında şifresiz wifi oluyordu. İnternete girmek istediğimde, hemen bir Lukoil bulurdum Bulgaristan’da… Burada da bir Lukoil ilişti gözüme ve internet vardır düşüncesiyle benzinliğe girdim hemen. Wifi varmış ama şifreliymiş. Kasadaki görevliden şifreyi rica ettim. O da sağ olsun, içeri ofise gitti, dolapları karıştırdı, şifrenin yazılı olduğu kağıdı buldu ve internete girmemi sağladı. Haritadan hangi yolu kullanacağıma baktım ve yola çıkabildim sonunda.

Yola çıktım çıkmasına ama karşımdan nasıl bir rüzgâr esiyordu anlatamam. Ne yapıp ne edip akşam Bükreş’te olmalıydım. Önümde 127 kilometre vardı ve saatte ortalama 15 kilometrenin üstü kârdır deyip, pedallara asıldım. Çok zorlansam da, 17 km/saat ortalama tutturmayı başardım bu rüzgârda. Bu ortalamayı bozmazsam çok geç olmadan Bükreş’te olabilecektim. Nitekim de öyle oldu ve akşam saat 18.30 civarında ikinci sektör tarafından şehre girdim. (Harita için tıklayınız) Bükreş’e gelmeden önce evinde kalacağım arkadaşım Sergiu’yu aradım ve şehir merkezindeki Piata Romana’da buluşmaya karar verdik. Buluşacağımız saate kadar şehirde gezip, fotoğraf çektim.

 

DSC07306

Uzaktan Parlamento binası / Bükreş

prlmnt

Parlamento binası / Bükreş

DCIM100GOPRO

Bükreş

DCIM100GOPRO

Bükreş

DCIM100GOPRO

Bükreş

İyi bir bisikletçi ve bir ironman olan Sergiu’dan, Transfagaraşan tırmanışı öncesinde bilgiler aldım. Her sene 1 Temmuz’da açılan Transfagaşan yolunun son durumunun fotoğraflarını gösterdi bana Sergiu. Geçidin en yüksek yerindeki tünelin iki ağzının da kapalı olduğunu ve bu tünelden nasıl geçebileceğimi anlattı…

Bükreş’te iki gece kaldıktan sonra 27 Haziran 2015 sabahı Bükreş’ten ayrıldım. Bugün mümkün olduğu kadar Transfagaraşan’a yaklaşmak istiyordum. Yolda bir ara telefonuma mesaj geldi. Mesaj Sergiu’danmış… Radyoda dinlemiş; Transfagaraşan yolunun bugün açıldığı haberini veriyordu bana. Daha sonra, yol üzerinde de “Transfagaraşan Deschis” yazan, yani yolun açıldığını gösteren tabelaları görünce biraz rahatladım. Bugün, toplamda 176 km yol yaparak Oeştii’ye geldim (Harita için tıklayın) ve sakin, güzel bir pansiyonda konaklayıp, sabaha dinlenmiş olarak uyandım. Bu geziye hazırlanırken, niyetim Piteşti ya da Curtea de Argeş’te konaklamaktı. Hava kararmadan biraz daha Transfăgărășan’a yaklaşmak istediğimden, Curtea’da durmadım, devam ettim. Bu arada, Curtea’yı çok beğendim. Küçük bir şehir ama turistik ve tarihi güzellikleri dikkatimi çekti.

DSC07332

İşte, beklediğim güzel haber…

DSC07337

Curtea de Argeş

28.06.2015

Sabah, kahvaltımı yaptıktan sonra, saat 11 buçuk gibi Oeştii’den yola çıktım. Güzel Transilvanya köylerinden, dere kenarlarından, ormanın içinden geçerek Vidraru Barajı’na geldim. Buraya kadar keyifli tırmanışlar vardı. Asıl tırmanış, gölden sonra başlayacaktı… Vidraru Gölü bittikten sonra, yaklaşık 1200 metre yüksekliklerdeyken, hafiften yağmur atıştırmaya başladı. Bir yerde durup yağmurluğumu, pantolonumu giydim ve su geçirmeyen ayakkabı kılıflarını ayakkabılarıma geçirdim.

 

DSC07339

Transilvanya köy evleri

DSC07344

Transilvanya köy evleri

DSC07343

Transilvanya’da bir köy evi

DSC07358

Baraj Vidraru

DSC07359

Baraj Vidraru

1285 metreden sonra asıl tırmanış başladı… Eğim çok zorlamasa da, hava gitgide bozuyordu ve üşümeye de başlamıştım. Ayakkabı kılıflarının üzerinde, eksi 10 dereceye kadar koruduğu yazsa da, en çok ayaklarım üşüyordu. Ayakkabılarımda su geçirmeyen kılıf olmasına rağmen, ayakkabılarım su alıyordu. (Bunları Ankara’ya döndükten sonra Dechatlon’a ve Schimano’ya bildireceğim!) Bu yüzden de seyahatin sonları biraz eziyete dönüştü. Bir an evvel tırmanıp, aşağı inmek istiyordum. Zirveye yaklaştıkça hava daha da soğudu, yağmurun ve rüzgarın hızı arttı; sisten neredeyse göz gözü görmüyordu.

DSC07362

Transfăgărășan yolu, 1285 m

DSC07363

Transfăgărășan yolu

DSC07366

Transfăgărășan yolu

DSC07367

Transfăgărășan yolu, 1580 m

 

DSC07372

Transfăgărășan yolu

Nihayet, zirvedeki tünele girdim. Farımı yaktım ve karanlık tünelde ilerlemeye çalıştım. Benim ve diğer araçların ışıklarından başka bir ışık yoktu. Hatta, tünelde araç olmadığında sadece kendi farımın sisteki hüzmesini görüyordum. İçeride havalandırma, ışık vs hiçbir şey yoktu. Tünel kapalı olsaydı, buradan geçmek istemezdim. Çok mecbur kalsam geçerdim belki ama, eminim tedirgin olurdum.

DCIM103GOPRO

Transfăgărășan yolu

DCIM104GOPRO

Tünelde karşılaştığım İspanyol bisikletçi

Evet, bisikletle iki bin metre üzeri ilk tırmanışımı gerçekleştirip zirveye geldim. Niyetim, Balea Gölü yanında çadır kurup, geceyi burada geçirmekti ama sis yüzünden gölü bile göremedim. Yolun kenarında yiyecek içecek satan tezgahların şemsiyelerinin altından birkaç fotoğraf çekebildim sadece ve üzülerek oradan ayrıldım. Yoğun sis içinde, körlemesine yola devam ettim. Ellerim üşüdüğünden frenleri bile zorlanarak sıkıyordum. Konaklayacak bir yer bulana kadar bu şekilde yola devam ettim. Gördüğüm ilk binanın yanında durdum, bir şeyler yedim, kendime geldim… Sonra, bir müddet daha devam edip Cartişoara’da bir pansiyona yerleştim.

DSC07373

Transfăgărășan geçidi, en yüksek noktası; 2034 metre

transfagarasan 001

Transfagaraşan yolu, kuzey tarafı; iniş yolu…

transfagarasan 002

Transfagaraşan yolu, kuzey tarafı; iniş yolu…

 

Transfăgărășan tırmanışı, timelapse videomu izlemek için tıklayın.

Tarih: 28.06.2015
Güzergâh: Oeştii – Transfăgărășan -Cartişoara  (Harita için tıklayın)
Mesafe: 103 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın…

Burgas – Varna – Silistra

Üçüncü bölümden devam…

Sabah saat yediyi çeyrek geçe Mehmetler’in evinden ayrıldım. İki sene öncesinden de hatırladığım üzere, Burgas – Varna arasında irili ufaklı, yaklaşık dört tırmanış vardı. 438 metre olan ilki, Несебър’dan (Nesebr) hemen sonra başlıyordu. Vakit kaybetmeden Nesebr’a da uğrayıp, geç olmadan Varna’ya varmak istiyordum. Yatmadan önce hazırladığım harita notlarını takip ederek Varna yoluna çıktım. Burgas çıkışındaki yolun bir kısmında onarım olduğundan, yolun kısa bir bölümünde tek şeritten gitmek zorunda kaldım. Ağır vasıtalarla ve karşıdan gelen araçlarla, oldukça tehlikeli bir yoldu bu tek şerit.

Несебър’da mola verdim; bir şeyler atıştırdım, gezdim, biraz da fotoğraf çektim… Несебър’dan sonra hemen tırmanış başladı. Yüzde 7-8 civarında, yaklaşık 7 kilometre tırmanıp, yokuşun sonundaki çeşmenin olduğu yerde kısa bir çay ve kedi sevme molası verdim. Aynı yere evvelki sene de geldiğimden, bu çeşmeyi tırmanışın hedefi olarak belirlemiştim. Geçen sefer bu yolda fahişelere ve kaza yapmış araçlara rastlamıştım ama bu sene ikisine de rastlamadım.

Nesebır

Несебър (Nesebr okunur ama Nesebar yazıyorlar tabelalarda…)

 

DCIM100GOPRO

Несебър

 

DCIM100GOPRO

Несебър

 

DCIM100GOPRO

Несебър

 

Nesebr 006

Несебър

 

DCIM100GOPRO

Несебър

 

Nesebr 007

Несебър

 

DSC07199

Çay içme ve kedi sevme molası…

Burgas’la Varna arasındaki yolda üzüm bağlarına sıklıkla rastlanıyor ve yol üzerinde şarap tadımı yapılan yerler de var. Geçen gelişimde Bulgar şaraplarını deneyeyim, degüstasyon yapayım diye bu yerlerden birine girmiştim. Yüksek fiyat söylediklerinden şarapların tadına bakmamıştım. Bu sefer de benzer cevabı alacağımdan, hiç sormadım bile…

DSC07203

Burgas – Varna yolundaki üzüm bağları

Yolunun en yorucu yerini geçtikten sonra diğer tırmanışlar çok zorlamadı ve akşam saat 18.23’te Varna’ya vardım. Bisikletimin geçmiş yıllara göre daha yüklü olması ve aynakol dişli sayısını 42’den 48’e çıkarmış olmam, seyahatimin başında beni biraz düşündürüyordu ama henüz bir yorulma, zorlanma vs hissetmedim.

Varna çok güzel bir şehir; burayı ilk gördüğümde de çok beğenmiştim. İster istemez, nüfusu beş milyonu aşan Ankara’daki parklar ve sözüm ona yeşil alanlar geldi aklıma. Varna gibi küçücük bir şehirde bile kocaman parklar, insanların nefes alacakları, dinlenecekleri, kitap okuyacakları, spor yapacakları, sevgilileriyle gezinecekleri, sanat icra edecekleri, performans yapacakları yerler oluyor da Ankara’da neden boş alanlar otopark olarak değerlendiriliyor diye soruyor insan kendi kendine.

DCIM100GOPRO

Katedralen Hram Uspenie Bogorodichno (Varna Ortodoks katedrali)

 

DCIM100GOPRO

Katedralen Hram Uspenie Bogorodichno (Varna Ortodoks katedrali)

 

DSC07207

Varna

 

DSC07220

Morska gradina parkında performans yapan gençler

 

DSC07225

Morska gradina parkında performans yapan gençler

 

DSC07209

Bir ucundan bir ucu 7 km olan Morska gradina parkı

 

Tarih: 22.06.2015
Güzergâh: Burgas – Nesebr – Varna (Harita için tıklayın)
Mesafe: 140 km

 

Varna – Silistra

Sabah 08.30-09.00 gibi evden ayrıldım. Önce şehrin dışına doğru olan Varna Towers’ın ilerisindeki otoyoldan Sofya yönünde gittim, sonra da sağa dönüp Dobrich ve Silistra yönüne saptım. Yaklaşık üç yüz metrelik, kolay bir tırmanıştan sonra, Silistra’ya kadar geneli düz ve iniş olan, keyifli bir yolculuk yaptım. Yolumun üzerindeki Dobrich’te mola verdim. Burası Varna’dan da Burgas’dan da küçük ama park, yeşil alan ve mimarinin korunması kültürü tabii ki burada da var.

Dobrich

Dobrich

Pizza yiyip, biraz dinlendikten sonra vakit kaybetmeden yola devam ettim. Yolda adres sorduğum bir adam, arabasının bagajını açtı ve kiraz dolu kasaları göstererek, istediğim kadar kiraz alabileceğimi söyledi. Küçük bir torba kiraz alıp yola devam ettim. Böyle güzel insanlarla karşılaşmak çok mutlu ediyor insanı…

Varna Silistra arasındaki yolu çok beğendim; özellikle lavanta tarlaları çok hoşuma gitti. Mis gibi lavanta kokan yolda moru, yeşili, maviyi, sarıyı ve şirin köy evlerini aynı anda görünce, insanda yorgunluk diye bir his olmuyor.

DSC07227

Varna Silistra arası

 

DSC07241

Varna Silistra arası

 

DSC07243

Varna Silistra arası

Bulgaristan’da kalacağım son şehir olan Silistra’ya geldim nihayet… Silistra, Tuna Nehri kıyısında küçük, şirin, sakin bir şehir. Algıda seçicilik olsa gerek; tarihi, güzel binalar ve Tuna kıyısı boyunca uzanan büyük bir park dikkatimi çekti yine…

DSC07265

Tuna nehri

 

DSC07261

Park / Silistra merkez

 

DSC07258

Park / Silistra merkez

 

DSC07257

Park / Silistra merkez


DSC07265

Tuna nehri

 

DSC07255

Silistra merkez

Tarih: 24.06.2015
Güzergâh: Varna – Dorich – Silistra (Harita için tıklayın)
Mesafe: 144 km