2016 seyahati 2. Bölüm (Batum-Gyumri)

Neredeyse bir yıldır yazı paylaşmamışım. Kendimce sebeplerim vardır diye düşünüyorum. Sevdiğimiz şeyleri her zaman aynı şevkle yapamıyoruz galiba… En son Batum’a gelmiştim ve Goderdzi Geçidi’ni geçmek üzere Batum’dan ayrılmak üzereydim. Hikayeye buradan devam edeceğim elbette ama bu sefer bir değişiklik yaparak, geçen sene yolda yazmaya başlayıp tamamlayamadığım hikayelerden flashback’ler de ekleyeceğim.

(19 Ağustos 2016 Goris/Ermenistan)
“Bisikletle yapılan uzun seyahatlerde, her zaman yazmak çok kolay olmuyor. Uygun bir yer olacak, yorgun olmayacaksın, ertesi gün erken kalkman gerekmeyecek, şarj problemin olmayacak, kafan rahat olacak vs vs… Uzun lafın kısası; epeydir uygun bir ortam bulamadığımdan, yazma fırsatım da olmadı. Bugün fiziksel olarak yorgun olmama rağmen, o kadar keyifliyim ki yorgunluğumu hiç hissetmiyorum. Sadece sarı otları, tarlaları, kayaları, uzaktan da dağları gördüğüm, karşımdan esen şiddetli rüzgarın uğultusundan başka bir şey duymadığım, psikolojik olarak insanı yoran bir gün geçirdim bugün. Biri 2300 küsür metre, diğeri de 2100 küsür metre olan iki geçit de yanında hediyesi… Saat akşam yedi buçuk olmuş, güneş batmak üzere, iki bin metrelerdeyim, hala tırmanıyorum ve nerede kalacağım da belli değil. Tam “bu herhalde son yokuştur” dediğim anda bir yenisinin başladığı, rüzgârın da etkisiyle hızımın 5 km/saat hızlara düştüğü, sinir bozucu, insanı bezdirici bir gün, sonunda güzel bitti ve çok ucuza, çok güzel bir pansiyon bularak, 2016 seyahatimin ikinci bölümünü yazmaya başladım. 19 Ağustos 2016 tarihli Vayk-Goris arasına daha sonra tekrar değineceğim.”

(8 Eylül 2016 Şiraz/İran)
“En son Batum’daydım… Batum’dan İran sınırına kadar gitmeyi düşündüğüm güzergâhın detaylarını bilgisayarımda hazırlayıp kendime mail attım. Daha sonra, Jpeg formatında olan bu notları Ipod’uma indirdim. Akıllı telefonum ve internetim olmadığı için bu şekilde bir yöntem geliştirdim. Kağıt haritadan çok daha kullanışlı bir yöntem bu. Gideceğim yerlerin tüm topoğrafyasını bilerek yolda olmak, ne zaman nerede olacağım konusunda bana bilgi veriyor.

Planım, Goderdzi Geçidi’nden geçerek Akhaltsikhe(Ahıska) şehrine geçmek, oradan da Akhalkalaki üzeriden Gümrü’ye giderek Ermenistan’a giriş yapmaktı. Batum, deniz seviyesindeydi ve Goderdzi Geçidi, bu seviyeden 2025 metre yüksekteydi. 8 Ağustos’ta, öğlene doğru Batum’dan ayrıldım. Çoruh Nehri’ni takip ederek Akhaltsikhe yönüne doğru ilerlemeye başladım. Başlarda kasisler ve inek pislikleri olmasına rağmen, yolun ilk 65 kilometresi çok güzeldi. Altmış beşinci kilometreden sonra yol bozulmaya başladı. O akşam, Khulo’ya varmadan birkaç kilomete öncesindeki Alme köyüne geldim. Bir ağacın altındaki bankta, üç genç bira içip sohbet ediyordu. Aralarından Giga, çok güzel Türkçe konuşuyordu ve beni evine davet etti. O gece Giga’nın evinde kaldım. Güzel muhabbeti ve dostluğu için Giga’ya buradan teşekkür etmek istiyorum.

Can & Giga

Ertesi sabah Alme’den ayrıldım, yokuşu çıkıp, birkaç kilometre ilerideki Khulo’ya geldim. Khulo’da bir hırdavatçıyla ayak üstü sohbet ettik. Daha sonra, bisikleti dükkana koyduk ve hırdavatçı bana haçapuri ısmarladı. Haçapuriyi yedikten sonra Goderdzi’ye doğru yola koyuldum. Khulo’nun hemen çıkışında, yol tamamen bozuldu. Bisikletim hasar görmesin diye oldukça yavaş sürmeye gayret ediyordum. Bir ara, kazara güzel bir asfalt yola sapmışım; 100 metre yokuş tırmandıktan sonra, arkamdan gelen arabadakilerin uyarısıyla tekrar indim o kötü yola. Berbat, taşlı bir yoldu bu yol; yokuş inmek, çıkmaktan daha zordu. Yol kötüydü ama diğer taraftan da manzara harikaydı.

Khulo001

Khulo

Khulo

Geçide geldiğimde, sadece 35 kilometre yol yapmıştım ancak, bu kısa mesafeyi 6 saat 45 dakikada alabilmiştim. Az önce de belirttiğim gibi; yolun inişi, çıkışından daha zordu ve 2025 metrelik geçitten inme vakti gelmişti. Yol; kesiklerle, oyuklarla, su birikintileriyle doluydu. Su birikintilerinde inek pislikleri vardı. Bir taraftan fren sıkarken, diğer taraftan da hayvan pisliklerini üzerime sıçratmamaya çalışıyordum. Bir ara, yola akan küçük bir şelalenin doldurduğu su birikintisinden geçtim. Ayağımın tekini suya sokmak zorunda kaldım. Bu şekilde, yaklaşık bir 10 kilometre daha gidip; yeni biçilmiş, zemini düzgün bir tarlaya çadırımı kurdum.

 

Güzel bir uykunun sabahında, eşyalarımı toplayıp Akhaltsikhe’ye (Ahıska) doğru yola çıktım. Önceki gece, yolun ne zaman düzeleceğini sorduğumda, 4 kilometremin daha olduğunu öğrenmiştim. Çoğu gitti, azı kaldı diye sevindiysem de bu 4 kilometrenin sonunu görmek oldukça vaktimi aldı. 4 olmasa da 5-6 kilometre sonra yol düzeldi ve 30 km/saat hızların üzerine çıkıverdim hemen. Kısa bir süre sonra yol yine bozuldu. O kadar bozuldu ki, bisikleti ara sıra elimle götürmek zorunda kaldım. Yolda çalışma varmış; yaklaşık 4 kilometre de yol çalışmasında bozulan yolda ilerledim. Sonunda, Akhaltsikhe-Goderdzi-Türkiye sınırı yol ayrımına geldim. Türkiye’ye çok yakındım; Akhaltsikhe’nin ters istikametine gidersem, kısa bir süre sonra Türkiye’ye girebilirdim tekrar. Bu arada, durum bilgisi de vereyim. Şu anda, İran’ın Şiraz şehrindeyim. Hotel Persepols’in lobisinde, yaklaşık 2 saat sonra İsfahan’a gidecek olan otobüsümün kalkmasını beklerken bunları yazıyorum. Resepsiyonistten rica ettim; birkaç saat lobide oturmama izin verdi sağ olsun. Lenslerim kurumuş, gözlerimi kaşındırıyordu. Gözlerimi de dinlendiriyorum bu süre içinde.

 

Evet, nerede kalmıştık? Akhaltsikhe… Akhaltsikhe’de biraz gezinip, biraz da fotoğraf çektikten sonra yola devam ettim. Aspinidza’yı geçtikten sonra kayalara inşa edilmiş, Sümela Manastırı’na benzer bir yer gördüm. Daha sonra adının Khertvisi Kalesi olduğunu öğrendiğim yerin yakınlarında bir düzlüğe çadırımı kurdum.

 

Sabah, Akhalkalaki’ye gitmek üzere hazırlandım ve yola çıktım. Yaklaşık 30 kilometre sonra Akhalkalaki tabelasına geldim. Tabela önünde fotoğraf çektikten sonra bisikletime bindim ve bu sırada ön aktarıcının telinin koptuğunu fark ettim. Aynakol küçük dişlideyken, rublenin ilk 4-5 dişlisini kullanarak şehir merkezine kadar gittim. Şehrin gelişmemiş ve fakir bir görüntüsü vardı. İnsanlar beni durdurup bisikletimin kaç para ettiğini soruyorlardı. Çok ucuz olduğunu söylediysem de bana inanmış gözlerle bakmıyorlardı. Çat pat Rusça’yla nasıl anlatabilirdim ki bu bisikleti hurdacıdan aldığımı? Şehirde bisiklet tamircisi aradım. Sora sora, pazarda bir bisiklet satıcısı olduğunu öğrendim. Dedikleri yere gittim ve dükkandakilerle sorunu çözmeye çalıştık. Adamlardan biri bana fren teli verdi. Tabii ki tel ve topuzu kalın geldi. Tel idare ederdi ama topuzu eğeyle törpülemek gerekiyordu. Topuzu törpülerken, bisiklet tamircisi olduğunu anladığım bir genç, elinde vites teliyle yanıma geliverdi. Hemen teli taktık ve vites ayarını yaptık. Bisikletle bir iki tur attım; çok güzel olmuştu, hiçbir sorun yoktu. Bir tane de yedek aldım ve yola devam ettim. Şehirde gezinirken, biri Alman, diğeri İspanyol iki bisikletli gezgine rastladım. Çok kafa dengi, sıcak insanlardı. Tiflis’e gidiyorlarmış. Belli bir yere kadar aynı yoldan gidecektik; o yüzden beraber gidelim dedik. Önce bir yerde oturduk, haçapuri yedik, bira içtik. Daha sonra alışveriş yapıp yola devam ettik. Alman bisikletçi Jakob, bir dere kenarı gösterdi ve oraya kamp yapmaya karar verdik.”

 

Hikayenin en eğlenceli yerinde kalmışım… Jakob’un gösterdiği dere kenarına gitmek için asfalt yoldan patikaya sapıp, yaklaşık 2 kilometre inmemiz gerekti. Dere kenarına geldik, çadırlarımızı kurduk, yemek hazırlıklarına başladık. Jakob, dereden su alıp su arıtma cihazıyla suyu temizlemeye çalıştı ama cihaz tıkandı. Suyumuz yetersiz olduğundan birimizin şehre gidip su alması gerekiyordu. Ben gitmeye karar verdim, pet şişeleri alıp yola çıktım. Akhalkalaki’ye varmadan, bir benzinlikte şişeleri doldurdum ve kamp yaptığımız yere doğru hareket ettim. Gökyüzünde siyah bulutlar vardı. Uzakta da yağmur yağıyordu; serinliğini yüzümde hissediyordum. 1800 metrelerdeydik ve havanın görüntüsünden sert bir gece geçireceğimiz çok belliydi. Hava kararmadan dere kenarına varmak istediğimden olanca gücümle pedallara asılıyordum. Bir ara şişeler yola düştü. Şişeleri almak için durduğum sırada yanıma bir araba geldi ve arabadakilerden biri Jakob’la Ernest’in yanına gittiklerini, beni ve bisikleti arabaya alabileceklerini söyledi. Adamlara güvenmediğim için arabaya binmedim ama şişeleri adamlara verdim. Adamlar oraya gidiyorlarsa, yükten kurtulmuş olacaktım. Gitmiyorlarsa da sabaha kadar elimizdeki suyla idare edecektik bir şekilde. Neyse… Dere kenarına indiğimde bir de ne göreyim? Benim arkadaşlarla arabadaki Gürcüler, çilingiri kurmuşlar, muhabbete başlamışlar çoktan. Votkalar, biralar içiliyor, sucuk kesilmiş, fonda rock müzik çalıyor. Güzel bir ortamdı yani… Adamlar demiryolu inşaatında çalışan işçilermiş. Pink Floyd, Dire Straits, Chris Rea falan dinliyorlardı. Jakob’la Ernest votkayı biraz fazla kaçırdılar. Kontrolümü kaybetmemek için sarhoş olacak kadar içmedim ben. İyi de etmişim. Gürcüler çok içtiler ama… Yavaştan yağmur atıştırmaya başladı, Gürcüler’le vedalaştık ve çadırlara girdik. Ernest’le Jakob çoktan uyumuştu, bense adamların oradan uzaklaşmalarını bekliyordum. Bu arada, yağmur şiddetini arttırdı. Dışarıdan sesler geliyordu; adamların arabası çalışmamış anlaşılan. Bi’ el atayım, bi’ de adamların durumuna bakayım diye yardım etme bahanesiyle çadırdan çıktım. Arabayı itip vurdurmaya çalıştık birkaç kere ama olmadı. Başka arkadaşları geldi adamların. Onlar da acayip sarhoştular; başka bi’ yerde içmişler. Çürük bir halatla iki arabayı bağlayıp çekmeye çalıştılar. Olmadı. Halat defalarca koptu. Arabayı bir kere daha vurdurmaya çalıştılar, bu sefer araba çadırların yanına kadar geldi. Az daha gitse, belki araba çadırlara girecek, arkadaşlara zarar verecekti. Adamlar, yağmur geçene kadar arabada uyumaya karar verdiler. Diğer arkadaşları da gidince biraz rahatladım ve çadıra girdim. Tam stres bitti diyordum ki bu sefer de yağmur ve fırtına iyiden iyiye gemi azıya aldı. Kaçkarlarda nice yağmurlar görmüştüm ama böylesi daha evvel başıma hiç gelmemişti. Bugüne kadar su almamış çadırım o gece su almaya başladı. Gecenin üçüne kadar çadıra giren suyu tişörtlere emdirip dışarıya sıkmakla uğraştım. Çadırın tavanı, fırtınanın şiddetinden neredeyse yatar vaziyetteyken burnuma değiyordu. Neyse ki gece üçten sonra hava biraz duruldu da ben de uyuyabildim.

Sabah güzel bir kahvaltı yaptık. Gece olanları Jakob’la Ernest’e anlattım. Adamların gürültüsünü duymamışlar ama fırtınayı ve yağmuru onlar da hissetmişler. İyi içmişler anlaşılan… Eşyalarımızı topladık ve yola koyulduk. Ben Ermenistan’ın Gyumri (Gümrü) şehrine gidecektim, onlar da Tiflis’e gideceklerdi. Ninotsminda’ya kadar beraber geldik, sonrasında Tiflis yol ayrımında vedalaştık. Jakob ve Ernest; bir daha görüşmek dileğiyle…

Ninotsminda’dan yaklaşık 25 kilometre daha devam edip Ermenistan sınırına girdim. Ermenistan’la Türkiye arasındaki sorunlardan dolayı sınıra girmeden önce tedirgindim. Daha önce sınır polisini birkaç kere arayıp teyit etmiştim ama yine de ters bir durum olmasından çekiniyordum. Sınırdaki gümrük memuru, kibar bir şekilde, Türkçe “Hoşgeldiniz” deyince rahatladım. Merhaba, nasılsın, arkadaş, kardeş gibi Türkçe başka kelimeler de söyledi memur. Şaşırmakla beraber çok da mutlu olmuştum. Beni mutlu eden, adamın Türkçe kelimeler biliyor olması değildi, geçmişte yaşanmış üzücü olaylardan dolayı tanımadığı birini suçlamaması, yargılamaması, bir şeyleri ima etmemesi, genel olarak pozitif oluşu mutlu etmişti beni. Diğer işlemler için başka bir polisle yönlendirdi beni adam. Bu polis de birkaç Türkçe kelime biliyordu. Onunla da biraz Türkçe, biraz Rusça konuşarak geri kalan işlemlerimi hallettim ve Gümrü’ye doğru yola devam ettim. Türkiye Ermenistan sınırı kapalı olduğu için, Ermenistan’a ya Gürcistan’dan ya da İran’dan giriş yapılabiliyor. Tam hatırlamıyorum ama 6-7$ gibi bir giriş ücreti ödedim. 

Seyahat verileri:

08.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 84.68 km
Toplam tırmanış: 1135 m

09.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 48.26 km
Toplam tırmanış: 1625 m

10.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 91.43 km
Toplam tırmanış: 795 m

11.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 33.63 km
Toplam tırmanış: 695 m

12.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 83.39 km
Toplam tırmanış: 840 m

Batum-Gyumri toplam mesafe: 341.39 km
Batum-Gyumri toplam tırmanış: 5090 m

Reklamlar

Hırvatistan (1. Bölüm)

Bir önceki bölümden devam…

1. gun 001

Jurdani’de bahçesine çadır kurduğum pansiyon.

Dünkü hareketli günün sonunda, güzel bir uyku uyuyup, güneşli bir Pazar günü, yeni bir ülkede gözlerimi açtım. Daha önce de belirttiğim gibi, tek bir kelime Hırvatça bilmiyordum. Eşyalarımı topladım, hazırlandım; vedalaşmak ve teşekkür etmek için, bahçelerine çadır kurmama izin veren pansiyon sahiplerinin kapılarını çaldım. Pansiyonun sahipleri olan yaşlı çift, kahvaltı yapmadan yola çıkmama müsaade etmedi ve beni evlerine davet etti. Kahvaltıda sohbet ederken, ilk Hırvatça kelimemi de öğrenmiş oldum. Hvala; teşekkür ederim demek… Bu arada, Hırvatistan’da yabancı dil olarak genelde Almanca konuşuluyormuş.

Kahvaltı için yaşlı çifte teşekkür ettim ve bu yeni tanıştığım ülkeyi keşfetmek üzere Jurdani kasabasından ayrıldım. Günlerden Pazar olduğu için, üzerimde İtalya’dan kalma bir gerginlik vardı. İtalya’da Pazar günleri her yer kapalı olurdu; oysa burada öyle bir durum yok; dükkanlar açık, insanlar dışarıda… Rijeka/Opatija yolu üzerindeki Matulji’de, bir kafeye oturdum, bir şeyler içtim, internete girdim ve elektronik cihazlarımın boşalan bataryalarını doldurdum. Matulji’den çıktıktan kısa bir süre sonra, Durrës’ta ve Bari’de kısa bir süre gördüğüm Adriyatik Denizi’yle tekrar buluştum. Burada yol ikiye ayrılıyordu; sağdan gidersem Opatija, soldan gidersem Rijeka… Saat henüz erkendi; Opatija’yı gördükten sonra Rijeka’ya giderim diye düşündüm ve Opatija’ya doğru hızlı bir iniş yaptım. Böyle hızlı inişlerin, yavaş geri dönüşlerinin olduğunu da unutmamak lazım. Keyifle beş dakikada inilen dik bir yokuşu, güneş altında yarım saatte geri çıkmak -hele de bisiklet yüklüyse- büyük eziyettir. Neyse, nasıl olsa vize sorunum yoktu; ağır ağır çıkardım gerekirse…

1. gun 002

Opatija

 

1. gun 007

Opatija

 

1. gun 004

Rijeka

Opatija; otellerin, plajların, güzel binaların olduğu, Rijeka’nın küçük bir ilçesi. Birkaç fotoğraf çekmek dışında fazla bir şey yapmadım burada ve vakit kaybetmeden Rijeka’ya doğru yola koyuldum. Şansım varmış ki, indiğim yokuşu çıkmadım ve deniz kıyısını takip eden başka bir yoldan Rijeka’ya vardım. Bu küçük liman kentinde ilgimi çeken bir şey görmedim; biraz gezinip fotoğraf çektikten sonra Krk (Kırk diye telaffuz edilir) adasına doğru yola devam ettim.

Daha önce de belirttiğim üzere, vize sıkıntımın olmadığından, sakin sakin, geze geze, acele etmeden ilerliyordum. Yol sakin, manzara güzeldi… Küçük koylar, deniz kenarındaki kasabalar, köyler derken, uzaktan Krk Köprüsü’nü (Krčki most) gördüm.

1. gun 005

Bakar

 

1. gun 006

Bakar

Ankara’da Hırvatistan yollarına çalışırken, Krk adasında bir gece kalmayı planlamıştım. 1430 metre uzunluğundaki bu köprüden geçerek adaya ulaştım. Krk adasının bitki örtüsü ve yeryüzü şekli, bana Bodrum’u, Bozburun’u ve Datça’yı anımsattı. Özellikle de yokuşlar, Bodrum yarımadasını fazlasıyla andırıyor. Yolda giderken bir ara, yanımdan geçen birkaç araç sürücüsü, bu yoldan gitmemem için beni uyardı. Meğerse yolun sağında, çalıların arkasında bir bisiklet yolu varmış… Nereden bileyim orada bisiklet yolunun olduğunu? Bisiklet yollarını hiç sevmem; sırf merakımdan, bir süre o yolda pedal çevirdim. Yol fena değildi ama akıcılığı yoktu; kavşaklarda kesiliyordu, hızlı gitmeme mani oluyordu. Devam edemedim o yolda ve normal asfalta çıktım yine. Bu arada, adada çok sinek vardı ve ağzıma, yüzüme, her yerime minik sinekler yapıştı. Hatta Krk tabelasına geldiğimde, gözümden bile birkaç tane bu sineklerden çıkardım.

Krk Köprüsü (Krčki most)

Krk Köprüsü (Krčki most)

Velhasıl, Krk adasına adını veren Krk şehrine geldim nihayet. Hırvatistan’ın en büyük gelir kaynağı, turizmmiş. Haliyle, turistik önem taşıyan yerleri çok güzel korumuşlar. Krk da günümüze kadar tarihi dokusunu korumuş şehirlerden biri. Şehir diye geçiyor ama kalesi, marinası, tekneleri, tertemiz ara sokakları, hediyelik eşya satan dükkanları ile küçük, şirin bir sahil kasabası bence. Az önce de belirttiğim üzere, Hırvatistan’da turizm oldukça önemli… Bu yüzden de yerleşim yerlerinde, kamp alanları dışında çadır kurmak yasak. Bu tanımadığım ülkede, ilk günlerden sorun olmasın, keyfim kaçmasın diye, en azından alışıncaya kadar kurallara uymak istedim ve kendime kalacak yer aradım. Önce pansiyonlara baktım, sonra da bir kamp alanına çadırımı kurdum. Kamp alanı hem ucuzdu hem de tertemizdi. Restoranı ve kablosuz internet yayını (wifi) vardı, banyo ve tuvaletler pırıl pırıldı.

Tarih: 06.07.2014

Güzergâh: Jurdani – Opatija – Rijeka – Krk (Harita için tıklayın)
Mesafe: 77 km
Gezinmelerle birlikte: 92 km
2. Gün:

2. gun 001

Krk

2. gun 002

Krk

Sabah, Krk’ın merkezinde biraz gezdikten sonra Punat’a gittim. Punat’ta gezinirken, parkın yakınlarında, vitrininden börekler olan bir dükkan gördüm ve içeri girdim. Dükkanda kimse yoktu… Nasıl olsa anlamazlar diye, öylesine bir Türkçe sesleneyim dedim. Arkalardan bir adam geldi, aksanlı bir Türkçe ile “buyrun” dedi. Adam Arnavutmuş, çok az Türkçe biliyormuş ama ismi Arafat olan, yandaki dükkanın sahibi olan arkadaşı, Makedonya Türk’üymüş. Arafat beni dükkana buyur etti; çay, limonata ve daha sonra büyük bir kupa dondurma ikram etti. Arafat’la uzun uzun konuştuk; laf lafı açtı, siyasetten azınlıklara kadar uzun uzun sohbet ettik.

2. gun 003

Punat

Öğleden sonra Punat’tan ayrıldım ve adayı terk ettim. Selce’ye geldiğimde, kalacak yer aramak üzere biraz gezindim. İki tane kamp alanı vardı… İlk sorduğum yer çok pahalıydı, diğeri de sadece karavanla gelenler içinmiş ve rezervasyon gerekiyormuş. Pansiyonlarda ise, en az üç ya da dört gün kalmak gerekiyormuş. Kasabanın merkezinde bir hostel vardı ve buranın da fiyatı, Venedik’te kaldığım hostelin fiyatının neredeyse iki katıydı. Uygun bir yer bulurum ümidiyle Selce’de biraz gezindim. Bu sırada, sahildeki yürüme yolunda, gitar çalan gençlere rastladım; beraber gitar çaldık, sohbet ettik. Gece saat 12.00 civarında, çadır kurmak için gençlerin yanından ayrıldım. Kasabaya girdiğimde, kilisenin yakınlarındaki bir araziyi gözüme kestirmiştim. Algıda seçicilik denen şey bu işte… Gittiğim her yerde, acaba nereye çadır kurarım diye etrafı kolaçan ederim. Hemen oraya gittim ve kimseye görünmeden çadırımı kurdum. Çadıra girdiğim sırada, yağmur da ufak ufak atıştırmaya başladı. Biraz tedirgindim ancak, böyle olması gerekiyordu.

Tarih: 07.07.2014
Krk – Punat – Selce (Harita için tıklayın)
Mesafe: 52 km
Gezinmelerle birlikte: 71 km

devam edecek…

İtalya (8. Bölüm)

Yedinci bölümden devam…

Bologna 001

Sabah yola çıkmadan önce (Selva köyü)

Sabah erkenden uyandım, hazırlandım ve dün gece bana bahçesinde yer gösteren adama teşekkür etmek için evinin kapısını çaldım. Adam evde yokmuş, kapıyı annesi açtı; ben de ona teşekkür ettim. Söylediklerinden, “kahvaltı yap da öyle git” gibi bir şeyler anladım. Çay, bisküvi ve reçelle ufak bir kahvaltı yaptıktan sonra, beni konuk eden bu güzel aileyle vedalaşıp Selva köyünden ayrıldım.

Futa’dan sonra tırmanmam gereken bir geçit daha kalmıştı. Fazla yorucu olmayan Raticosa geçidini de geçip, Bolonya’ya hızlı ve rahat bir şekilde vardım. Yol üzerindeki Loiano ve Pianoro kasabalarından geçtim; Pianoro’da kısa bir mola verdim.

 

Bologna 004

Raticosa’yı çıkarken…

 

Bologna 005

Passo della Raticosa

 

Bologna 003

Passo della Raticosa

 

Bologna 006

Raticosa geçidinin bitimindeki kafe

 

Bologna 007

Floransa – Bolonya il sınırı

 

Bologna 008

Bolonya’ya doğru

 

Bologna 009

Loiano

 

Bologna 010

Bolonya’ya doğru

 

Bologna 011

Casa Cantoniera (İtalya’da şehirler arası yollarda bu evlerden çok var)

 

Bologna 012

Bolonya yakınlarında bir köprü

Bolonya harika bir şehir. Arnavut kaldırımlı caddeler, güzel taş binalar, minik minik taşlarla döşenmiş sokaklar, kiliseler, meydanlarda performans yapan müzisyenler, çeşmeler, güler yüzlü insanlar… Bolonya, Avrupa’nın en zengin ve gelişmiş bölgelerinden biri olan Emilia Romagna bölgesinin başkenti olmasına rağmen, nedense bu şehirde de çirkin gökdelenlere, plazalara ve iğrenç alışveriş merkezlerine rastlamadım. İnsan, zenginlik denen kavramı merak ediyor ve sorguluyor bu ülkede gezerken. Michelangelo’nun, Donatello’nun, Leonardo da Vinci’nin, Boticelli’nin eserleriyle estetik anlayışın oluştuğu, Rönesans’ın doğduğu, Ferrari, Lamborghini, Masserati, Ducati gibi ölümsüz markaların yaratıldığı, Giorgio Armani, Gucci, Dolce & Gabanna, Versace, Valentino gibi benim bile isimlerini hatırlayabildiğim dev isimlerin dünya modasına yön verdiği bir G8 ülkesinin zengin bir şehrinde neden alışveriş merkezleri, plazalar ve gökdelenler olmaz? Zenginiz diye bizi mi kandırıyorlar acaba?

 

Bologna 013

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 014

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 015

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 017

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 016

Fontana di Nettuno (Neptün Çeşmesi) Bologna (Bolonya)

 

Bologna 018

Bologna (Bolonya)

 

Bologna 019

Bolonya

Gara gittim ve Venedik için tren bileti aldım. 11,05 Euro benim için, 3,5 Euro da bisikletim için para ödedim. Bu biletlerin iki ay geçerliliği varmış. Yani, treni kaçırınca aynı biletle bir sonrakine ya da başka bir trene binebiliyorsunuz. Tabii ki tek seferlik…

Tren biletini alınca hem biraz rahatladım hem de üzüldüm. Feribotla geçişi saymazsak, Çanakkale’den beri pedal çeviriyordum; istediğim saatte yola çıkıyor, istediğim saatte duruyor, acıkınca karnımı doyuruyor, hava kararınca da uyuyordum. Bu bilet ve biletin üzerinde yazan rakamlar, bana şehir hayatı disiplinini tekrar hatırlattı. Saat, gün, hafta, hafta sonu, bir yere yetişmek, geç kalmak gibi şehir hayatına ait kavramlar aklıma gelince, bir an için seyahatimin bittiğini düşündüm ve moralim bozuldu. Neyse, bileti alınca, gardan çıktım ve saat 16.30’a kadar Bolonya’da gezdim.

 

Bologna 020

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 022

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 021

Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna

 

Bologna 023

Kilise orgu (Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna)

 

Bologna 024

Kilise orgu (Cattedrale Metropolitana di San Pietro / Bologna)

Tarih: 04.07.2014
Güzergâh: Selva köyü – Bolonya (Harita için tıklayın)
Mesafe: 55 km
Şehir içi gezinmelerle toplam: 68 km

 

Venedik…

 

16.30’da tren geldi… Bisikletimi ön vagonda bir yere bağlayıp trene bindim ve iki saatlik kısa bir yolculuktan sonra Venezia Santa Lucia (Venedik Santa Lucia) tren istasyonunda indim. Yıllardır takvim yapraklarından, ansiklopedilerden, sonraki yıllarda da internetten fotoğraflarına baktığım, görmek istediğim ama bir türlü görme fırsatını yakalayamadığım bir yer olan Venedik’e gelmiştim. Çok şanssız bir gençlik dönemi geçirdim; üniversite okuduğum yıllarda Erasmus gibi bir imkan yoktu. Şimdi üniversite öğrencileri, Erasmus’la yabancı ülkelerde okul okuyorlar, farklı insanlar tanıyorlar, vizyonlarını geliştirebiliyorlar. Üniversitede okuduğum yılları, bize verilen saçma vizyonu anlatmaya ve eleştirmeye kalkarsam sonunu getiremem. O yüzden, zararın neresinden dönülürse kârdır deyip, anlatmaya devam ediyorum.

Venedik bir adalar topluluğu… Uydu görüntüsünü, Bedri Rahmi’nin 1974’te Taşyaka Koyu’nda bir taşa çizdiği balık resmine benzetirim. Şehrin iç kısmında bildiğimiz anlamda yol, dolayısıyla da otomobil yok. Şehir merkezinde ulaşım, teknelerle ya da yürüyerek sağlanıyor ve bisiklete binmek de yasak. Kalabalığın içinde bisikletle yürümeye çalışmak, kanalların üzerindeki merdivenlerden yüklü bisikleti çıkarıp indirmek adeta bir eziyetti. Bir an evvel kalacak bir yer bulup, bisikletimi ve eşyalarımı bir yere koymak istiyordum. Birkaç tane otele fiyat sorma gafletinde bulundum; iki yıldızlı otellerin 120 Euro olduğunu öğrenince hedef değiştirip hostel aramaya başladım. 25 Euro’ya güzel bir hostel buldum. Üstelik, çamaşır makinesini kullanmak da bu ücrete dahildi. 5 Euro ekstra ücretle, akşam yemeği ve şarap veriyorlardı; ortam da çok iyiydi… Bisikletimi girişe zincirledim, eşyalarımı yukarıdaki odaya koydum, kirli çamaşırlarımı da makineye attım ve biraz rahatladım.

 

venedik001

Venedik (Venezia)

 

venedik002

Venedik (Venezia)

Akşam yemeğinde makarna ve şarap vardı. Zaten normalde çok yiyen bir insanım, her gün bisiklete de binince, 2-3 kişinin yediğini çok rahat mideye indirebilen bir canavara dönüşebiliyorum. Baktım, benim dışımdakiler çok az yiyor, üç buçuk tabak makarnayı yedim kaşla göz arasında.

Yemek masasında Amerikalı’dan, Rus’a, Cezayirli’den, Brezilyalı’ya bir sürü kişi vardı. Yemekten sonra, hep beraber Dünya Kupası çeyrek finalinde, Brezilya Kolombiya maçını izlemek üzere bir meydana -San Marco olup olmadığını hatırlamıyorum-  gittik. Maç bittikten sonra bir yerlerde içtik, muhabbet ettik; her kafadan bir ses, bir hikaye… İtalya’daki son gecem oldukça sosyaldi yani.

Bölgenin neminden olsa gerek, kuruması için dışarı astığım çamaşırlarım, sabah halen ıslaktı. Çamaşırlar kuruyana kadar hem Trieste biletini almak hem de Venedik’te gezmek için hostelden ayrıldım. Kısacık bir sürede, gezebildiğim kadar gezmeye çalıştım Venedik’i. Bu akşam Schengen bölgesini terk etmek zorunda olduğumdan, saat 12.41’deki trene bilet aldım ve kalabalık yüzünden San Marco Meydanı’na gitmeye cesaret edemedim. Yunanistan Konsolosluğu’nun kulaklarını bir kere daha çınlatarak, San Marco’yu da başka bir İtalya gezisine bıraktım.

 

venedik003

Venedik (Venezia)

 

venedik006

Venedik (Venezia)

 

venedik005

Venedik (Venezia)

 

venedik007

Venedik (Venezia)

Hostele gidip eşyalarımı topladım ve istasyona doğru gitmeye çalıştım. Daha önce de belirttiğim gibi, bu dar sokaklarda ve köprülerde, kalabalığın ortasında, elde yükle hareket etmek çok zor. Uzun lafın kısası; 12.41 trenini kaçırdım… Neyse, biletim yanmadığı için bir saat sonraki treni bekledim ve biraz daha gezinip, fotoğraf çektim.

 

venedik011

Venedik (Venezia)

 

venedik010

Venedik (Venezia)

 

venedik004

Venedik (Venezia)

 

venedik009

Venedik (Venezia)

 

venedik008

Venedik (Venezia)

 

venedik012

Venedik (Venezia)

 

venedik014

Kara kalem Venedik tablosu (Venedik’te bir sokak satıcısından)

 

venedik013

Venezia Santa Lucia tren istasyonu. Soldaki normal tren, sağdaki Frecciargento (hızlı tren)

Evet, artık Vivaldi’nin memleketinden ayrılma vakti geldi… 13.41 trenine binip, saat 15.30 civarında Trieste’de indim. Trieste’yi gezecek hiç vaktim yoktu… Bir marketten alışveriş yaptım, atm’den para çektim ve akşam saat 4-4.30 civarında da Hırvatistan sınırına geçmek için pedallara asıldım. İtalya’daki son saatlerimde de trafik işaretlerinin azizliğine uğrayıp, kendimi otoyolda buldum. Yanımdan geçen ve karşı şeritten gelen araçlar, otoyolda gitmemem için korna çalıp, beni uyarmaya çalışıyorlardı. Otoyolun etrafı kapalı olduğundan, çıkma şansım yoktu. Planım, Muggia’dan Umag’a geçmekti ama öyle bir yola sapmıştım ki tabelalarda Venezia yazıyordu. Venezia demek batı demekti ve doğuya dönme şansımın olup olmadığını bilip bilmeden, sadece bu lanet otoyoldan kurtulmak için, güneşin alnında, yokuş yukarı basabildiğim kadar basıyordum. Arkamdan birkaç tane Türk plakalı tır geçince rahatladım. Bu tırların Slovenya’ya gittiklerini düşünerek umutlandım ve basmaya devam ettim.

Umutlarım tükenmek üzereyken, bir kavşak çıktı karşıma. Tabelalar arasında Rijeka yazısını görünce; tamam dedim, doğru yoldayım! Teyit etmek için, bir sürücüye sorup Rijeka yazan yöne saptım. Otoyolun agresif ve tehlikeli hareketliliğinden çıkıp sakin, yemyeşil ve pırıl pırıl, iki şeritli bir asfalt yolda buldum kendimi. Keyfim yerine gelmişti ama gps kullanmadığımdan, sınıra kaç kilometre olduğunu bilmiyordum. Neyse, biraz daha devam ettim ve bu seyahatte İtalya’da göreceğim son yerleşim yeri olan Pesek kasabasına geldim. Kısa bir süre sonra da Slovenya’da olduğumu gösteren EU tabelalarını görünce, İtalya’dan çıktığımın farkına vardım. Önümde tam 30 kilometre vardı; sakin sakin yola devam ettim ve yaklaşık 1 saat sonra Hırvatistan’a girip, Schengen’i terk ettim.

 

venedik015

Pesek / İtalya

 

venedik016

Slovenya sınırı

 

Croatia

Hırvatistan sınırı (24 gündür, ilk kez bu kadar terledim)

Hava kararmak üzereydi, Hırvatistan sınırındaydım ve tek kelime Hırvatça bilmiyordum. Rijeka yakınlarında bir yerde çadır kurarım düşüncesiyle, körlemesine pedal çevirdim. Yolda, ara ara, üzerinde “camping” yazan, karavan, çadır sembolleri falan olan bir tabela dikkatimi çekti. Yaklaşık on beş kilometre sonra, tabelada yazan yere vardım. Orası meğerse, otel ve karavan park yeriymiş; adamların campingden anladıkları buymuş yani.

Biraz uzun oldu ama burayı anlatmadan bitirmek istemiyorum. Fiyatı uygunsa, otelde kalırım belki diye resepsiyona fiyat sordum. Resepsiyondaki görevli, “six” dedi ve parmaklarıyla altıyı gösterdi. “Gerçekten mi” diye sordum; “yes” dedi. Altı Euro’ya ahırda yatırmazlar adamı… Odayı görmek istediğimi söyledim. Odaya baktım, fena değil; internet, sıcak su falan da var… “Tamam” dedim, “kalıyorum”. Kimliğimi uzattım; parmaklarımla da göstererek, “beş Euro olur mu” diye sordum. Adam, kimliğime bakıp Türk olduğumu öğrenince, çok sevindi ve “tamam” dedi, “beş olsun” dedi. Hırvatistan bu kadar fakir bir ülke olamaz diye içimden geçirdiğim sırada, adam belgelerimi verip, parayı istedi. Ben de adama, çıkardım, beş Euro karşılığı Kuna verdim. Adam, “olmaz, bu eksik” dedi. Hesap makinesiyle içler dışlar çarptım ve adama beş Euro’nun karşılığını gösterdim. Neyse, adamın başta altı Euro dediği, meğerse altmış Euro’ymuş. Dolayısıyla, beşi de elli olarak anlamasına şaşmamak lazım. “Sixty” ile “sixteen” karışabilir, ona tamam ama “six” ile “sixty”yi ve “five” ile fifty”yi de bir zahmet karıştırma di’ mi? Bir yanlışlık olduğu belliydi ama yine de şansımı denemek istedim. Bu arada, şehir dışındaki sıradan bir otelin geceliği 60 Euro ise Split gibi, Dubrovnik gibi turistik yerlerdeki oteller kim bilir nasıldır?

Otelin restoranında pizza yedim ve çadır kuracak yer bulmak için tekrar yola koyuldum. Jurdani kasabasına geldiğimde, bir pansiyonun bahçesine çadırımı kurdum -tabii ki izin alarak- ve bu hareketli güne noktayı koydum.

Tarih: 05.07.2014
Güzergâh: Trieste (İtalya) – Jurdani (Hırvatistan) (Harita için tıklayın)
Mesafe: 80 km

Hırvatistan macerası, bir sonraki bölümde…

İtalya (7. Bölüm)

Altıncı bölümden devam…

Erdinç, Eugene, Marta, Can

Erdinç, Eugene, Marta, Can

Erdinç, Eugene ve Marta ile iki gün boyunca çok keyifli vakit geçirdik. Benim gibi Pink Floyd hayranı olan, aynı zamanda da Floransa’daki Pink Floyd tribute gruplarında gitar çalan Eugene ile bir gece gitarları elimize aldık, bol bol Pink Floyd ve Dire Straits çaldık. Seyahat etmek harika bir şey ama normal hayatımda her gün yaptığım, alışkanlık haline gelmiş bazı şeylerden uzak kaldığımda, canım sıkılabiliyor ve bu uzun seyahatler, ara sıra eziyete dönüşebiliyor. Gitar çalmak, demleme Çaykur çayı içmek ve kedi sevmek bu alışkanlıklardan birkaçı mesela… Eugene ile aramızda yaş farkı olmasına rağmen, aynı enstrumanı çalıyor ve aynı müzikleri seviyor olmamız, güzel bir tesadüftü. Evimden uzakta bir ülkede kendi dilimi konuşmak, gitar çalmak ve demleme çay içmek çok mutlu etti beni. Kedi yoktu; evde bir de kedi olsaydı…

 

Arno Nehri

Arno Nehri

 

Arno Nehri ve Ponte Vecchio

Arno Nehri ve Ponte Vecchio

 

Ponte Vecchio

Ponte Vecchio

 

Ponte Vecchio (Giriş)

Ponte Vecchio (Giriş)

 

Ponte Vecchio

Ponte Vecchio

 

Ponte vecchio

Ponte vecchio

Sanat, estetik, tarih ve Rönesans denildiğinde, akla gelen ilk şehir Floransa’dır. Leonardo da Vinci’nin, Michelangelo’nun, Dante’nin bu şehirde yaşamış olmaları ve bir aydınlanma hareketi olan Rönesans döneminin bu topraklarda filizlenmesi, bu kent hakkında ipuçları veriyordu zaten. Türkiye’deki birçok şehirden daha az nüfusa sahip, gökdelenlerin, alışveriş merkezlerinin, gözü yoran saçmalıkların olmadığı; bozulmamış, küçük ve şirin bir şehir Floransa… İtalya’daki on birinci günümdü ve bugün sadece bu güzel şehirde dolaşmak istedim. Acelesi olmayan ve sanki hep orada yaşayan, bugün olmazsa yarın herhangi bir müzeye gidebilecek durumdaki birisiymişim gibi… Roma’da bir güne birçok kilise, katedral, meydan vs sığdırmıştım ve asıl yaşamak istediğimi tam olarak yaşayamamıştım. Floransa’daki müzeleri, kiliseleri başka bir seyahatime bırakarak, sadece sokakları, caddeleri, meydanları gezmek ve aylaklık yapmak istedim. “Il Panino del Chianti” adında, muhteşem sandviçler yapan ve şarap tadımı da yaptıran çok güzel bir yer buldum. Floransa’ya yolunuz düşerse, buraya uğramanızı öneririm.

Piazza Santa Croce (Santa Croce Meydanı) ve Basilica di Santa Croce (Santa Croce Bazilikası)

Piazza Santa Croce (Santa Croce Meydanı) ve Basilica di Santa Croce (Santa Croce Bazilikası)

 

Piazza di Santa Trinita (Santa Trinita Meydanı)

Piazza di Santa Trinita (Santa Trinita Meydanı)

Bu seyahatimde birçok kilise, katedral, şapel, bazilika vs gezdim, gördüm; hatta bir gece, bir kilisenin bahçesinde çadır bile kurdum. Yüzlerce yıl önce inşa edilmiş bu muhteşem binaların korunması, özellikle de Rönesans dönemine ait, her biri sanat eseri olan yapıların bugüne kadar bozulmadan gelebilmeleri, tarihe saygının ve entellektüel bir vizyonun göstergesi elbette ama bu sanat eseri binaların, binaların üzerindeki heykellerin, ikonik sembollerin, tüm dinlerde olduğu gibi, salt sanat yapmanın dışında, insanlar üzerinde korku yayan, hegemonya kurmaya çalışan bir vazifeleri olduğunu, daha fazla hissettiğimi de söylemek istiyorum. Şehirden uzak, ormanlık yollarda bisikletle seyahat ediyor olmam ve yavaş hareket etmem bana bunu hissettirmiş olabilir. Belediyecilik timsali Ankara’dan Floransa’ya uçakla gelmiş olsaydım, yakından tanıdığım çirkin örnekleriyle kıyaslama yapacağımdan, böyle düşünmeyecektim elbette.

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

 

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

 

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Duomo di Firenze, Floransa Katedrali)

Yirmi günlük Schengen vizemin son dört günüydü ve bu yüzden de Venedik’e, hatta Trieste’ye trenle gitme fikri geldi aklıma. Venedik’e kadar bisikletle gitmek için, erken bir saatte Floransa’dan yola çıkmam ve iki tam gün pedal çevirmem gerekecekti. Bütün zamanım yollarda geçeceğinden, Bolonya’yı ve Venedik’i, ancak akşam karanlığında görebilecektim. Vizemin son gününü Bulgaristan sınırında kullanacağımı da hesaba katacak olursak, İtalya’daki son üç günümü çok iyi değerlendirmem gerekiyordu ve bu iki şehri görmeden de İtalya’dan ayrılmak istemiyordum. İnternetten tren saatlerine baktım ve Bolonya’ya kadar bisikletle gidip, Bolonya’dan Venedik’e, Venedik’ten de Trieste’ye trenle gitmeye karar verdim.

Floransa'daki bisiklet tamircisi

Floransa’daki bisiklet tamircisi

Bisikletimin vites kolları sıkışmıştı ve yağlanmaları gerekiyordu. Floransa’ya geldiğimde, bir bisikletçi bulur, yaptırırım diye düşünmüştüm. Erdinç’in devamlı uğradığı bir bisiklet tamircisi varmış; öğlene doğru oraya gittik. İşlerimizi hallettik, marketten alışveriş yaptık ve eve döndük. Evde hep beraber yemek yedikten sonra, saat 15.30’da arkadaşlarımla vedalaşıp evden ayrıldım.

Lago di Bilancino (Bilancino Gölü)

Lago di Bilancino (Bilancino Gölü)

 

Lago di Bilancino (Bilancino Gölü)

Lago di Bilancino (Bilancino Gölü)

 

Viale Nazionale (Arkada Bilancino Gölü)

Viale Nazionale (Arkada Bilancino Gölü)

Planım, Via Bolognese yolunu kullanarak Bolonya’ya gitmekti. Via Bolognese’yi ararken, kazara başka yollara saptım ve planladığım güzergahtan uzaklaştım. Daha sonra, üniversite hastanesinin önündeki yoldan devam ederek, Trespiano yakınlarından Via Bolognese yoluna çıktım. Montemiletto’daki yokuş için, İtalya’da tırmandığım en dik ikinci yokuş demiştim ya… İşte, en dik olanını da Floransa Trespiano arasında tırmandım. Bu yokuşta da, Siena’da olduğu gibi 22/23 dişlilerini kullanmak zorunda kaldım. Dik yokuşun sonu, Trespiano’ya çıkıyordu; burası da Villa Bolognese üzerindeydi zaten… Trespiano’dan sonra eğim biraz azaldıysa da, genelde hep tırmandım. Bilancino Gölü (Lago di Bilancino) ve Futa (Passo della Futa) geçidinden geçtim; akşam saatleri olduğu için Raticosa geçidini çıkmak istemedim ve Selva köyünde kalmaya karar verdim.

Floransa - Bolonya

Floransa – Bolonya

 

Passo della Futa

Passo della Futa

 

Passo della Futa

Passo della Futa

 

Passo della Futa

Passo della Futa

Çadır kurmak için uygun yer ararken, bir adam, çiftlik evinin arkasındaki alanın müsait olduğunu söyledi. Adama teşekkür ettim ve dediği yere gittim. Çadırımı kurarken, bir de ne göreyim? Çiftlikte çitle ayrılmış bölümdeki inekler toplanmış, meraklı gözlere uzaktan beni izliyorlar… Çok komik bir manzaraydı; fotoğraflarını çekmek istedim ama yanlarına gidince dağıldılar. Gece, bir ara çadırdan çıkıp gezindim; etrafta bir sürü ateş böceği vardı. Evet, Toskana’daki son gecem; yarın Bolonya ve Venedik…

Tarih: 03.07.2014
Güzergâh: Firenze – Selva (Harita için tıklayın)
Mesafe: 55 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

İtalya (6. Bölüm)

Beşinci bölümden devam…

monticiano 001

Campeggio Oasi kamp alanı (Albinia)

Dün akşam yaptığım yama, lastiğe iyice kaynamış ve lastik şimdilik hava kaçırmıyordu. Çadırımı ve çantalarımı topladım, hiç vakit kaybetmeden Grosetto’ya doğru hareket ettim. Yaklaşık bir saat sonra Grosetto’daydım… Grosetto’da fazla oyalanmadım; iki dilim pizza yedim, alışveriş ettim ve Siena’ya gitmek üzere bu şehirden ayrıldım.

Çok sıkıcı, heyecansız bir yolda gidiyordum ve keyifsizdim. Siena’da olmak için pedal çeviriyordum sadece. Siena’ya 42 kilometre kala, aradığım aksiyonun arkamdan beni takip ettiğini fark ettim ve durdum. İçinde iki tane polis olan bir polis arabası, durmam için beni ikaz ediyordu. Polisler, bu yolun otoyol olduğunu ve burada gidemeyeceğimi anlatmaya çalıştılar, haritalarını çıkarıp, gitmem gereken yolu gösterdiler bana. Yolum 30 kilometre uzamıştı ve ilk durak Roccastrada idi. Rocca, İtalyanca “kale” demek ama “il castello” gibi bir kale değil. Daha çok, gözetleme ve haberleşme amacı olan, yüksek kayalıklara kurulmuş kalelere “rocca” deniyor. Bu da tabii ki, tırmanış anlamına geliyor benim için.

monticiano 002

Greosetto – Siena arasındaki sıkıcı otoyol

Otoyol çok sıkıcı olmasına rağmen, hem rüzgâr benden yanaydı hem de iniş vardı. Taş çatlasa, bir buçuk saatte Siena’da olacaktım. Bu yolda ise rüzgâr ters esiyordu, üstelik oldukça da dik yokuşlar vardı. Neyse, polislerin dediği yola saptım ve rüzgâra karşı yaklaşık 10 kilometre gittim. Yol ayrımından sağa sapıp Roccastrada yönüne dönünce, ilk başta kızdığım polislere, içimden teşekkür ettim. Etrafı yemyeşil bir yolda ilerlerken, Orta Çağdan beri tarihi dokularını korumuş, birbirinden güzel Toskana köylerinin içinden geçmek huzur verdi. O polisler olmasaydı, bu muhteşem yoldan asla geçemeyecektim.

dağ köyü

Toskana bölgesinde sık rastladığım dağ köylerinden biri

 

Tuscany

%18!

 

Roccastrada

Roccastrada

 

Roccastrada

Roccastrada

 

Roccastrada

Roccastrada

 

Roccastrada

Roccastrada’dan manzara

 

Monticiano

Monticiano

 

Monticiano

Monticiano

Toskana, coğrafi olarak tepelik ve dağlık bir bölge. Napoli’ye giderken gördüğüm “Monte” ön adlı dağ köylere, bu bölgede de sıkça rastlamak mümkün. Roccastrada’da bir marketten çikolata alıp yola devam ettim. İnişi, çıkışı bol, keskin virajlı, tam istediğim gibi bir yoldu. Roccastrada’da kalabileceğim yerler vardı ama Siena’ya daha yakın olmak istediğimden, burada durmadım ve devam ettim.

Monticiano çıkışındaki park oldukça sakindi; buraya çadır kurabilirim diye düşündüm. Çadır için düzgün bir zemin ararken, parkta örgü ören bir kadın, buranın çadır kurmak için uygun bir yer olmadığını söyledi bana. Daha sonra, kadının abisinin rahip olduğunu öğrenince, Piazzola’dan edindiğim kilise tecrübesini hatırlayarak, kilisede kalıp kalamayacağımı sordum kadına. Bunun üzerine, kiliseye gittik ve kadın beni abisiyle tanıştırdı. Rahip bana kilise bahçesinde bir yerler gösterdi ama, gösterdiği yer pek öyle geceyi geçirebileceğim bir yer değildi. Rahibe ve kadına teşekkür edip, başka bir yer aramak üzere kiliseden ayrıldım. Kiliseden ayrılırken, kadın bana, kurabiye ve muz ikram etti.

Köyde kendime kalacak yer bakarken, kapısında motosiklet ve bisiklet logoları olan bir otel gördüm. Hemen otele girip boş oda olup olmadığını sordum. Otelde yer yokmuş; bunun üzerine, bahçeye çadır kurmak için izin istedim. Rezervasyondaki adam, bahçeyi sabah yedi civarında terk edersem, bana izin verebileceğini söyledi ve oteldeki kablosuz internetle duvarlardaki prizleri kullanmama da izin verdi. Güzel, temiz, güvenli ve de konforlu bir yer bulmuştum.

Tarih: 30.06.2014
Güzergâh: Albinia – Grosetto – Monticiano (Harita için tıklayın)
Mesafe: 110 km

Siena ve Floransa’ya doğru…

Sadece alarmını kullandığım cep telefonumun sesiyle, saat altı buçukta uyandım. Söz verdiğim gibi, hemen toparlandım ve saat yedide otelin bahçesini terk ettim. Güne erken başladığım için, Monticiano için biraz vakit ayırabilirdim. Yüksek rakımlı bir Orta Çağ köyüydü burası. Renkli panjurlu taş binaları, çiçekli balkonları, kedileri, kilisesi, köy kahvesi ve güler yüzlü insanlarıyla, mutluluk veren bir yer.

monticiano 014

Çadır kurduğum otelin bahçesi

 

Monticiano

Monticiano

 

Monticiano

Monticiano

 

Monticiano

Monticiano

Kruvasan ve sallama çay ile köy kahvesinde minik bir kahvaltı yapıp, Siena’ya doğru hareket ettim. Monticiano’dan Siena’ya kadar, genelde iniş vardı ve Toskana’nın güzellikleri içinden motosiklet hızıyla geçerek Siena’ya geldim. Bu yol, yer yer bana Doğu Karadeniz’i, özellikle de Çamlıhemşin civarını anımsattı. Rosia’ya 2,5 kilometre kala, Ponte della Pia köprüsünü görünce, Çamlıhemşin’deki kemer köprüler geldi aklıma.

Ponte della Pia köprüsü

Ponte della Pia köprüsü

 

Ponte della Pia köprüsü üzerinden

Ponte della Pia köprüsü üzerinden

 

Monticiano - Siena arası

Monticiano – Siena arası

Siena şehir merkezini gösteren tabelaları takip ederek, Siena’nın en eski sarnıcı olan, İlahi Komedya’da da adı geçen, meşhur Fontebranda’nın yanına geldim. Eski Siena şehri ve şehri çevreleyen surlara da oldukça yakındı burası. Yirmi iki günden beri yoldaydım ve en dik yokuşlarda bile 22/20 dişli oranından daha yumuşak bir vites kullanmamıştım. Fontebranda’dan Siena’ya çıkmak için, ilk kez rublemin üçüncü dişlisini kullanmak zorunda kaldım.

Fontebranda - Siena

Fontebranda – Siena

 

Fontebranda - Siena

Fontebranda – Siena

 

Siena

Siena

 

Siena

Siena

Bu dik yokuşu çıktıktan sonra, dondurma kokan, dar Siena sokaklarında buldum kendimi. İtalya’da gördüğüm her şehir, istisnasız şaşırttı beni. Beş altı ayda bir şekli değişen, sürreal bir şehirde yaşayıp, Siena gibi yaklaşık bin yıldır tarihi dokusunu koruyabilmiş güzel bir Orta Çağ şehrine gelince, doğal olarak yaşadığımız ortama dair bazı şeyleri sorguluyor insan. Aslında ben de şanssız sayılmazdım; ne de olsa Orta Çağ kavramına yabancı değildim.

Siena Piazza del Campo

Tarihi Siena at yarışlarının (Palio di Siena) yapıldığı Siena Piazza del Campo

 

Siena

Siena

Surlardan geçip, eski şehre girdiğimde; burnuma dondurma, gofret, çikolata ve bilumum şekerleme kokuları geldi. Pasta gibi bir şehir dedim, kendi kendime… İlk gördüğüm dondurmacıya girdim ve birkaç top dondurma aldım. Dondurmayı yedikten sonra, gezmeye kaldığım yerden devam ettim. Siena Katedrali’ne girmek için, bisikletimi bir apartmanın deposuna kilitledim. Katedrale girer girmez ilk uyarıyı aldım; kilisede şapka takılmıyormuş. 1200’lerin ortalarında yapımı tamamlanmış katedralde Michelangelo’nun, Donatello’nun ve Bernini’nin eserlerini, Piccolomini kütüphanesindeki el yazması kitapları, kütüphanenin tavanındaki freskleri görebilirsiniz.

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

 

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

 

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

Siena Katedrali (Duomo di Siena)

 

Bernini (Duomo di Siena)

Bernini (Duomo di Siena)

 

Siena katedralindeki tavan motifleri

Siena katedralindeki tavan motifleri

 

Siena katedralindeki tavan ve duvar motifleri

Siena katedralindeki tavan ve duvar motifleri

 

Siena katedralindeki duvar motifleri

Siena katedralindeki duvar motifleri

 

Piccolomini kütüphanesi

Piccolomini kütüphanesi

Katedralden çıktıktan sonra, şehirde biraz daha gezindim ve Rönesans’ın doğduğu yer olan Floransa’ya gitmek üzere Siena’dan ayrıldım. Trafik işaretlerinin kafamı allak bullak etmesinden dolayı, Floransa yolunu bulmakta biraz zorlandım. Neyse, yine Toskana bölgesinin güzel yollarındaydım ve akşama, sanat kelimesiyle özdeşleşmiş bir Rönesans şehrinde olacaktım.

Siena sokakları

Siena sokakları

 

Siena sokakları

Siena sokakları

 

Siena sokakları

Siena sokakları

 

Siena sokakları

Siena sokakları

 

Siena

Siena

 

Siena

Siena

San Casciano In Val di Pesa dışında önemli bir tırmanışı olmayan, genelde keyifli geçen bir 70 kilometre sonunda, akşam altı civarı Floransa’ya geldim. Şehirde biraz dolaştıktan sonra, yola çıkmadan önce Warmshowers’dan tanıştığım, Floransa Güzel Sanatlar Akademisi’nde heykel okuyan arkadaşım Erdinç’le buluşmak üzere gara gittim. Kısa bir süre sonra Erdinç geldi, buluştuk ve Erdinç’in arkadaşlarıyla kaldığı eve gittik.

San Casciano in Val di Pesa

San Casciano in Val di Pesa

 

Floransa (Firenze)

Floransa (Firenze)

Tarih: 01.07.2014
Güzergâh: Monticiano – Siena – Firenze (Harita için tıklayın)
Mesafe: 106 km
Şehir içi gezinmelerle: 114 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

İtalya (5. Bölüm)

Dördüncü bölümden devam…

Roma’da, Warmshowers sitesinden tanıştığım Luca Lupidi’nin evinde kalacaktım ve sözleştiğimiz saatte evde olmak istiyordum. Saat 10 sularında kamp yerinden ayrılıp, Roma’ya doğru yola koyuldum. Önce Formia’da kruvasan ve çayla küçük bir kahvaltı yaptım, sonra kendime saatte 25 kilometrelik bir ortalama hız limiti koydum ve Terracina’ya kadar hiç durmadım. Terracina’ya geldiğimde, 25’ten daha hızlı bir ortalama görünce, kendimi ödüllendirdim ve bir markette kısa bir mola verdim. Marketin park yerinde bir şeyler atıştırdıktan sonra, hiç vakit kaybetmeden yola devam ettim. Sıkıcı olan bu yolda biraz eğlenebilmek için, kendime küçük hedefler ve ödüller koymaya başladım. Bu hedefler de genelde ortalama hız üzerine oluyordu. İki saat boyunca 25 km/saat hız ortalamasını tutturursam, bir kruvasan ya da birkaç dilim kek yiyecektim. Yirmi beşin üzerine çıkarsam, hem kruvasan yiyecektim hem de farkın dakika cinsinden süresi kadar da dinlenecektim. Tabii ki bu ortalama hızlara tüm duraksamalar da dahildi. Yol sormak, haritaya bakmak, fotoğraf çekmek de işin işine girince, ne kadar hızlı giderseniz gidin, ortalamanız düşüyordu. Yine de 25’in altına düşmedim ve çoğu zaman daha hızlı bile gittiğim oldu.

roma 001

Camping Chalet Azzuro (Scauri – Lazio)

 

roma 002

Terracina yakınları (Lazio)

 

roma 003

Market alışverişi (Terracina – Lazio)

Böyle oyunlar oynaya oynaya, çok geç olmadan 170 kilometreyi devirip, dünyanın en güzel şehirlerinden birine geldim. Ankara’yı da sayacak olursak, gördüğüm beşinci başkentti burası. Napoli için janti değil ama serseri demiştim; Roma içinse, bir imparatorluk başkenti demek yanlış olmaz. Bu arada, yanlış anlaşılmasın; kendimi tarif ederken de serseri kelimesini kullanırım. Napoli’yi çok beğendiğim, belki de bana ait bir şeyler gördüğüm için bu ifadeyi kullanmıştım. Roma ise farklı; heybetli binalar, sütunlar, tarihi heykeller karşılıyor önce sizi ve bir zamanlar buranın büyük bir imparatorluğun başkenti olduğunu, şehre girer girmez hissettiriyor.
Trafiğin akışı, beni kısa bir sürede Piazza di Venezzia’ya (Venedik Meydanı’na) çıkardı. Seyahatimin on sekizinci günüydü ve yola çıktığım günden beri gördüğüm en büyük kalabalık buradaydı. Farklı milletlerden yüzlerce insan, ellerindeki haritalarla bir yerlere koşturuyordu. Venedik Meydanı civarında bisikletle gezinirken, bir yerde “Fontana di Trevi” tabelası gözüme ilişti ve saçma bir hareket yapıp o tabelayı takip ettim. Daracık sokaklarda, turist kafilelerinin arasında, elde bisiklet, kalakalmıştım. Şehirler arası yollarda ortalama hız hesabı yaparken, kalabalığın içinde milim milim ilerlemek çok sıkıcı geldi. Zor olsa da, “Aşk Çeşmesi” olarak bilinen “Fontana di Trevi”ye gidebildim ama, çeşmede tadilat olduğundan fazla bir şey göremedim.
Akşam olmuştu; Luca’yı aramam gerekiyordu… Wifi’ı olan bir pastanede oturdum, bir şeyler yedim ve Luca’yı arayıp evinin adresini öğrendim. Venedik Meydanı’nı referans alarak, Google Maps’in de yardımıyla Luca’nın evini kolayca buldum. Daha önceleri, tanımadığım birçok kişinin ya da ailenin evinde misafir olarak kaldım ama bu durum farklıydı; ilk kez Warmshowers gibi bir siteden tanıştığım bir ailenin evinde kalacaktım.
Nihayet, Luca ve ailesiyle tanıştım. Bana, kalacağım odayı gösterdiler ve Pazartesi gününe kadar da evlerinin müsait olduğunu söylediler. Çok sıcak insanlardı; beraber güzel vakit geçirdik. Cumartesi sabah, Luca’nın küçük oğlu Marco’yla gitar çalıştık; öğrencilerim için hazırladığım ders notlarımı verdim ona. Daha sonra evden çıktım ve akşama kadar Roma’yı gezdim. Piazza di Venezzia, Altare della Patria, Roma Forumu, Colosseo, Piazza del Popolo, Basilica di Santa Maria del Popolo, Piazza San Pietro, Basilica di San Pietro bir güne sığdırabildiklerimden birkaçı… Bisiklet olmasaydı, bu kadar hızlı gezemeyecektim ve bu kadar çok yeri bir günde göremeyecektim.
Tarihi dokusunun yanında, çok eğlenceli, renkli ve de hareketli bir şehir Roma. Meydanlarda, caddelerde resim yapanlar, dans edenler, müzik yapanlar, hediyelik eşya satanlar, turistler, şehrin kendi trafiği… Bitmek bilmeyen bir enerji var burada. Roma, insanların gelir seviyelerinin çok yüksek olduğu bir şehir. G8 üyesi olan İtalya’nın, yani dünyanın GSMH’sı en yüksek sekiz ülkesinden biri olan bu ülkenin, diğer şehirlerinde olduğu gibi bu şehrinde de Türkiye’deki gibi aşırı lüks otomobillere, 4X4’lere fazla rastlamadım. İnsanlar genelde Fiat 500C, Fiat Punto gibi küçük otomobilleri ya da scooter’ları tercih ediyorlar İtalya’da. Cumartesi günü, Roma içinde 35 kilometre bisiklete bindim ve bir tane üst model bir Masserati, az sayıda 4X4, az sayıda da Mercedes ve BMW gördüm. Masserati dışındaki gördüğüm diğer lüks araçların sayıca kat kat fazlasını, Ankara’da Bahçelievler 7. Cadde’de her gün görmek mümkün. Ankara’daki Park Caddesi’ne, İstanbul’daki Bağdat Caddesi’ne, Akaretler’e ya da Bebek, Emirgan civarına hiç girmiyorum bile. İtalyanlar, bu muhitlerdeki araçları görseler, kendi G8 üyeliklerini sorgulayabilirler belki.

Tarih: 27.06.2014
Güzergâh: Scauri – Roma (Harita için tıklayın)
Mesafe: 170 km
Şehir içi gezinmelerle beraber: 180 km

28.06.2014
Roma fotoğrafları…

roma 006

Piazza D’ara Coeli’den Campidoglio(Capitol) Tepesi, Cordonata(sağdaki merdivenler) ve solda, Santa Maria in Aracoeli Bazilikasına çıkan merdivenler.

 

roma 013

Altare della Patria (Vittorio Emanuele II Abidesi)

 

roma3

Capitol Tepesi’ne çıkan merdivenlerdeki (Cordonata) heykeller.

 

roma 011

Santa Maria di Lore

 

roma 008

Altare della Patria

 

roma 014

Altare della Patria’dan Santa Maria di Lore

 

roma 015

Altare della Patria’daki kaçmayan martılar.

 

roma 017

Santa Maria di Lore

 

roma 018

Santa Maria di Lore

 

roma 019

Mercati di Traiano (Trajan Market, Trajan Pazarları)

 

roma 020

Mercati di Traiano (Trajan Market, Trajan Pazarları)

 

roma 021

Mercati di Traiano (Trajan Market, Trajan Pazarları)

 

roma 022

Colosseo (Anfiteatro Flavio) ya da Kolezyum

 

roma 023

Arco di Costantino

 

roma 024

Colosseo (Anfiteatro Flavio) ya da Kolezyum

 

roma 025

Colosseo (Anfiteatro Flavio) ya da Kolezyum

 

roma 026

Tiber (Tevere) Nehrinde bir köprü

 

roma 027

Castel Sant’ Angelo (Kutsal Melek) Kalesi ve Tiber Nehri

 

roma 028

Tiber(Tevere) Nehri’nde bir köprü

 

roma 029

Tiber(Tevere) Nehri’nde bir köprü

 

roma 030

Via della Conciliazione’den Basilica di San Pietro (Aziz Petrus Bazilikası)

 

roma 031

Sütunlar, Piazza San Pietro

 

roma 032

San Peter (Aziz Peter) heykeli, Basilica di San Pietro

 

roma 033

Basilica di San Pietro

 

roma 034

Sütunlar, Piazza San Pietro

 

roma 035

Sütunlar, Piazza San Pietro

 

roma 036

Piazza San Pietro

 

roma 007

Michelangelo sergisi

 

roma 037

Chiesa di San Carlo al Corso

 

roma 039

Piazza del Popolo

 

roma 041

Basilica Di Santa Maria Del Popolo

 

roma 043

Basilica Di Santa Maria Del Popolo

 

roma 044

Basilica Di Santa Maria Del Popolo

 

roma 040

Sokak performansları (Piazza del Popolo)

 

roma 045

Sokak performansları

 

roma 047

Sokak performansları

 

roma 046

Sokak performansları

 

roma 052

Sokak performansları (Arkada görünen yer, Roma Forumu)

 

roma 016

Sokak performansları

 

roma 048

Düğün arabası (Cordonata)

Akşam eve döndüğümde, Marco’ya verdiğim ödevleri kontrol ettim ve sonra hep beraber yemeğe gittik. İçinde çadırların olduğu, kalabalık, festival ortamı gibi bir yere geldik. Ne festivali diye merak ederken; çadırlara, ağaçlara asılmış Che Guevara posterlerini, orak çekiç amblemlerini görünce, kendimi şanslı hissettim. “İtalya Sol bilmem ne” Federasyonu diye bir derneğin yemeğiymiş. Evden çıkarken bir restorana falan gittiğimizi düşünmüştüm; böyle bir ortamı hiç beklemiyordum. Restorandan, pizzadan ve spagettiden ziyade, benim de görmek istediklerim böyle şeylerdi zaten. Çok keyifli, samimi, güzel bir ortam vardı. Oradaki birçok kişiyle tanıştım, uzun uzun sohbet ettik, yedik, içtik, güldük, eğlendik…

Luca, Pazartesi gününe kadar kalabileceğimi söylemişti bana ama vize sorunum olduğundan, 29 Haziran Pazar günü yola devam etmeye karar verdim.

roma 004

Evdeki meraklı kediler

 

roma 005

Bir de bu açıdan:)

 

roma 049

Lupidi ailesine, beni misafir ettikleri için teşekkür ediyorum. (Grazie per avermi ospitato)

Bu habere Marco biraz üzülmüştü… Arkadaşlarıyla akşam prova yapacaklarmış ve benim de yanında olmamı istiyordu. Üzülerek Marco’nun bu güzel davetine katılamadım ve Pazar sabahı Luca’yla beraber evden ayrıldım. Silvestri Caddesi’ne geldikten sonra, Luca’yla vedalaştık ve Via Aurelia üzerinden Orbetello’ya gitmek üzere yola devam ettim.

Hafta sonları, şehirler arası yolların çok kalabalık olduğu dikkatimi çekti. Kışları nasıl bilmiyorum ama yaz ayları genelde böyleymiş. İtalya’da lüks otomobile çok rastlamasam da karavan kullanımının oldukça yaygın olduğunu gördüm. İnsanlar tatil günlerinde, karavanlarıyla deniz kenarlarındaki kamp alanlarına akın ediyorlar ve bu yüzden de trafik oldukça kalabalık oluyor. Sabah Roma’da yollar sakinken, Via Aurelio’nun trafiği gözümü korkuttu. Bu arada, nasıl olduysa Via Aurelio’ya ters yönden girmiştim ve yola devam edebilmem için de ne yapıp edip karşı şeride geçmem gerekiyordu. Bu yola ters girmemin sebebi, beni yönlendirecek bir trafik işaretinin olmamasıydı. İtalya’da trafik işaretleri biraz sorunlu; ya hiç yok ya eksik ya da üzerindeki bilgiler yanlış. Otoyol dışındakiler genelde böyle ve doğru olan işaretler de sizi otoyola yönlendiriyor. Tüm ülkelerde olduğu gibi, otoyollara bisikletin girmesi de yasak… Neyse, ters yöndeydim, yol yokuş aşağıydı, trafik çok kalabalıktı ve araçlar hızlı gidiyordu. Göbek ya da tali yol vardır düşüncesiyle, bir müddet, ağır ağır bu şekilde devam ettim. Daha sonra, yoldan geçen bir bisikletçiye sordum ve onun tavsiyesine uyarak; karşıma çıkan ilk yoncaya ters girip, sola döndüm.  Zor olsa da, ancak bu şekilde karşı şeride geçebildim.

 

roma054

Santa Marinella plajı (Roma – Albinia arası)

 

roma053

Kalabalık akşam trafiği (Karşı şerittekiler deniz tarafından geliyorlar)

Bu aksiyonun dışında başka da bir şey olmadı. Kıyıdan gittiğim için yol geneli düz sayılırdı ve yine hızlı sayılabilecek bir yolculuk oldu. 157 kilometre yol yaptım ve Lazio bölgesinden çıkarak Toskana bölgesine girdim. Orbetello’nun 10 kilometre ilerisinde, Albinia’daki Campeggio Oasi kamp alanına çadırımı kurdum. Grosetto’ya çok rahat giderdim ama Makedonya’da tamir ettiğim arka lastiğin yaması açıldı ve yolda sık sık durup, lastiğe hava basmak zorunda kaldım. Çadırımı kurduktan sonra, arka lastiği tekrar yamadım. Bu arada, burada yağmur yağmıyor ama Albinia’dan kolaylıkla görebildiğim kuzey yönünde çakan şimşekler, yarın için beni düşündürüyor.

Tarih: 29.06.2014
Güzergâh: Roma – Albinia(Harita için tıklayın)
Mesafe: 157 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın

 

 

İtalya (4. Bölüm)

Üçüncü bölümden devam…

İtalya’daki beşinci günümün sabahında, Napoli’ye gitmek üzere Pompei’den ayrıldım. Pompei’den Napoli’ye kadar olan 23 kilometrelik yol çok rahatsız etti beni. Yolun büyük bir kısmı taş ve Arnavut kaldırımı, taşların olmadığı yerler ise bozuk asfalt… Yol çok kötü olduğundan, akortlar bozulmasın diye yavaş gitmek zorunda kaldım. Yavaş gidince süre uzadı ve havanın da ısınmasıyla inanılmaz eziyetli bir yolculuk oldu. Napoli’nin girişinde başlayan tramvay yolunda, rayların arasının asfalt olduğunu fark ettim ve taş yoldan gitmemek için, zaman zaman arkamdan tramvay gelmesine rağmen, şehir merkezine kadar bu yolu kullandım.

Neyse, artık Napoli’deydim; Barletta tren istasyonundaki memuru dinlemeyip, buraya kadar bisikletle geldim ve taş yol, bozuk asfalt vs hiçbir şey keyfimi bozamazdı. Napoli inanılmaz güzel bir şehir; farklı bir ruhu ve dokusu var. Kelimelerle nasıl anlatacağımı bilemiyorum; janti değil, oldukça serseri, underground bir yer burası. Bulvarlarında, caddelerinde, sokaklarında epey bi’ gezindim. “Castel Nuova”, “Galleria Umberto”, “Basilica Reale Pontificia di San Francesco di Paula” inanılmaz mimari yapılar.

Napoli fotoğrafları…

napoli001city

Napoli’den Vezüv Yanardağı

napoli016city

Napoli

napoli004city

Napoli

napoli005galleria-umberto

Galleria Umberto (Napoli)

napoli006galleria-umberto

Galleria Umberto (Napoli)

napoli007galleria-umberto

Galleria Umberto (Napoli)

napoli013galleria-umberto

Galleria Umberto (Napoli)

napoli002-castel-nuovo

Castel nuovo (Napoli)

napoli003castel-nuovo

Castel nuovo (Napoli)

napoli014castel-nuovo

Castel nuovo (Napoli)

napoli015castel-nuovo

Castel nuovo (Napoli)

napoli008stazione-di-napoli-mergellina

Stazione di Napoli Mergellina (Napoli)

napoli009basilica-reale-pontificia-di-san-francesco-di-paula

Basilica Reale Pontificia di San Francesco di Paula

27 Haziran Cuma akşamı Roma’da olmam gerekiyordu; Warmshowers sitesinden tanıştığım bir ailenin evinde kalacaktım. Bu yüzden de öğleden sonra Napoli’den ayrıldım. Pozzuoli, Castel Volturno ve Mondragone’den geçerek, akşam dokuz civarı, Scauri’de bir kamp alanına çadırımı kurdum.

napoli012

Napoli çıkışındaki tüneldeki bisiklet yolu. Hayatımda ilk kez, bir tünelden geçerken tedirgin olmadım.

napoli010castel-dellovo

Castel dell’ovo (Napoli)

napoli011canale-vico-patri

Canale Vico Patri (Campania)

Napoli’den sonra yaklaşık yirmi kilometre daha taş yoldan gittim ve o yirmi kilometre, sabahki eziyetin üzerine adeta tuz biber ekti. Napoli’de gezdiğim sırada dinlendirdiğim şişlikler ve yaralar, yoğun titreşimle tekrar kendilerini hatırlattılar. Düzgün asfalta çıktığımda, mutluluktan uçuyordum neredeyse…

Castel Volturno ve Mondragone civarında, yol üzerinde çok fazla Afrikalı ve Hintli vardı. Yol kenarlarında, ceplerde sık sık karşılaştığım Afrikalı hayat kadınlarının, yayan ya da bisikletle dolanan fedailerinden biraz tedirgin olmuştum. Bu insanlar, Afrika’dan Sicilya’ya teknelerle kaçan, sonra da sığınmacı olarak İtalya’ya yayılan Afrikalılar’dı. İtalya hükümeti, Afrikalılar’ın sığınmacı olarak ülkelerinde yaşamalarına izin veriyor ama resmi olarak çalışmalarına izin vermiyormuş. Bu yüzden de ya tarlalarda çalışıyorlar, ya hediyelik eşya satıyorlar ya da şehirler arası yollarda kendilerine müşteri buluyorlar.

Napoli ile Roma arasındaki yolun geneli düz ve sıkıcıydı; bu yüzden de bazen, yolda gördüğüm bisikletçilerle yarışıp, seyahatime heyecan katıyordum. “Lago di Patria” diye bir gölün fotoğrafını çektiğim sırada, yanımdan geçen veteran bir bisikletçiye, Castel Volturno’ya nereden gidileceğini sordum. Adam, hızlıca tarif etti ve antrenmanına devam etti. Ben de orada bir müddet oyalandıktan sonra adamın tarif ettiği yoldan devam ettim. Çok uzaklardan o adamı tekrar gördüm ve “acaba ona yetişebilir miyim, acaba onu geçebilir miyim, acaba hızı nedir, aramızdaki mesafe kapanır mı” gibi sorular dolaşmaya başladı kafamın içinde. Sonra, sıkı bir depar attım ve yaklaşık on dakika sonra adama iyice yaklaştım. Kameramı ayarladım, adamı geçmeye karar verdiğimde de bastım deklanşöre (Dakika 1.27). Arkamdaki yükle adamı geçince, adam sinirlendi ve peşimden gelmeye başladı. Ben önde, adam arkada, iki boy farkla bir süre devam ettik. O hızla, önüme çıkan kavşakta durmayıp kırmızıda geçerek, adamla arayı daha da açarım diye niyetlendim ama aynı çakallığı o da yaptı ve kısa bir süre sonra sağrımda belirdi. Sonunda beni geçti… Bu sefer de ben hırslandım ve enerji depolarımdaki tükenmekte olan son kaloriyi de yakarak, adamı yine geçtim. Bırakmaya niyetim yoktu ama o kadar yükle daha fazla yarışamayacağım da ortadaydı. Sonra, adam beni yine geçti… Baktım ara yavaş yavaş açılıyor, hemen büfe gibi bir yere girdim, tatlı bir şeyler yedim ve yarışa son verdim.

Bu eğlenceli yarıştan sonra, başka da ilgi çeken bir şey olmadı. Mondragone’den çıkana kadar ayağımı yere bile değdirmedim. Mondragone’den sonra ortam biraz daha güven verdi ve Campania ile Lazio bölgelerinin sınırını çizen Garigliano nehrinden yaklaşık 5 kilometre uzaktaki “Camping Chalet Azzuro”ya çadırımı kurdum.

Güzergâh: Pompei – Napoli – Scauri (Harita için tıklayın) 
Mesafe: 130 km
Gezinin devamını okumak için tıklayın