2016 seyahati 1. Bölüm (Ankara-Batum)

 

Nihayet, bu seneki seyahatimi de yazma fırsatı bulabildim. Şu anda dünyanın en güzel yerinde, Fırtına Deresi’ni besleyen kollardan birinin şırıl şırıl aktığı, İdris Duman’ın oteli Doğa Otel’in huzurlu ortamında bilgisayarımı açtım ve yazmaya başladım. İdris Duman kimdir diye soracak olursanız; Özcan Alper’in ilk ve en meşhur filmi Sonbahar’da da oynamış, Çamlıhemşin’in bilindik, bilge bir dedesi diyebilirim kısaca. Doğa Otel’in projesini çizen ve bu güzel oteli yapan kişi de kendisidir aynı zamanda.

Evet, yavaş yavaş bu seneki seyahatimi anlatmaya başlayayım. 1 sene öncesinden güzel bir Asya planı yapıp, güzergâhımı belirlemiştim. Haziran’ın 15’i gibi yola çıkacaktım ve planımı uygulayacaktım. Lakin, Haziran ayı geldiğinde bazı aksaklıklar oldu ve planladığım tarihte yola çıkamadım. Kendi işlerimdi, vize sorunlarıydı, darbeydi vs derken ancak 24 Temmuz sabahı seyahatime başladım. Yaptığım plana göre Çankırı ve Kastamonu üzerinden Sinop’un Gerze ilçesine, oradan da Karadeniz kıyısını takip ederek şu an bu yazıyı yazdığım yere, Çamlıhemşin’e gelecektim. 24 Temmuz sabahı Ankara’dan yola çıktım ve 134 kilometre yol yaparak Çankırı İl Özel İdaresi Misafirhanesi’ne geldim. Misafirhane çok ucuz, temiz ve konforlu olmasına rağmen sadece erkeklerin kaldığı bir yerdi; belirtmek istedim. Kız arkadaşınızla falan gidecek olursanız kalamazsınız, haberiniz olsun. Ankara Çankırı arasını her sene yaptığımdan ve bu güzergahı “Ankara Çankırı Seyahati” adlı yazımda anlattığımdan, yol ile ilgili fazla detaya girmeyeceğim.

Gümerdiğin yakınları

Hava çok sıcaktı… Hatta o kadar sıcaktı ki asfalt erimiş, lastiklere yapışıyordu. Yüklü bir bisikletle, bu yapışkan asfaltta yokuşları çıkmak, özellikle de Şabanözü Eldivan arasındaki yokuşu çıkmak çok zor oldu. Bir de mıcır olayı var… Sene olmuş 2016, mıcır nedir arkadaş ya? Bu çağda erimiş asfalt ve mıcır görmek çok ayıp! Bu mıcır denen şeyin ne kadar tehlikeli olduğunu defalarca gördük. Arabalar kaydı, trafik kazaları oldu, insanlar öldüler bu ilkellik yüzünden. Bu çirkinlikleri hala neden görüyoruz bu çağda, aklım almıyor!

Bir ara, sıcağın en kuvvetli olduğu saatlerde, Gümerdiğin köyünden hemen önce, köylülerin meyve sebze sattıkları tezgahlarını gördüm ve hemen yanlarına gittim. Önce, tezgahların yanındaki çeşmeden suluklarımı doldurdum, sonra da bana kiraz ikram eden pazarcı kadının kirazlarından yedim. Daha sonra, komposto satan bir kadından da bir kavanoz komposto alıp suluğuma boşalttım. O sıcakta rüya gibi bir şeydi o erik kompostosu. Eldivan yokuşunu çıkana kadar, çeşmelerden su doldurup içtim o kompostoyu ve şeker ihtiyacımı bu şekilde karşılamış oldum.

Ertesi gün Çankırı’dan Kastamonu’ya gittim. Bu yolu daha evvel yapmamıştım. O gün ilki 1420 metre olan İndağı Geçidi’nden, diğeri de 1850 metre olan Ilgaz Dağı Geçidi’nden geçtim ve toplamda 115 kilometre yol yaptım, 1900 metre de tırmandım. Korgun’u geçtikten sonra, bir çeşmeye suluğumu doldurmak için yöneldiğimde, daha sonra isminin Hayati olduğunu öğrendiğim bir adam, kahvaltı yapıp yapmadığımı sordu bana. Cevabı tam veremeden, “senin iyi beslenmen lazım, kahvaltını yap öyle git” dedi.

Hayati abiyle kahvaltı

Çay ve sahanda yumurtanın yanında, kendi bahçesinden topladığı biberlerle, domateslerle, Ege’den getirttiği zeytinlerle muhteşem bir kahvaltı hazırladı Hayati abi. Kahvaltıyı yaparken uzun uzun sohbet ettik kendisiyle.

 

Çankırı Kastamonu yolunun da kalitesi çok kötüydü ve bu yolda da erimiş asfaltla mıcır vardı. Ilgaz Dağı Geçidi’nde, rakım tabelası önünde kendi fotoğrafımı çekmeye çalışırken, bacaklarımın yandığını hissettim. İlk önce anlam veremedim, sonra tabelanın yanına gidice ısırgan gibi bir bitkinin canımı yaktığını fark ettim. Isırgandan farklı bir bitkiydi galiba; ertesi sabaha kadar bacağımın yanması geçmedi çünkü.

Hem sol dizim ağrıdığından hem de şehri çok beğendiğimden iki gece Kastamonu’da kaldım; banduma, ekşili pilav, eğşi gibi Kastamonu yöresel lezzetlerinin tadına baktım, şehri gezdim, bol bol fotoğraf çektim. Bu arada, Dönerci Nail’de döner yedim. Döneri gerçekten de çok lezzetliydi. Kastamonu; Bursa, Edirne ve Trabzon gibi geçmişi çok eskilere dayanan bir şehir. Bu yüzden Kastamonu’da da eski evler, konaklar, tarihi binalar, türbeler, camiler çokça var. Muhakkak gezilmesi, görülmesi gereken bir şehir burası. Yalnız, rahatsız olduğum bir konudan da bahsetmek istiyorum. Birçok tarihi, güzel binanın yanı sıra, çok çirkin binalar da var Kastamonu’da. Önümüzde güzel örnekleri varken neden çirkin binalar yapılıyor; anlayabilmiş değilim.

 

Seyahatimin dördüncü günü Kastamonu’dan yola çıktım. Önce Taşköprü’ye gittim. Taşköprü’de bir şeyler atıştırdıktan sonra yola devam ettim. Keyifsiz bir yoldu; yerleşim yeri yok denecek kadar azdı.

Taşköprü

 

Kastamonu Boyabat arası

Koçak köyü yakınlarından geçerken, köyde kısa bir ihtiyaç molası verdim. Bu arada, köyün imamı Halil Teke’yle tanıştım. Kendisi, ikindi namazını kıldırmak üzereydi; namazdan sonra benimle çay içip sohbet etmek istediğini söyledi. Hoca namazı kıldırırken, ben de cami bahçesinin fotoğraflarını çektim. Namazdan sonra da hocanın evine gittik, semaver çayı içtik, muhabbet ettik. Halil hoca çiçeklere çok meraklıymış. Caminin ve evinin bahçesini çok güzel çiçeklerle donatmış. Daha sonra bana, Boyabat yakınlarındaki Maruf köyüne gitmemi önerdi, orada kalacak yer bulabileceğimi söyledi.

Halil hocanın çiçekleri

Halil hoca ile beraber

Halil hocanın dediğini yaptım ve Maruf köyüne gittim. Çadır kuracak uygun bir yer ararken Maruf köyü camisinin imamıyla tanıştım. Hoca, caminin üst katında kalabileceğimi söyledi. Eşyalarımı camiye koyduktan sonra, önce imamla beraber yemek yedik, daha sonra da imam, imamın oğulları ve arkadaşlarıyla caminin bahçesinde çay içtik, sohbet ettik. Beni misafir ettikleri için kendilerine bir de buradan teşekkür etmek istiyorum.

İnsanın ayak izleri (Taşköprü Boyabat arası)

Maruf Köyü Camii

Sabah hazırlanıp Gerze’ye doğru yola çıktım. Önümde, denizden yüksekliği 1162 metre olan Dıranas Geçidi vardı. Bulunduğum rakımdan, yaklaşık 800 metre tırmanacaktım. Dıranas Tüneli’ne kadar yavaş, tünelden geçtikten sonra da hızlı bir şekilde Sinop Gerze yol ayrımına kadar geldim. Gerze’ye kadar olan iki tane dik yokuşu da çıkıp, Gerze’de yemek molası verdim.

Dıranas Geçidi (1110 / 1162m)

Moladan sonra Samsun’a doğru hareket ettim. Yol çok düzgün olmasına rağmen, yolda görülecek hiçbir şey yoktu. Bu yüzden de fazla durmadan, yaklaşık 30 km/saat hıza yakın bir ortalama hızla Samsun’a vardım. Yoldayken, ailesinin yanında Samsun’da olan yakın arkadaşım Necip’le de telefonda konuşuyorduk. Onlarda kalacaktım ve geç kalmak istemiyordum. Bu yüzden de biraz hızlı gitmek zorunda kaldım.

Bafra Köprüsü

Samsun hakkında çok olumlu şeyler söyleyemeyeceğim. Bir kere, toplu taşıma araçlarını kullananlar, yolda çok tehlikeli gidiyorlar. Yola bakmak diye bir şey yok… Beni ezseler, umurlarında olmayacağımı çok iyi biliyorum. İkincisi, şehrin uzaktan görüntüsünün her sene daha da çirkinleştiğini fark ettim. Gri gri gökdelenler, çirkin binalar… Şehre bisiklet yolu yapılmış; tamam, güzel ama acaba bu yol bisiklete binenler için uygun mu? Bisiklet yolu, kasis ve engebelerle dolu; tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de insan kalabalığı ve ara sıra da motosikletle gidenler var bu yolda. Yüksek sesli müzik çalan faytoncular var bir de… Bu şekilde faytona binmenin nostaljik bir tarafı da yok. Maksat, atlara ve çevrede çayını içen, muhabbet etmeye çalışan insanlara eziyet olsun. Bu kadar şikayet ettim, hiç mi hoşuma giden bir şey ya da bir yer olmadı Samsun’da? Var tabii… Atakum’u çok beğendim. Eğlenceli ve renkli bir yer… 100. Yıl Bulvarı’yla sahil arasında kalan ara sokaklar, bu sokaklardaki çaycılar, börekçiler, çarşılar çok hoşuma gitti. Henüz tam anlamıyla bozulmamış, şehrin eski dokusunu yansıtan yerleri çok güzel Samsun’un.

Necipler’in evinden (100. Yıl Bulvarı)

31 Temmuz günü, saat 15.30’da Samsun’dan ayrıldım. Tempolu bir sürüşle Ordu’nun Bolaman ilçesine geldim. 2013 senesinde, arka bahçesine çadır kurduğum Egemen Köfte’yi buldum ve yine buraya çadır kurdum. Tabii, gelmişken Talip ustanın köftesinden de yedim. İşin sırrının, kullanılan iç yağında olduğunu söyleyen Talip ustanın köftesi güzel. Denemenizi öneririm. Bolaman’da Fiskobirlik’in karşısı…

Egemen Köfte’nin harika bahçesi

Ertesi gün, Nefise Akçelik Tüneli’nden geçmek yerine Perşembe üzerinden Ordu’ya gittim. Yason Burnu’ndaki Yason Kır Kafe’de oturdum, Perşembe’de Aşiyan Kafe’nin meşhur tostundan ve turşu kavurmasından yedim.

Daha sonra da Ordu’ya gittim. Ordu’nun girişindeki Bulvar Kafe’de, kafenin sahibi Erim’in, tur yapan bisikletçilere ücretsiz yemek verdiğini öğrendim Warmshowers’da evinde kalacağım arkadaşımdan. 2013 senesinde yaptığım Karadeniz seyahatimde de Ordu’da düşünceli, nazik insanlarla karşılaşmıştım. Erim’in inceliği herkese örnek olmalı…

Ordu’da iki gece  kaldıktan sonra Trabzon’a, daha sonra da Çamlıhemşin’e geçtim. Ardeşen Çamlıhemşin yol ayrımından Çamlıhemşin’e gelene kadar gördüklerim çok sinirlendirdi beni. Eskiden ahşap olan birçok ev yıkılmış, yerine betonarme ve çirkin versiyonları inşa edilmiş. Yol üzerinde sık sık gördüğüm iş makineleri, kırılmış kayalar, oyulmuş tepeler de cabası! Bir gün sonra Ayder’e gittiğimde ise daha da öfkelendim. Ayder’e 1999 senesinde ilk gittiğimde, gördüğüm manzara ve doğallık büyülemişti beni. Şimdi ise, dışında asansörü olan betonarme otel bile gördüm. Paralı Araplar’ı kaçırmamak, onlara konfor sağlamak için her türlü çirkinlik yapılmış Ayder’de. Yerel kültür yok olmuş, fiyatlar yükselmiş, araç trafiği, korna sesleri, gürültü, kalabalık almış başını gitmiş. Örneğin; Pazar’da kilosu 15 TL olan muhlamalık peynirin fiyatı Ayder’de 25 TL. Eskiden, kapılarının önünde torunlarına çorap ören yerel kıyafetli teyzelerin yerel görüntüleri, şimdi ticari birer reklam panosu haline gelmiş. Temel fıkralarına gönderme olması maksadıyla, sırf komiklik olsun diye içinde “Laz” hecesi geçen samimiyetsiz dükkan tabelaları bile vardı Ayder’de. Önceleri, Hemşinliler Laz olmadıklarını, kültürlerinin ve dillerinin Lazlar’dan farklı olduklarını söylerlerdi. Aynı şekilde, Lazlar da Hemşinliler’den farklı olduklarını söylerlerdi. Yani Hemşin yaylalarında Hemşinliler’i, Ardeşen’de, Pazar’da da Lazlar’ı görürdüm doksanlarda ve iki binlerin başında. Bu sefer, her şey birbirine karışmış ve postmodern bir hal almış. Evet, belki insanlar daha çok para kazanıyorlar ama rafinelik kalmamış. Çok daha kötüsü var; Yeşil Yol Projesi denen iğrenç şey hayata geçirilmeye çalışılıyor. Eğer bu saçma proje gerçekleşirse, diğer yaylaların da akıbetleri Ayder gibi olacaktır ve Doğu Karadeniz’in sonu gelecektir!

07.08.2016 tarihinde Çamlıhemşin’den İdris dedenin yanından ayrıldım, Yeşil Vadi’de muhlamamı yedim, akşam 18.00 gibi de Batum’da Puşkin Caddesi’ndeki Retro Hostele yerleştim. Eskiden hostellerin rahat ve güvenli olmadığını düşündüğümden, hostellerde kalmazdım. Aslında, farklı kültürlerden ve kafa dengi güzel insanlarla tanışmanın en uygun yerlerinden biri de hostellerdir. Son üç yıldır, büyük şehirlere geldiğimde, özellikle hostellerde kalıyorum. Retro Hostel’de, tesadüfen birçok İranlı’yla karşılaştım. Onlara İran’a gideceğimi söyleyince çok sevindiler ve İran’a geldiğimde kendilerini aramamı söylediler, beni evlerine davet ettiler. Pazar yakınlarında, dışarıda satılan fıçı biralardan içtik. Taroof kavramıyla ilk kez burada tanıştım. Ne kadar ısrar etsem de içtiğim biranın parasını İranlılar ödedi.

Batum’a kadarki seyahatim biraz konforlu geçti. Batum’dan sonra, 2025 metre rakımda bulunan Goderdzi Geçidi’ni tırmanıp, Akhaltsikhe ya da Türkçe ismiyle Ahıska şehrine gidip, oradan da Ermenistan’a geçeceğim. Akhaltsikhe yolunun çok bozuk olduğunu okudum. Bakalım bisikletim bu yoldan sağ çıkabilecek mi? Şimdilik Batum’dan sevgiler.

Seyahat günlüğü:

  1. Gün: Ankara-Çankırı:
    Toplam mesafe: 134 km
    Tırmanış: 1450 m
  2. Gün: Çankırı-Kastamonu:
    Toplam mesafe: 115 km
    Tırmanış: 1900 m
  3. Gün: Kastamonu-Maruf köyü:
    Toplam mesafe: 115 km
    Tırmanış: 885 m
  4. Gün: Maruf köyü-Samsun:
    Toplam mesafe: 194 km
    Tırmanı: 1425 m
  5. Gün: Samsun-Bolaman:
    Toplam mesafe: 119 km
    Tırmanış: 145 m
  6. Gün: Bolaman-Ordu:
    Toplam mesafe:55,6 km
    Tırmanış: 485 m
  7. Ordu-Boztepe-Ordu
    Toplam mesafe: 25 km
    Tırmanış: 525 m
  8. Gün: Ordu-Trabzon:
    Toplam mesafe: 187 km
    Tırmanış: 700 m
  9. Gün: Trabzon-Çamlıhemşin (Ortan köyü):
    Toplam mesafe: 152 km
    Tırmanış: 675 m
  10. Gün: Ortan-Ayder-Çinciva (Gidiş-Dönüş)
    Toplam mesafe: 52 km
    Tırmanış: 1155 m
  11. Gün: Çamlıhemşin (Ortan)-Batum:
    Toplam mesafe: 115 km
    Tırmanış:150 m
    İniş: 550 mAnkara-Batum toplam mesafe: 1263 km
    Ankara-Batum toplam tırmanış: 9495 m
Reklamlar

Ankara Konya 14.08.2014

DSC06498r

 

Balkanlar, İtalya, Adriyatik ve Dalmaçya kıyılarında yaptığım 4057 kilometrelik seyahatin akabinde, 43 günde kazandığım tempoyu bir anda düşürmemek amacıyla, fırsat buldukça uzun mesafe gezileri yapmayı planlıyordum. 14 Ağustos sabahı, saat 07.25’te Gençlik Caddesi’nden yola çıktım ve önce Akdeniz Caddesi’ne, devamında da Eskişehir yolundaki yoncadan dönerek Konya yoluna saptım.

1Hava çok sıcaktı; Konya’ya devam edip etmeme konusunda kararsızdım. 75-80 km gider, bir yerde bir şeyler yer, geri dönerim diye düşünüyordum. 81. kilometrede, Kulu yakınlarındaki TŞOF Tesisleri’nde mola verdim. Bu arada, ortalama hızım da fena sayılmazdı… 2Başlangıçtaki, İncek – Gölbaşı yol ayrımının olduğu yere kadarki yaklaşık 10 kilometrelik yokuş hızımı kesse de, saatte 32 kilometrelik bir ortalama hızı koruyarak, TŞOF Tesisleri’ne vardım. Ayran-soda karışımı içtim, protein ihtiyacımı karşılasın diye de üç adet haşlanmış yumurta yedim… Biraz dinlendikten sonra tekrar yola koyuldum.

160. kilometrede, Cihanbeyli girişinde arka lastiğim patladı. 3Yürüyerek şehir merkezine gittim, uygun bir yer bulup, patlayan lastiğe yama yaptım. Yama iyi yapışsın diye lastiğe hemen hava basmadım; beklerken de bir lokantada kuzu şiş yedim.

Lastiğin patlaması hızımı kesmiş, keyfimi kaçırmıştı. Cihanbeyli’den çıktıktan 20 kilometre sonra, yamadığım yer açılmış ve arka lastiğim yine inmişti. Bir benzin istasyonuna girdim, lastiği tekrar yamadım ve yola devam ettim. Başka bir sıkıntı yaşamadan, akşam 19.30 civarı Konya’ya vardım.

Lastiği tamir ettiğim benzin istasyonundan 4sonra, yaklaşık 60 kilometre boyunca, Konya yönünde benzin istasyonu yoktu. Mataramdaki su bitmişti, çok susamıştım ve de yorulmaya başlamıştım. Konya’ya 26 kilometre kala, karşı şeritte bir Opet buldum ve refüjden karşıya geçtim. Sıvı, mineral, şeker ihtiyaçlarımı karşıladıktan kısa bir süre sonra kendime geldim, yorgunluğum da geçti ve yaklaşık 45 dakika sonra Konya şehir merkezine ulaştım. Emniyet Müdürlüğü’nün yakınlarındaki Havzan Etli 5Ekmek’te, bu gezinin ödülü olan 1 porsiyon etli ekmeği yedikten sonra Ankara’ya dönmek için tren garına gittim. Son trenin saat 21.00’da kalktığını ve trenle dönemeyeceğimi öğrendikten sonra tekrar şehir merkezine gittim ve tramvaya binip otogara gittim.

Otogarda, gece saat 12’ye bilet buldum bulmasına ama, yine muavinlerle, bisikleti bagajda taşımama konusunda klasik diyaloglar, tartışmalar vuku buldu. Bisikletten neden bu kadar korkuluyor, anlamıyorum. Otobüslerin bagajlarında hayvan, çek-yat, motosiklet, çuvallar dolusu patates, soğan, sarımsak vs taşındığını gördüm ama ne hikmetse bisiklete çok şiddetli bir tepki var. Gidonu saymazsanız, geneli 4-5 cm, en kalın yeri ise 14-15  eninde, 1,70 metre boyunda, 8,5 kiloluk bir objeyi hala neden taşımak istemezler, aklım almıyor!

Geçen ay İstanbul’dan Ankara’ya dönerken, Nilüfer Turizm’in yaptığı saygısızlığı hala unutmuş değilim! Yolcunun biri, herkesin gözü önünde, kilolarca koliyi bagaja yükledi ama yine laf benim bisikletime geldi. Bisiklet taşınmasının yasak olduğunu gösteren hiçbir yazılı ifade yok. Bisiklet bir yüktür ve otobüste taşınması gerekiyorsa da taşınacaktır. Neyse, uzun lafın kısası, zor olsa da sabaha karşı saat 04 civarında Ankara’ya geldim.

Seyahatlerimde, kendime kısa mesafelerde hedefler koyarak seyahatin daha keyifli geçmesini sağlarım. Bu yolculuktaki tek hedef, 260 kilometre sonra yiyeceğim etli ekmek olduğundan, yolculuk hakkında çok olumlu şeyler söyleyemeyeceğim. Önemli bir zorluğu olmayan, aynı zamanda ormanı, denizi, fazla görsel bir güzelliği de olmayan bir 260 kilometreydi. Her yerde, Torku’nun yeşillendirme çalışmalarını gösteren tabelalar olsa da, bu çalışmaların uzun yıllar sonra şekilleneceğini bilmek çok üzücü…

Seyahat esnasında çok durakladığım için teknik detay vermek istemiyorum. 12 saatte süren yolculukta, yaklaşık 8 saat pedal çevirmişim. Bisiklete bindiğim süre içinde de ortalama hızım 32 kilometre/saat civarındaydı. Gezi, Cihanbeyli’den sonra sportif olma özelliğini yitirip keyfi bir seyahate dönüştü. Çok fotoğraf çekemedim ama, Konya’nın girişinde gördüğüm bu uçağın fotoğrafını da paylaşmak istiyorum.

6

 

7

 

 Ankara – Konya seyahati güzergâhı:

 

 

 

Karadeniz seyahati 1. gün (Ankara-Eskişehir 31.05.2013 / Cuma)

k

Türkiye’nin Karadeniz kıyılarını bisikletle gezme fikri her zaman aklımdaydı ama, nedense bu hayalimi bir türlü gerçekleştirememiştim. Son yıllarda, yaz aylarında işlerimin durgunluğunu fırsat bilerek bu hayalimin sınırlarını biraz daha genişlettim ve bütün Karadeniz’i bisikletle kıyıdan dolaşmaya karar verdim. Hayatımda daha önce hiç yurt dışına çıkmamış olmam, seyahati benim için ayrıca anlamlı kılacaktı. Niyetim, bisikletle Ankara’dan yola çıkıp, Karadeniz’in Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya ve Abhazya kıyılarını geçip, Sarp sınır kapısından Türkiye’ye giriş yapmak, sonra yine kıyıyı takip ederek İstanbul’a ulaşmaktı.

31 Mayıs 2013 Cuma

Sabah saat 5;20’de evden çıktım. Hava ilk başta biraz serindi ama birkaç dakika sonra ılık ve güzel bir hal aldı. Şansıma rüzgâr, doğudan batıya estiği için arkamda yük olmasına rağmen çok hızlı yol alıyordum. Hatta hep bu şekilde gidersem, 6000 kilometrelik seyahati 25 günde tamamlarım diye içimden geçirdim. Temelli’ye 2 saat 15 dakikada, Polatlı’ya da 3 saat 43 dakikada varınca kendime olan güvenim iyice arttı ve daha sonra başıma geleceklerden bihaber, yoluma devam ettim. 28” yarış bisikletimle, Polatlı’ya 2,5 saatte gidiyorum ama bu sefer durum farklı; yüklü ve 26” bir bisikletle, o kadar hızlı gidilemiyor. Polatlı’yı geçtikten sonra bisiklet ara sıra yalpalamaya başladı. Meğerse rüzgâr yön değiştirmiş ve bu sefer de yavaştan, batı yönünden kendini hissettirmeye başlamıştı. Kendi kendime, boş ver Can dedim, nasıl olsa birazdan düzelir… Kazın ayağı öyle değilmiş! Oğlakçı’dan sonra batıdan bir rüzgâr başladı, anlatamam; fırtınaydı sanki! Eskişehir’e kadar bir an olsun durmadı. Sadece Eskişehir’e yaklaştığım zamanlarda biraz hızı azaldı ama yine esmeye, beni de bezdirmeye devam etti. Bazen o kadar şiddetli esti ki, dengemi bile zor sağlıyordum. Sivrihisar girişindeki TŞOF tesislerine çok zor ulaşabildim. Bu arada, daha evvel yaptığım seyahatlerde uğradığım Yüceller Tesisleri’nin kapanmış olduğunu öğrendim ve çok üzüldüm. Yüceller’den TŞOF’a kadar, yolumun üzerinde kaç benzin istasyonu varsa, hepsinin marketi kapalıydı, içecek suyum da kalmamıştı. Acilen TŞOF’a gitmem gerekiyordu ve rüzgâr buna izin vermiyordu. Bir ara, yeni açılmış bir lokanta gördüm ve karnımı doyurmak için patlıcanlı, etli bir yemekle, yoğurt istedim. Ortamdan pek hoşlanmadığım için, tabağımdakileri alelacele bitirdim ve oradan ayrıldım. Neyse, zor da olda TŞOF’a ulaştım ve biraz dinlendim, çay içtim, internete girdim. Polisin, Taksim’deki Gezi Parkı’nda insanlara saldırdığı, parka sahip çıkmaya çalışan gençlerin çadırlarını yaktıkları haberlerini okuyunca dehşete kapıldım.

 

Rüzgârdan dolayı, acaba bu gece burada konaklar mıyım düşüncesiyle bir gecelik oda fiyatını öğrendim ama dinlenip, biraz enerji toplayınca devam etmeye karar verdim. Rüzgâr dinmemiş, bisiklet sanki hareket etmiyordu Ara sıra inip bisikleti ittim ve bir taraftan da kilometre saatini kontrol ettim. Yürürken 5-6 km/s, bisikletle 7-8 km/s… Dedim, bu iş olmayacak; bir yerde konaklamam lazım. O sırada, Eskişehir’deki kuzenim Tevfik aradı ve

“abi, neredesin, geliyor musun” diye sordu. Durumu anlattım,

“bu akşam gelemeyebilirim” dedim. O da

“abi, 90 km kalmış, yaparsın sen bu mesafeyi” dedi.

DSC00607

Kaymaz yakınlarındaki Şehit Hüdaim Öner Hayratı (bu seyahatte çektiğim tek fotoğraf)

Yapar mıyım, yapmaz mıyım diye düşünürken, eniştem Armağan abi aradı ve beni yemeğe beklediklerini söyledi. İyice gaza geldim ve çok düşük hızlarda da olsa ilerlemeye çalıştım. Rüzgârın yavaşladığı bir zamanda, hızımı yükseltmeyi denediysem de, yorgunluğun etkisiyle, pek başarılı olamadım. Bu arada, devamlı rüzgâr sesinin, böyle bir performans esnasında, insanı depresyona sokabilecek nitelikte olduğunu da söylemeliyim. Eskişehir’e 30 km kala, bir benzin istasyonundan su ve soda aldım. Bu arada, hoparlörlerden güzel tınılar kulağıma geliyordu. Frank Sinatra çaldı mesela… Arkasından da eski ama bilindik, benzer türde parçalar… Bu müzikleri kim çalıyor diye sordum. Kasadaki arkadaş,

“ben” dedi. Sonra,

“değiştireyim mi” diye sordu. Ben de,

“sakın!” dedim.

Kendisine de bu güzel parçaları çaldığı için teşekkür ettim. Adamın ismi de Can’mış bu arada… Motosikletle ya da arabayla bu yoldan geçersem, muhakkak bu istasyondan yakıt alacağım. Size de tavsiye ederim; istasyonun adı “Remoil”

Saatlerdir Organize yokuşunu bekliyordum ve nihayet o an geldi. Kendi kendime espriler yapıp, oyunlar oynadım bu sefer. Çantamdan puro büyüklüğünde bir cevizli sucuk çıkarttım ve sanki keyif purosu içer gibi yapıp, parmaklarımın arasına sıkıştırdım. Bu sırada da, sanki bir yolcu uçağının pilotuymuşum da kuleden iniş izni istermiş gibi bir edayla “inişe geçiyoruz” falan dedim kendi kendime. Görünen o ki, rüzgârdan kafayı iyice yemişim…

Durmadan, Eskişehir tabelasına kadar yokuş aşağı indim. Saat 8’i çeyrek geçiyordu ve çok güzel bir gün batımı vardı. O kadar sıkılmıştım ki, bir an evvel teyzemlere gitmek istediğimden, fotoğraf bile çekmek içimden gelmedi. Eskişehir’e geldim ama teyzemlerin Batıkent’teki evlerine kadar 20 km daha gitmem gerekiyordu. Bu son 20 kilometreyi de gittim ve saat 9 buçukta teyzemlere geldim. Ankara’dan Eskişehir’e yaptığım bu üçüncü seyahat, tam olarak 16 saat, 10 dakika sürdü.

Bu zorlu günün benim için önemi çok büyük. Bitpazarından alıp, topladığım bu ağır bisikletle, arkamda yük varken, kötü hava koşullarında 245 kilometre yol yapabilmek, seyahatimin geri kalan kısmı için bana güven verdi. Bisiklet hiçbir sorun çıkarmadı; vitesler, frenler ve tüm aksam hatasız çalışıyordu. Seyahatimin geri kalan kısmında endişe etmeden yola devam edebilirdim artık.  Bu arada, 16 saat boyunca yaklaşık 12 litre su  içip, 3 kilo da vermişim. Uzun zamandır 80 kilonun altını göremiyordum; basküldeki 79 rakamını görünce biraz da keyiflendim.

 

 

 

 

 

Ankara Çankırı seyahati

DSC00300

21 Mart 2013 Perşembe

21 Mart 2013 sabahı, saat 6’da uyandım. Normalde yattığım, hatta bazen daha geç yattığım bir saatte güne başlayıp, gün boyu efor harcamak için birkaç gün öncesinden erken yatıp vücudumu alıştırmam gerekirdi ama, bütün okul hayatım boyunca sınavlarda yaptığım gibi, yine erken yatmadım ve 4-5 saatlik bir uykuyla, yaklaşık yarım günlük bir yolculuğa çıkmak üzere yataktan kalktım. Bir gece önce, internette gideceğim rotayı araştırırken, güzergah üzerindeki daha önce isimlerini duymadığım yerleşim yerlerini, yol ayrımlarını, çeşmeleri, barajları bir kağıda not almıştım. Yola çıktığımda, ulaşmak istediğim noktayı düşünmek yerine, kısa mesafelerdeki noktaları hedef alırım. Bu, hem yolculuğumun güzel geçmesini, hem de kendimi yorgun hissetmememi sağlıyor.

Havanın serin olacağını düşünerek, evde hazırlanırken şort giyip giymeme konusunda biraz tereddüt ettim ama, her zaman hafifliği tercih ettiğimden, yine şort giymeye karar verdim. Saat 06:30’da evden çıktım, Maltepe camiinin yanından Demirtepe’ye dönüp oradan da Kızılay’a geldim. Sabahın erken saatlerinde Kızılay’ı, Atatürk Bulvarı’nı, Ulus’u, Dışkapı’yı görmek istemiştim hep… Bunu bahane ederek, Kızılay meydanından Ulus yönüne döndüm ve sırasıyla Sıhhiye, Ulus, Dışkapı, Bentderesi’nden geçerek Aydınlıkevler’e, İrfan Baştuğ Caddesi’ne geldim. Yola çıktıktan 17 dakika sonra, bir benzinlikte lastiklerimin havasını kontrol ettim ve ön lastiğime biraz hava bastım. Hallettiğimi sandığım, birkaç gündür beni rahatsız eden zincirdeki sıkışma sorunu da ara ara kendini hissettirmeye başladı. Pedal çevirdikçe sorun hallolur diye düşünerek fazla umursamadım. En kötü ihtimal, Çubuk’a geldiğimde, Karagöl gezisinde patlayan lastiğimi onaran tamirciye gidip, zinciri ya da sıkışan baklayı değiştiririm diye düşündüm. İrfan Baştuğ Caddesi’ni takip ederek Pursaklar’a doğru devam ettim. Karagöl gezisinde de anlatmıştım;IMG_3773 bu cadde havaalanı yolu üzerinde olduğundan, yurtdışından gelen yabancı devlet erkanına kötü bir izlenim yaratmaması için, cadde üzerindeki binaların dış cepheleri birbirleriyle aynı görünüme sahip ve caddenin kozmetiği de Ankara standartlarının oldukça üzerinde bir kalitede. Bu sefer, caddenin temizliği de dikkatimden kaçmadı; yolda giderken, bir tane cam kırığı bile görmedim. Demek ki istendiğinde güzel işler yapılabiliyormuş bu şehirde de.

Kuzey Ankara Girişi Kentsel Dönüşüm Projesi’nin olduğu yerdeki alt geçitte, bir taraftan kitsch at heykelleriyle süslenmiş istinat duvarlarına şaşkın şaşkın bakarken, diğer taraftan da, kalabalıklaşan araç trafiğinin yarattığı egzoz bulutundan kurtulmaya çalışıyordum. Keşke, yola 1 saat daha erken çıksaymışım… Kalabalık trafik, yoğun egzoz dumanı ve zincirimin ara sıra diş atlaması, alt geçidin sonundaki dik yokuşu çıkarken zor anlar yaşattı bana.

Saat 07:50’de, Pursaklar’ın devamındaki Saray mahallesinde, Avşar Simit’te kısa bir çay molası verdim. Buraya, Karagöl’e giderken de uğramıştım. Daha önce uğradığım yerlere tekrar tekrar uğramayı seviyorum. Simitçidekiler, nereye gittiğimi sordular. Ben de, Şabanözü ve Eldivan üzerinden Çankırı’ya gideceğimi söyledim. Fırıncılardan biri Eldivanlı’ymış… Fırıncıyla, gideceğim yerler ve yol hakkında biraz sohbet ettikten sonra yoluma devam ettim.

DSC00285rrSaat 08:50’de, Çubuk Çankırı yol ayrımına geldim. Burada biraz fotoğraf çektikten sonra saat 09:00 civarı yola koyuldum. Yol ayrımından sonra yaklaşık 10 km, hafif eğimli bir yokuş çıktım. Bu arada, zincir sorunu da kronikleşmeye başladı ve ara sıra inip, zinciri elimle düzeltmeye çalıştım. Yokuşu çıktıktan sonra, yaklaşık 15 km, dik bir iniş vardı. İniş tabelasını gördüğümde ilk başta çok sevindim ama yolun bakımsız oluşu, hızla yokuşu inerken, traktördeymişim hissi uyandırdı bende. Bir yerde durup fotoğraf çekerken yanıma bir otomobil yanaştı ve aracın sürücüsü, yardıma ihtiyacım olup olmadığını sordu. Kendisine teşekkür ettim, gezdiğimi ve fotoğraf çektiğimi söyledim. Büyük şehirlerden uzaklaştıkça, böyle iyi niyetli insanlarla çok sık karşılaşıyorum.

Çankırı il sınırından hemen önce, bir benzin istasyonu var. Benzinliğin girişinde çay, pide ve kebap yazan afişi görünce, bir mola vereyim dedim ama henüz yaz sezonu olmadığından, yiyecek, içecek vs satmıyorlarmış. Benzin istasyonunu geçtikten kısa bir süre sonra Çankırı il sınırından geçip, bir gece önce internette araştırırken gördüğüm, Karamusa DSC00310köyüne geldim. Köy, yoldan yaklaşık 1 km içeride… Köyde kısa bir süre gezinip fotoğraf çektikten sonra, yine internette rastladığım, Karamusa köyüne yakın bir köy olan Özbek köyüne gitmeye niyetlendim ama, yol, fazla bozuk olduğundan vakit kaybetmemek için buraya gitmeyip tekrar anayola çıktım ve Şabanözü’ne doğru yola koyuldum. Zincirdeki sorun, bazen düzeliyor, bazen de nüksediyordu. Karamusa köyüne geldiğimde, zincir problemi yeniden hortladı ve uzun bir süre sinirimi bozmaya devam etti. Şabanözü’ne gelince bir bisiklet tamircisi bulurum ümidiyle pedal çevirmeye devam ettim.

DSC00313

Şabanözü yönünde ilerlerken, uzaktan Özbek köyünün fotoğraflarını çektim. Yolda bir hayrattan su ictim, DSC00315boşalan şişelerimi doldurdum. Nihayet Şabanözü’ne geldim ve yolda gördüğüm insanlara, burada bir bisiklet tamircisinin olup olmadığını sordum. Bisiklet tamircisi, Çankırı’daymış; Şabanözü’ne de sadece hafta sonları gelirmiş. Bu beklemediğim cevabı aldıktan sonra, tesisatçı, tamirci vs aradım. İlçe merkezinde, bulduğum bir oto lastikçisine girdim, lastikçinin aletleriyle zinciri gevşetmeye çalıştım ve daha sonra, yol sorduğum birinin tavsiyesi üzerine, soluğu Şabanözü Merkez Lokantası’nda aldım.

Saat 12:37, Şabanözü Merkez Lokantası… Ustanın bıçağı tutuşu, etin rengi ve kokusu, dönerin lezzeti hakkında son derece olumlu ipuçları verdi bana. 1,5 porsiyon pilav üstü döner istedim. O yörede, biraz yağlı seviliyor olacak ki, usta yağı esirgememişti… Ama, genel olarak döner çok güzeldi! Haftada birkaç kere döner yemeye bisikletle Şabanözü’ne gidip gelebilirim; o kadar lezzetli… Döneri yedikten sonra, dışarıda birkaç adamla sohbet ettim. Nereden gelirsin, nereye gidersin, ne iş yaparsın vs sorular sorarlar her gittiğim yerde. Dönercide çalışanlardan biri de kendini tanıtırken, “bana burada topoğraf Ümit derler” demiş ama, ben adamın dediğini, “toparlak Ümit” olarak anladım ve şaşırarak, “toparlak Ümit mi!” diye sordum. Adam, ilk başta biraz bozuldu bana ama, sonra yanlış anladığımı ifade ettim ve durumu tatlıya bağladık. Konuşurken Eldivan ve Çankırı yolunu sordum. Adamlardan biri, Şabanözü çıkışında dik bir yokuş olduğunu, o yokuşu çıkınca, Çankırı’ya kadar pedal bile çevirmeden gidilebileceğini söyledi. Ya, herhangi bir vasıta ile Ankara’ya dönecektim ya da Çankırı’ya kadar devam edecektim. Yolda, Ankara’ya giden bir toplu taşıma aracına rastlamadığımı düşünerek, yokuşu çıkmaya karar verdim.

Şabanözü’nden çıktım ve Eldivan yoluna saptım. Ankara-Çankırı arasındaki en yüksek rakımlı noktanın Şabanözü, en alçak rakımlı noktanın da Çankırı olduğunu bildiğimden, içim rahattı ve çıktığım bu yokuştan sonra hep ineceğimi hayal ettim. Kazın ayağı öyle değilmiş meğer! Tırmandığım yokuşu indikten sonra, daha dik ve daha uzun bir yokuşu tırmanmam gerekti. Şabanözü’ndeki adam, yokuşlardan birini söylemeyi unutmuştu. 6-7 kilometrelik bir tırmanıştan sonra, Eldivan’a kadar neredeyse pedal çevirmedim. Eldivan’a gelmeden önce, bir çeşmedeDSC00318 elimi yüzümü yıkadım, şişelerimi doldurdum. Çeşmenin önü, her zaman görmeye alışkın olduğumuz bir görünüme sahipti; etraf, çöp ve pislikle doluydu. Eldivan’a gelmeden önce küçük bir baraj gölünün yanından geçtim. Gölden hemen sonraki yerleşim yeri olan Sarayköy yakınlarında fotoğraf çekerken, bir evin açık penceresinden kulağıma gelen, DSC00320“Bağa gel bostana gel” türküsünü dinledim. Çok severim bu türküyü…

Eldivan’a geldim; zincirdeki sorun şimdilik düzelmiş gibi… Eldivan’a girmeden Çankırı’ya doğru yola devam ettim. Yol üzerinde, Yukarıyanlar diye bir köy var; burası çok hoşuma gitti. Köylüler, evlerinin eski ve bakımsız olmasından şikayetçiler ama yine de böyle yeşil ve sakin bir yerde yaşadıkları için onların şanslı olduklarını düşünüyorum. Fotoğraf çekmek için köyün içine girdim… Ahmet amcaYaşlı bir amca ve iki tane de teyze ile sohbet ettim. 80 yaşındaki Ahmet amcanın fotoğraflarını çektim ve Çankırı’ya doğru yoluma devam ettim.

Sonunda Çankırı’ya vardım… IMG_382272500 nüfuslu, küçük bir Orta Anadolu şehri burası. Biraz şehir merkezinde gezdikten sonra, bir tavsiye üzerine, “Sefer ustanın yeri” ya da diğer bir adıyla, “Derya Lokantası”na gittim. Pilav, karnıyarık, cacık ve Antep fıstıklı kadayıf istedim. Pilav hariç, diğer yediklerim oldukça lezzetliydi, özellikle kadayıfa bayıldım. Aile işletmesi olduğunu düşündüğüm Sefer ustanın yeri, küçük, mütevazi bir esnaf lokantası; çalışanlar son derece şık ve de kibarlar. Çankırı’ya yolunuz düşerse muhakkak uğrayın derim.

Bu güzel yemekleri yedikten sonra, bir çay bahçesinde oturdum, çay içtim, çektiğim fotoğraflara baktım, yazılarımı yazdım. Akşam, saat 8’e çeyrek kala kalkan bir otobüsle Ankara’ya döndüm ve bu keyifli geziyi noktaladım. Seyahat ile ilgili izlenimlerime gelecek olursak, öncelikle şunu söylemek isterim ki; Ankara’nın kuzey çıkışı, batı çıkışına göre çok daha keyifli.  Bunu, Karagöl’e gittiğimde de fark etmiştim… Yol ne kadar uzun olursa olsun, insan hiç sıkılmıyor. Eskişehir yolu üzerinden gidildiğinde, neredeyse Temelli’ye kadar şehir devam ediyor. Binalar, siteler, üniversiteler, inşaatlar sanki hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor bana. Bu gezide, yeni aldığım seleyi de denemiş oldum; çok rahat bir sele. Seyahat sırasında ve sonrasında, hiç ağrı, sızı hissetmedim. Bisikletle Haziran ayında yapacağım Avrupa gezisinden önce, fırsat buldukça böyle günlük geziler yapıp, eksiklerimi anlamaya ve gidermeye çalışacağım.

Kat edilen toplam mesafe: 128 km
Ankara – Çankırı seyahati güzergahı:

Ankara’nın kuzeyinde cennetten bir parça

29 Ekim 2012 Pazartesi / Ankara Karagöl gezisi

Sabah saat 8’i çeyrek geçe, yıllar önce bit pazarından alıp yenilediğim emektar dağ bisikletimle Anıttepe’den çıktım yola. Dışarıda yazdan kalma, çok güzel, güneşli bir hava vardı. Cumhuriyet Bayramı’ndan dolayı, Anıtkabir ve Anıtkabir’e giden yollar polislerle doluydu sabahın o saatinde. Gençlik Caddesi’nden sonra sırasıyla Anıt Caddesi, Tandoğan Meydanı ve Kazım Karabekir Caddesi’ni takip ederek Aydınlıkevler’in ortalarından İrfan Baştuğ Caddesi’ne saptım. Havaalanı yolu üzerinde olan bu caddedeki binalara dikkat edecek olursanız, hemen hemen hepsinin dış cephe kaplamalarının aynı olduğunu görürsünüz. Yurtdışından gelen yabancı konuklar ve devlet adamları, çirkin bir kent görüntüsü ile karşılaşmasınlar diye böyle bir uygulama yapmış Ankara Büyükşehir Belediyesi. İrfan Baştuğ Caddesi’nin devamında, duble yollar, kentsel dönüşüm projeleri, viyadükler, köprüler, İslami sentez ürünü minareli, kubbeli postmodern binalar, kırmızılı, mavili

Toki evleri manzaraları eşliğinde Pursaklar’a, oradan da Saray’a kadar geldim. Sabah kahvaltı yapmamıştım, Saray’da bir yerde poğaça yiyip, çay içtim ve hiç vakit kaybetmeden yoluma devam ettim. Saray’dan sonra tabelaları takip ederek Çubuk yoluna döndüm. Sağımda Esenboğa Havalimanı vardı; uzun bir süre havaalanının yanından gittim, Esenboğa’dan sonra da Ankara’nın Kuzey’inde kalan Çubuk ilçesine geldim. Pursaklar tarafında hafif bir eğim olsa da Çubuk’a kadar yol geneli düz ve bakımlıydı. Çubuk’un merkezinden tabelaları takip ederek Karagöl yoluna saptım, yol üzerinde bir tezgahın önünde durdum ve tezgahtaki adama bal satıp satmadığını sordum.

“Abi, bizde bal yok turşu var” dedi…

Ne alaka demeyin; Çubuk turşusu çok meşhurdur, buraya genelde turşu almaya gelir insanlar. Laf lafı açtı; nereden gelirsin, nereye gidersin, ne iş yaparsın vs şeklinde biraz muhabbet ettikten sonra yola devam etmek üzere bisiklete yöneldim. Seleye oturur oturmaz turşucu,

“abi, arka lastiğin patlamış galiba” dedi…

İndim ve lastiğe baktım; gerçekten de lastik patlamışmış. O sırada, bize doğru karşıdan traktörle birisi geliyordu. Traktörü kullanan adam, turşucunun abisiymiş…

“Aha, işte bizim motor (köylerde traktöre motor ya da makine de derler), abim seni Çubuk’a kadar bıraksın. Orada bisikletçi de var” dedi…

Bisikleti römorka koydum, ben de bisikletin yanına oturdum ve Çubuk’a geri döndüm. Turşu satan adamın dediği bisikletçiyi buldum ve hemen dükkana girdim. İslam Bisiklet;       büyükçe, güzel, ferah bir dükkandı… Hemen bisikleti ters çevirdik, arka lastik  söküldü, delik bulundu ve güzelce onarıldı. Bisikletçiye 2 TL ücret ödedikten sonra Karagöl gezime kaldığım yerden devam ettim.

Araçların yoğun olduğu, geniş duble yollar bitti ve Çubuk’tan sonra yol, daha keyifli olmaya başladı. Yemyeşil, bol ağaçlı köy yolları, dere üzerinde köprüler, traktörler, köy çocukları, tarlalar, çeşmeler, rengarenk sonbahar yaprakları, palamut, çam, iğde, elma ve ayva ağaçları… Evden çıkarken bir şey yememiştim; Saray’da yediğim bir adet poğaça ve içtiğim iki bardak çayla idare ettim o saate kadar ama, yol o kadar keyifliydi ki acıkıp acıkmadığım aklıma bile gelmiyordu. Çubuk’tan 7 kilometre sonra, yolun solunda uzun havuzlu bir çeşme var; giderken ve dönerken burada durdum, elimi yüzüm yıkadım, ferahladım. Ara ara susayınca, yol üzerinde rastladığım hayratlardan, çeşmelerden su içtim, acıkınca da elma ağaçlarına tırmandım, elma toplayıp yedim afiyetle. Ayvaya da niyetlendim ama ayvalar kocamandı, yarım bırakıp ziyan etmek istemedim. Bu arada, ayvanın büyük olması kışın sert geçeceğine delalettir. Bakalım, 2013 senesinde Ankara’da kış nasıl olacak…

Uzun havuzlu çeşmeden 15 Kilometre sonra Kışlacık Köyü’ne geliniyor. Aslında geliniyor demek yerine iniliyor demek daha doğru olur.  Çeşmeyi geçip biraz tırmandıktan sonra Kışlacık’a doğru güzel manzaralı, inanılmaz keyifli bir iniş var.

İki tekerlilere havlamak adettendir ya, Kışlacık’ın girişinde iki sevimli köpek karşıladı beni. Hemen durdum tabi! Islık çaldım, geldiler yanıma, biraz oynadım onlarla, sonra yoluma devam ettim.

Karagöl, bir krater gölü olduğu için rakım olarak Ankara’dan epey yüksekte. Kışlacık’tan sonra dik yokuşlar başlıyor ve tırmanış, Karagöl’e kadar neredeyse hiç bitmiyor. Dalyan’daki radara benzer bir verici istasyon vardı yolda. Buranın solundan devam ettiğiniz zaman Karagöl’e ulaşılıyor… İstasyondan sonra ağaçlar sıklaşıyor ve sarıların, kırmızıların birbirine karıştığı bir renk cümbüşü içinde göle doğru keyifle ilerliyorsunuz.

Sonunda Karagöl’e geldim ve gölün etrafında bir tur attım. Bisiklet gezilerimde, ağır olduğu için analog makine taşımıyordum ama bu sefer yanıma FM2’mi almayı ihmal etmedim ve bol bol fotoğraf çektim. Fotoğrafları tab edip dijitale aktarınca onları da bu geziye ekleyeceğim. Etrafı ormanla çevrili küçük ama çok güzel bir krater gölü burası.  Ankara dışından misafirim geldiğinde, Eymir Gölü dışında gidilebilecek, doğa içinde, sessiz sakin bir yer keşfetmiş oldum. Üstelik burası şehre uzak olduğu için, Eymir gibi kalabalık da değil.

Gölün etrafında gezinirken, çilingiri kurmuş, rakı içip muhabbet eden alemci abilere rastladım. Abilerle ayaküstü biraz sohbet ettikten sonra gölün ve çevrenin fotoğraflarını çekmeye devam ettim. Fotoğraf çekerken arkamdan bir ses:

“Can kardeş, salata da koyayım mı” dedi.

Anlamadım önce, sonra bir baktım, alemcilerden Hasan abi, elindeki pideyle bana doğru geliyor. Mangalda yaptıkları şişlerden pidenin arasına koymuş, bana getirmiş, sağ olsun.

Teşekkür ettim, “alırım tabii” dedim…

Etleri yedim, karnım doydu, keyfime diyecek yok… Biraz daha fotoğraf çektim, bir köpekle oynadım, köylülerle sohbet edip çayımı da içtikten sonra Çubuk’a geri dönmek üzere, 14’55 civarı Karagöl’den ayrıldım. Karagöl’den, neredeyse hiç pedal çevirmeden 6 km aşağıdaki Kışlacık köyüne kadar son derece süratli ve keyifli bir şekilde geldim. Kışlacık’tan sonra dik ve uzun bir yokuş var. Yolun yemyeşil ve ağaçlık olması, harika manzarası, yokuşun o dik eğimini unutturdu bana. Çubuk’a doğru ilerlerken şaşırtıcı bir görüntüyle karşılaştım! Birisi bir ağaca kalp şeklinde bir Türk bayrağı asmış ve o bayrak, uzaktan ağacın yaprağıymış gibi göründü ilk başta gözüme. O yoldan otomobille geçseydim, bu ağacı göremeyecektim belki de.  Üzücü olayların yaşandığı bir dönemde, yalnız başıma bisikletle ıssız bir yolda giderken bu manzarayla karşılaşınca, acaba iyi bir işaretle mi karşılaştım demekten kendimi alamadım. Yokuşu tırmanıp, yokuşun tepelerinde bir yerde, daha önce bahsettiğim uzun havuzlu çeşmede kısa bir el yüz yıkama molası verip, saat 16:27’de Çubuk’a geldim.

Çubuk’a gelince, önce otobüs terminalini sordum sonra da bir şeyler yiyeceğim bir yer aradım. Ara sokakların birinde Gözde Köfte adında bir lokantada yarım ekmek köfte yedim, 1 bardak ayran içtim ve bisikletimi bagajına alacak bir otobüs bulmak için terminale gittim.

Burası, bisikletçiler için önemli! Terminalden Ankara’ya iki çeşit otobüs kalkıyor; bunlar belediye ve halk otobüsleri. Belediye otobüslerine bisiklet alınması yasakmış! Otobüslerde gizli kamera olduğundan, araç sürücüsü eğer otobüse bisiklet alırsa sürücüye ceza kesiliyormuş. Halk otobüsleri bu konuda daha rahat… Özellikle, BMC marka midibüslerin bagajları çok geniş; bisikleti sökmeden, dik bir şekilde bagaya kolayca yerleştirebiliyorsunuz. Bisikletimi midibüsün bagajına yerleştirdim, yazıhaneden bir bardak çay aldım ve otobüsün hareket saatini beklemeye başladım. Ankara’ya bisikletle dönmek istedim aslında ama, hava erken kararmaya başladığından, geziyi Çubuk’ta sonlandırmak zorunda kaldım.

Bu geziyi yarış bisikletimle yapmadım, o yüzden kaç kilometre hızla gittiğimi, bir dakikada kaç pedal çevirdiğimi, ortalama hızımı, katettiğim toplam mesafeyi görme fırsatım olmadı. Pedal çevirirken teknik verilerle ilgilenmeyince yolculuk sanki daha bir keyifli geçiyor. Her şey sezgisel, kafama göre, olduğu gibi… Artık yaz bitti, hava da erken kararıyor ve bundan sonra yarış bisikletime ancak hava iyi olduğunda binebileceğim. Bu geziler de, muhtemelen kısa mesafeli geziler olacak. Dolayısıyla, önümüzdeki yaza kadar bisiklet gezilerime bu emektar ile devam edeceğim.

Yolculuk verileri:

Ankara Çubuk: 42 Km

Çubuk Karagöl: 28 Km

Karagöl Çubuk: 28 Km

Toplam mesafe: 98 Km

Harita:

29.10.2012 Ankara Karagöl gezisi

https://bisikletgezilerim.files.wordpress.com/2012/10/ankara-karagc3b6l-gezisi-29-ekim-2012.jpg

Bisikletle Ankara Eskişehir(2) 01.10.2012

Geçen hafta, havaların güzel gitmesini fırsat bilerek, Ankara’dan Konya’ya bir bisiklet gezisi yapayım dedim. Pazartesi sabah saat 5 buçuk gibi evden çıkmayı planlıyordum. Gece yatmadan önce son kez meteorolojinin sitesine baktığımda, Konya ve civarında havanın gök gürültülü ve yağmurlu olacağı uyarısını okudum. Sabah uyandım, Konya’ya gitmeye niyetliyken Eskişehir’e gitmeye karar verdim. Havanın durumuna göre Bozüyük’e, belki de Bilecik’e kadar da devam ederim diye düşündüm. Daha önce Eskişehir’e gittiğim ve o seyahatin fotoğraflarını burada yayınladığım için bütün yolu tekrar anlatmak istemiyorum.

https://bisikletgezilerim.wordpress.com/category/ankara-eskisehir-12-07-2012/

Kısaca, sabah 6’yı 5 geçe yola çıktım, akşam 4 buçukta Eskişehir’e ulaştım. Hava çok güzeldi, düşmeseydim ve daha sonra lastiğim patlamasaydı Eskişehir’e 1 saat erken varıp, Bilecik’e doğru yola devam edebilirdim. Bunu güzel bir antrenman gezisi olarak kabul edip Bilecik planımı seneye erteledim.

Görsel

Eskişehir il sınırı

lk molamı Oğlakçı girişindeki Yüceller Tesisleri’nde verdim. Burada 2 tas cacık ve 2 bardak çay içtim, arkasından bir adet kadayıf yedim ve kendime geldim. Boşalan suluğumu doldurdum ve yola çıktım.

Sivrihisar girişindeki TŞOF Tesisleri’nde kısa bir internet molası verdim. Yıllardır önünden geçer dururum, bir kere bile uğrama fırsatım olmamıştı bu tesise. Burada wi-fi olacağını tahmin ettim ve portakal suyumu içerken internetten de fotoğraflarımı, geziyle ilgili notlarımı vs paylaştım.

Ankara’dan Eskişehir yönünde, Sivrihisar’a 13 km kala, 121 ile 124. kilometrelerde sevmediğim bir yokuş var. Bu uzun yokuşun sağ tarafında, gidilen yola dik koyulmuş, şerit şeklinde beyaz kasisler var. Sağdan gitsen bisiklet zıplıyor, soldan gitsen yanından araçlar geçiyor… Yaklaşık 3 km bu çirkin yokuşu çekmek zorunda kalıyorum her seferinde.

Kasisli yokuş

 

 

Görsel

Sivrihisar girişi, TŞOF Tesisleri

Sivrihisar’dan çıktım, 5 km sonra ön lastiğimin patlamış olduğunu fark ettim. Bisikletimi uygun bir yere çektim, ön lastiği çıkardım, iç lastiği yedeğiyle değiştirdim ve yola devam ettim.

Görsel

(Keyfimin kaçtığı anlar. Yolda lastik tamiri)

Patlamış iç lastiği yedeğiyle değiştirmesine değiştirdim ama bu sefer de yedek lastiğin sibobu kalın geldi ve dış lastikte potluk yaptı. Bu da sürüşte dengesizlik yarattı. En yakın benzin istasyonuna gittim, lastiği tekrar söktüm, sorunu düzeltmeye çalıştım. Mükemmel olmadı ama beni Eskişehir’e kadar idare etti.

Lastik sorununu da hallettikten sonra yola hızla devam ettim. Hava çok güzeldi, rüzgar da mani olmadı, hatta ara sıra destek bile oldu bana. Sivrihisar’dan sonra yaklaşık ortalama 40 km/saat hızla Eskişehir’e kadar gittim. Bu ortalama hız, bugüne kadar yaptığım en hızlı uzun mesafe ortalamasıydı.

Görsel

Eskişehir 35 km kala bir benzin istasyonunda güzel bir Massey Ferguson gördüm

Massey’le fotoğraf çekildikten sonra tam gaz Eskişehir’e doğru pedal çevirdim.

Görsel

Ve Eskişehir, nüfus, rakım… Bu tabelaya bu sene ikinci kez ulaştım bisikletimle

Tabela önünde bu fotoğrafı çekmek biraz vaktimi aldı. Bu pozu çekebilmek için yoldan geçen birinden yardım istedim. O sırada o da dolmuş bekliyormuş, aceleye geldi; olmadı. En sonunda, yolun kenarından bulduğum bir kaldırım taşını yere dik yerleştirerek üzerine fotoğraf makinemi koydum ve fotoğrafı çekebildim. Bu tabelanın yakınlarından geçerseniz o kaldırım taşını muhakkak göreceksiniz.

Eskişehir’e geldikten sonra şehir merkezine uğramadım, Kütahya Yolu’ndan devam ettim. Batıkent’e gidecektim ama yolu şaşırdığım için dolandım durdum. Batıkent, Kütahya değil Bursa yolundaymış… Sora sora Batıkent’i bulduğumda kilometre saatimde toplam 251 km yol yaptığım yazıyordu.

Bu yazıda anlatmak istediğim, bir bisiklet turu değil aslında! Türkiye’deki insanların bisiklete olan ön yargıları, bisiklete bineni insan yerine koymamaları, bizleri trafikte araçtan saymamaları, bisiklet kavramını bilmemeleri, tanımamaları.

Yolların durumunu, yola atılan pislikleri daha önceleri hep yazdım, fotoğrafladım, yayınladım internet sitelerinde. Yolların durumundan ziyade, insanımız hala bisikleti tanımıyor. Bir önceki yazımda (https://bisikletgezilerim.wordpress.com/2012/10/06/27-08-2012-ankara-afyon-gezisi/) Afyon’da öğretmenevine bisikletimi almadıklarını yazmıştım. Bir hafta öncesinden rezervasyon yaptırıyorum, 14 saat yorucu bir seyahatin sonrasında yemek yiyip, duş alıp dinlenmek istiyorum ama, adamlar bisikletimi otele almıyorlar! Akşam hava kararmış, saat 8’de Afyon’da otel aramıştım. Ertesi gün Ankara’ya dönmek için Afyon otogarına gittim, bu sefer bisikleti bagaja almayız dediler, sorun çıkardılar. Anadolu firmasının yazıhanesindekiler “tamam, biz alırız” demelerine rağmen muavini ayrı, şoförü ayrı sorun çıkartmıştı. Geçen günkü Eskişehir gezimde de benzer hikayeler oldu. Dün Eskişehir TCDD Gar’a gittim, nöbetçi müdür yardımcısıyla görüştüm. Bisikleti trene alamam diyor!

Muhabbet aynen aşağıdaki şekilde gelişti…
– Yahu, tren boş, bisiklet desen incecik bir şey, acelem var, Ankara’ya dönmem lazım…
– Yok, alamam…
– Yahu, neden?
– Kurallar böyle…
– Avrupa’da hızlı trenlere bisikletleri alıyorlarmış ama… Bir de Avrupa Birliği’ne girmeye çalışıyoruz…

– Avrupalı hızlı trenle 50 sene önce tanıştı; biz ise 3,5 yıl… Bizim onların seviyesine gelmemiz için 50 sene, belki 100 sene geçmesi gerekecek.

– E bir yerden başlayalım, alın şunu trene!

– Sana izin versem, başkaları da görecek.

– E görsün…

Falan filan…

Baktım olmayacak, otogar’a gittim ben de… Bu sefer otogarda bir sorun çıkarmadılar, hatta sağ olsunlar kibar da davrandılar. Sebebini de tahmin edebiliyorum… YHT seferlerine başladıktan sonra Eskişehir Ankara arasındaki otobüs firmaları yolcularının çoğunu kaybetti. Otobüsler de genelde boş, bisiklete de ses çıkarmadılar. Truva firmasıyla geldim Ankara’ya. Muavin arkadaş çok iyi davrandı ve bisikletimi bagaja koyarken yardımcı da oldu. İsmini soramadım ama kendisine teşekkür ediyorum buradan.

Neyse, Ankara’ya geldim, AŞTİ’nin içinden geçerek Ankaray’a gittim, metro kartı aldım ve…

– Hoopp! Giremezsin!
– Nasıl ya?
– Yasak!
– Ya olur mu? Kaç kere geçtim, kimse bir şey demedi bugüne kadar!
– Yasak beyfendi, yasak!
– Kim buranın müdürü, amiri?

– Aha, orada…
Gittim, kapısını çaldım amirin.
– Beyefendi, bisikletimi metroya almıyorlar…
– Kurallar böyle, alamayız!
– İyi, peki… (İçimden küfrederek dışarı çıktım)
Dışarı çıktım ama, dışarıda fırtına, rüzgar, hava kararmış, trafik kalabalık… Geri döndüm, amirin yanına gittim…
– Dışarıda fırtına var, alın şunu lütfen, ineceğim zaten Maltepe’de!
– Yok, olmaz, kurallar böyle. Bana ceza keserler, memuriyette işler böyle. Taksiye bindir bisikletini… Seni alırsam ne derler bana? Her yerde kameralar var…

Rüzgar olmasa, hava aydınlık olsa metroya sokmaya çalışmaz, doğrudan eve giderdim. Üstelik bir de mesai çıkışı; insanlar çok kötü araç kullanıyorlar, mecbur kaldım… Neyse, düşük viteste yavaş yavaş eve geldim bir şekilde. Konuya dönecek olursak, her yıl onbinlerce bisikletin satıldığı 75 milyonluk bir ülkede, 2012 senesinde böyle saçmalıkların, ilkelliklerin yaşanması çok canımı sıkıyor. Bisikletler trenlere de, otobüslere de metrolara da belli sınırlar içerisinde alınmalı. Otobüslerin bagajlarında motosiklet, çekyat, büyük çuvallar, ağır inşaat malzemeleri vs taşındığını gördüm kaç kere. Bisiklet neden taşınmasın?

Bir başka gezide görüşmek dileğiyle

Can Onur (www.twitter.com/ichbincan)

Bisikletle Ankara Afyon 27.08.2012

27 Ağustos 2012, günlerden Pazartesi… Saat 05:45′te Ankara Maltepe’den yola çıktım. E90/D200 karayolu üzerinden sırasıyla Temelli, Polatlı, ve Oğlakçı’dan geçerek Sivrihisar’a geldim. Sivrihisar’a sapmadım, kavşaktan E96/D260 Karayolu’na döndüm.

 

Görsel

E96/D260 karayolunda bir benzin istasyonunda…

Bu yolu takip ederek sırasıyla Yukarıkepen, Aşağıkepen, Gömü, Köroğlu Beli, İscehisar’dan geçerek akşam saat 8 sularında Afyonkarahisar’da oldum. Kilitli pedal, spd ayakkabı olmaması ve guneybatı’dan esen şiddetli rüzgarın da etkisiyle 12 saat olarak planladığım 260 kilometrelik geziyi ancak 14 saatte tamamlayabildim. Afyon’a geldiğimde 1 hafta öncesinden yer ayırttığım öğretmenevine gittim, fakat resepsiyonda çalışan görevli, bisikletimi otele alamayacağını söyleyince o saatte, o yorgunluğun üzerine Afyon’da otel aramak zorunda kaldım. Neyse, Çınar Otel’de yer buldum, akşam yemeği yedim, duş aldım ve güzel bir uyku çektim.

IMG_2579

E96/D260 karayolundaki Türk Petrol istasyonunda çay molası ve amcalarla muhabbet…

Sivrihisar’dan sonra Afyon’a kadar giden E96/D260 Karayolu, seyahat ettiğim en düzgün asfalt yollardan biriydi. Tabir caizse kaymak gibi pürüzsüz, güzel bir asfalttı.

Görsel

Afyonkarahisar il sınırı

Yola atılmış çöpler, içine işenmiş pet şişeler, kullanılmış çocuk bezleri, kırılmış bira ve soda şişeleri, asfalta yapışmış sakızlar ara sıra sinirimi bozduysa da seyahatin geneli keyifli geçti.

Bu arada, o pürüzsüz asfaltta ilerlerken komik bir olay yaşadım… Suluğum boşalmış, en yakın benzin istasyonu kilometrelerce uzakta ve çaresizlikten, içinde su kalmış mı diye yol kenarına atılmış pet şişelere baktığım bir anda, bir ağacın altında duran bir otomobil ve birkaç insan gördüm. Yaklaştıkça, otomobilin yanındaki insanların, o ağacın altında bir şeyler yediklerini farkettim ve içebileceğim bir şey bulma ümidiyle otomobilin yanına gittim. Merhaba bile demeden, son derece ilkel bir tavırla, sadece susuzluğumu gidermek için, “meyva falan var mı yanınızda” diye sordum oradakilere… Önce şaşkın şaşkın baktılar, sonra da durumumu anladılar ve bana birkaç küçük salkım üzüm verdiler. Üzümü yedikten kısa bir süre sonra normale döndüm ve ancak o zaman kelimeleri toparlayıp teşekkür edebildim kendilerine. Üzümden sonra, biber dolması da ikram ettiler ve o enerjiyle, yolumun üzerindeki ilk benzin istasyonuna kadar zorlanmadan gidebildim. Yaşadığım bu olayda, susuz kalınca vücudumun nasıl tepkiler verdiğini, böyle bir durumda, farkında olmadan nasıl ilkel bir canlıya dönüştüğümü, ihtiyacım olanı elde edince, kısa bir sürede nasıl normale döndüğümü görmüş oldum.

Köroğlu Beli’ne kadar neredeyse hiç ağaç yok diyebilirim. Her yer alabildiğine sarı, ot, bozkır… Böyle yollar bisiklete binen için sıkıcı olmasına rağmen, yıllar önce onurlu bir mücadelenin yaşandığı bu coğrafyadan geçmek, bana bol bol düşünme fırsatı verdi.

Görsel

(Gömü… Cumhuriyetin kazanıldığı topraklar…)

Aynı iklimde, aynı coğrafyada fiziksel efor harcamak, 90 sene önce o mücadeleyi yapan insanları ve bugünü düşünmek, yolun monotonluğundan uzaklaştırdı beni.

IMG_2597

Köroğlu Beli’nden önceki son mola (Selfie kavramını ilk bulan kişi benim)

 

Görsel

Köroğlu Beli’ni çıkarken, Cumhuriyet Tesisleri’nde mola… Cumhuriyet Tesisleri’nde güzel sucuk yapılırdı. O lezzet maalesef çok eskilerde kalmış.

Seyahat esnasında video kayıtları aldım. Bu kayıtlardan seçtiğim 3′er saniyelik bölümleri birleştirerek 2 dakikalık müzikli bir klip yaptım. Video çektiğim için fotoğrafa fazla yer veremedim.

Görsel

(Ankara Afyon arası, 1 günde katettiğim toplam mesafe: 260 km)

Bu geziyle ilgili videoyu aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.
http://www.youtube.com/watch?v=oABXwM3l6h4&feature=g-upl

Bir sonraki gezide görüşmek dileğiyle…

Can Onur (www.twitter.com/ichbincan)