2016 seyahati 3. Bölüm Ermenistan (Gyrumri – Yerevan – Meghri)

Gümrükteki memurların pozitif olmaları, tedirginliğimi geçirmişti. Sınırdan geçer geçmez, bir döviz bürosunda, cebimdeki Gürcü paralarını Ermeni parasına çevirdim. Kalan bozukluklarla da bir köy bakkalından ekmek, su vs alıp Ermenistan’ın Gümrü şehrine gitmek üzere yoluma devam ettim. Sınır, 2150 metre civarı bir rakımdaydı ve yaklaşık 35 km boyunca 2000 metre rakımlarda pedal çevirdim. 1600 metre rakımda bulunan Gümrü şehrine yaklaşırken, yolun son 12-13 kilometresi hep inişti. Bir ara o kadar hızlandım ki, 75 km/saat hızlara ulaştım. Frenler, bisikletin ağırlığından dolayı bu hızlarda çok iyi tutmuyordu. Neyse ki yol çok kalabalık değildi de sağ salim Gümrü’ye varabildim. Sınırla Gümrü arası, Akhalkalaki ile Ermenistan sınırı arasındaki bölgeye çok benziyordu. Yol, coğrafya, yerleşim yerleri, motorlu taşıtlar, insalar; neredeyse aynıydı.

Gümrü’de bir kavşakta etrafa bakınıp tabelaları anlamaya çalışırken, babasıyla yürüyen genç bir kadın, yardıma ihtiyacım olup olmadığını sordu güzel bir İngilizce’yle. Kalacak yer aradığımı söyledim. Kadının babası, beni Artush and Raisa isimli bir pansiyona götürdü. Bahçesinde meyve ağaçlarının olduğu, tek katlı, güzel bir pansiyondu. Pansiyon sahibiyle iki gün için anlaşıp, eşyalarımı odama bıraktıktan sonra, şehir merkezine gittim.

Artush and Raisa

Gümrü’yü çok beğendim; oldukça güzel bir şehir. Kent meydanı, eski taş binalar, meydandaki büyük katedral, kiliseler, havuzlar, parklar, bahçeler, eski mahalleler ve Gaz Volga otomobiller ile 1980’lerin Sovyetler Birliği dönemini yansıtan bir hava hakim burada. Aynı hava Kutaisi’de de vardı. Photoshop’la ve retro filtrelerle asla ifade edilemeyecek bir görüntü bu. Fotoğraf çekmek için inanılmaz bir şehir burası. Günlerce kalabilirim Gümrü’de. Ortamın havasını, ruhunu tam yansıtması için, daha önce Kutaisi’de yaptığım gibi, birkaç renkli fotoğraf dışında, tek sefer ve siyah beyaz çektim şehrin fotoğraflarını. Akşam pansiyona döndüğümde, pansiyon sahibi Martin ve pansiyonda kalan bir müşteriyle Ararat Konyağı içip sohbet ettik. Konyak lezzetliydi, muhabbet güzeldi. Seyahatimin Ermenistan bölümü çok güzel başlamıştı.

Gümrü’de iki gece kaldıktan sonra, 14 Ağustos günü öğlene doğru, Erivan’a gitmek üzere pansiyondan ayrıldım. Martin, yola çıkmadan önce bana bir şişe Ararat hediye etti. Ben de yolda kendime hakim olamayıp içebileceğimi, sıcak havada da benim için iyi olmayacağını söyleyip konyağı almadım. Erivan’a geldiğimde ise Martin’in teklifini kabul etmediğime pişman oldum.

Yolculuk başlarda keyifliydi. Ağrı Dağı’nın Türkiye’den görünmeyen yüzünü gördüm. Ağrı Dağı’nın öteki yüzü nedense bana ayın öteki yüzü gibi ulaşılmaz gelirdi. Uzaya çıkıp, ayı farklı bir açıdan görmüşüm gibi heyecanlandım bugün. Erivan yakınlarına geldiğimde, hava biraz bozdu ve karşımdan şiddetli rüzgâr esmeye başladı. Erivan, rakım olarak Gümrü’den aşağıda olmasına rağmen, rüzgârın şiddeti hızlı gitmemi engelliyordu. Akşam 8 civarı şehir merkezine geldim. Bir kafeye oturup bir şeyler içtim, internete girdim, Booking.com’dan hostelimi ayarladım.

Hosteldeki tek Türk bendim. Hosteldekilerle geç saatlere kadar sohbet ettik, votka içtik. Hatta tanıştığım Ermeni bir arkadaş, benden gitarla Mahsun Kırmızıgül çalmamı istedi. Bilmediğimi, hayatta dinlemediği söylediysem de adamı ikna edemedim. Baktım olacak gibi değil, “sen söyle, ben de sana eşlik ederim” dedim ve hayatımda ilk kez Mahsun Kırmızıgül çaldım. “Bebeğim Benim”le başladık ve devamı da geldi… Bu arada, Gürcistan’da olduğu gibi Ermenistan’da da votka sudan ucuz anlaşılan. Kiminle tanıştıysam votka ikram etti bana. Bu yüzden de votka muhabbetleri İran’a kadar devam edecek. 

15 Ağustos 2016
Sabah, önce Vernissage’a gittim. Haftasonları bit pazarı, hafta içi de hediyelik eşyaların, el işi ürünlerin satıldığı, Erivan’ın merkezindeki bir pazar yeriymiş Vernissage. Burada gezinirken, duduk satılan tezgâhlar gördüm. Birinin yanına gittim ve tezgâhın sahibiyle konuşmaya başladım. Adam, önce duduğu anlattı, sonra da Sarı Gelin’i çalmaya başladı. Adamın Sarı Gelin’i ya da bildiğim bir ezgiyi çalacağını tahmin etmiştim ama yine de bu ezgileri orada duymak farklı etkiliyor insan. Vernissage’da biraz daha gezdikten sonra yaşlı bir kadın seyyar satıcıdan kıymalı börek aldım. Bildiğimiz çiğ börek ya da çi-börek… Akşama doğru bir lokantada lahmacun yedim. Adı, bizde söylendiği gibi; lahmacun. Başka lokantaların, restoranların vitrinlerine, menülerine de baktım gün içinde; isimlerine kadar hep bildiğimiz yiyeceklerdi.  Sarmalı (yaprak sarma), dolma, lahmacun, mante (mantı), tan (ayran)…

Vernissage

Vernissage

Erivan, Gümrü’ye göre daha büyük ve zengin bir şehir olmasına rağmen Gümrü kadar etkilemedi beni. Burada da Sovyet havası var ama Gümrü kadar yoğun değil; daha çok Doğu Bloku şehirlerini andırdı bana. Erivan için biraz daha Avrupalı demek daha doğru olur. 

Erivan’a kadar gelmişken Soykırım Müzesi’ni görmeden bu şehirden ayrılmak istemedim. Çok hassas bir konu ve bu konu hakkında söylenen çok şey var. Ben sadece, tarafsız bir göz olarak, olaya Ermenistan‘dan da bakmak ve durumu gözlemlemek istedim. Soykırım Müzesi’nden sonra Ararat Konyak Fabrikası’na gittim ama rezervasyonsuz almadıkları için fabrikayı gezemedim. Ararat için, hayatımda içtiğim en güzel konyak diyebilirim. Yumuşacık bir tat; adeta kaliteli bir şarap gibi, üzümün tadını, bukelerini ayrı ayrı hissediyorsunuz. Fabrika binasına girdiğinizde tüm binayı saran muhteşem bir konyak kokusu var. Bir içki fabrikasının neden bu denli turistik olabileceğini, bu kokuyu duyduktan sonra daha iyi anladım. 

17 Ağustos 2016
Sabah 11.00 civarı hostelden ayrıldım, Ağrı Dağı manzarası eşliğinde Ararat’a kadar geldim. Yolda, tanıdık gelen bazı yerleşim yeri tabelalarına rastladım. Bunlardan biri Ayntap, diğeri ise daha evvel Kars’a gittiğimde gördüğüm Ani Harabeleri tabelalarıydı. Gaziantep’in eski adının Ayıntap olması, bir dönem bu şehirde Ermeniler’in yaşaması, Ermenistan’daki Ayntap’la ortak bir yanı olup olmadığı düşüncesini aklıma getirdi. Bilmiyorum; belki de sadece isim benzerliğidir.

Ararat’ta kısa bir yemek molası verdikten sonra yola devam ettim. Ermenistan’la Türkiye’nin en yakın olduğu yerde cep telefonum çekmeye başladı. Bu vesile ile yakınlarımla da hasret gidermiş oldum. Ararat’tan 22 km sonra Yeraskh köyüne geldiğimde kendime kalacak yer aradım. Yolda karpuz tezgâhları vardı. Karpuzcularla sohbet ettim biraz. Bana kahve verdiler. Çadır kurmak istediğimi sordum. Şehrin dışında bir yerler tarif ettiler ama dedikleri yeri bulamadım. Bu sırada, başka bir karpuzcu, yolun yakınındaki ağaçlık yere çadır kurabileceğimi söyledi. Ağaçlık yerin de zeminini beğenmedim ve karpuzcunun minibüsünün arkasına çadırımı kurdum. Daha sonra karpuzcunun oğlu geldi ve hep beraber yemek yedik. Lavaş, tavuk, pilav ve tabii ki votka. Yemekten sonra çadırıma girmeden önce Ağrı Dağı’na doğru baktım. Dağın eteklerinde, Türk köylerinin ışıkları yanıyordu. Türkiye’ye bu kadar yakın olup da gidememek düşüncesi hüzünlendirdi beni.

18 Ağustos 2016
Sabah erkenden yola çıktım. yaklaşık 20 km’lik bir tırmanış vardı. Yokuşun sonundaki çeşmede şişelerimi doldurup yola devam ettim. Akşama doğru, Vayk’ın 10 km ilerisinde, henüz açılmamış bir otel gördüm. Otelin sahibi, bahçelerine çadır kurmama izin verdi. Çadırımı kurduktan sonra otelin sahibi ve ailesiyle yemek yedik. Sofrada adamın eşi, çocukları, babası ve başka akrabaları falan da vardı. Masaya shot bardakları konuldu, bardaklar dolduruldu… Benim yavaş içtiğimi gören birisi, tek seferde içmem gerektiğini söyledi. Geleneklere saygı duydum ve adamın dediğini yaptım. Bu sefer de, bardak boşaldıkça adam votkayı doldurdu, boşaldıkça doldurdu… Gürcistan’da sarhoş olmamıştım ama bu gece biraz oldum galiba. Gecenin sonunda, otel sahibiyle tavla oynayıp ayran içtiğimi hatırlıyorum. Sonrasında da güzel bir uyku… Fiziksel yorgunluğun üzerine, biraz da çakır keyif olduysan, çok güzel uyunuyor. Bisiklet yolculuklarının en sevdiğim taraflarından biri de bu uyku olayıdır.

(19 Ağustos 2016 Goris/Ermenistan)
“Bisikletle yapılan uzun seyahatlerde, her zaman yazmak çok kolay olmuyor. Uygun bir yer olacak, yorgun olmayacaksın, ertesi gün erken kalkman gerekmeyecek, şarj problemin olmayacak, kafan rahat olacak vs vs… Uzun lafın kısası; epeydir uygun bir ortam bulamadığımdan, yazma fırsatım da olmadı. Bugün fiziksel olarak yorgun olmama rağmen, o kadar keyifliyim ki yorgunluğumu hiç hissetmiyorum. Sadece sarı otları, tarlaları, kayaları, uzaktan da dağları gördüğüm, karşımdan esen şiddetli rüzgarın uğultusundan başka bir şey duymadığım, psikolojik olarak insanı yoran bir gün geçirdim bugün. Biri 2300 küsür metre, diğeri de 2100 küsür metre olan iki geçit de yanında hediyesi… Saat akşam yedi buçuk olmuş, güneş batmak üzere, iki bin metrelerdeyim, hala tırmanıyorum ve nerede kalacağım da belli değil. Tam “bu herhalde son yokuştur” dediğim anda bir yenisinin başladığı, rüzgârın da etkisiyle hızımın 5 km/saat hızlara düştüğü, sinir bozucu, insanı bezdirici bir gün, sonunda güzel bitti ve çok ucuza, çok güzel bir pansiyon bularak, 2016 seyahatimin ikinci bölümünü yazmaya başladım. 19 Ağustos 2016 tarihli Vayk-Goris arasına daha sonra tekrar değineceğim.” 
demiştim Gürcistan yazısının başında. Evet, dün geceki deliksiz uykunun sabahında, 2340 metre rakımda bulunan Vorotan Geçidi’ni tırmanmak üzere konakladığım yerden ayrıldım. 22 km boyunca, yaklaşık 1000 metre irtifa kazanıp, geçide geldim. Geçitte iki tane dev taş heykel var. Anıt ya da kapı gibi yapılar bunlar. Heykellerin birinin altında da bir çeşme ve meyve satan satıcılar vardı. İlaç gibi geldi bana burası. Elimi yüzümü yıkayıp, biraz da meyve yedikten sonra yola devam ettim. Hava sıcak ve rüzgârlıydı. Vorotan’dan yaklaşık 35 km sonra misafirhane gibi bir yerde mola verdim. İçeride İranlılar vardı. Kutlama falan yapıyorlardı galiba. Bir ara halay bile çektiler; hatta beni de halaya çağırdılar.

Misafirhaneden çıktığımda inanılmaz rüzgâr vardı. Yola devam edilecek gibi değildi. Misafirhanenin bahçesine çadır kurmak istedim ama henüz akşam olmamıştı ve sabaha kadar çok sıkılacağımı biliyordum. Yola devam etmeye karar verdim. Rüzgâr o kadar zorluyordu ki, 5 km/saat hızlarda gidebiliyordum. Bu koşullarda yaklaşık 15 kilomere daha pedal çevirdim ve 2100 küsür metre rakıma çıktım. Burası son yokuştu ama hava da kararmak üzereydi. Acilen konaklayacak bir yer bulmam gerekiyordu. Çeşmesi olan bir yalak gördüm uzaktan. Yakınlarına çadır kurabilirim diye düşündüm ama etraf hayvan pislikleriyle doluydu. Tetanos, tifo vs olmamak için burada çadır kurmaktan vazgeçtim ve tekrar yola çıktım. Yokuş aşağı Goris şehrine kadar kolayca gidebilirim diye düşündüm. 2100 metreden 1390 metrelere inecektim. Farımı, arka lambalarımı yaktım ve hızla Goris şehrine gittim. Yol üzerinde birkaç otele fiyat sordum. Otelleri ve fiyatlarını beğenmeyip, devam ettim. Şehir merkezinden geçtiğim sırada, bir binanın önüne toplanmış küçük çocuklar hello, hotel falan diye bağırıyorlardı. Otel dedikleri yer, bir pansiyonmuş. Çok güzel, sakin bir yerdi, fiyatı da uygundu. Hemen odama yerleştim, duşumu aldım ve yazımı yazmaya başladım.

Goris’te çocuklarla

20 Ağustos 2016
Sabah, pansiyondan ayrılıp Kapan şehrine doğru yola çıktım. Ermenistan’daki en keyif aldığım gündü. Önce 1400 metrelerden 700 küsür metrelere indim, sonra da 1700 metre rakıma çıktım. Goris Kapan arası, virajların bol olduğu, yeşil, asfaltı güzel bir yoldu. Kapan’a geldiğimde, toplamda 1440 metre irtifa kazanmışım.

Kapan, içinden dere geçen, yamaçlarında köhne blokların sıra sıra dizildiği, şehir merkezinde güzel taş binaların, parkların olduğu, yine 1970’leri, 80’leri yaşayan değişik, güzel bir şehir. Şehrin merkezindeki havuzlu parktaki kafede biraz oturdum, bir şeyler yedim, içtim. Bu sırada, kafeyi işletenlere kalacak yer aradığımı söyledim. Beni şehrin dışında bir pansiyona yönlendirdiler. Berbat bir yerdi, fiyatı da yüksekti. Pansiyon sahibi, o saatte yer bulamayacağımdan emindi ve ücrette indirim yapmadı. Ben de oradan vazgeçtim ve tekrar şehre geri döndüm. Birkaç otele sordum, sonunda havuzlu parkın çok yakınında ucuz, güzel bir otele yerleştim. Sabah, 2535 metre rakımdaki Meghri Geçidi’ni tırmanacaktım ve dinlenmem gerekiyordu. Bu oteli bulmam iyi olmuştu.

21 Ağustos 2016
Kapan, değişik bir şehirdi. Sabah erken kalkıp, şehirde biraz fotoğraf çektim. Sonra da Meghri Geçidi’ne doğru yola çıktım. Kajaran şehrine kadar düşük eğimli bir tırmanış vardı. Bu arayı hızlı gitmek istiyordum. Bu yüzden de kendime saat tutarak, daha önceki seyahatlerimde yaptığım gibi oyunlar oynadım. Şu kadar km/saat ortalamayı tutturursam, şu kadar süre mola vereceğim şeklinde oyunlardı. Kajaran’dan sonra asıl tırmanış ve virajlar başladı. Kajaran çıkışındaki yola asfalt döküyorlardı. Yol yapım çalışması olan yerlerde bisikleti elimle götürdüm. Geçidin yakınlarında bir çeşmede suluklarımı doldurdum. Bu arada, kuzgun olduğunu zannetiğim, çok büyük kuşlar uçuyordu havada. Bu hayvanlar ötmüyorlardı; anırır gibi, geğirir gibi kaba sesler çıkartıyorlardı. Tepemde sorti yapıyorlar, kendi aralarında kavga falan ediyorlardı. Saldırmasalar bari diye içimden geçirdim. Nihayet, geçide geldim, hatıra fotoğraflarımı çektim ve Meghri’ye doğru hızla indim. Kapan’dan beri, hiç düz yolda gitmeyerek, tam 1890 metre irtifa kazanmak güzel bir ödüldü benim için.

Meghri, yüksek tepelere kurulmuş, caddeleri dimdik yokuşlar olan, küçük bir şehirdi. O kadar dikti ki, bisikletimi bir yere yaslayıp fotoğraf çekemedim. Yokuşlardan inerken frenlerim ötüyordu ve insanlar bana bakıyorlardı. Kalacak bir yer bulduktan sonra tekrar gelir, fotoğraf çekerim diye düşündüm ama bulduğum pansiyon şehir merkezinden biraz uzaktaydı. Pansiyona yerleştikten sonra da tekrar gidemedim şehre. Bu güzel şehrin fotoğraflarını çekmediğim için üzgünüm.

Şehrin Kapan yolu girişinde, uygun fiyatlı bir pansiyon buldum. Pansiyonun sahibi, aynı zamanda da kaynak ustasıymış. Bisikletimin bagajında kırılan bir yer vardı. Hazır, ustasını bulmuşken, adamdan kırık yeri kaynatmasını rica ettim. O da sağ olsun kırmadı beni. Pansiyoncu ve oğulları, İran sınırındaki Agarak’a gideceklerini söylediler. Beni de çağırdılar. Beraber Agarak’a benzin almaya gittik. Yolda giderken, İran tarafını gösterdiler bana. İran’la Ermenistan, Aras Nehri boyunca tellerle ayrılmış. Sabah, bu yoldan geçeceğim için heyecanlandım.

22 Ağustos 2016
Ermenistan’daki son günüm… Pansiyondan ayrıldıktan sonra, alışveriş yapmak için Agarak’a gittim. Peynir, konserve balık, bolca su, lavaş vs alıp İran sınırına doğru ilerledim. Markette ödemeyi banka kartıyla yapmak istedim ama kart kabul etmediklerini söylediler. Mecburen, bankaların birinin atm’sinden para çekmek zorunda kaldım. Ermenistan’da marketlerden kartla alışveriş yapmak biraz zor. Her market bankamatik kartlarını kabul etmiyor. Atm’lerden para çekilebiliyor ama yurt dışında olduğunuz için faiz ödüyorsunuz. Bunu da belirtmek istedim.

Ermenistan’da çok keyifli bir on gün geçirdim. Hem dağlık coğrafyası hem Sovyetler Birliği döneminden kalma havası çok etkiledi beni. Caddelerde sıklıkla rastladığım Gaz Volga otomobilleriyle, Kamaz kamyonlarıyla, Sovyet ekolü blok apartmanlarıyla ve Sovyet mimarisiyle, bir zaman tünelinde hissediyor insan kendini. Bu arada, Ermeniler oldukça misafirperverler. Maddi durumları iyi olmasa bile, tavuğunu, pilavını, ekmeğini, votkasını sizinle paylaşabilen, yardımsever ve güzel insanlar… Hepsini sevgiyle selamlıyorum buradan.

 

Seyahat verileri:

14.08.2016
Gyumri-Yerevan (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 129,87 km
Toplam tırmanış: 1135 m

17.08.2016
Yerevan-Yeraskh (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 83,92 km
Toplam tırmanış: 220 m

18.08.2016
Yeraskh-Vayk (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 82,61 km
Toplam tırmanış: 1575 m

19.08.2016
Vayk-Goris (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 92,56 km
Toplam tırmanış: 1770 m

20.08.2016
Goris-Kapan (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 70,32 km
Toplam tırmanış: 1440 m

21.08.2016
Kapan-Meghri (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 76,99 km
Toplam tırmanış: 1890 m

22.08.2016 Meghri-Julfa(İran) (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 82,33 km
Toplam tırmanış: 820 m

Gyumri-Julfa toplam mesafe: 618,6 km
Gyumri-Julfa toplam tırmanış: 8850 m

Reklamlar

2016 seyahati 2. Bölüm (Batum-Gyumri)

Neredeyse bir yıldır yazı paylaşmamışım. Kendimce sebeplerim vardır diye düşünüyorum. Sevdiğimiz şeyleri her zaman aynı şevkle yapamıyoruz galiba… En son Batum’a gelmiştim ve Goderdzi Geçidi’ni geçmek üzere Batum’dan ayrılmak üzereydim. Hikayeye buradan devam edeceğim elbette ama bu sefer bir değişiklik yaparak, geçen sene yolda yazmaya başlayıp tamamlayamadığım hikayelerden flashback’ler de ekleyeceğim.

(19 Ağustos 2016 Goris/Ermenistan)
“Bisikletle yapılan uzun seyahatlerde, her zaman yazmak çok kolay olmuyor. Uygun bir yer olacak, yorgun olmayacaksın, ertesi gün erken kalkman gerekmeyecek, şarj problemin olmayacak, kafan rahat olacak vs vs… Uzun lafın kısası; epeydir uygun bir ortam bulamadığımdan, yazma fırsatım da olmadı. Bugün fiziksel olarak yorgun olmama rağmen, o kadar keyifliyim ki yorgunluğumu hiç hissetmiyorum. Sadece sarı otları, tarlaları, kayaları, uzaktan da dağları gördüğüm, karşımdan esen şiddetli rüzgarın uğultusundan başka bir şey duymadığım, psikolojik olarak insanı yoran bir gün geçirdim bugün. Biri 2300 küsür metre, diğeri de 2100 küsür metre olan iki geçit de yanında hediyesi… Saat akşam yedi buçuk olmuş, güneş batmak üzere, iki bin metrelerdeyim, hala tırmanıyorum ve nerede kalacağım da belli değil. Tam “bu herhalde son yokuştur” dediğim anda bir yenisinin başladığı, rüzgârın da etkisiyle hızımın 5 km/saat hızlara düştüğü, sinir bozucu, insanı bezdirici bir gün, sonunda güzel bitti ve çok ucuza, çok güzel bir pansiyon bularak, 2016 seyahatimin ikinci bölümünü yazmaya başladım. 19 Ağustos 2016 tarihli Vayk-Goris arasına daha sonra tekrar değineceğim.”

(8 Eylül 2016 Şiraz/İran)
“En son Batum’daydım… Batum’dan İran sınırına kadar gitmeyi düşündüğüm güzergâhın detaylarını bilgisayarımda hazırlayıp kendime mail attım. Daha sonra, Jpeg formatında olan bu notları Ipod’uma indirdim. Akıllı telefonum ve internetim olmadığı için bu şekilde bir yöntem geliştirdim. Kağıt haritadan çok daha kullanışlı bir yöntem bu. Gideceğim yerlerin tüm topoğrafyasını bilerek yolda olmak, ne zaman nerede olacağım konusunda bana bilgi veriyor.

Planım, Goderdzi Geçidi’nden geçerek Akhaltsikhe(Ahıska) şehrine geçmek, oradan da Akhalkalaki üzeriden Gümrü’ye giderek Ermenistan’a giriş yapmaktı. Batum, deniz seviyesindeydi ve Goderdzi Geçidi, bu seviyeden 2025 metre yüksekteydi. 8 Ağustos’ta, öğlene doğru Batum’dan ayrıldım. Çoruh Nehri’ni takip ederek Akhaltsikhe yönüne doğru ilerlemeye başladım. Başlarda kasisler ve inek pislikleri olmasına rağmen, yolun ilk 65 kilometresi çok güzeldi. Altmış beşinci kilometreden sonra yol bozulmaya başladı. O akşam, Khulo’ya varmadan birkaç kilomete öncesindeki Alme köyüne geldim. Bir ağacın altındaki bankta, üç genç bira içip sohbet ediyordu. Aralarından Giga, çok güzel Türkçe konuşuyordu ve beni evine davet etti. O gece Giga’nın evinde kaldım. Güzel muhabbeti ve dostluğu için Giga’ya buradan teşekkür etmek istiyorum.

Can & Giga

Ertesi sabah Alme’den ayrıldım, yokuşu çıkıp, birkaç kilometre ilerideki Khulo’ya geldim. Khulo’da bir hırdavatçıyla ayak üstü sohbet ettik. Daha sonra, bisikleti dükkana koyduk ve hırdavatçı bana haçapuri ısmarladı. Haçapuriyi yedikten sonra Goderdzi’ye doğru yola koyuldum. Khulo’nun hemen çıkışında, yol tamamen bozuldu. Bisikletim hasar görmesin diye oldukça yavaş sürmeye gayret ediyordum. Bir ara, kazara güzel bir asfalt yola sapmışım; 100 metre yokuş tırmandıktan sonra, arkamdan gelen arabadakilerin uyarısıyla tekrar indim o kötü yola. Berbat, taşlı bir yoldu bu yol; yokuş inmek, çıkmaktan daha zordu. Yol kötüydü ama diğer taraftan da manzara harikaydı.

Khulo001

Khulo

Khulo

Geçide geldiğimde, sadece 35 kilometre yol yapmıştım ancak, bu kısa mesafeyi 6 saat 45 dakikada alabilmiştim. Az önce de belirttiğim gibi; yolun inişi, çıkışından daha zordu ve 2025 metrelik geçitten inme vakti gelmişti. Yol; kesiklerle, oyuklarla, su birikintileriyle doluydu. Su birikintilerinde inek pislikleri vardı. Bir taraftan fren sıkarken, diğer taraftan da hayvan pisliklerini üzerime sıçratmamaya çalışıyordum. Bir ara, yola akan küçük bir şelalenin doldurduğu su birikintisinden geçtim. Ayağımın tekini suya sokmak zorunda kaldım. Bu şekilde, yaklaşık bir 10 kilometre daha gidip; yeni biçilmiş, zemini düzgün bir tarlaya çadırımı kurdum.

 

Güzel bir uykunun sabahında, eşyalarımı toplayıp Akhaltsikhe’ye (Ahıska) doğru yola çıktım. Önceki gece, yolun ne zaman düzeleceğini sorduğumda, 4 kilometremin daha olduğunu öğrenmiştim. Çoğu gitti, azı kaldı diye sevindiysem de bu 4 kilometrenin sonunu görmek oldukça vaktimi aldı. 4 olmasa da 5-6 kilometre sonra yol düzeldi ve 30 km/saat hızların üzerine çıkıverdim hemen. Kısa bir süre sonra yol yine bozuldu. O kadar bozuldu ki, bisikleti ara sıra elimle götürmek zorunda kaldım. Yolda çalışma varmış; yaklaşık 4 kilometre de yol çalışmasında bozulan yolda ilerledim. Sonunda, Akhaltsikhe-Goderdzi-Türkiye sınırı yol ayrımına geldim. Türkiye’ye çok yakındım; Akhaltsikhe’nin ters istikametine gidersem, kısa bir süre sonra Türkiye’ye girebilirdim tekrar. Bu arada, durum bilgisi de vereyim. Şu anda, İran’ın Şiraz şehrindeyim. Hotel Persepols’in lobisinde, yaklaşık 2 saat sonra İsfahan’a gidecek olan otobüsümün kalkmasını beklerken bunları yazıyorum. Resepsiyonistten rica ettim; birkaç saat lobide oturmama izin verdi sağ olsun. Lenslerim kurumuş, gözlerimi kaşındırıyordu. Gözlerimi de dinlendiriyorum bu süre içinde.

 

Evet, nerede kalmıştık? Akhaltsikhe… Akhaltsikhe’de biraz gezinip, biraz da fotoğraf çektikten sonra yola devam ettim. Aspinidza’yı geçtikten sonra kayalara inşa edilmiş, Sümela Manastırı’na benzer bir yer gördüm. Daha sonra adının Khertvisi Kalesi olduğunu öğrendiğim yerin yakınlarında bir düzlüğe çadırımı kurdum.

 

Sabah, Akhalkalaki’ye gitmek üzere hazırlandım ve yola çıktım. Yaklaşık 30 kilometre sonra Akhalkalaki tabelasına geldim. Tabela önünde fotoğraf çektikten sonra bisikletime bindim ve bu sırada ön aktarıcının telinin koptuğunu fark ettim. Aynakol küçük dişlideyken, rublenin ilk 4-5 dişlisini kullanarak şehir merkezine kadar gittim. Şehrin gelişmemiş ve fakir bir görüntüsü vardı. İnsanlar beni durdurup bisikletimin kaç para ettiğini soruyorlardı. Çok ucuz olduğunu söylediysem de bana inanmış gözlerle bakmıyorlardı. Çat pat Rusça’yla nasıl anlatabilirdim ki bu bisikleti hurdacıdan aldığımı? Şehirde bisiklet tamircisi aradım. Sora sora, pazarda bir bisiklet satıcısı olduğunu öğrendim. Dedikleri yere gittim ve dükkandakilerle sorunu çözmeye çalıştık. Adamlardan biri bana fren teli verdi. Tabii ki tel ve topuzu kalın geldi. Tel idare ederdi ama topuzu eğeyle törpülemek gerekiyordu. Topuzu törpülerken, bisiklet tamircisi olduğunu anladığım bir genç, elinde vites teliyle yanıma geliverdi. Hemen teli taktık ve vites ayarını yaptık. Bisikletle bir iki tur attım; çok güzel olmuştu, hiçbir sorun yoktu. Bir tane de yedek aldım ve yola devam ettim. Şehirde gezinirken, biri Alman, diğeri İspanyol iki bisikletli gezgine rastladım. Çok kafa dengi, sıcak insanlardı. Tiflis’e gidiyorlarmış. Belli bir yere kadar aynı yoldan gidecektik; o yüzden beraber gidelim dedik. Önce bir yerde oturduk, haçapuri yedik, bira içtik. Daha sonra alışveriş yapıp yola devam ettik. Alman bisikletçi Jakob, bir dere kenarı gösterdi ve oraya kamp yapmaya karar verdik.”

 

Hikayenin en eğlenceli yerinde kalmışım… Jakob’un gösterdiği dere kenarına gitmek için asfalt yoldan patikaya sapıp, yaklaşık 2 kilometre inmemiz gerekti. Dere kenarına geldik, çadırlarımızı kurduk, yemek hazırlıklarına başladık. Jakob, dereden su alıp su arıtma cihazıyla suyu temizlemeye çalıştı ama cihaz tıkandı. Suyumuz yetersiz olduğundan birimizin şehre gidip su alması gerekiyordu. Ben gitmeye karar verdim, pet şişeleri alıp yola çıktım. Akhalkalaki’ye varmadan, bir benzinlikte şişeleri doldurdum ve kamp yaptığımız yere doğru hareket ettim. Gökyüzünde siyah bulutlar vardı. Uzakta da yağmur yağıyordu; serinliğini yüzümde hissediyordum. 1800 metrelerdeydik ve havanın görüntüsünden sert bir gece geçireceğimiz çok belliydi. Hava kararmadan dere kenarına varmak istediğimden olanca gücümle pedallara asılıyordum. Bir ara şişeler yola düştü. Şişeleri almak için durduğum sırada yanıma bir araba geldi ve arabadakilerden biri Jakob’la Ernest’in yanına gittiklerini, beni ve bisikleti arabaya alabileceklerini söyledi. Adamlara güvenmediğim için arabaya binmedim ama şişeleri adamlara verdim. Adamlar oraya gidiyorlarsa, yükten kurtulmuş olacaktım. Gitmiyorlarsa da sabaha kadar elimizdeki suyla idare edecektik bir şekilde. Neyse… Dere kenarına indiğimde bir de ne göreyim? Benim arkadaşlarla arabadaki Gürcüler, çilingiri kurmuşlar, muhabbete başlamışlar çoktan. Votkalar, biralar içiliyor, sucuk kesilmiş, fonda rock müzik çalıyor. Güzel bir ortamdı yani… Adamlar demiryolu inşaatında çalışan işçilermiş. Pink Floyd, Dire Straits, Chris Rea falan dinliyorlardı. Jakob’la Ernest votkayı biraz fazla kaçırdılar. Kontrolümü kaybetmemek için sarhoş olacak kadar içmedim ben. İyi de etmişim. Gürcüler çok içtiler ama… Yavaştan yağmur atıştırmaya başladı, Gürcüler’le vedalaştık ve çadırlara girdik. Ernest’le Jakob çoktan uyumuştu, bense adamların oradan uzaklaşmalarını bekliyordum. Bu arada, yağmur şiddetini arttırdı. Dışarıdan sesler geliyordu; adamların arabası çalışmamış anlaşılan. Bi’ el atayım, bi’ de adamların durumuna bakayım diye yardım etme bahanesiyle çadırdan çıktım. Arabayı itip vurdurmaya çalıştık birkaç kere ama olmadı. Başka arkadaşları geldi adamların. Onlar da acayip sarhoştular; başka bi’ yerde içmişler. Çürük bir halatla iki arabayı bağlayıp çekmeye çalıştılar. Olmadı. Halat defalarca koptu. Arabayı bir kere daha vurdurmaya çalıştılar, bu sefer araba çadırların yanına kadar geldi. Az daha gitse, belki araba çadırlara girecek, arkadaşlara zarar verecekti. Adamlar, yağmur geçene kadar arabada uyumaya karar verdiler. Diğer arkadaşları da gidince biraz rahatladım ve çadıra girdim. Tam stres bitti diyordum ki bu sefer de yağmur ve fırtına iyiden iyiye gemi azıya aldı. Kaçkarlarda nice yağmurlar görmüştüm ama böylesi daha evvel başıma hiç gelmemişti. Bugüne kadar su almamış çadırım o gece su almaya başladı. Gecenin üçüne kadar çadıra giren suyu tişörtlere emdirip dışarıya sıkmakla uğraştım. Çadırın tavanı, fırtınanın şiddetinden neredeyse yatar vaziyetteyken burnuma değiyordu. Neyse ki gece üçten sonra hava biraz duruldu da ben de uyuyabildim.

Sabah güzel bir kahvaltı yaptık. Gece olanları Jakob’la Ernest’e anlattım. Adamların gürültüsünü duymamışlar ama fırtınayı ve yağmuru onlar da hissetmişler. İyi içmişler anlaşılan… Eşyalarımızı topladık ve yola koyulduk. Ben Ermenistan’ın Gyumri (Gümrü) şehrine gidecektim, onlar da Tiflis’e gideceklerdi. Ninotsminda’ya kadar beraber geldik, sonrasında Tiflis yol ayrımında vedalaştık. Jakob ve Ernest; bir daha görüşmek dileğiyle…

Ninotsminda’dan yaklaşık 25 kilometre daha devam edip Ermenistan sınırına girdim. Ermenistan’la Türkiye arasındaki sorunlardan dolayı sınıra girmeden önce tedirgindim. Daha önce sınır polisini birkaç kere arayıp teyit etmiştim ama yine de ters bir durum olmasından çekiniyordum. Sınırdaki gümrük memuru, kibar bir şekilde, Türkçe “Hoşgeldiniz” deyince rahatladım. Merhaba, nasılsın, arkadaş, kardeş gibi Türkçe başka kelimeler de söyledi memur. Şaşırmakla beraber çok da mutlu olmuştum. Beni mutlu eden, adamın Türkçe kelimeler biliyor olması değildi, geçmişte yaşanmış üzücü olaylardan dolayı tanımadığı birini suçlamaması, yargılamaması, bir şeyleri ima etmemesi, genel olarak pozitif oluşu mutlu etmişti beni. Diğer işlemler için başka bir polisle yönlendirdi beni adam. Bu polis de birkaç Türkçe kelime biliyordu. Onunla da biraz Türkçe, biraz Rusça konuşarak geri kalan işlemlerimi hallettim ve Gümrü’ye doğru yola devam ettim. Türkiye Ermenistan sınırı kapalı olduğu için, Ermenistan’a ya Gürcistan’dan ya da İran’dan giriş yapılabiliyor. Tam hatırlamıyorum ama 6-7$ gibi bir giriş ücreti ödedim. 

Seyahat verileri:

08.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 84.68 km
Toplam tırmanış: 1135 m

09.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 48.26 km
Toplam tırmanış: 1625 m

10.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 91.43 km
Toplam tırmanış: 795 m

11.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 33.63 km
Toplam tırmanış: 695 m

12.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 83.39 km
Toplam tırmanış: 840 m

Batum-Gyumri toplam mesafe: 341.39 km
Batum-Gyumri toplam tırmanış: 5090 m

Bisikletle Ankara Eskişehir(2) 01.10.2012

Geçen hafta, havaların güzel gitmesini fırsat bilerek, Ankara’dan Konya’ya bir bisiklet gezisi yapayım dedim. Pazartesi sabah saat 5 buçuk gibi evden çıkmayı planlıyordum. Gece yatmadan önce son kez meteorolojinin sitesine baktığımda, Konya ve civarında havanın gök gürültülü ve yağmurlu olacağı uyarısını okudum. Sabah uyandım, Konya’ya gitmeye niyetliyken Eskişehir’e gitmeye karar verdim. Havanın durumuna göre Bozüyük’e, belki de Bilecik’e kadar da devam ederim diye düşündüm. Daha önce Eskişehir’e gittiğim ve o seyahatin fotoğraflarını burada yayınladığım için bütün yolu tekrar anlatmak istemiyorum.

https://bisikletgezilerim.wordpress.com/category/ankara-eskisehir-12-07-2012/

Kısaca, sabah 6’yı 5 geçe yola çıktım, akşam 4 buçukta Eskişehir’e ulaştım. Hava çok güzeldi, düşmeseydim ve daha sonra lastiğim patlamasaydı Eskişehir’e 1 saat erken varıp, Bilecik’e doğru yola devam edebilirdim. Bunu güzel bir antrenman gezisi olarak kabul edip Bilecik planımı seneye erteledim.

Görsel

Eskişehir il sınırı

lk molamı Oğlakçı girişindeki Yüceller Tesisleri’nde verdim. Burada 2 tas cacık ve 2 bardak çay içtim, arkasından bir adet kadayıf yedim ve kendime geldim. Boşalan suluğumu doldurdum ve yola çıktım.

Sivrihisar girişindeki TŞOF Tesisleri’nde kısa bir internet molası verdim. Yıllardır önünden geçer dururum, bir kere bile uğrama fırsatım olmamıştı bu tesise. Burada wi-fi olacağını tahmin ettim ve portakal suyumu içerken internetten de fotoğraflarımı, geziyle ilgili notlarımı vs paylaştım.

Ankara’dan Eskişehir yönünde, Sivrihisar’a 13 km kala, 121 ile 124. kilometrelerde sevmediğim bir yokuş var. Bu uzun yokuşun sağ tarafında, gidilen yola dik koyulmuş, şerit şeklinde beyaz kasisler var. Sağdan gitsen bisiklet zıplıyor, soldan gitsen yanından araçlar geçiyor… Yaklaşık 3 km bu çirkin yokuşu çekmek zorunda kalıyorum her seferinde.

Kasisli yokuş

 

 

Görsel

Sivrihisar girişi, TŞOF Tesisleri

Sivrihisar’dan çıktım, 5 km sonra ön lastiğimin patlamış olduğunu fark ettim. Bisikletimi uygun bir yere çektim, ön lastiği çıkardım, iç lastiği yedeğiyle değiştirdim ve yola devam ettim.

Görsel

(Keyfimin kaçtığı anlar. Yolda lastik tamiri)

Patlamış iç lastiği yedeğiyle değiştirmesine değiştirdim ama bu sefer de yedek lastiğin sibobu kalın geldi ve dış lastikte potluk yaptı. Bu da sürüşte dengesizlik yarattı. En yakın benzin istasyonuna gittim, lastiği tekrar söktüm, sorunu düzeltmeye çalıştım. Mükemmel olmadı ama beni Eskişehir’e kadar idare etti.

Lastik sorununu da hallettikten sonra yola hızla devam ettim. Hava çok güzeldi, rüzgar da mani olmadı, hatta ara sıra destek bile oldu bana. Sivrihisar’dan sonra yaklaşık ortalama 40 km/saat hızla Eskişehir’e kadar gittim. Bu ortalama hız, bugüne kadar yaptığım en hızlı uzun mesafe ortalamasıydı.

Görsel

Eskişehir 35 km kala bir benzin istasyonunda güzel bir Massey Ferguson gördüm

Massey’le fotoğraf çekildikten sonra tam gaz Eskişehir’e doğru pedal çevirdim.

Görsel

Ve Eskişehir, nüfus, rakım… Bu tabelaya bu sene ikinci kez ulaştım bisikletimle

Tabela önünde bu fotoğrafı çekmek biraz vaktimi aldı. Bu pozu çekebilmek için yoldan geçen birinden yardım istedim. O sırada o da dolmuş bekliyormuş, aceleye geldi; olmadı. En sonunda, yolun kenarından bulduğum bir kaldırım taşını yere dik yerleştirerek üzerine fotoğraf makinemi koydum ve fotoğrafı çekebildim. Bu tabelanın yakınlarından geçerseniz o kaldırım taşını muhakkak göreceksiniz.

Eskişehir’e geldikten sonra şehir merkezine uğramadım, Kütahya Yolu’ndan devam ettim. Batıkent’e gidecektim ama yolu şaşırdığım için dolandım durdum. Batıkent, Kütahya değil Bursa yolundaymış… Sora sora Batıkent’i bulduğumda kilometre saatimde toplam 251 km yol yaptığım yazıyordu.

Bu yazıda anlatmak istediğim, bir bisiklet turu değil aslında! Türkiye’deki insanların bisiklete olan ön yargıları, bisiklete bineni insan yerine koymamaları, bizleri trafikte araçtan saymamaları, bisiklet kavramını bilmemeleri, tanımamaları.

Yolların durumunu, yola atılan pislikleri daha önceleri hep yazdım, fotoğrafladım, yayınladım internet sitelerinde. Yolların durumundan ziyade, insanımız hala bisikleti tanımıyor. Bir önceki yazımda (https://bisikletgezilerim.wordpress.com/2012/10/06/27-08-2012-ankara-afyon-gezisi/) Afyon’da öğretmenevine bisikletimi almadıklarını yazmıştım. Bir hafta öncesinden rezervasyon yaptırıyorum, 14 saat yorucu bir seyahatin sonrasında yemek yiyip, duş alıp dinlenmek istiyorum ama, adamlar bisikletimi otele almıyorlar! Akşam hava kararmış, saat 8’de Afyon’da otel aramıştım. Ertesi gün Ankara’ya dönmek için Afyon otogarına gittim, bu sefer bisikleti bagaja almayız dediler, sorun çıkardılar. Anadolu firmasının yazıhanesindekiler “tamam, biz alırız” demelerine rağmen muavini ayrı, şoförü ayrı sorun çıkartmıştı. Geçen günkü Eskişehir gezimde de benzer hikayeler oldu. Dün Eskişehir TCDD Gar’a gittim, nöbetçi müdür yardımcısıyla görüştüm. Bisikleti trene alamam diyor!

Muhabbet aynen aşağıdaki şekilde gelişti…
– Yahu, tren boş, bisiklet desen incecik bir şey, acelem var, Ankara’ya dönmem lazım…
– Yok, alamam…
– Yahu, neden?
– Kurallar böyle…
– Avrupa’da hızlı trenlere bisikletleri alıyorlarmış ama… Bir de Avrupa Birliği’ne girmeye çalışıyoruz…

– Avrupalı hızlı trenle 50 sene önce tanıştı; biz ise 3,5 yıl… Bizim onların seviyesine gelmemiz için 50 sene, belki 100 sene geçmesi gerekecek.

– E bir yerden başlayalım, alın şunu trene!

– Sana izin versem, başkaları da görecek.

– E görsün…

Falan filan…

Baktım olmayacak, otogar’a gittim ben de… Bu sefer otogarda bir sorun çıkarmadılar, hatta sağ olsunlar kibar da davrandılar. Sebebini de tahmin edebiliyorum… YHT seferlerine başladıktan sonra Eskişehir Ankara arasındaki otobüs firmaları yolcularının çoğunu kaybetti. Otobüsler de genelde boş, bisiklete de ses çıkarmadılar. Truva firmasıyla geldim Ankara’ya. Muavin arkadaş çok iyi davrandı ve bisikletimi bagaja koyarken yardımcı da oldu. İsmini soramadım ama kendisine teşekkür ediyorum buradan.

Neyse, Ankara’ya geldim, AŞTİ’nin içinden geçerek Ankaray’a gittim, metro kartı aldım ve…

– Hoopp! Giremezsin!
– Nasıl ya?
– Yasak!
– Ya olur mu? Kaç kere geçtim, kimse bir şey demedi bugüne kadar!
– Yasak beyfendi, yasak!
– Kim buranın müdürü, amiri?

– Aha, orada…
Gittim, kapısını çaldım amirin.
– Beyefendi, bisikletimi metroya almıyorlar…
– Kurallar böyle, alamayız!
– İyi, peki… (İçimden küfrederek dışarı çıktım)
Dışarı çıktım ama, dışarıda fırtına, rüzgar, hava kararmış, trafik kalabalık… Geri döndüm, amirin yanına gittim…
– Dışarıda fırtına var, alın şunu lütfen, ineceğim zaten Maltepe’de!
– Yok, olmaz, kurallar böyle. Bana ceza keserler, memuriyette işler böyle. Taksiye bindir bisikletini… Seni alırsam ne derler bana? Her yerde kameralar var…

Rüzgar olmasa, hava aydınlık olsa metroya sokmaya çalışmaz, doğrudan eve giderdim. Üstelik bir de mesai çıkışı; insanlar çok kötü araç kullanıyorlar, mecbur kaldım… Neyse, düşük viteste yavaş yavaş eve geldim bir şekilde. Konuya dönecek olursak, her yıl onbinlerce bisikletin satıldığı 75 milyonluk bir ülkede, 2012 senesinde böyle saçmalıkların, ilkelliklerin yaşanması çok canımı sıkıyor. Bisikletler trenlere de, otobüslere de metrolara da belli sınırlar içerisinde alınmalı. Otobüslerin bagajlarında motosiklet, çekyat, büyük çuvallar, ağır inşaat malzemeleri vs taşındığını gördüm kaç kere. Bisiklet neden taşınmasın?

Bir başka gezide görüşmek dileğiyle

Can Onur (www.twitter.com/ichbincan)

Bisikletle Ankara Afyon 27.08.2012

27 Ağustos 2012, günlerden Pazartesi… Saat 05:45′te Ankara Maltepe’den yola çıktım. E90/D200 karayolu üzerinden sırasıyla Temelli, Polatlı, ve Oğlakçı’dan geçerek Sivrihisar’a geldim. Sivrihisar’a sapmadım, kavşaktan E96/D260 Karayolu’na döndüm.

 

Görsel

E96/D260 karayolunda bir benzin istasyonunda…

Bu yolu takip ederek sırasıyla Yukarıkepen, Aşağıkepen, Gömü, Köroğlu Beli, İscehisar’dan geçerek akşam saat 8 sularında Afyonkarahisar’da oldum. Kilitli pedal, spd ayakkabı olmaması ve guneybatı’dan esen şiddetli rüzgarın da etkisiyle 12 saat olarak planladığım 260 kilometrelik geziyi ancak 14 saatte tamamlayabildim. Afyon’a geldiğimde 1 hafta öncesinden yer ayırttığım öğretmenevine gittim, fakat resepsiyonda çalışan görevli, bisikletimi otele alamayacağını söyleyince o saatte, o yorgunluğun üzerine Afyon’da otel aramak zorunda kaldım. Neyse, Çınar Otel’de yer buldum, akşam yemeği yedim, duş aldım ve güzel bir uyku çektim.

IMG_2579

E96/D260 karayolundaki Türk Petrol istasyonunda çay molası ve amcalarla muhabbet…

Sivrihisar’dan sonra Afyon’a kadar giden E96/D260 Karayolu, seyahat ettiğim en düzgün asfalt yollardan biriydi. Tabir caizse kaymak gibi pürüzsüz, güzel bir asfalttı.

Görsel

Afyonkarahisar il sınırı

Yola atılmış çöpler, içine işenmiş pet şişeler, kullanılmış çocuk bezleri, kırılmış bira ve soda şişeleri, asfalta yapışmış sakızlar ara sıra sinirimi bozduysa da seyahatin geneli keyifli geçti.

Bu arada, o pürüzsüz asfaltta ilerlerken komik bir olay yaşadım… Suluğum boşalmış, en yakın benzin istasyonu kilometrelerce uzakta ve çaresizlikten, içinde su kalmış mı diye yol kenarına atılmış pet şişelere baktığım bir anda, bir ağacın altında duran bir otomobil ve birkaç insan gördüm. Yaklaştıkça, otomobilin yanındaki insanların, o ağacın altında bir şeyler yediklerini farkettim ve içebileceğim bir şey bulma ümidiyle otomobilin yanına gittim. Merhaba bile demeden, son derece ilkel bir tavırla, sadece susuzluğumu gidermek için, “meyva falan var mı yanınızda” diye sordum oradakilere… Önce şaşkın şaşkın baktılar, sonra da durumumu anladılar ve bana birkaç küçük salkım üzüm verdiler. Üzümü yedikten kısa bir süre sonra normale döndüm ve ancak o zaman kelimeleri toparlayıp teşekkür edebildim kendilerine. Üzümden sonra, biber dolması da ikram ettiler ve o enerjiyle, yolumun üzerindeki ilk benzin istasyonuna kadar zorlanmadan gidebildim. Yaşadığım bu olayda, susuz kalınca vücudumun nasıl tepkiler verdiğini, böyle bir durumda, farkında olmadan nasıl ilkel bir canlıya dönüştüğümü, ihtiyacım olanı elde edince, kısa bir sürede nasıl normale döndüğümü görmüş oldum.

Köroğlu Beli’ne kadar neredeyse hiç ağaç yok diyebilirim. Her yer alabildiğine sarı, ot, bozkır… Böyle yollar bisiklete binen için sıkıcı olmasına rağmen, yıllar önce onurlu bir mücadelenin yaşandığı bu coğrafyadan geçmek, bana bol bol düşünme fırsatı verdi.

Görsel

(Gömü… Cumhuriyetin kazanıldığı topraklar…)

Aynı iklimde, aynı coğrafyada fiziksel efor harcamak, 90 sene önce o mücadeleyi yapan insanları ve bugünü düşünmek, yolun monotonluğundan uzaklaştırdı beni.

IMG_2597

Köroğlu Beli’nden önceki son mola (Selfie kavramını ilk bulan kişi benim)

 

Görsel

Köroğlu Beli’ni çıkarken, Cumhuriyet Tesisleri’nde mola… Cumhuriyet Tesisleri’nde güzel sucuk yapılırdı. O lezzet maalesef çok eskilerde kalmış.

Seyahat esnasında video kayıtları aldım. Bu kayıtlardan seçtiğim 3′er saniyelik bölümleri birleştirerek 2 dakikalık müzikli bir klip yaptım. Video çektiğim için fotoğrafa fazla yer veremedim.

Görsel

(Ankara Afyon arası, 1 günde katettiğim toplam mesafe: 260 km)

Bu geziyle ilgili videoyu aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.
http://www.youtube.com/watch?v=oABXwM3l6h4&feature=g-upl

Bir sonraki gezide görüşmek dileğiyle…

Can Onur (www.twitter.com/ichbincan)

Bisikletle Ankara Eskişehir 12.07.2012

12 Temmuz 2012 Perşembe günü, sabah saat 06.10’da, Ankara Maltepe’den yola çıktım. E90/D200 karayolunu takip ederek sırasıyla Temelli, Polatlı, Oğlakçı, Sivrihisar ve Kaymaz’dan geçip saat 17:15 civarı Eskişehir’e vardım.

Ceplerime iki adet iç lastik, yama kiti, levye, zımpara, yapıştırıcı, güneş kremi, tatlı kuruyemiş, yedek iç çamaşır, çorap, diş fırçası vs koydum.

Yola çıktıktan 2,5 saat sonra Polatlı’ya vardım. Tabela ve yerleşim yerlerinin fotoğraflarını çekmek dışında pek duraklama ihtiyacım olmadı. Polatlı’da durmadım, devam ettim. Polatlı çıkışında bir benzin istasyonunda kısa bir su molası verdim. Daha sonra, Oğlakçı’ya gelmeden Yüceller Tesisleri’nde bir mola verdim. Biraz yorulmuştum; soda ve su içtim, yoğurt yedim. Biraz kendime gelince tekrar yola devam ettim. Sivrihisar sapağına doğru, hızlı bir iniş yaptım, daha sonra yemek yemek üzere Sivrihisar’ın merkezine gittim.

Ufuk Pide Salonu diye bir lokantaya oturdum; et güveç, pilav üstü kuru fasulye ve cacık istedim. Yemekleri çok beğendim; Sivrihisar’a yolu düşenlere öneririm.

Yemeğimi yedikten sonra Ufuk Pide’nin az ilerisindeki çay bahçesinde ayaklarımı uzattım,  1-2 bardak çay içtim ve biraz dinlendim. Dinlendikten sonra tekrar Ufuk Pide’ye gittim, lavaboda elimi yüzümü yıkayıp, güneş kremimi tazeleyip Eskişehir’e doğru tekrar yola koyuldum.

E90/D200 yolunun Sivrihisar’dan sonraki bölümü, özellikle Kaymaz’a kadar çok güzel. Kaymaz’ı geçtikten sonra batıdan doğuya doğru kuvvetli bir rüzgar vardı. Bu rüzgardan dolayı, biraz da fotoğraf bahanesiyle kısa duraksamalar yapmak, minik molalar vermek zorunda kaldım. Benzin istasyonları ve tesislerin olmadığı bölgelerde, çeşmelerden su ihtiyacımı karşıladım.

Eskişehir’e yaklaştıkça sabahki enerjimin kalmadığı apaçık ortadaydı. Küçük beyaz kilometre tabelalarına bakarak kendimi motive etmeye çalışıyordum. 200/08/054 yazan tabelayı görünce 54 km sonra hangi yerleşim yeri var diye merak ediyor, ne zaman 053 yazacak, ne zaman 052 yazacak diye saatime bakıp, ortalama hızımı yol bilgisayarıma bakmadan hesaplamaya çalışıyor, vakit geçiriyordum.

Neyse, son bir yokuş kalmıştı; Organize Sanayi yokuşu… Bu adı ben koydum, belki başka bir adı da vardır. Sevgi ve hoşgörü şehri Eskişehir’e hoşgeldiniz” tabelası, bu uzun ve dik yokuşun bittiğini söyler. 6-7 kilometrelik inanılmaz bir inişin beni beklediğini düşünürken rüzgarın hızımı kesmesi keyfimi kaçırdı.

Sabahın 6’sından beri sırf  Eskişehir/Nüfus/Rakım tabelasını görmek için pedal çevirdim. Nasıl mutluydum anlatamam! Bu tabelayı görünce bütün sıkıntı geçecek zannediyordum; oysa… Oysa, maganda sürücüler arasında şehir merkezini bulana kadar çektiğim sıkıntı, 11 saat çektiğim fiziksel ve psikolojik sıkıntıyı katladı diyebilirim.

Eskişehir tabelasının olduğu yere yakın bir bakkaldan su ya da soda içtim; hatırlamıyorum. Bakkal, müşterilere promosyon amaçlı ya da jest olsun diye ücretsiz lokum veriyordu. Bu, benim için güzel bir ödüldü. Bir tane yedim, bir tane daha, bir tane daha… Sonra, ayıp olmasın diye bir tane daha istemedim ve şehir merkezine doğru yola devam ettim.

Eskişehir merkezine geldim sağ salim. Gelir gelmez de sevgili yol arkadaşımın Porsuk manzaralı bir fotoğrafını çektim. Kilometre saatimde, 240 kilometre yol yaptığım yazıyordu.

Buraya gelince bazı tanıdıklarımı ziyaret ettim. Luthier Özgür ve Osman Tanaçan’a uğradım, biraz gezindim, sonra da akşam teyzemlere Batıkent’e gittim.

Eskişehir’in emektar fotoğrafçısı, çok sevdiğim Osman Tanaçan’ın stüdyosunda yol arkadaşımla beraber fotoğraf çektirdik. Belki ileride o fotoğrafları da paylaşırım. Batıkent’e geldiğimde kilometre saati 250 km’yi gösteriyordu. Yolculuğumu burada noktaladım.

Bu geziyle ilgili videoyu aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.

http://www.youtube.com/watch?v=dqPhmvquLBI&feature=g-upl

Başka gezilerde görüşmek dileğiyle…

Can Onur (www.twitter.com/ichbincan)

Bir renovasyon hikayesi

1999 senesinde Ankara Hergele Meydanı’ndan satın aldığım, biraz modifiye edip yıllarca asfalt, dağ bayır demeden bindiğim, daha sonra da gözden çıkardığım dağ bisikletimi, son yaptığım gezilerde beni yolda bırakmadığı için yeniden toplamaya karar verdim. Renovasyonun öncesini, tüm aşamalarını ve sonrasını paylaşmak istiyorum. Nisan Mayıs 2012 tarihlerinde bu bisikletle yaptığım son gezileri anlatmıştım bir önceki yazımda.

Gezi sonrası bisikletimi Ankara’ya getirdim ve eski halinin son kez fotoğraflarını çektim.

(12 Mayıs 2012 Cumartesi)

Görsel

Görsel
Bisikletin parçalarını söküp, kadro ve maşadaki boya ve pasları zımparayla temizledim. Önce kalın zımpara kullandım, sonra da ince zımpara…

(26 Haziran 2012 Salı)Görsel

Görsel

Görsel

Görsel
Temizlediğim kadroyla maşayı, eski Peugeot marka bisikletimin arkasına yükledim ve doğru Kazım Karabekir Caddesi’ndeki oto sanayi sitesine gittim.

(26 Haziran 2012 Salı)Görsel

Görsel

Görsel
2 gün sonra bisikleti boyadan aldım ve evimin yakınlarındaki parkta fotoğraflarını çektim. Fotoğrafları çekerken parktaki gençlerin sesleri de kulağıma geliyordu.  15-20 dakika boyunca, adamın birine neden bu parçaların fotoğraflarını çektiğimi anlatmaya çalıştım. O kadar muhabbetten sonra adamın bana sorduğu soru: “E tamam da amacımız ne, nereye varacağız bu fotoğraflarla?”

(28 Haziran 2012 Perşembe)Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

 

Evet, sıra geldi bisikleti toplamaya…

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Ve bisikletin son hali…

İlk deneme sürüşünü Ankara 50.yıl Parkı’na çıkarak yaptım. O inanılmaz dik yokuşlarda hiçbir sorun çıkarmadı bisikletim. Boyası biraz daha kuruyunca boya hatalarını gidermek için bisiklete pasta cila yapılacak, daha sonra üzerine yazıları yazılacak. İleride o halini de paylaşacağım.

Görsel

4 Temmuz 2012 Perşembe

 

Bisikletime bu şekilde bir müddet bindikten sonra, birkaç küçük değişiklik daha yaparak, bu eski bisikleti uluslararası seyahatlere çıkabilecek seviyeye getirdim. Eski selesi çok rahatsız olduğundan, önce seleyi değiştirdim. Patlamalara karşı daha dayanıklı olduğunu düşündüğüm için, Schwalbe Marathon marka lastikler aldım ve eski jant setimi değiştirerek daha dayanıklı bir jant seti taktım. Ön, arka çamurluk, suluk kafesi, pompa aparatı vs gibi aksesuarlara da ihtiyacım vardı; bunları da ekledim ve 2013 yazında Muğla çevresinde 600 kilometre, Ankara-Moldova sınırı arasında 1750 kilometre, İstanbul-Batum arasında 1760 kilometre olmak üzere, tamir çantama elimi sürmeden, toplamda 4100 kilometre  yol yaptım. Bisikletimin en son halinin fotoğraflarını da aşağıda görebilirsiniz.

Kadro: Bisan (demir)
Ön aktarıcı: Shimano Tourney
Arka aktarıcı: Shimano Tourney
Aynakol: Shimano FC-M 340 (42/32/22) 2015’te değişti (48/36/26)
Ruble: Shimano Hyperglide HG40 8 speed (11X30) (11/13/15/17/20/23/26/30)
Orta göbek: n/a
Fren ön/arka: Tektro M837 V Brake
Vites ve fren kolları: Shimano ST-EF50 8R
Ön/arka göbek: n/a
Gidon: n/a
Sele: Terry
Jant seti: n/a
Jant ebatı: 26″
Lastik ön/arka: Schwalbe Marathon
Kadro boyu: 48 cm

2013 senesinde yaptığım seyahatlerden sonra, bu bisikleti 2000 kilometre de şehir içi ulaşımımda kullandım. 6000  kilometre sonunda, sorun çıkardığı için eskiyen zinciri ve rubleyi değiştirmek zorunda kaldım. Shimano Hyperglide HG40 bulamadığım için, aynı dişli oranlarına sahip olan Sram PG 820 taktım. Bu yaz, Haziran ve Temmuz aylarında, 4057 kilometrelik bir Avrupa gezisi yaptım ve şu ana kadar da hiçbir sorun yaşamadım. Önümüzdeki sene yola çıkmadan önce, seyahat esnasında bir sıkıntı yaşamamak için, yine zinciri ve rubleyi değiştireceğim.

 

Fotoğraflar:

 

1

Muslu çıkışı (Zonguldak 5 Temmuz 2013)

 

2

Çamlıhemşin (19 Temmuz 2013)

 

047 Sarp2

Sarp sınır kapısı (20 Temmuz 2013)

 

001 Karamandere yolu

Karamandere (7 Haziran 2013 / Çatalca-İstanbul)

 

015 Tuna2 Nehri (Galati'ye giderken)

Tulcea-Galati yolu (Romanya) (16 Haziran 2013)

 

015 Tuna Nehri (Galati'ye giderken)

Tulcea-Galati yolu (Romanya) (16 Haziran 2013)

 

040 Sinop

Sinop (12 Temmuz 2013)

 

2

Ohrid Gölü (Makedonya) (20.06.2014)

 

1

Struga (Makedonya) (20.06.2014)

 

11

Elbasan-Tiran yolu (Arnavutluk) (21.06.2014)

 

3

Krk adası (Hırvatistan) (06.07.2014)

Önceki yıllarda kullandığım tur çantam ergonomik olmasına rağmen, yağmurlu havalarda içine su alıyordu. Bu yüzden, bu seneki Avrupa seyahatimde M-Wave ve Topeak marka su geçirmez tur çantalarını denemek istedim. Önce 25’er litrelik Topeak çantaları aldım, daha sonra bu iki çantanın yeterli olmayacağını düşündüm ve M-Wave’i de aldım. Topeak’lerin su geçirmemesi, kilitli kancalarının oluşu ve özellikle 25 litre hacme sahip olmaları, seyahhatte çok işime yaradı. M-Wave’in bohça gibi olan esnek yapısı, geniş hacimli olması da matımı, giysilerimi ve uyku tulumumu, bisiklete daha derli toplu yerleştirmemi sağladı. Çantalardan çok memnun kaldığımı da ayrıca belirtmek isterim. Bu güzel tur çantalarını Delta Bisikletten temin edebilirsiniz.

2015 senesi Ağustos ayına gelindiğinde, toplamda 17000 km mesafe, 16 ülke, 80’e yakın şehir, 11 başkent, 2000 metre üzeri bir, 2500 metre üzeri iki dağ geçidi geride bırakan bisikletimin son halini de aşağıdaki fotoğraflarda görebilirsiniz.

Cluj yolu

Cluj yolu, Romanya

 

Großglockner Hochalpen straße

Großglockner Hochalpen straße / Avusturya (18.07.2015)

 

Großglockner Hochalpen straße

Großglockner Hochalpen straße / Avusturya (18.07.2015)

 

Passo dello Stelvio / İtalya

Passo dello Stelvio / İtalya (22.07.2015)

Nisan Mayıs 2012 Dalaman Marmaris arası

Bu gezilerde benim için önemli olan iki faktör vardı. Birincisi; yaklaşık yirmi yıldır, her sene gezdiğim, gezmeye bir türlü doyamadığım muhteşem bir coğrafyada bulunmak. İkincisi de, kullandığım bisiklet… Bu coğrafyayı anlatma işini şimdilik fotoğraflara ve müziğe bırakıyorum; daha sonra başka bir başlık altında bu bölgeyi detaylı anlatacağım.

Hikayenin asıl kahramanını olan bisikletimi 1999 senesinde Ankara’da Hergele Meydanı’nda bir hurdacıdan almıştım. Ankara’nın taşlı, çukurlu yollarında, şehir içinde kullanacağım, kaybolduğunda ya da dağıldığında üzülmeyeceğim, ucuz yollu bir bisikletim olsun istiyordum. Bit pazarında bu bisikleti görünce hemen satın aldım, eve götürdüm boyasını kazıdım, zımparaladım, sprey boyayla boyadım, birkaç parçasını yeniledim; tam istediğim gibi oldu. 10 sene Ankara’da bindikten sonra Sarıgerme’ye gittiğimde kullanmak için anneanemin yazlığına bıraktım. Orada iki kış kaldı… Nemden iyice paslanmış, boyası dökülmüş, hurdacıdan aldığım ilk haline geri dönmüştü. Bu sene binerim, sorun çıkardığında da birine hediye ederim, kurtulurum diye düşünüyordum.

1 haftada, yarısı off road olmak üzere, yüzde onluk yokuşlarla dolu toplam 600 Kilometreye yakın yol yaptım ve bisikletim bana mısın demedi! Bir sene önce de aynı bölgede benzer geziler, mesafeler yapmıştım. Daha öncesi de var tabi… Bu kadar sene beni sırtında taşıyan, dağda bayırda kahrımı çeken bu emektardan kurtulmak yerine onu yenilemeye, bisikletimi yeniden hayata döndürmeye karar verdim.

11 Mayıs 2012 İztuzu(Radar) gezimden hemen sonra bisikletimi Dalaman otogarına götürdüm ve Ankara’ya gideceğim otobüsün bagajına koydum. Ankara’ya geldiğimde bisikletin kadrosunu ve maşasını, üzerlerinde boya kalmayacak şekilde zımparaladım, sonra da sanayiye götürüp beyaza boyattım. Red Bisiklet’ten Taner Kunt’un yardımıyla aynakol setini, iç ve dış lastikleri, fren pabuçlarını, ön ve arka vites attırıcılarını değiştirdim; bisikletime yeni bir görünüm kazandırdım, onu hayata döndürdüm.

Ankara dik yokuşlarla dolu bir kent; Cinnah Caddesi, Turan Güneş Bulvarı, TRT yokuşu, Konya Yolu, Dikmen Vadisi, Hoşdere Caddesi, Gazi Osman Paşa, İran Caddesi vs… Ankara’da bir yerden bir yere gitmek için bu ve bunun gibi yokuşlarla çok sık karşılaşılır. İlk deneme sürüşünde çok dik yokuşların olduğu 50.Yıl Parkı’na gittik bir arkadaşımla, daha sonra da Ankara Kalesi’ne çıktık. Yeni bisikletim benden tam not aldı o gün. Şehir içi ulaşımda, şehir dışında ve off-road tabir ettiğimiz yollarda kullanacağım, güzel, rahat, sağlam ve de hikayesi olan bir bisikletim var artık. Bisikletimin yenilenme aşamalarını Bir renovasyon hikayesi adlı bölümden okuyabilirsiniz.

Gelelim gezilere…

27 Nisan 2012 Sarıgerme – Köyceğiz – Sarıgerme gezisi

 

27 Nisan 2012 Cuma günü Sarıgerme’den bisikletle yola çıktım; sırasıyla Fevziye, Güzelyurt, Ovacık Mh ve Mergenli’den geçerek Gökbel’e geldim. Gökbel’de kahvaltı yaptıktan sonra Dalyan, Eskiköy, Tepearası, Beyobası, Zeytinalanı, Yangı köylerinden geçerek Köyceğiz’e ulaştım. Köyceğiz Gölü kıyısındaki yerlerden birinde mola verdikten sonra Ortaca, Güzelyurt, Fevziye ve tekrar Sarıgerme’ye gelerek 100 Km’lik güzergâhı tamamladım. Dönüşte Köyceğiz – Ortaca arasında Beyobası köyü yakınlarında %10’luk bir yokuş var; o yokuş haricinde son derece keyifli bir yolculuk oldu.

8 Mayıs 2012 Sarıgerme – Marmaris gezisi

8 Mayıs 2012 Salı günü ise yine Sarıgerme’den yola çıktım, Dalyan’a kadar aynı güzergahı takip ettim. Dalyan’dan sonra Kaunos’a gidip tekneyle Dalyan Çayı’nın karşısına geçtim ve oradan yola devam ettim. Sırasıyla Sultaniye, Hamitköy ve Döğüşbelen köylerinden geçerek Köyceğiz Gölü etrafından dolanıp Muğla – Fethiye karayoluna çıktım. Sırasıyla Kızılyaka, Esentepe, Çıtlık, Gökova ve Çetibeli yollarını takip ederek Marmaris’e geldim. 112 Km’lik bu seyahat esnasında karşılaştığım bazı ters giden durumlardan dolayı geziyi, planladığımdan çok daha uzun sürede tamamlayabildim.

Dalyan Çayı

Gökova Körfezi

Gezi süresince aldığım notlara şöyle bir göz atacak olursam, Sarıgerme’den Marmaris’e gelinceye kadar geçirdiğim 9 saat içinde epey bi’ yemiş içmişim. Sultaniye – Hamitköy arasında çeşme, bakkal vs yokmuş; gitmek isteyenler tedarikli olsunlar. Bu yolda çok susadım ve şansıma, in cin top oynayan bu yerde portakal suyu satan bir amcaya rastladım. Üç buçuk bardak portakal suyu içtim, amcanın yanında biraz dinlendim, kendime geldim.

Amcayla biraz sohbet ettik, sonra yola devam ettim. Dinlenmiştim ama Döğüşbelen’e gelinceye kadar tırmandığım dik yokuşlar, bisikletin eski ve ağır olması, selenin çok rahatsız oluşu da eklenince yine yoruldum. Döğüşbelen’den sonra karayoluna çıktım, Kızılyaka yakınlarında Osman Aydın’ın Yeri’nde güveçte kurufasulye yedim. Tavsiye ederim, çok lezzetli! Çok güzel ekmek yapıyorlar, çalışanlar oldukça kibar, servis güzel, fiyatlar ucuz. Gökova’dan sonra Marmaris yolunda bir yerde 2 bardak daha portakal suyu içtim, Çetibeli yakınlarında, yolda bir teyzeden yarım kg çilek aldım, yedim. Suları ve çikolataları saymıyorum…

Radar (Ağustos 2009) Nikon FM2, Tamron 28 mm

Son olarak da 11 Mayıs 2012 Cuma günü, Dalyan İztuzu Plajı’nı çok yüksekten gören, halk dilinde “Radar” diye tabir edilen, inişi ve düzlüğü olmayan -Gökbel’den sonraki yolun hemen hemen yarısı offroad (hatta off)- yere tırmandım. Dalyan, Gökbel, İztuzu benim için kutsal bir bölge. Buraları kuş bakışı izlemek, geçtiğim yollara çok uzaktan bakmak, biraz kafa dinlemek için çıkarım bu radar denen muhteşem manzaralı yere.

Bu albüm, yolculuk esnasında çektiğim Instagram fotoğraflarından oluşuyor. Bisiklete binerken ağırlık etmesin diye yanıma profesyonel fotoğraf makinesi almadım.

Fotoğraf kalitesinin düşük olması bir dezavantaj olsa da, hafifliği, çok az yer kaplaması ve internet erişimi kolaylığından dolayı, bisikletle gezdiğim yerlerin fotoğraflarını genelde Ipod’la çekmek zorunda kalıyorum.

 

Başka gezilerde görüşmek dileğiyle

Can Onur (www.twitter.com/ichbincan)