Hırvatistan (1. Bölüm)

Bir önceki bölümden devam…

1. gun 001

Jurdani’de bahçesine çadır kurduğum pansiyon.

Dünkü hareketli günün sonunda, güzel bir uyku uyuyup, güneşli bir Pazar günü, yeni bir ülkede gözlerimi açtım. Daha önce de belirttiğim gibi, tek bir kelime Hırvatça bilmiyordum. Eşyalarımı topladım, hazırlandım; vedalaşmak ve teşekkür etmek için, bahçelerine çadır kurmama izin veren pansiyon sahiplerinin kapılarını çaldım. Pansiyonun sahipleri olan yaşlı çift, kahvaltı yapmadan yola çıkmama müsaade etmedi ve beni evlerine davet etti. Kahvaltıda sohbet ederken, ilk Hırvatça kelimemi de öğrenmiş oldum. Hvala; teşekkür ederim demek… Bu arada, Hırvatistan’da yabancı dil olarak genelde Almanca konuşuluyormuş.

Kahvaltı için yaşlı çifte teşekkür ettim ve bu yeni tanıştığım ülkeyi keşfetmek üzere Jurdani kasabasından ayrıldım. Günlerden Pazar olduğu için, üzerimde İtalya’dan kalma bir gerginlik vardı. İtalya’da Pazar günleri her yer kapalı olurdu; oysa burada öyle bir durum yok; dükkanlar açık, insanlar dışarıda… Rijeka/Opatija yolu üzerindeki Matulji’de, bir kafeye oturdum, bir şeyler içtim, internete girdim ve elektronik cihazlarımın boşalan bataryalarını doldurdum. Matulji’den çıktıktan kısa bir süre sonra, Durrës’ta ve Bari’de kısa bir süre gördüğüm Adriyatik Denizi’yle tekrar buluştum. Burada yol ikiye ayrılıyordu; sağdan gidersem Opatija, soldan gidersem Rijeka… Saat henüz erkendi; Opatija’yı gördükten sonra Rijeka’ya giderim diye düşündüm ve Opatija’ya doğru hızlı bir iniş yaptım. Böyle hızlı inişlerin, yavaş geri dönüşlerinin olduğunu da unutmamak lazım. Keyifle beş dakikada inilen dik bir yokuşu, güneş altında yarım saatte geri çıkmak -hele de bisiklet yüklüyse- büyük eziyettir. Neyse, nasıl olsa vize sorunum yoktu; ağır ağır çıkardım gerekirse…

1. gun 002

Opatija

 

1. gun 007

Opatija

 

1. gun 004

Rijeka

Opatija; otellerin, plajların, güzel binaların olduğu, Rijeka’nın küçük bir ilçesi. Birkaç fotoğraf çekmek dışında fazla bir şey yapmadım burada ve vakit kaybetmeden Rijeka’ya doğru yola koyuldum. Şansım varmış ki, indiğim yokuşu çıkmadım ve deniz kıyısını takip eden başka bir yoldan Rijeka’ya vardım. Bu küçük liman kentinde ilgimi çeken bir şey görmedim; biraz gezinip fotoğraf çektikten sonra Krk (Kırk diye telaffuz edilir) adasına doğru yola devam ettim.

Daha önce de belirttiğim üzere, vize sıkıntımın olmadığından, sakin sakin, geze geze, acele etmeden ilerliyordum. Yol sakin, manzara güzeldi… Küçük koylar, deniz kenarındaki kasabalar, köyler derken, uzaktan Krk Köprüsü’nü (Krčki most) gördüm.

1. gun 005

Bakar

 

1. gun 006

Bakar

Ankara’da Hırvatistan yollarına çalışırken, Krk adasında bir gece kalmayı planlamıştım. 1430 metre uzunluğundaki bu köprüden geçerek adaya ulaştım. Krk adasının bitki örtüsü ve yeryüzü şekli, bana Bodrum’u, Bozburun’u ve Datça’yı anımsattı. Özellikle de yokuşlar, Bodrum yarımadasını fazlasıyla andırıyor. Yolda giderken bir ara, yanımdan geçen birkaç araç sürücüsü, bu yoldan gitmemem için beni uyardı. Meğerse yolun sağında, çalıların arkasında bir bisiklet yolu varmış… Nereden bileyim orada bisiklet yolunun olduğunu? Bisiklet yollarını hiç sevmem; sırf merakımdan, bir süre o yolda pedal çevirdim. Yol fena değildi ama akıcılığı yoktu; kavşaklarda kesiliyordu, hızlı gitmeme mani oluyordu. Devam edemedim o yolda ve normal asfalta çıktım yine. Bu arada, adada çok sinek vardı ve ağzıma, yüzüme, her yerime minik sinekler yapıştı. Hatta Krk tabelasına geldiğimde, gözümden bile birkaç tane bu sineklerden çıkardım.

Krk Köprüsü (Krčki most)

Krk Köprüsü (Krčki most)

Velhasıl, Krk adasına adını veren Krk şehrine geldim nihayet. Hırvatistan’ın en büyük gelir kaynağı, turizmmiş. Haliyle, turistik önem taşıyan yerleri çok güzel korumuşlar. Krk da günümüze kadar tarihi dokusunu korumuş şehirlerden biri. Şehir diye geçiyor ama kalesi, marinası, tekneleri, tertemiz ara sokakları, hediyelik eşya satan dükkanları ile küçük, şirin bir sahil kasabası bence. Az önce de belirttiğim üzere, Hırvatistan’da turizm oldukça önemli… Bu yüzden de yerleşim yerlerinde, kamp alanları dışında çadır kurmak yasak. Bu tanımadığım ülkede, ilk günlerden sorun olmasın, keyfim kaçmasın diye, en azından alışıncaya kadar kurallara uymak istedim ve kendime kalacak yer aradım. Önce pansiyonlara baktım, sonra da bir kamp alanına çadırımı kurdum. Kamp alanı hem ucuzdu hem de tertemizdi. Restoranı ve kablosuz internet yayını (wifi) vardı, banyo ve tuvaletler pırıl pırıldı.

Tarih: 06.07.2014

Güzergâh: Jurdani – Opatija – Rijeka – Krk (Harita için tıklayın)
Mesafe: 77 km
Gezinmelerle birlikte: 92 km
2. Gün:

2. gun 001

Krk

2. gun 002

Krk

Sabah, Krk’ın merkezinde biraz gezdikten sonra Punat’a gittim. Punat’ta gezinirken, parkın yakınlarında, vitrininden börekler olan bir dükkan gördüm ve içeri girdim. Dükkanda kimse yoktu… Nasıl olsa anlamazlar diye, öylesine bir Türkçe sesleneyim dedim. Arkalardan bir adam geldi, aksanlı bir Türkçe ile “buyrun” dedi. Adam Arnavutmuş, çok az Türkçe biliyormuş ama ismi Arafat olan, yandaki dükkanın sahibi olan arkadaşı, Makedonya Türk’üymüş. Arafat beni dükkana buyur etti; çay, limonata ve daha sonra büyük bir kupa dondurma ikram etti. Arafat’la uzun uzun konuştuk; laf lafı açtı, siyasetten azınlıklara kadar uzun uzun sohbet ettik.

2. gun 003

Punat

Öğleden sonra Punat’tan ayrıldım ve adayı terk ettim. Selce’ye geldiğimde, kalacak yer aramak üzere biraz gezindim. İki tane kamp alanı vardı… İlk sorduğum yer çok pahalıydı, diğeri de sadece karavanla gelenler içinmiş ve rezervasyon gerekiyormuş. Pansiyonlarda ise, en az üç ya da dört gün kalmak gerekiyormuş. Kasabanın merkezinde bir hostel vardı ve buranın da fiyatı, Venedik’te kaldığım hostelin fiyatının neredeyse iki katıydı. Uygun bir yer bulurum ümidiyle Selce’de biraz gezindim. Bu sırada, sahildeki yürüme yolunda, gitar çalan gençlere rastladım; beraber gitar çaldık, sohbet ettik. Gece saat 12.00 civarında, çadır kurmak için gençlerin yanından ayrıldım. Kasabaya girdiğimde, kilisenin yakınlarındaki bir araziyi gözüme kestirmiştim. Algıda seçicilik denen şey bu işte… Gittiğim her yerde, acaba nereye çadır kurarım diye etrafı kolaçan ederim. Hemen oraya gittim ve kimseye görünmeden çadırımı kurdum. Çadıra girdiğim sırada, yağmur da ufak ufak atıştırmaya başladı. Biraz tedirgindim ancak, böyle olması gerekiyordu.

Tarih: 07.07.2014
Krk – Punat – Selce (Harita için tıklayın)
Mesafe: 52 km
Gezinmelerle birlikte: 71 km

devam edecek…

Reklamlar

İstanbul gezileri (3)

IMG_3586r15 Kasım 2012 Perşembe İstanbul

Evde üç adet bisikletim var; yarış bisikletime şehirde binmiyorum, dağ bisikletimin kadro ve maşasını son Karagöl gezisinden sonra yeniden boyattım ama, henüz toplatmadım, eski Peugeot’mun da lastiklerini yıllardır değiştirmedim; haşat durumda ikisi de… Geçen hafta İrem’in bisikletinin ön tekerine hava bastırdığım bisikletçide bir çift 28 inch dış lastiği gözüme kestirmiştim. Fiyatı oldukça ucuz olmasına rağmen içimden bir his, bu lastikleri alırsam pişman olmayacağımı söylüyordu. Gecenin geç bir saatinde, Peugeot marka şehir bisikletimin eski lastiklerine son kez hava bastım, sırt çantamı hazırladım ve saat bir buçuk gibi evden çıkıp AŞTİ’ye gittim. Bisikleti otobüsün bagajına yerleştirdim ve ertesi sabah önce Kavacık’a geldim, sonra da servise binip saat 9’a çeyrek kala Gümüşsuyu’nda indim. Taksim Meydanı’ndan İstiklal’e, oradan Galip Dede Caddesi’ne ve devamında Yüksek Kaldırım’a gidip o bisikletçiyi bulacaktım. 15 Kasim2012 Istiklal Cd.mp4_000043870İstiklal Caddesi’nin gri, kaygan zemininde, işlerine giden insanların, dükkanlara mal getiren motorlu araçların arasında ilerlerken, 23 yıldır değiştirmediğim beyaz şeritli lastikler, o gün son kez asfalta değiyordu.

İstiklal Caddesi’nde sabahın erken saatlerinde araç trafiğine izin veriliyor olacak ki, caddede motorlu taşıt yoğunluğu normalden bir hayli fazlaydı. Dükkan sahipleri, sabah saaterinde dükkanlarının önünü, belediye ekipleri de çöplerin atıldığı caddeyi yıkadıklarından, cadde zemininde gri, kaygan, pis bir sıvı hakim. Kaygan zemine, yerlerinden oynamış yer karolarına, İstiklal Caddesi’ni boydan boya geçen tramvay rayına, insan kalabalığına ve araç trafiğine dikkat ederek, zor olsa da düşmeden, inan bisikletYüksek Kaldırım’daki İnan Bisiklet’e kadar gelebildim.

İnan Bisiklet’te iki dış lastiğimi değiştirttim, daha önce düşürmüş olduğum kırmızı arka lambamın yerine, ona uygun bir de lamba satın aldım ve hemen Galata Köprüsü’ne inip bugünkü İstanbul seyahatime başladım. Köprüden geçip Eyüp’e, oradan da Pierre Loti Tepesi’ne çıkan teleferiğin olduğu Teleferik durağına geldim. Pierre Loti’ye çıkmadan önce, Haliç kıyısındaki yeşil IMG_3548parkta biraz gezinerek yeni lastiklerimi denedim, fotoğraf çektim ve tekrar Teleferik durağına geldim. Teleferikte bakım ve onarım varmış, bu yüzden Pierre Loti Tepesi’ne mezarlığın içinden geçerek çıktım. Daha önceleri sevdiğim, Haliç manzaralı bu güzel yerden, bu gelişimde o kadar da keyif almadığımı hissettim. Hizmet ve lezzet öyle ahım şahım olmamasına rağmen fiyatların yüksek olması, yediklerimin sırf bulunduğum yerin manzarasından dolayı

pierre loti

(Pierre Loti Tepesi’nden Haliç / Şubat 2011)

lezzetliymiş gibi hissettirilmesi, sağımda solumda ellerindeki makinelerle birbirleriyle aynı fotoğrafları çekip yüksek sesle konuşarak beni kendimle baş başa bırakmayan yerli yabancı turistlerin varlığı vs sebeplerden dolayı buradan oldukça soğudum. Önceleri çok sık uğradığım İstiklal Caddesi için de aynı durum geçerli. Son zamanlarda nadiren İstiklal Caddesi’ne gittiğimi ve işim düşmedikçe buradan geçmek istemediğimi fark ettim. Bunda, şehir merkezlerinin değişmesinin, başka merkezlerin oluşmasının, entellektüel kesimin taşınmasıyla boşalan eski merkezlere, eğitim seviyesi düşük, kültürel sermaye yoksunu insanların gelmesinin, bir zamanlar kültürel faliyetlerin yapıldığı, sembol olmuş önemli mekanların kapatılmasının, tarihi binaların aslına uygun restore edilmemesinin, alışveriş merkezlerinin açılmasının vs payının büyük olduğunu düşünüyorum. Pierre Loti’de bir şeyler atıştırdıktan sonra mezarlığı takip ederek Eyüp Sultan Camii’ne inip, oradan da Eminönü’ne geçtim. Eminönü’nden saat 12:50’de kalkan Kadıköy vapuruna bindim ve Kadıköy’e gittim. 10 Kasım’daki gezimde batıya, Kuçükçekmece’ye gitmiştim; bu seferki planım ise Caddebostan sahil yolunu kullanarak doğu yönünde gitmekti.

Söğütlüçeşme Caddesi’ni takip ederek Altıyol’dan Bahariye Caddesi’ne döndüm. İnsanların ve tramvay yolunda ilerleyen araçların aralarından geçerek Küçük Moda’ya, buradan da Marmara Denizi’ni sağıma alıp, rastgele sokaklara saparak, Moda sahil yolunun yanındaki azmakbaşına ve bitişiğindeki Yoğurtçu Parkı’na paralel olan caddeyi takip ederek, Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın yanından sırasıyla Kızıltoprak, Kalamış ve Fenerbahçe’ye kadar geldim. Fenerbahçe taraftarları belki bana kızacaklar ama, Şükrü Saraçoğlu Stadı’nı, özellikle stadın son halini, bu güzel semte hiç yakıştırmıyorum. Fazla yüksek binanın olmadığı, mimari tutarlılığı, belli bir estetiği, tarzı olan, zor da olsa kendini koruyabilmiş bu güzel kıyı semtinin merkezinde böyle devasa bir binanın olmasını estetik açıdan doğru bulmuyorum.

Kalamış’a gelince sahildeki bisiklet yolunu kullanmak istedim ve bir süre bu yolda ilerlemeye çalıştım. İlerlemeye çalıştım diyorum çünkü, iki sarı çizgiyle ayrılmış ve ara sıra bisiklet yolunda IMG_3565olduğunuzu hatırlatan sevimli sarı logoların olduğu her yolun bisiklet yolu olamayacağının alamet-i farikasıymış burası! Arka arkaya kısa aralıklarla karşıma çıkan yüksek kasis ve çukurlardan o kadar bezdim ki, Ankara’da özlemini çektiğim denizi bile görmek içimden gelmedi ve hemen asfalta, normal araçların gittiği yola attım kendimi. Bir iş yapılacaksa düzgün yapılmalı! İstanbul’a bin küsür kilometre bisiklet yolu yapılacağı söyleniyor. Acaba, bu yolların IMG_3597kaç kilometresi gerçekten de bisiklet yolu olacak? Geçen hafta Bakırköy, Zetinburnu tarafındaki bisiklet yolunda da benzer sıkıntılar yaşamıştım. Yolda kasisler yoktu belki ama yolun bakımsızlığından, yolda oluşmuş çatlaklar ve çukurlardan dolayı, mesai bitiminde o işlek caddede bisiklete binmek zorunda kalmıştım. İdarecilerin yanı sıra, normal vatandaşın da bisiklet kavramına henüz yabancı olduğu, insanların sahilde yürüyüş yaparlarken bisiklet yolunu kullanmalarından, araçlarını bisiklet yolu üzerine park etmelerinden ve araçlarıyla giderlerken bisiklet yolunu tercihIMG_3570 etmelerinden anlaşılıyor. Bu da, belediyelerin bisikletlilere gösterdiği özensiz yaklaşımın tutarsız olmadığını, aslında bir şekilde desteklemiş oluyor. Uzun lafın kısası, Türk toplumu henüz bisikleti tanımıyor.

O kasisli, çukurlu bisiklet yolundan normal asfalt yola çıktım ve Caddebostan sahil yoluna kadar bu yoldan devam ettim. Caddebostan sahil yolu gerçekten de güzel bir yol. Ne kadar doğru bilemiyorum ama, bu yolun Tuzla’ya kadar gittiği söyleniyor. Eğer doğruysa, bir gün Tuzla’ya kadar gitmek isterim bu yolu kullanarak. Sahil yolu boyunca bisiklet yolu, yürüyüş yolu, bol yeşil alan ve oturup çay kahve içilecek, bir şeyler atıştırılacak yerler mevcut. Birkaç kere durdum ve birbirine benzeyen bu yerlerde molalar verdim. Yalnız, dikkatimi çekti; bir bardak taze sıkılmış portakal suyu bulamadım… Taze sıkılmış portakal suyu var mı diye sorduğumda “evet abi, var” cevabını alsam da buz dolabından cam şişede, markasını hatırlayamadığım bir meşrubat getirdiler hep. Behzat Ç dizisinde, Cinayet Büro ekibinin Ercüment Çözer’i yakalamak için İstanbul’a gelip, Bambi’de dürüm istedikleri sahne geldi aklıma… Bu arada, İdealtepe taraflarından geçerken önce, benim gibi bu güzel havayı değerlendiren iki bisikletçi ile tanışıp muhabbet ettim, çaylarını içtim, sonra da çok renkli bir sima ile karşılaştım. IMG_3571Atatürk posterleriyle, bayraklarla, boncuklarla, lambalarla, aynalarla dolu, Hint otobüslerine benzeyen bu bisikletin sahibi; Veysel amca… Böyle renkli bir bisiklet ve bu renkli bisikletin renkli sahibi Veysel amca gibi birisiyle karşılaşınca tanışmamak, muhabbet etmemek olmazdı tabii…

Veysel amcayla biraz sohbet ettikten sonra sahil yolundan gitmeye devam ettim. Bisiklet yolu, ara ara sahilden çıkıp normal yola dahil oluyor, sonra tekrar sahile bağlanıyordu. Süreyya Plajı civarından geçerken, asfalta çıktığım bir sırada arka lastiğimin patladığını fark ettim ve bir otobüs durağında durdum. Belki, tamirci buluncaya kadar beni idare eder diye lastiğe hava bastım ama fayda etmedi. Tamir setimi de yanıma almamıştım… Ne yapsam, ne etsem diye düşünürken, oradan geçen, mavi bisikletli, 55-60 yaşlarında bir abi yanıma geldi ve Maltepe’de bildiği bir bisiklet tamircisi olduğunu söyledi. İsminin Bülent olduğunu öğrendiğim yeni arkadaşımla, sohbet ede ede Maltepe’deki Aslı Bisiklet’e kadar yürüdük. Aileden eski İstanbullu olan Bülent abi, çocukluğunda Süreyya Plajı’nda denize girdiğini, bir zamanlar Kız Kulesi gibi denizde duran, kıyıya 50 metre uzakta “Bakireler Tapınağı” adındaki yapıya yüzdüklerini, Süreyya Plajı’nın nasıl güzel bir yer olduğunu anlattı. Bir zamanlar denizin içinde olan, Bakireler Tapınağı denen bu kubbeli yapıya ulaşmak için artık yüzmeye gerek yok! Deniz, betonla doldurulduğu için, bu güzel yapı, çevresinde apartmanların, büyük marketlerin, çirkin betonarme binaların olduğu bir parkın içinde artık. Kent dokusunu koruyamamayı ve vandal bir kent yönetimini, bu coğrafyada yaşayan insanların göçebe geçmişlerini unutamayıp yerleşik hayata henüz alışamadıklarının bir göstergesi olarak görüyorum.

Süreyya Plajı’ndan sonra Maltepe’ye geldik ve Aslı Bisiklet’i bulduk. Bisikletçideki tamirci, arka tekeri sökmek için bisikletimi bir askıya koymak üzereyken erken davrandım ve askıyı kontrol etme gereği duydum. Askıda, bisikletin boyasını koruyacak bir plastik kaplama yoktu… “Dur, bisikleti ben tutarım” dedim! Bisikletimi 23 sene korumuşum ben, müsade eder miyim böyle dikkatsizliklere? Neyse, tamirci işine devam etti ve dış lastiği çıkarmaya başladı… Lastikle jant arasına tornavidayı sokunca benim şalter attı ve adama, biraz sesimi yükselterek “N’apıyorsun sen, levyen yok mu senin? Oraya tornavida sokulur mu” diye çıkıştım! O anda aklıma Robert Pirsig’in “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” adlı kitabı geldi. Kitapta Pirsig, motosikletini tamire götürdüğünde benzer bir durum yaşadığını ve tamircilerin sevdiğimiz, değer verdiğimiz eşyalara neden istediğimiz özeni göstermediklerini çok güzel bir dille anlatmış. O olaydan sonra da bir sorun ile karşılaştığında, motosikletin tamirini ve muhtelif bakımlarını kendisinin yapması gerektiğine karar vermiş. Normalde yanımda tamir seti taşırım ancak, nasıl olsa “sahilden gideceğim, temiz yol, lastik patlamaz” diye düşünerek, yanıma tamir setimi almamıştım. Genelde, yolda lastik patladığında, yanımda da tamir seti olmadığı zamanlarda, hep güzel insanlarla ve güzel tesadüflerle karşılaştım. Bu ihtimali de hesaba kattığımdan, lastik patladığı zaman hayıflanmak yerine, olayı akışına bıraktım. En kötü ihtimal, bir toplu taşıma aracına biner ya da bir kamyona, kamyonete otostop çekip Kadıköy’e gelir, Çiya Sofrası’nda, belki de hiç bilmediğim bir lezzetin tadına bakıp Ankara’ya geri dönerdim. En kötü ihtimal buysa, daha iyisini düşünmeme gerek bile yoktu.

Sitemimden dolayı tamirci bana biraz bozulduysa da, yerinden kalkıp dükkandan levyesini aldı ve dış lastiği onunla çıkarıp deliği yamadı. Bu arada, yeni aldığım Bangladeş malı dış lastiklerin janttan kolay çıkmadığını, oldukça sağlam olduğunu da görmüş oldum. Her yerde 2 TL’ye yapılan küçük yama için 5TL, iç lastiğin fiyatını sorduğumda da 20 TL fiyat söyledi. Ankara’ya geldiğimde, bisikletin arka lastiğinin kendiliğinden indiğini gördüm. Lastiği çıkarıp baktığımda Aslı Bisiklet’teki tamircinin yaptığı yamanın açılmış olduğunu fark ettim. Aslı Bisiklet, fazla ücret isteyip, yaptığı özensiz işten ötürü benden sıfır puan aldı. Pit stop tamamlandıktan sonra Maltepe’den çıkıp sahil yolundan Kartal’a doğru devam ettik. IMG_3587rBülent abi, balıkçıdan çinekop alalım, temizletelim, sahilde mangalcıların birine rica eder, pişirip yeriz dedi. Daha sonra, denizlerde lüfer kalmadığı aklımıza geldi ve vazgeçtik çinekop almaktan. Maltepe’den Kartal’a kadar sahilden gidip Kartal’daki balıkçıların birinden ekmek arası uskumru aldık; sonra kesmedi, birer yarım daha aldık…

Balıkları yedikten sonra Kadıköy’e doğru yola koyulduk. Hava kararmaya başlamıştı… Ben de teknolojinin imkanlarından yararlanıp led fenerimin düğmesine bastım. Sahil yolunu takip ederek Bostancı yakınlarına kadar geldik. Bir yerde durup çay molası verdik ve tekrar yolumuza devam ettik. O günün akşamı, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’ndeki bir caz konserine gideceğim için Bülent abiyle muhabbetimizi başka bir geziye bıraktım ve gündüz geçtiğim yollardan süratle geçerek, kısa bir sürede Kadıköy’e vardım.

İstanbullu değilim, bu şehirde de yaşamıyorum ama bu büyük kenti çok uzun süredir gezip, gözlemlediğim için İstanbul hakkında söz söylemeye hakkım olduğunu düşünüyorum. İstanbul, müthiş bir kent! Yaşayan, adeta nefes alan bir kent… Bu kentin yaşamını devam ettirebilmesi için, herkesin azami özen göstermesi lazım! Tarihi dokunun korunması gerekiyor öncelikle! Şehrin tarihi dokusunun bozulmadığı semtlerine alışveriş merkezlerinin açılması, o semtleri, o semtlerdeki yaşam şeklini yok edecektir. Şehirle özdeşleşmiş tarihi sinema ve tiyatro salonlarının kapatılması ile belli bir süre sonra o salonların olduğu bölgelerde kültürel yozlaşma meydana gelecektir. Bir zamanların cazibe merkezleri, avam kültüre, yozluğa, çirkinliğe teslim olacaktır. Tarihi binaların zarar görmesine göz yumulması ya da bu binaların onarımında yetkili kişilere görev verilmemesinden kaynaklanan geri dönüşü olmayacak hasarlar, o binaların butik otel ya da avm olarak hizmet vermesi, şehri mekanikleştirecek, insanlara bu kenti sevmeleri için bir neden bırakmayacaktır. Kadıköy’deki balon gibi, kentin mimari dokusuyla adeta alay eden, çirkin, büyük, anlamsız şeylerin de, imparatorluklara başkent olmuş bu tarihi şehre gölge düşüreceği kanısındayım. Gökdelen kavramına karşı değilim, aksine yüksek binaları, kalabalık yaşam alanları için son derece gerekli ve çevreci buluyorum ama tutarlı bir mimari bütünlüğü olan eski semtlere gökdelen dikmek, o mimari bütünlüğü bozacak binalar inşaa etmek, sadece görsel çirkinlik yaratacaktır. Orman yakmadan, ağaç kesmeden, şehrin dışındaki uygun araziler üzerine, gökdelenler inşaa edilebilir ama bu binalar asla şehrin bilindik görüntüsünü bozmamalı. İnönü Stadı’nın bitişiğindeki Süzer Plaza; bence dünyanın en çirkin binasıdır! Bir elimde simit, diğer elimde bir bardak çay, vapurda etrafı seyredip, İstanbul’la hasret giderirken o çirkin binayı görmek zorunda değilim! IMG_0924rSarayburnu’ndan Galata Kulesi’ne, Karaköy’e, vapurlara bakıp, fotoğraf çekmek istediğim, güzel, içimi ısıtan güneşli bir günde Karaköy’e demirlemiş, burnu neredeyse Kabataş İskelesi’ne değen, Galata Kulesi’ne nispet yapan yükseklikteki yüzen dev oteller zincirlerini de görmek zorunda değilim! İstanbul plazalar, projeler, bilmem ne portlar kenti olmamalıydı!

Gelelim İstanbul’daki bisiklet yollarına… Proje tamamlandığında, İstanbul’da 1004 Km bisiklet yolu olacağı söyleniyor ama insanlar henüz bisikleti tanımadıklarından, bu yollar ne kadar verimli kullanılır bilemiyorum. Türkiye’nin en modern yerleşim yerlerinden biri olan Moda’da, araçlar bisiklet yolundan gidiyor, araç sürücüleri araçlarını bisiklet yoluna park ediyorlarsa, Caddebostan sahilinde spor yapanlar bisiklet yolu üzerinde koşuyorlarsa, toplumun bisiklet kavramına yabancı olduğu net olarak görülüyor. Fener ve Kalamış’ta bisiklet yollarına kasisler döşenmiş, bu yollardaki engebeler, çukurlar bisiklete binenleri daha evvel hiç IMG_3566ilgilendirmemiş, rahatsız etmemişse öncelikle toplumun bisikletle tanışması gerekiyor. Bisiklet ya da bisiklete binmek, pahalı kasklar, formalar, taytlar, outdoor giysiler giyerek, kendini toplumdan farklı göstermeye çalışmak, insanlara hava atmak değildir! Bisiklet, ebeveynler tarafından, çocukları okula motive etmek için alınan, daha sonra evin yüklüğüne kaldırılan bir karne hediyesi de değildir! Bisiklet, insanın kendisine ve çevresine değer vermesidir; güzel, kaliteli ve medeni bir yaşam biçimidir. Trafikteki araç sürücüleri, yayalar ve belediyeler, bu güzel yaşam biçimini benimsemiş iyi niyetli insanlara maksimum özeni göstermedikleri sürece, sadece yol yapmanın bir anlamı olmayacağı kanısındayım.

Tarih: 15.11.2012
Taksim Meydanı – Pierre Loti – Eminönü: 18 Km (Harita için tıklayın)
Kadıköy – Kartal – Kadıköy: 43 Km (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 61 Km