2016 seyahati 3. Bölüm Ermenistan (Gyrumri – Yerevan – Meghri)

Gümrükteki memurların pozitif olmaları, tedirginliğimi geçirmişti. Sınırdan geçer geçmez, bir döviz bürosunda, cebimdeki Gürcü paralarını Ermeni parasına çevirdim. Kalan bozukluklarla da bir köy bakkalından ekmek, su vs alıp Ermenistan’ın Gümrü şehrine gitmek üzere yoluma devam ettim. Sınır, 2150 metre civarı bir rakımdaydı ve yaklaşık 35 km boyunca 2000 metre rakımlarda pedal çevirdim. 1600 metre rakımda bulunan Gümrü şehrine yaklaşırken, yolun son 12-13 kilometresi hep inişti. Bir ara o kadar hızlandım ki, 75 km/saat hızlara ulaştım. Frenler, bisikletin ağırlığından dolayı bu hızlarda çok iyi tutmuyordu. Neyse ki yol çok kalabalık değildi de sağ salim Gümrü’ye varabildim. Sınırla Gümrü arası, Akhalkalaki ile Ermenistan sınırı arasındaki bölgeye çok benziyordu. Yol, coğrafya, yerleşim yerleri, motorlu taşıtlar, insalar; neredeyse aynıydı.

Gümrü’de bir kavşakta etrafa bakınıp tabelaları anlamaya çalışırken, babasıyla yürüyen genç bir kadın, yardıma ihtiyacım olup olmadığını sordu güzel bir İngilizce’yle. Kalacak yer aradığımı söyledim. Kadının babası, beni Artush and Raisa isimli bir pansiyona götürdü. Bahçesinde meyve ağaçlarının olduğu, tek katlı, güzel bir pansiyondu. Pansiyon sahibiyle iki gün için anlaşıp, eşyalarımı odama bıraktıktan sonra, şehir merkezine gittim.

Artush and Raisa

Gümrü’yü çok beğendim; oldukça güzel bir şehir. Kent meydanı, eski taş binalar, meydandaki büyük katedral, kiliseler, havuzlar, parklar, bahçeler, eski mahalleler ve Gaz Volga otomobiller ile 1980’lerin Sovyetler Birliği dönemini yansıtan bir hava hakim burada. Aynı hava Kutaisi’de de vardı. Photoshop’la ve retro filtrelerle asla ifade edilemeyecek bir görüntü bu. Fotoğraf çekmek için inanılmaz bir şehir burası. Günlerce kalabilirim Gümrü’de. Ortamın havasını, ruhunu tam yansıtması için, daha önce Kutaisi’de yaptığım gibi, birkaç renkli fotoğraf dışında, tek sefer ve siyah beyaz çektim şehrin fotoğraflarını. Akşam pansiyona döndüğümde, pansiyon sahibi Martin ve pansiyonda kalan bir müşteriyle Ararat Konyağı içip sohbet ettik. Konyak lezzetliydi, muhabbet güzeldi. Seyahatimin Ermenistan bölümü çok güzel başlamıştı.

Gümrü’de iki gece kaldıktan sonra, 14 Ağustos günü öğlene doğru, Erivan’a gitmek üzere pansiyondan ayrıldım. Martin, yola çıkmadan önce bana bir şişe Ararat hediye etti. Ben de yolda kendime hakim olamayıp içebileceğimi, sıcak havada da benim için iyi olmayacağını söyleyip konyağı almadım. Erivan’a geldiğimde ise Martin’in teklifini kabul etmediğime pişman oldum.

Yolculuk başlarda keyifliydi. Ağrı Dağı’nın Türkiye’den görünmeyen yüzünü gördüm. Ağrı Dağı’nın öteki yüzü nedense bana ayın öteki yüzü gibi ulaşılmaz gelirdi. Uzaya çıkıp, ayı farklı bir açıdan görmüşüm gibi heyecanlandım bugün. Erivan yakınlarına geldiğimde, hava biraz bozdu ve karşımdan şiddetli rüzgâr esmeye başladı. Erivan, rakım olarak Gümrü’den aşağıda olmasına rağmen, rüzgârın şiddeti hızlı gitmemi engelliyordu. Akşam 8 civarı şehir merkezine geldim. Bir kafeye oturup bir şeyler içtim, internete girdim, Booking.com’dan hostelimi ayarladım.

Hosteldeki tek Türk bendim. Hosteldekilerle geç saatlere kadar sohbet ettik, votka içtik. Hatta tanıştığım Ermeni bir arkadaş, benden gitarla Mahsun Kırmızıgül çalmamı istedi. Bilmediğimi, hayatta dinlemediği söylediysem de adamı ikna edemedim. Baktım olacak gibi değil, “sen söyle, ben de sana eşlik ederim” dedim ve hayatımda ilk kez Mahsun Kırmızıgül çaldım. “Bebeğim Benim”le başladık ve devamı da geldi… Bu arada, Gürcistan’da olduğu gibi Ermenistan’da da votka sudan ucuz anlaşılan. Kiminle tanıştıysam votka ikram etti bana. Bu yüzden de votka muhabbetleri İran’a kadar devam edecek. 

15 Ağustos 2016
Sabah, önce Vernissage’a gittim. Haftasonları bit pazarı, hafta içi de hediyelik eşyaların, el işi ürünlerin satıldığı, Erivan’ın merkezindeki bir pazar yeriymiş Vernissage. Burada gezinirken, duduk satılan tezgâhlar gördüm. Birinin yanına gittim ve tezgâhın sahibiyle konuşmaya başladım. Adam, önce duduğu anlattı, sonra da Sarı Gelin’i çalmaya başladı. Adamın Sarı Gelin’i ya da bildiğim bir ezgiyi çalacağını tahmin etmiştim ama yine de bu ezgileri orada duymak farklı etkiliyor insan. Vernissage’da biraz daha gezdikten sonra yaşlı bir kadın seyyar satıcıdan kıymalı börek aldım. Bildiğimiz çiğ börek ya da çi-börek… Akşama doğru bir lokantada lahmacun yedim. Adı, bizde söylendiği gibi; lahmacun. Başka lokantaların, restoranların vitrinlerine, menülerine de baktım gün içinde; isimlerine kadar hep bildiğimiz yiyeceklerdi.  Sarmalı (yaprak sarma), dolma, lahmacun, mante (mantı), tan (ayran)…

Vernissage

Vernissage

Erivan, Gümrü’ye göre daha büyük ve zengin bir şehir olmasına rağmen Gümrü kadar etkilemedi beni. Burada da Sovyet havası var ama Gümrü kadar yoğun değil; daha çok Doğu Bloku şehirlerini andırdı bana. Erivan için biraz daha Avrupalı demek daha doğru olur. 

Erivan’a kadar gelmişken Soykırım Müzesi’ni görmeden bu şehirden ayrılmak istemedim. Çok hassas bir konu ve bu konu hakkında söylenen çok şey var. Ben sadece, tarafsız bir göz olarak, olaya Ermenistan‘dan da bakmak ve durumu gözlemlemek istedim. Soykırım Müzesi’nden sonra Ararat Konyak Fabrikası’na gittim ama rezervasyonsuz almadıkları için fabrikayı gezemedim. Ararat için, hayatımda içtiğim en güzel konyak diyebilirim. Yumuşacık bir tat; adeta kaliteli bir şarap gibi, üzümün tadını, bukelerini ayrı ayrı hissediyorsunuz. Fabrika binasına girdiğinizde tüm binayı saran muhteşem bir konyak kokusu var. Bir içki fabrikasının neden bu denli turistik olabileceğini, bu kokuyu duyduktan sonra daha iyi anladım. 

17 Ağustos 2016
Sabah 11.00 civarı hostelden ayrıldım, Ağrı Dağı manzarası eşliğinde Ararat’a kadar geldim. Yolda, tanıdık gelen bazı yerleşim yeri tabelalarına rastladım. Bunlardan biri Ayntap, diğeri ise daha evvel Kars’a gittiğimde gördüğüm Ani Harabeleri tabelalarıydı. Gaziantep’in eski adının Ayıntap olması, bir dönem bu şehirde Ermeniler’in yaşaması, Ermenistan’daki Ayntap’la ortak bir yanı olup olmadığı düşüncesini aklıma getirdi. Bilmiyorum; belki de sadece isim benzerliğidir.

Ararat’ta kısa bir yemek molası verdikten sonra yola devam ettim. Ermenistan’la Türkiye’nin en yakın olduğu yerde cep telefonum çekmeye başladı. Bu vesile ile yakınlarımla da hasret gidermiş oldum. Ararat’tan 22 km sonra Yeraskh köyüne geldiğimde kendime kalacak yer aradım. Yolda karpuz tezgâhları vardı. Karpuzcularla sohbet ettim biraz. Bana kahve verdiler. Çadır kurmak istediğimi sordum. Şehrin dışında bir yerler tarif ettiler ama dedikleri yeri bulamadım. Bu sırada, başka bir karpuzcu, yolun yakınındaki ağaçlık yere çadır kurabileceğimi söyledi. Ağaçlık yerin de zeminini beğenmedim ve karpuzcunun minibüsünün arkasına çadırımı kurdum. Daha sonra karpuzcunun oğlu geldi ve hep beraber yemek yedik. Lavaş, tavuk, pilav ve tabii ki votka. Yemekten sonra çadırıma girmeden önce Ağrı Dağı’na doğru baktım. Dağın eteklerinde, Türk köylerinin ışıkları yanıyordu. Türkiye’ye bu kadar yakın olup da gidememek düşüncesi hüzünlendirdi beni.

18 Ağustos 2016
Sabah erkenden yola çıktım. yaklaşık 20 km’lik bir tırmanış vardı. Yokuşun sonundaki çeşmede şişelerimi doldurup yola devam ettim. Akşama doğru, Vayk’ın 10 km ilerisinde, henüz açılmamış bir otel gördüm. Otelin sahibi, bahçelerine çadır kurmama izin verdi. Çadırımı kurduktan sonra otelin sahibi ve ailesiyle yemek yedik. Sofrada adamın eşi, çocukları, babası ve başka akrabaları falan da vardı. Masaya shot bardakları konuldu, bardaklar dolduruldu… Benim yavaş içtiğimi gören birisi, tek seferde içmem gerektiğini söyledi. Geleneklere saygı duydum ve adamın dediğini yaptım. Bu sefer de, bardak boşaldıkça adam votkayı doldurdu, boşaldıkça doldurdu… Gürcistan’da sarhoş olmamıştım ama bu gece biraz oldum galiba. Gecenin sonunda, otel sahibiyle tavla oynayıp ayran içtiğimi hatırlıyorum. Sonrasında da güzel bir uyku… Fiziksel yorgunluğun üzerine, biraz da çakır keyif olduysan, çok güzel uyunuyor. Bisiklet yolculuklarının en sevdiğim taraflarından biri de bu uyku olayıdır.

(19 Ağustos 2016 Goris/Ermenistan)
“Bisikletle yapılan uzun seyahatlerde, her zaman yazmak çok kolay olmuyor. Uygun bir yer olacak, yorgun olmayacaksın, ertesi gün erken kalkman gerekmeyecek, şarj problemin olmayacak, kafan rahat olacak vs vs… Uzun lafın kısası; epeydir uygun bir ortam bulamadığımdan, yazma fırsatım da olmadı. Bugün fiziksel olarak yorgun olmama rağmen, o kadar keyifliyim ki yorgunluğumu hiç hissetmiyorum. Sadece sarı otları, tarlaları, kayaları, uzaktan da dağları gördüğüm, karşımdan esen şiddetli rüzgarın uğultusundan başka bir şey duymadığım, psikolojik olarak insanı yoran bir gün geçirdim bugün. Biri 2300 küsür metre, diğeri de 2100 küsür metre olan iki geçit de yanında hediyesi… Saat akşam yedi buçuk olmuş, güneş batmak üzere, iki bin metrelerdeyim, hala tırmanıyorum ve nerede kalacağım da belli değil. Tam “bu herhalde son yokuştur” dediğim anda bir yenisinin başladığı, rüzgârın da etkisiyle hızımın 5 km/saat hızlara düştüğü, sinir bozucu, insanı bezdirici bir gün, sonunda güzel bitti ve çok ucuza, çok güzel bir pansiyon bularak, 2016 seyahatimin ikinci bölümünü yazmaya başladım. 19 Ağustos 2016 tarihli Vayk-Goris arasına daha sonra tekrar değineceğim.” 
demiştim Gürcistan yazısının başında. Evet, dün geceki deliksiz uykunun sabahında, 2340 metre rakımda bulunan Vorotan Geçidi’ni tırmanmak üzere konakladığım yerden ayrıldım. 22 km boyunca, yaklaşık 1000 metre irtifa kazanıp, geçide geldim. Geçitte iki tane dev taş heykel var. Anıt ya da kapı gibi yapılar bunlar. Heykellerin birinin altında da bir çeşme ve meyve satan satıcılar vardı. İlaç gibi geldi bana burası. Elimi yüzümü yıkayıp, biraz da meyve yedikten sonra yola devam ettim. Hava sıcak ve rüzgârlıydı. Vorotan’dan yaklaşık 35 km sonra misafirhane gibi bir yerde mola verdim. İçeride İranlılar vardı. Kutlama falan yapıyorlardı galiba. Bir ara halay bile çektiler; hatta beni de halaya çağırdılar.

Misafirhaneden çıktığımda inanılmaz rüzgâr vardı. Yola devam edilecek gibi değildi. Misafirhanenin bahçesine çadır kurmak istedim ama henüz akşam olmamıştı ve sabaha kadar çok sıkılacağımı biliyordum. Yola devam etmeye karar verdim. Rüzgâr o kadar zorluyordu ki, 5 km/saat hızlarda gidebiliyordum. Bu koşullarda yaklaşık 15 kilomere daha pedal çevirdim ve 2100 küsür metre rakıma çıktım. Burası son yokuştu ama hava da kararmak üzereydi. Acilen konaklayacak bir yer bulmam gerekiyordu. Çeşmesi olan bir yalak gördüm uzaktan. Yakınlarına çadır kurabilirim diye düşündüm ama etraf hayvan pislikleriyle doluydu. Tetanos, tifo vs olmamak için burada çadır kurmaktan vazgeçtim ve tekrar yola çıktım. Yokuş aşağı Goris şehrine kadar kolayca gidebilirim diye düşündüm. 2100 metreden 1390 metrelere inecektim. Farımı, arka lambalarımı yaktım ve hızla Goris şehrine gittim. Yol üzerinde birkaç otele fiyat sordum. Otelleri ve fiyatlarını beğenmeyip, devam ettim. Şehir merkezinden geçtiğim sırada, bir binanın önüne toplanmış küçük çocuklar hello, hotel falan diye bağırıyorlardı. Otel dedikleri yer, bir pansiyonmuş. Çok güzel, sakin bir yerdi, fiyatı da uygundu. Hemen odama yerleştim, duşumu aldım ve yazımı yazmaya başladım.

Goris’te çocuklarla

20 Ağustos 2016
Sabah, pansiyondan ayrılıp Kapan şehrine doğru yola çıktım. Ermenistan’daki en keyif aldığım gündü. Önce 1400 metrelerden 700 küsür metrelere indim, sonra da 1700 metre rakıma çıktım. Goris Kapan arası, virajların bol olduğu, yeşil, asfaltı güzel bir yoldu. Kapan’a geldiğimde, toplamda 1440 metre irtifa kazanmışım.

Kapan, içinden dere geçen, yamaçlarında köhne blokların sıra sıra dizildiği, şehir merkezinde güzel taş binaların, parkların olduğu, yine 1970’leri, 80’leri yaşayan değişik, güzel bir şehir. Şehrin merkezindeki havuzlu parktaki kafede biraz oturdum, bir şeyler yedim, içtim. Bu sırada, kafeyi işletenlere kalacak yer aradığımı söyledim. Beni şehrin dışında bir pansiyona yönlendirdiler. Berbat bir yerdi, fiyatı da yüksekti. Pansiyon sahibi, o saatte yer bulamayacağımdan emindi ve ücrette indirim yapmadı. Ben de oradan vazgeçtim ve tekrar şehre geri döndüm. Birkaç otele sordum, sonunda havuzlu parkın çok yakınında ucuz, güzel bir otele yerleştim. Sabah, 2535 metre rakımdaki Meghri Geçidi’ni tırmanacaktım ve dinlenmem gerekiyordu. Bu oteli bulmam iyi olmuştu.

21 Ağustos 2016
Kapan, değişik bir şehirdi. Sabah erken kalkıp, şehirde biraz fotoğraf çektim. Sonra da Meghri Geçidi’ne doğru yola çıktım. Kajaran şehrine kadar düşük eğimli bir tırmanış vardı. Bu arayı hızlı gitmek istiyordum. Bu yüzden de kendime saat tutarak, daha önceki seyahatlerimde yaptığım gibi oyunlar oynadım. Şu kadar km/saat ortalamayı tutturursam, şu kadar süre mola vereceğim şeklinde oyunlardı. Kajaran’dan sonra asıl tırmanış ve virajlar başladı. Kajaran çıkışındaki yola asfalt döküyorlardı. Yol yapım çalışması olan yerlerde bisikleti elimle götürdüm. Geçidin yakınlarında bir çeşmede suluklarımı doldurdum. Bu arada, kuzgun olduğunu zannetiğim, çok büyük kuşlar uçuyordu havada. Bu hayvanlar ötmüyorlardı; anırır gibi, geğirir gibi kaba sesler çıkartıyorlardı. Tepemde sorti yapıyorlar, kendi aralarında kavga falan ediyorlardı. Saldırmasalar bari diye içimden geçirdim. Nihayet, geçide geldim, hatıra fotoğraflarımı çektim ve Meghri’ye doğru hızla indim. Kapan’dan beri, hiç düz yolda gitmeyerek, tam 1890 metre irtifa kazanmak güzel bir ödüldü benim için.

Meghri, yüksek tepelere kurulmuş, caddeleri dimdik yokuşlar olan, küçük bir şehirdi. O kadar dikti ki, bisikletimi bir yere yaslayıp fotoğraf çekemedim. Yokuşlardan inerken frenlerim ötüyordu ve insanlar bana bakıyorlardı. Kalacak bir yer bulduktan sonra tekrar gelir, fotoğraf çekerim diye düşündüm ama bulduğum pansiyon şehir merkezinden biraz uzaktaydı. Pansiyona yerleştikten sonra da tekrar gidemedim şehre. Bu güzel şehrin fotoğraflarını çekmediğim için üzgünüm.

Şehrin Kapan yolu girişinde, uygun fiyatlı bir pansiyon buldum. Pansiyonun sahibi, aynı zamanda da kaynak ustasıymış. Bisikletimin bagajında kırılan bir yer vardı. Hazır, ustasını bulmuşken, adamdan kırık yeri kaynatmasını rica ettim. O da sağ olsun kırmadı beni. Pansiyoncu ve oğulları, İran sınırındaki Agarak’a gideceklerini söylediler. Beni de çağırdılar. Beraber Agarak’a benzin almaya gittik. Yolda giderken, İran tarafını gösterdiler bana. İran’la Ermenistan, Aras Nehri boyunca tellerle ayrılmış. Sabah, bu yoldan geçeceğim için heyecanlandım.

22 Ağustos 2016
Ermenistan’daki son günüm… Pansiyondan ayrıldıktan sonra, alışveriş yapmak için Agarak’a gittim. Peynir, konserve balık, bolca su, lavaş vs alıp İran sınırına doğru ilerledim. Markette ödemeyi banka kartıyla yapmak istedim ama kart kabul etmediklerini söylediler. Mecburen, bankaların birinin atm’sinden para çekmek zorunda kaldım. Ermenistan’da marketlerden kartla alışveriş yapmak biraz zor. Her market bankamatik kartlarını kabul etmiyor. Atm’lerden para çekilebiliyor ama yurt dışında olduğunuz için faiz ödüyorsunuz. Bunu da belirtmek istedim.

Ermenistan’da çok keyifli bir on gün geçirdim. Hem dağlık coğrafyası hem Sovyetler Birliği döneminden kalma havası çok etkiledi beni. Caddelerde sıklıkla rastladığım Gaz Volga otomobilleriyle, Kamaz kamyonlarıyla, Sovyet ekolü blok apartmanlarıyla ve Sovyet mimarisiyle, bir zaman tünelinde hissediyor insan kendini. Bu arada, Ermeniler oldukça misafirperverler. Maddi durumları iyi olmasa bile, tavuğunu, pilavını, ekmeğini, votkasını sizinle paylaşabilen, yardımsever ve güzel insanlar… Hepsini sevgiyle selamlıyorum buradan.

 

Seyahat verileri:

14.08.2016
Gyumri-Yerevan (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 129,87 km
Toplam tırmanış: 1135 m

17.08.2016
Yerevan-Yeraskh (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 83,92 km
Toplam tırmanış: 220 m

18.08.2016
Yeraskh-Vayk (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 82,61 km
Toplam tırmanış: 1575 m

19.08.2016
Vayk-Goris (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 92,56 km
Toplam tırmanış: 1770 m

20.08.2016
Goris-Kapan (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 70,32 km
Toplam tırmanış: 1440 m

21.08.2016
Kapan-Meghri (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 76,99 km
Toplam tırmanış: 1890 m

22.08.2016 Meghri-Julfa(İran) (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 82,33 km
Toplam tırmanış: 820 m

Gyumri-Julfa toplam mesafe: 618,6 km
Gyumri-Julfa toplam tırmanış: 8850 m

Reklamlar

2016 seyahati 2. Bölüm (Batum-Gyumri)

Neredeyse bir yıldır yazı paylaşmamışım. Kendimce sebeplerim vardır diye düşünüyorum. Sevdiğimiz şeyleri her zaman aynı şevkle yapamıyoruz galiba… En son Batum’a gelmiştim ve Goderdzi Geçidi’ni geçmek üzere Batum’dan ayrılmak üzereydim. Hikayeye buradan devam edeceğim elbette ama bu sefer bir değişiklik yaparak, geçen sene yolda yazmaya başlayıp tamamlayamadığım hikayelerden flashback’ler de ekleyeceğim.

(19 Ağustos 2016 Goris/Ermenistan)
“Bisikletle yapılan uzun seyahatlerde, her zaman yazmak çok kolay olmuyor. Uygun bir yer olacak, yorgun olmayacaksın, ertesi gün erken kalkman gerekmeyecek, şarj problemin olmayacak, kafan rahat olacak vs vs… Uzun lafın kısası; epeydir uygun bir ortam bulamadığımdan, yazma fırsatım da olmadı. Bugün fiziksel olarak yorgun olmama rağmen, o kadar keyifliyim ki yorgunluğumu hiç hissetmiyorum. Sadece sarı otları, tarlaları, kayaları, uzaktan da dağları gördüğüm, karşımdan esen şiddetli rüzgarın uğultusundan başka bir şey duymadığım, psikolojik olarak insanı yoran bir gün geçirdim bugün. Biri 2300 küsür metre, diğeri de 2100 küsür metre olan iki geçit de yanında hediyesi… Saat akşam yedi buçuk olmuş, güneş batmak üzere, iki bin metrelerdeyim, hala tırmanıyorum ve nerede kalacağım da belli değil. Tam “bu herhalde son yokuştur” dediğim anda bir yenisinin başladığı, rüzgârın da etkisiyle hızımın 5 km/saat hızlara düştüğü, sinir bozucu, insanı bezdirici bir gün, sonunda güzel bitti ve çok ucuza, çok güzel bir pansiyon bularak, 2016 seyahatimin ikinci bölümünü yazmaya başladım. 19 Ağustos 2016 tarihli Vayk-Goris arasına daha sonra tekrar değineceğim.”

(8 Eylül 2016 Şiraz/İran)
“En son Batum’daydım… Batum’dan İran sınırına kadar gitmeyi düşündüğüm güzergâhın detaylarını bilgisayarımda hazırlayıp kendime mail attım. Daha sonra, Jpeg formatında olan bu notları Ipod’uma indirdim. Akıllı telefonum ve internetim olmadığı için bu şekilde bir yöntem geliştirdim. Kağıt haritadan çok daha kullanışlı bir yöntem bu. Gideceğim yerlerin tüm topoğrafyasını bilerek yolda olmak, ne zaman nerede olacağım konusunda bana bilgi veriyor.

Planım, Goderdzi Geçidi’nden geçerek Akhaltsikhe(Ahıska) şehrine geçmek, oradan da Akhalkalaki üzeriden Gümrü’ye giderek Ermenistan’a giriş yapmaktı. Batum, deniz seviyesindeydi ve Goderdzi Geçidi, bu seviyeden 2025 metre yüksekteydi. 8 Ağustos’ta, öğlene doğru Batum’dan ayrıldım. Çoruh Nehri’ni takip ederek Akhaltsikhe yönüne doğru ilerlemeye başladım. Başlarda kasisler ve inek pislikleri olmasına rağmen, yolun ilk 65 kilometresi çok güzeldi. Altmış beşinci kilometreden sonra yol bozulmaya başladı. O akşam, Khulo’ya varmadan birkaç kilomete öncesindeki Alme köyüne geldim. Bir ağacın altındaki bankta, üç genç bira içip sohbet ediyordu. Aralarından Giga, çok güzel Türkçe konuşuyordu ve beni evine davet etti. O gece Giga’nın evinde kaldım. Güzel muhabbeti ve dostluğu için Giga’ya buradan teşekkür etmek istiyorum.

Can & Giga

Ertesi sabah Alme’den ayrıldım, yokuşu çıkıp, birkaç kilometre ilerideki Khulo’ya geldim. Khulo’da bir hırdavatçıyla ayak üstü sohbet ettik. Daha sonra, bisikleti dükkana koyduk ve hırdavatçı bana haçapuri ısmarladı. Haçapuriyi yedikten sonra Goderdzi’ye doğru yola koyuldum. Khulo’nun hemen çıkışında, yol tamamen bozuldu. Bisikletim hasar görmesin diye oldukça yavaş sürmeye gayret ediyordum. Bir ara, kazara güzel bir asfalt yola sapmışım; 100 metre yokuş tırmandıktan sonra, arkamdan gelen arabadakilerin uyarısıyla tekrar indim o kötü yola. Berbat, taşlı bir yoldu bu yol; yokuş inmek, çıkmaktan daha zordu. Yol kötüydü ama diğer taraftan da manzara harikaydı.

Khulo001

Khulo

Khulo

Geçide geldiğimde, sadece 35 kilometre yol yapmıştım ancak, bu kısa mesafeyi 6 saat 45 dakikada alabilmiştim. Az önce de belirttiğim gibi; yolun inişi, çıkışından daha zordu ve 2025 metrelik geçitten inme vakti gelmişti. Yol; kesiklerle, oyuklarla, su birikintileriyle doluydu. Su birikintilerinde inek pislikleri vardı. Bir taraftan fren sıkarken, diğer taraftan da hayvan pisliklerini üzerime sıçratmamaya çalışıyordum. Bir ara, yola akan küçük bir şelalenin doldurduğu su birikintisinden geçtim. Ayağımın tekini suya sokmak zorunda kaldım. Bu şekilde, yaklaşık bir 10 kilometre daha gidip; yeni biçilmiş, zemini düzgün bir tarlaya çadırımı kurdum.

 

Güzel bir uykunun sabahında, eşyalarımı toplayıp Akhaltsikhe’ye (Ahıska) doğru yola çıktım. Önceki gece, yolun ne zaman düzeleceğini sorduğumda, 4 kilometremin daha olduğunu öğrenmiştim. Çoğu gitti, azı kaldı diye sevindiysem de bu 4 kilometrenin sonunu görmek oldukça vaktimi aldı. 4 olmasa da 5-6 kilometre sonra yol düzeldi ve 30 km/saat hızların üzerine çıkıverdim hemen. Kısa bir süre sonra yol yine bozuldu. O kadar bozuldu ki, bisikleti ara sıra elimle götürmek zorunda kaldım. Yolda çalışma varmış; yaklaşık 4 kilometre de yol çalışmasında bozulan yolda ilerledim. Sonunda, Akhaltsikhe-Goderdzi-Türkiye sınırı yol ayrımına geldim. Türkiye’ye çok yakındım; Akhaltsikhe’nin ters istikametine gidersem, kısa bir süre sonra Türkiye’ye girebilirdim tekrar. Bu arada, durum bilgisi de vereyim. Şu anda, İran’ın Şiraz şehrindeyim. Hotel Persepols’in lobisinde, yaklaşık 2 saat sonra İsfahan’a gidecek olan otobüsümün kalkmasını beklerken bunları yazıyorum. Resepsiyonistten rica ettim; birkaç saat lobide oturmama izin verdi sağ olsun. Lenslerim kurumuş, gözlerimi kaşındırıyordu. Gözlerimi de dinlendiriyorum bu süre içinde.

 

Evet, nerede kalmıştık? Akhaltsikhe… Akhaltsikhe’de biraz gezinip, biraz da fotoğraf çektikten sonra yola devam ettim. Aspinidza’yı geçtikten sonra kayalara inşa edilmiş, Sümela Manastırı’na benzer bir yer gördüm. Daha sonra adının Khertvisi Kalesi olduğunu öğrendiğim yerin yakınlarında bir düzlüğe çadırımı kurdum.

 

Sabah, Akhalkalaki’ye gitmek üzere hazırlandım ve yola çıktım. Yaklaşık 30 kilometre sonra Akhalkalaki tabelasına geldim. Tabela önünde fotoğraf çektikten sonra bisikletime bindim ve bu sırada ön aktarıcının telinin koptuğunu fark ettim. Aynakol küçük dişlideyken, rublenin ilk 4-5 dişlisini kullanarak şehir merkezine kadar gittim. Şehrin gelişmemiş ve fakir bir görüntüsü vardı. İnsanlar beni durdurup bisikletimin kaç para ettiğini soruyorlardı. Çok ucuz olduğunu söylediysem de bana inanmış gözlerle bakmıyorlardı. Çat pat Rusça’yla nasıl anlatabilirdim ki bu bisikleti hurdacıdan aldığımı? Şehirde bisiklet tamircisi aradım. Sora sora, pazarda bir bisiklet satıcısı olduğunu öğrendim. Dedikleri yere gittim ve dükkandakilerle sorunu çözmeye çalıştık. Adamlardan biri bana fren teli verdi. Tabii ki tel ve topuzu kalın geldi. Tel idare ederdi ama topuzu eğeyle törpülemek gerekiyordu. Topuzu törpülerken, bisiklet tamircisi olduğunu anladığım bir genç, elinde vites teliyle yanıma geliverdi. Hemen teli taktık ve vites ayarını yaptık. Bisikletle bir iki tur attım; çok güzel olmuştu, hiçbir sorun yoktu. Bir tane de yedek aldım ve yola devam ettim. Şehirde gezinirken, biri Alman, diğeri İspanyol iki bisikletli gezgine rastladım. Çok kafa dengi, sıcak insanlardı. Tiflis’e gidiyorlarmış. Belli bir yere kadar aynı yoldan gidecektik; o yüzden beraber gidelim dedik. Önce bir yerde oturduk, haçapuri yedik, bira içtik. Daha sonra alışveriş yapıp yola devam ettik. Alman bisikletçi Jakob, bir dere kenarı gösterdi ve oraya kamp yapmaya karar verdik.”

 

Hikayenin en eğlenceli yerinde kalmışım… Jakob’un gösterdiği dere kenarına gitmek için asfalt yoldan patikaya sapıp, yaklaşık 2 kilometre inmemiz gerekti. Dere kenarına geldik, çadırlarımızı kurduk, yemek hazırlıklarına başladık. Jakob, dereden su alıp su arıtma cihazıyla suyu temizlemeye çalıştı ama cihaz tıkandı. Suyumuz yetersiz olduğundan birimizin şehre gidip su alması gerekiyordu. Ben gitmeye karar verdim, pet şişeleri alıp yola çıktım. Akhalkalaki’ye varmadan, bir benzinlikte şişeleri doldurdum ve kamp yaptığımız yere doğru hareket ettim. Gökyüzünde siyah bulutlar vardı. Uzakta da yağmur yağıyordu; serinliğini yüzümde hissediyordum. 1800 metrelerdeydik ve havanın görüntüsünden sert bir gece geçireceğimiz çok belliydi. Hava kararmadan dere kenarına varmak istediğimden olanca gücümle pedallara asılıyordum. Bir ara şişeler yola düştü. Şişeleri almak için durduğum sırada yanıma bir araba geldi ve arabadakilerden biri Jakob’la Ernest’in yanına gittiklerini, beni ve bisikleti arabaya alabileceklerini söyledi. Adamlara güvenmediğim için arabaya binmedim ama şişeleri adamlara verdim. Adamlar oraya gidiyorlarsa, yükten kurtulmuş olacaktım. Gitmiyorlarsa da sabaha kadar elimizdeki suyla idare edecektik bir şekilde. Neyse… Dere kenarına indiğimde bir de ne göreyim? Benim arkadaşlarla arabadaki Gürcüler, çilingiri kurmuşlar, muhabbete başlamışlar çoktan. Votkalar, biralar içiliyor, sucuk kesilmiş, fonda rock müzik çalıyor. Güzel bir ortamdı yani… Adamlar demiryolu inşaatında çalışan işçilermiş. Pink Floyd, Dire Straits, Chris Rea falan dinliyorlardı. Jakob’la Ernest votkayı biraz fazla kaçırdılar. Kontrolümü kaybetmemek için sarhoş olacak kadar içmedim ben. İyi de etmişim. Gürcüler çok içtiler ama… Yavaştan yağmur atıştırmaya başladı, Gürcüler’le vedalaştık ve çadırlara girdik. Ernest’le Jakob çoktan uyumuştu, bense adamların oradan uzaklaşmalarını bekliyordum. Bu arada, yağmur şiddetini arttırdı. Dışarıdan sesler geliyordu; adamların arabası çalışmamış anlaşılan. Bi’ el atayım, bi’ de adamların durumuna bakayım diye yardım etme bahanesiyle çadırdan çıktım. Arabayı itip vurdurmaya çalıştık birkaç kere ama olmadı. Başka arkadaşları geldi adamların. Onlar da acayip sarhoştular; başka bi’ yerde içmişler. Çürük bir halatla iki arabayı bağlayıp çekmeye çalıştılar. Olmadı. Halat defalarca koptu. Arabayı bir kere daha vurdurmaya çalıştılar, bu sefer araba çadırların yanına kadar geldi. Az daha gitse, belki araba çadırlara girecek, arkadaşlara zarar verecekti. Adamlar, yağmur geçene kadar arabada uyumaya karar verdiler. Diğer arkadaşları da gidince biraz rahatladım ve çadıra girdim. Tam stres bitti diyordum ki bu sefer de yağmur ve fırtına iyiden iyiye gemi azıya aldı. Kaçkarlarda nice yağmurlar görmüştüm ama böylesi daha evvel başıma hiç gelmemişti. Bugüne kadar su almamış çadırım o gece su almaya başladı. Gecenin üçüne kadar çadıra giren suyu tişörtlere emdirip dışarıya sıkmakla uğraştım. Çadırın tavanı, fırtınanın şiddetinden neredeyse yatar vaziyetteyken burnuma değiyordu. Neyse ki gece üçten sonra hava biraz duruldu da ben de uyuyabildim.

Sabah güzel bir kahvaltı yaptık. Gece olanları Jakob’la Ernest’e anlattım. Adamların gürültüsünü duymamışlar ama fırtınayı ve yağmuru onlar da hissetmişler. İyi içmişler anlaşılan… Eşyalarımızı topladık ve yola koyulduk. Ben Ermenistan’ın Gyumri (Gümrü) şehrine gidecektim, onlar da Tiflis’e gideceklerdi. Ninotsminda’ya kadar beraber geldik, sonrasında Tiflis yol ayrımında vedalaştık. Jakob ve Ernest; bir daha görüşmek dileğiyle…

Ninotsminda’dan yaklaşık 25 kilometre daha devam edip Ermenistan sınırına girdim. Ermenistan’la Türkiye arasındaki sorunlardan dolayı sınıra girmeden önce tedirgindim. Daha önce sınır polisini birkaç kere arayıp teyit etmiştim ama yine de ters bir durum olmasından çekiniyordum. Sınırdaki gümrük memuru, kibar bir şekilde, Türkçe “Hoşgeldiniz” deyince rahatladım. Merhaba, nasılsın, arkadaş, kardeş gibi Türkçe başka kelimeler de söyledi memur. Şaşırmakla beraber çok da mutlu olmuştum. Beni mutlu eden, adamın Türkçe kelimeler biliyor olması değildi, geçmişte yaşanmış üzücü olaylardan dolayı tanımadığı birini suçlamaması, yargılamaması, bir şeyleri ima etmemesi, genel olarak pozitif oluşu mutlu etmişti beni. Diğer işlemler için başka bir polisle yönlendirdi beni adam. Bu polis de birkaç Türkçe kelime biliyordu. Onunla da biraz Türkçe, biraz Rusça konuşarak geri kalan işlemlerimi hallettim ve Gümrü’ye doğru yola devam ettim. Türkiye Ermenistan sınırı kapalı olduğu için, Ermenistan’a ya Gürcistan’dan ya da İran’dan giriş yapılabiliyor. Tam hatırlamıyorum ama 6-7$ gibi bir giriş ücreti ödedim. 

Seyahat verileri:

08.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 84.68 km
Toplam tırmanış: 1135 m

09.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 48.26 km
Toplam tırmanış: 1625 m

10.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 91.43 km
Toplam tırmanış: 795 m

11.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 33.63 km
Toplam tırmanış: 695 m

12.08.2016 (Harita için tıklayın)
Toplam mesafe: 83.39 km
Toplam tırmanış: 840 m

Batum-Gyumri toplam mesafe: 341.39 km
Batum-Gyumri toplam tırmanış: 5090 m

2016 seyahati 1. Bölüm (Ankara-Batum)

 

Nihayet, bu seneki seyahatimi de yazma fırsatı bulabildim. Şu anda dünyanın en güzel yerinde, Fırtına Deresi’ni besleyen kollardan birinin şırıl şırıl aktığı, İdris Duman’ın oteli Doğa Otel’in huzurlu ortamında bilgisayarımı açtım ve yazmaya başladım. İdris Duman kimdir diye soracak olursanız; Özcan Alper’in ilk ve en meşhur filmi Sonbahar’da da oynamış, Çamlıhemşin’in bilindik, bilge bir dedesi diyebilirim kısaca. Doğa Otel’in projesini çizen ve bu güzel oteli yapan kişi de kendisidir aynı zamanda.

Evet, yavaş yavaş bu seneki seyahatimi anlatmaya başlayayım. 1 sene öncesinden güzel bir Asya planı yapıp, güzergâhımı belirlemiştim. Haziran’ın 15’i gibi yola çıkacaktım ve planımı uygulayacaktım. Lakin, Haziran ayı geldiğinde bazı aksaklıklar oldu ve planladığım tarihte yola çıkamadım. Kendi işlerimdi, vize sorunlarıydı, darbeydi vs derken ancak 24 Temmuz sabahı seyahatime başladım. Yaptığım plana göre Çankırı ve Kastamonu üzerinden Sinop’un Gerze ilçesine, oradan da Karadeniz kıyısını takip ederek şu an bu yazıyı yazdığım yere, Çamlıhemşin’e gelecektim. 24 Temmuz sabahı Ankara’dan yola çıktım ve 134 kilometre yol yaparak Çankırı İl Özel İdaresi Misafirhanesi’ne geldim. Misafirhane çok ucuz, temiz ve konforlu olmasına rağmen sadece erkeklerin kaldığı bir yerdi; belirtmek istedim. Kız arkadaşınızla falan gidecek olursanız kalamazsınız, haberiniz olsun. Ankara Çankırı arasını her sene yaptığımdan ve bu güzergahı “Ankara Çankırı Seyahati” adlı yazımda anlattığımdan, yol ile ilgili fazla detaya girmeyeceğim.

Gümerdiğin yakınları

Hava çok sıcaktı… Hatta o kadar sıcaktı ki asfalt erimiş, lastiklere yapışıyordu. Yüklü bir bisikletle, bu yapışkan asfaltta yokuşları çıkmak, özellikle de Şabanözü Eldivan arasındaki yokuşu çıkmak çok zor oldu. Bir de mıcır olayı var… Sene olmuş 2016, mıcır nedir arkadaş ya? Bu çağda erimiş asfalt ve mıcır görmek çok ayıp! Bu mıcır denen şeyin ne kadar tehlikeli olduğunu defalarca gördük. Arabalar kaydı, trafik kazaları oldu, insanlar öldüler bu ilkellik yüzünden. Bu çirkinlikleri hala neden görüyoruz bu çağda, aklım almıyor!

Bir ara, sıcağın en kuvvetli olduğu saatlerde, Gümerdiğin köyünden hemen önce, köylülerin meyve sebze sattıkları tezgahlarını gördüm ve hemen yanlarına gittim. Önce, tezgahların yanındaki çeşmeden suluklarımı doldurdum, sonra da bana kiraz ikram eden pazarcı kadının kirazlarından yedim. Daha sonra, komposto satan bir kadından da bir kavanoz komposto alıp suluğuma boşalttım. O sıcakta rüya gibi bir şeydi o erik kompostosu. Eldivan yokuşunu çıkana kadar, çeşmelerden su doldurup içtim o kompostoyu ve şeker ihtiyacımı bu şekilde karşılamış oldum.

Ertesi gün Çankırı’dan Kastamonu’ya gittim. Bu yolu daha evvel yapmamıştım. O gün ilki 1420 metre olan İndağı Geçidi’nden, diğeri de 1850 metre olan Ilgaz Dağı Geçidi’nden geçtim ve toplamda 115 kilometre yol yaptım, 1900 metre de tırmandım. Korgun’u geçtikten sonra, bir çeşmeye suluğumu doldurmak için yöneldiğimde, daha sonra isminin Hayati olduğunu öğrendiğim bir adam, kahvaltı yapıp yapmadığımı sordu bana. Cevabı tam veremeden, “senin iyi beslenmen lazım, kahvaltını yap öyle git” dedi.

Hayati abiyle kahvaltı

Çay ve sahanda yumurtanın yanında, kendi bahçesinden topladığı biberlerle, domateslerle, Ege’den getirttiği zeytinlerle muhteşem bir kahvaltı hazırladı Hayati abi. Kahvaltıyı yaparken uzun uzun sohbet ettik kendisiyle.

 

Çankırı Kastamonu yolunun da kalitesi çok kötüydü ve bu yolda da erimiş asfaltla mıcır vardı. Ilgaz Dağı Geçidi’nde, rakım tabelası önünde kendi fotoğrafımı çekmeye çalışırken, bacaklarımın yandığını hissettim. İlk önce anlam veremedim, sonra tabelanın yanına gidice ısırgan gibi bir bitkinin canımı yaktığını fark ettim. Isırgandan farklı bir bitkiydi galiba; ertesi sabaha kadar bacağımın yanması geçmedi çünkü.

Hem sol dizim ağrıdığından hem de şehri çok beğendiğimden iki gece Kastamonu’da kaldım; banduma, ekşili pilav, eğşi gibi Kastamonu yöresel lezzetlerinin tadına baktım, şehri gezdim, bol bol fotoğraf çektim. Bu arada, Dönerci Nail’de döner yedim. Döneri gerçekten de çok lezzetliydi. Kastamonu; Bursa, Edirne ve Trabzon gibi geçmişi çok eskilere dayanan bir şehir. Bu yüzden Kastamonu’da da eski evler, konaklar, tarihi binalar, türbeler, camiler çokça var. Muhakkak gezilmesi, görülmesi gereken bir şehir burası. Yalnız, rahatsız olduğum bir konudan da bahsetmek istiyorum. Birçok tarihi, güzel binanın yanı sıra, çok çirkin binalar da var Kastamonu’da. Önümüzde güzel örnekleri varken neden çirkin binalar yapılıyor; anlayabilmiş değilim.

 

Seyahatimin dördüncü günü Kastamonu’dan yola çıktım. Önce Taşköprü’ye gittim. Taşköprü’de bir şeyler atıştırdıktan sonra yola devam ettim. Keyifsiz bir yoldu; yerleşim yeri yok denecek kadar azdı.

Taşköprü

 

Kastamonu Boyabat arası

Koçak köyü yakınlarından geçerken, köyde kısa bir ihtiyaç molası verdim. Bu arada, köyün imamı Halil Teke’yle tanıştım. Kendisi, ikindi namazını kıldırmak üzereydi; namazdan sonra benimle çay içip sohbet etmek istediğini söyledi. Hoca namazı kıldırırken, ben de cami bahçesinin fotoğraflarını çektim. Namazdan sonra da hocanın evine gittik, semaver çayı içtik, muhabbet ettik. Halil hoca çiçeklere çok meraklıymış. Caminin ve evinin bahçesini çok güzel çiçeklerle donatmış. Daha sonra bana, Boyabat yakınlarındaki Maruf köyüne gitmemi önerdi, orada kalacak yer bulabileceğimi söyledi.

Halil hocanın çiçekleri

Halil hoca ile beraber

Halil hocanın dediğini yaptım ve Maruf köyüne gittim. Çadır kuracak uygun bir yer ararken Maruf köyü camisinin imamıyla tanıştım. Hoca, caminin üst katında kalabileceğimi söyledi. Eşyalarımı camiye koyduktan sonra, önce imamla beraber yemek yedik, daha sonra da imam, imamın oğulları ve arkadaşlarıyla caminin bahçesinde çay içtik, sohbet ettik. Beni misafir ettikleri için kendilerine bir de buradan teşekkür etmek istiyorum.

İnsanın ayak izleri (Taşköprü Boyabat arası)

Maruf Köyü Camii

Sabah hazırlanıp Gerze’ye doğru yola çıktım. Önümde, denizden yüksekliği 1162 metre olan Dıranas Geçidi vardı. Bulunduğum rakımdan, yaklaşık 800 metre tırmanacaktım. Dıranas Tüneli’ne kadar yavaş, tünelden geçtikten sonra da hızlı bir şekilde Sinop Gerze yol ayrımına kadar geldim. Gerze’ye kadar olan iki tane dik yokuşu da çıkıp, Gerze’de yemek molası verdim.

Dıranas Geçidi (1110 / 1162m)

Moladan sonra Samsun’a doğru hareket ettim. Yol çok düzgün olmasına rağmen, yolda görülecek hiçbir şey yoktu. Bu yüzden de fazla durmadan, yaklaşık 30 km/saat hıza yakın bir ortalama hızla Samsun’a vardım. Yoldayken, ailesinin yanında Samsun’da olan yakın arkadaşım Necip’le de telefonda konuşuyorduk. Onlarda kalacaktım ve geç kalmak istemiyordum. Bu yüzden de biraz hızlı gitmek zorunda kaldım.

Bafra Köprüsü

Samsun hakkında çok olumlu şeyler söyleyemeyeceğim. Bir kere, toplu taşıma araçlarını kullananlar, yolda çok tehlikeli gidiyorlar. Yola bakmak diye bir şey yok… Beni ezseler, umurlarında olmayacağımı çok iyi biliyorum. İkincisi, şehrin uzaktan görüntüsünün her sene daha da çirkinleştiğini fark ettim. Gri gri gökdelenler, çirkin binalar… Şehre bisiklet yolu yapılmış; tamam, güzel ama acaba bu yol bisiklete binenler için uygun mu? Bisiklet yolu, kasis ve engebelerle dolu; tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de insan kalabalığı ve ara sıra da motosikletle gidenler var bu yolda. Yüksek sesli müzik çalan faytoncular var bir de… Bu şekilde faytona binmenin nostaljik bir tarafı da yok. Maksat, atlara ve çevrede çayını içen, muhabbet etmeye çalışan insanlara eziyet olsun. Bu kadar şikayet ettim, hiç mi hoşuma giden bir şey ya da bir yer olmadı Samsun’da? Var tabii… Atakum’u çok beğendim. Eğlenceli ve renkli bir yer… 100. Yıl Bulvarı’yla sahil arasında kalan ara sokaklar, bu sokaklardaki çaycılar, börekçiler, çarşılar çok hoşuma gitti. Henüz tam anlamıyla bozulmamış, şehrin eski dokusunu yansıtan yerleri çok güzel Samsun’un.

Necipler’in evinden (100. Yıl Bulvarı)

31 Temmuz günü, saat 15.30’da Samsun’dan ayrıldım. Tempolu bir sürüşle Ordu’nun Bolaman ilçesine geldim. 2013 senesinde, arka bahçesine çadır kurduğum Egemen Köfte’yi buldum ve yine buraya çadır kurdum. Tabii, gelmişken Talip ustanın köftesinden de yedim. İşin sırrının, kullanılan iç yağında olduğunu söyleyen Talip ustanın köftesi güzel. Denemenizi öneririm. Bolaman’da Fiskobirlik’in karşısı…

Egemen Köfte’nin harika bahçesi

Ertesi gün, Nefise Akçelik Tüneli’nden geçmek yerine Perşembe üzerinden Ordu’ya gittim. Yason Burnu’ndaki Yason Kır Kafe’de oturdum, Perşembe’de Aşiyan Kafe’nin meşhur tostundan ve turşu kavurmasından yedim.

Daha sonra da Ordu’ya gittim. Ordu’nun girişindeki Bulvar Kafe’de, kafenin sahibi Erim’in, tur yapan bisikletçilere ücretsiz yemek verdiğini öğrendim Warmshowers’da evinde kalacağım arkadaşımdan. 2013 senesinde yaptığım Karadeniz seyahatimde de Ordu’da düşünceli, nazik insanlarla karşılaşmıştım. Erim’in inceliği herkese örnek olmalı…

Ordu’da iki gece  kaldıktan sonra Trabzon’a, daha sonra da Çamlıhemşin’e geçtim. Ardeşen Çamlıhemşin yol ayrımından Çamlıhemşin’e gelene kadar gördüklerim çok sinirlendirdi beni. Eskiden ahşap olan birçok ev yıkılmış, yerine betonarme ve çirkin versiyonları inşa edilmiş. Yol üzerinde sık sık gördüğüm iş makineleri, kırılmış kayalar, oyulmuş tepeler de cabası! Bir gün sonra Ayder’e gittiğimde ise daha da öfkelendim. Ayder’e 1999 senesinde ilk gittiğimde, gördüğüm manzara ve doğallık büyülemişti beni. Şimdi ise, dışında asansörü olan betonarme otel bile gördüm. Paralı Araplar’ı kaçırmamak, onlara konfor sağlamak için her türlü çirkinlik yapılmış Ayder’de. Yerel kültür yok olmuş, fiyatlar yükselmiş, araç trafiği, korna sesleri, gürültü, kalabalık almış başını gitmiş. Örneğin; Pazar’da kilosu 15 TL olan muhlamalık peynirin fiyatı Ayder’de 25 TL. Eskiden, kapılarının önünde torunlarına çorap ören yerel kıyafetli teyzelerin yerel görüntüleri, şimdi ticari birer reklam panosu haline gelmiş. Temel fıkralarına gönderme olması maksadıyla, sırf komiklik olsun diye içinde “Laz” hecesi geçen samimiyetsiz dükkan tabelaları bile vardı Ayder’de. Önceleri, Hemşinliler Laz olmadıklarını, kültürlerinin ve dillerinin Lazlar’dan farklı olduklarını söylerlerdi. Aynı şekilde, Lazlar da Hemşinliler’den farklı olduklarını söylerlerdi. Yani Hemşin yaylalarında Hemşinliler’i, Ardeşen’de, Pazar’da da Lazlar’ı görürdüm doksanlarda ve iki binlerin başında. Bu sefer, her şey birbirine karışmış ve postmodern bir hal almış. Evet, belki insanlar daha çok para kazanıyorlar ama rafinelik kalmamış. Çok daha kötüsü var; Yeşil Yol Projesi denen iğrenç şey hayata geçirilmeye çalışılıyor. Eğer bu saçma proje gerçekleşirse, diğer yaylaların da akıbetleri Ayder gibi olacaktır ve Doğu Karadeniz’in sonu gelecektir!

07.08.2016 tarihinde Çamlıhemşin’den İdris dedenin yanından ayrıldım, Yeşil Vadi’de muhlamamı yedim, akşam 18.00 gibi de Batum’da Puşkin Caddesi’ndeki Retro Hostele yerleştim. Eskiden hostellerin rahat ve güvenli olmadığını düşündüğümden, hostellerde kalmazdım. Aslında, farklı kültürlerden ve kafa dengi güzel insanlarla tanışmanın en uygun yerlerinden biri de hostellerdir. Son üç yıldır, büyük şehirlere geldiğimde, özellikle hostellerde kalıyorum. Retro Hostel’de, tesadüfen birçok İranlı’yla karşılaştım. Onlara İran’a gideceğimi söyleyince çok sevindiler ve İran’a geldiğimde kendilerini aramamı söylediler, beni evlerine davet ettiler. Pazar yakınlarında, dışarıda satılan fıçı biralardan içtik. Taroof kavramıyla ilk kez burada tanıştım. Ne kadar ısrar etsem de içtiğim biranın parasını İranlılar ödedi.

Batum’a kadarki seyahatim biraz konforlu geçti. Batum’dan sonra, 2025 metre rakımda bulunan Goderdzi Geçidi’ni tırmanıp, Akhaltsikhe ya da Türkçe ismiyle Ahıska şehrine gidip, oradan da Ermenistan’a geçeceğim. Akhaltsikhe yolunun çok bozuk olduğunu okudum. Bakalım bisikletim bu yoldan sağ çıkabilecek mi? Şimdilik Batum’dan sevgiler.

Seyahat günlüğü:

  1. Gün: Ankara-Çankırı:
    Toplam mesafe: 134 km
    Tırmanış: 1450 m
  2. Gün: Çankırı-Kastamonu:
    Toplam mesafe: 115 km
    Tırmanış: 1900 m
  3. Gün: Kastamonu-Maruf köyü:
    Toplam mesafe: 115 km
    Tırmanış: 885 m
  4. Gün: Maruf köyü-Samsun:
    Toplam mesafe: 194 km
    Tırmanı: 1425 m
  5. Gün: Samsun-Bolaman:
    Toplam mesafe: 119 km
    Tırmanış: 145 m
  6. Gün: Bolaman-Ordu:
    Toplam mesafe:55,6 km
    Tırmanış: 485 m
  7. Ordu-Boztepe-Ordu
    Toplam mesafe: 25 km
    Tırmanış: 525 m
  8. Gün: Ordu-Trabzon:
    Toplam mesafe: 187 km
    Tırmanış: 700 m
  9. Gün: Trabzon-Çamlıhemşin (Ortan köyü):
    Toplam mesafe: 152 km
    Tırmanış: 675 m
  10. Gün: Ortan-Ayder-Çinciva (Gidiş-Dönüş)
    Toplam mesafe: 52 km
    Tırmanış: 1155 m
  11. Gün: Çamlıhemşin (Ortan)-Batum:
    Toplam mesafe: 115 km
    Tırmanış:150 m
    İniş: 550 mAnkara-Batum toplam mesafe: 1263 km
    Ankara-Batum toplam tırmanış: 9495 m

Grossglockner ve Passo dello Stelvio

Sabah Hallstatt’tan ayrıldım ve akşam Bruck’a gelip, ikinci zorlu tırmanışım öncesinde kendime kalacak yer aradım. Geç saatte kalacak bir yer bulamayınca, tren istasyonunda (Bruck-Fusch Bahnhof) uyumak zorunda kaldım.

DSC08128

İstasyon binasındaki tahta koltuklarda, kesintilerle dolu, 2-3 saatlik bir uykuyla ve tam anlamıyla dinlenemeden, Großglockner gibi dik bir dağa tırmanmak üzere, sabah saat yedi civarında yola çıktım. Ferleiten’dan hemen sonraki gişelere geldiğimde, gişedeki memur bana acele etmemi, o gün için hava raporuna göre yağmur, hatta dolu bile beklediklerini söyledi. Gişelerde ücretsiz verilen stickerlardan iki tane alıp bisikletime ve çantama yapıştırdım. O stickerları tırmandıktan sonra yapıştıracaktım ama “Madem yapıştırdım, o halde tırmanmalıyım” diye kendi kendimi motive ederek; uykusuz, arkamda 30 kilo yükle, Großglockner Hochalpenstrasße yolu üzerindeki 2571 metre rakımda bulunan Edelweisspitze noktasına tırmandım. Buradan indikten sonra, rakımı 2504 metre olan Hochtor geçidinden de geçerek İtalya sınırına doğru devam ettim.

Transfăgărăşan’la bu iki geçit arasında yaklaşık 500 metre rakım farkı olmasına rağmen, Großglockner tırmanışım sırasında, şansıma hava güneşliydi ve üşümedim. Dik, mesafe olarak uzun ve biraz da zorlu bir tırmanıştı. Arkamda yük olması, uykumu alamamış olmam performansımı olumsuz etkilese de Avusturya Alpler’inin inanılmaz manzarasını izleyerek pedal çevirmenin verdiği pozitif enerji, beni Edelweiss’a çıkartmaya yeti de arttı bile.

Tarih: 17.07.2015
Yola çıkış: 07.10
Parkplatz Fuschertörl 1 (2407m): 11.37
Edelweisspitze (2571 m): 12.04 (Mola)
Yola devam: 13.17
Hochtor (2504m): 14.04

Hochtor’dan sonra fazla yol yapmak istemedim ve 15 kilometre daha devam edip, Heiligenblut’ta bir kamp alanına çadırımı kurdum. Sonraki gün de Lienz’ten geçtiğim sırada tanıştığım bir Türk ailenin evinde kaldım. Lienz’ten İtalya’ya gitmek için bisiklet yolunu kullandım. Orman içinden, köprülerden, ahşap tünellerden, su ve kuş sesleri eşliğinde Dolomitler’i izleyerek geçtiğim bu yolda hem çok keyif aldım hem de dinlendim.

 

Planladığım üçüncü tırmanış, meşhur Stelvio geçidiydi. Grossglockner kadar zor olmayacağını biliyordum ama yine de stratejik hata yapmak istemedim. Bu yüzden de tırmanış öncesi bisikletime bakım yaptım ve Laas’ta güzel bir otelde kalarak kaliteli bir uyku uyudum. Sabah, protein ve karbonhidrat ağırlıklı bir kahvaltı yapıp yola çıktım. Transfăgărăşan ve Großglockner tırmanışlarından sonra, hem fiziksel hem de psikolojik olarak antrenmanlıydım artık. Önce, Laas’tan 10 kilometre uzaktaki Prato’ya gittim, sonra da 24 kilometre boyunca, ortalama % 8-9 civarı bir eğimde pedal çevirerek, deniz seviyesinden 2760 metre yüksekte bulunan Stelvio geçidine ulaştım ve buraya tırmanan tüm bisikletçiler gibi, Bormio tabelası önünde hatıra fotoğrafımı çektirdim.

Önceden de tahmin ettiğim üzere, Stelvio’yu çıkarken fazla zorlanmadım. Öğlene doğru havanın ısınması biraz bunalttıysa da sorunsuz ve keyifli bir tırmanış oldu. Bu arada, dikkatimi çeken bir şeyden de bahsetmek istiyorum. Yaş ortalaması altmışın, altmış beşin üzerinde olan, fizikleri ve kondisyonları çok iyi, amatör sporcu gruplarına rastladım yolda. Aslında onlar bana rastladı desem daha doğru olur; çünkü hemen hemen hepsi benden daha hızlı gidiyordu. Türkiye’deki yaşam koşulları, insanların beklentileri, vizyonları, beslenme alışkanlıkları, belki de genetik faktörler, böyle bir yaşlılığa müsaade etmiyor gibi görünse de sporun genç yaşta özendirilmesi ve iyi bir çevre bilinciyle, ileriki yıllarda benzer görüntülerin ülkemizde de olacağı inancındayım.

Tarih: 22.07.2015
Laas (yola çıkış): 08.10
Bormio Zirve (2760m): 12.57
Passo dello Stelvio timelapse videosu (videoyu izlemek için tıklayın)

 

Stelvio’dan sonra başka tırmanış planlarım da vardı ancak bunlardan vazgeçip geziyi rölantiye alarak, Lecco ve Como göllerine, daha sonra da Milano’ya gittim. Milano’da üç gece kaldıktan sonra yönümü doğuya çevirdim ve Venedik üzerinden Ljubljana’ya, oradan Zagreb’e, sonrasında da Bosna Hersek’e geçip, yirminci yüzyılın en büyük katliamlarından birini yaşamış olan, yaraları henüz kapanmamış bu güzel ülkeyi gezdim. Sarajevo’da, soykırımın anlatıldığı fotoğraf sergisine, Umut Tüneli’ne ve Sarajevo Tarih Müzesi’ne gittim. Boşnak köylerinde misafirperver Boşnaklar’ın evlerinde kaldım. Potoçari’deki anıt mezarlığı, hemen yanındaki akümülatör fabrikasındaki soykırım müzesini gezdim ve son olarak Srebrenica’ya gittim. Bosna Hersek, Sırbistan ve Kosova arasındaki sınırlarda sorun yaşayacağımı düşünerek, Srebrenica’dan sonra otobüsle Priştine’ye geçtim. Otobüsten indiğimde bisikletimin maşasının kırıldığını fark ettim ve kırılan maşayı değiştirmek için bisiklet tamircisi aradım.

Priştine’de bisiklet tamiri yapan bir dükkan buldum. Günlerden Pazar olduğundan dükkan kapalıydı. Camekanda yazılı telefon numarasını arayıp, dükkanın sahibi olan Orhan ustayla konuştum. Orhan usta hemen geldi ve bana bir maşa hediye etti. “Sen takabilir misin” dedi. “Takarım usta” dedim. “Ben gidiyorum. İşin bitince, dükkanı kapatırsın” dedi ve dükkanı bana bırakıp gitti. Maşayı takmaya çalışırken dükkana müşteriler de geldi. Beni usta zannedip topuna hava bastırmak isteyen, motosikletinin arızasını gösteren kişiler oldu. Neyse, maşayı değiştirdim ve ertesi gün Priştine’den Üsküp’e gidip seyahatimi sonlandırdım. Buradan Orhan ustaya da teşekkür etmek istiyorum. Tanımadığı bir insana dükkanını emanet etmesi, maşa hediye etmesi, dükkandaki aletleri kullandırması, bu zamanda görmeye alışkın olduğumuz şeyler değil.

 

Özet olarak; hurdacıdan alıp, küçük değişiklikler yaptığım eski, ağır bir bisikletle, arkamda yükle, 2 aylık seyahatte 44 gün pedal çevirip 4200 kilometre -şehirleri de eklersek, 5000 kilometre civarı- yol katettim. 11 ülke, 8 başkent, 30’dan fazla şehir, sayısız köy, kasaba gördüm. Bir tanesi Karpatlar’da, diğer ikisi Alpler’de olmak üzere 2000 metre üzeri -iki tanesi 2500 metre üzeri- üç dağ geçidinden geçtim. Böyle bir seyahati yapabilmek için üst seviye bisikletlere ve pahalı donanıma kafayı takıp, yola çıkamayanlara örnek olması açısından, bisikletim hakkında teknik detayları da “Bir Renovasyon Hikayesi” adlı başlıkta topladım. Buradan bisikletimin toplanma hikayesini ve kullandığım ekipmanı inceleyebilirsiniz.

 

 

Viyana – Wachau – Linz – Gmunden – Hallstatt

Onuncu bölümden devam…

13.07.2015

Schengen vizem ile ilgili bir durumu öğrenebilmek için, sabah İtalyan elçiliğine gittim. Niyetim, elçilikteki işimi hallettikten sonra, St. Pölten üzerinden Melk’e gidip, Linz’e kadar Tuna’yı takip etmekti. İşimi halledemediğim gibi, gitmek istediğim yolu da bulamayınca, yol sorduğum insanların tavsiyeleri üzerine şehir merkezine geri döndüm yine. Viyana’dan Linz’e kadar, Tuna Nehrini takip eden bir bisiklet yolu olduğunu öğrendim ve istemeye istemeye bu yolu kullanmaya karar verdim.

DSC07891

Viyana çıkışı

Şehirden çıkana kadar banliyölerden, fabrika yakınlarından, köprü altlarından geçtim. Köprü ayakları ve bisiklet yolunun geçtiği yerlerdeki duvarlar, grafitilerle doluydu. Şehirden tamamen çıktıktan sonra, seyahatim daha da keyifli olmaya başladı. Muhteşem bir bisiklet yolundaydım; yanımda Tuna Nehri ve yemyeşil bir ortam… Daha ne istenebilirdi ki?

DSC07895

Tuna Nehri

tulln

Tulln

 

Bu şekilde, meşhur Avusturyalı ressam Egon Schiele’nin memleketi olan Tulln şehrine kadar geldim. Egon Schiele burada çok seviliyor olmalı ki adı okul, sokak vs gibi yerlere verilmiş. Hatta, Egon Schiele müzesi bile vardı ama Pazartesi günleri müze kapalı olduğundan burayı gezme fırsatım olmadı. Tulln’un şirin sokaklarında biraz dolaştıktan sonra, tekrar bisiklet yoluna çıktım ve Tuna Nehri’ne paralel giderek yoluma devam ettim.

Bisiklet yolu gerçekten de inanılmazdı… Yaşadığım şehir olan Ankara’yı ve Türkiye’deki şehirler arası yolları düşündükçe, işte cennet burası dedim kendi kendime. Bisiklet yolu güzeldi güzel olmasına ama Eurovelo yön tabelalarının olmadığı yol ayrımlarında yola devam edemiyordum. Bana doğru yönü gösterecek hiçbir işaret olmuyordu bu tip yerlerde. Yol bazen Tuna’dan uzaklaşıyor, bazen Tuna’ya yaklaşıyor, bazen de sazlıklardan, mısır tarlalarından geçiyordu. Yönümü bulmakta zorlandığım böyle bir bölgeden geçerken, iki bisikletliye rastladım yolda. Peşlerine takıldım; beraber gittik bir müddet. Daha sonra onlar başka bir yöne döndüler ve bana Krems kasabasına giden yolu gösterdiler.

DSC07946

 

krems

Krems

Krems’e geldiğimde güneş batmış, hava kararmaya başlamıştı. İçinde bulunduğum ortam o kadar güzeldi ki zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamadım bugün. Tuna Nehri’nin, nehirdeki teknelerin, Avusturya köylerinin, renkli, şirin evlerin, köprülerin fotoğraf çekmekten, farkında olmadan akşamı ediverdim. Krems’ten sonra 8 kilometre daha devam edip, Oberloiben köyünün çıkışında tesadüfen gördüğüm itfaiye binasına girdim. Oradakilere, binada yetkili birinin olup olmadığını sordum. Beni müdürle tanıştırdılar. Müdüre, itfaiyenin bahçesinde çadır kurmak istediğimi söyledim. Adam, kabul etti ve bana binanın arkasındaki bahçede yer gösterdi. Etrafı üzüm bağlarıyla çevrili bahçeye çadırımı kurduktan sonra, müdürle bira içip sohbet ettik.

Güzergâh: Viyana – Oberloiben (Harita için tıklayın)

Sabah, kahvaltımı yaptıktan sonra Wachau bölgesinin birbirinden güzel, tarih kokan köylerinden geçerek Linz yönünde ilerledim. Wachau bölgesi ve bu bölgedeki köyler güzel olmasına güzeldi ama, şarap dışında yeme içme oldukça pahalıydı. Ucuz olan tek şey şarap olduğu için de molalarda, bölgede yetişen üzümlerden yapılmış taze şarapların tadına bakma fırsatım oldu. Bu bölgede yetişen Riesling ve Grüner Weltliner üzümlerinden harika beyaz şaraplar yapılıyor. Özellikle Grüner Weltliner’in lezzetine ve kokusuna bayıldım.

Tuna Nehri’ni ve Eurovelo’yu takip ederek, akşama doğru Linz’e 30-40 km kadar yaklaştım. Yolda bir ara, Tuna Nehri’nde benimle aynı yönde ilerleyen bir yolcu gemisiyle yarıştım. Fotoğraf çektiğim zamanlarda beni yakalayabilen gemiyi, arka arkaya dört kere geçtim. Linz yakınlarındaki Eurovelo yolunun bazı bölümlerinde onarım çalışmaları vardı. Bu yüzden de araç sürücülerinin tepkilerine rağmen, ara sıra Eurovelo dışına çıkıp, normal yoldan gitmek zorunda kaldım. Eurovelo’da giderken Eurovelo tabelalarını, kara yolundan giderken de yol üzerindeki tabelaları, araçların gidiş yönünü ve Tuna Nehri’ni takip etmek gerekiyor. Sürücüler yolda bisikletli görmek istemediklerinden kornaya basıyorlardı ve ister istemez bisiklet yoluna gitmek durumunda kalıyordum. Böyle bir anda, yarıştığım geminin peşinden giderek, kazara bir orman yoluna saptım. Orman yolu beni mısır tarlalarına çıkardı. Yolumu bulamayınca da Linz yakınlarında bir çiftlik evinin bahçesine çadırımı kurdum.

DSC07959

DSC07955

Yarıştığım gemi

Bahçesine çadır kurmama izin veren aileyle sabah kahvaltı yaptıktan sonra yola çıktım. Önce Linz’e geldim ve şehirde biraz gezindim. Humboldtstrasse’de ve bu caddenin yakınlarındaki bir parkta birçok Türk vardı. Linz Katedrali’ni gezip, biraz daha şehirde dolaştıktan sonra Linz’ten ayrıldım. Gmunden yakınlarındaki Lambach’ta, Arnavut bir adamın misafirhanesinde kaldım. Sağ olsun benden ücret istemedi ve o gece başka Arnavutlar’la beraber, önce Arnavutların gittiği lokale, daha sonra da Lambach’ın dışında, pavyon gibi bir yere gittik. Arnavutlar çok misafirperver insanlardır… Misafirhanenin sahibi, pavyonda şarkı söyleyen kadına bahşiş verip, benim için Türkçe parça bile söyletti. Şarkılardan bir şey anlamasam da adamın iyi niyeti beni çok duygulandırdı.

Ertesi gün Gmunden ve Ebensee üzerinden meşhur Hallstatt’a gittim. Hallstat turistik bir yer olduğundan otel fiyatları çok yüksekti. Hallstatt’ın çıkışında bir kamp yeri buldum ve gece orada kaldım.

 

Viyana

Dokuzuncu bölümden devam…

xxf

11.07.2015

Sabah Kristina’yla bir pastanede kahvaltı yaptıktan sonra, beraber Lidl mağazasına gittik. Yiyecek ve bulabilirsem eldiven almak istiyordum. Slovakya, Henüz Euro’ya geçmemiş olan Bulgaristan, Romanya ve Macaristan’dan daha pahalı bir ülkeydi. Pahalı ülkelerde de, ancak böyle dev marketlerden alışveriş yapılarak seyahat daha ucuza getiriliyor. Alışverişimi yaptıktan sonra, Kristina’yla vedalaştım ve Viyana’ya doğru yolculuğuma başladım.

Saat 13.00’da Most SNP’yi geçtikten hemen sonra, sağdaki yolu takip ederek, Tuna Nehri’nin yanından giden bisiklet yolunu buldum. Birkaç bisikletliye sordum; yol, Viyana’ya kadar gidiyormuş. Denemek istedim ve yarım saat kadar bu bisiklet yolundan devam ettim. Bratislava yönüne gelen ve Viyana yönüne giden bisikletlilerin olduğu, kalabalık bir yoldu; Macaristan’daki bisiklet yollarına kıyasla, oldukça da düzgündü. Yolda, Avusturya’ya girildiğini belirten bir tabela olmadığından, hangi ülkede olduğumu tam olarak anlayamasam da, tahmin edebiliyordum. Bisiklet yoluyla motorlu taşıtların gittiği yol arasındaki kot farkı burada da vardı fakat bisiklet yolu diğer yola göre daha yukarıdaydı. Demek ki, bulunduğum ülkede bisiklete binenlere, Macaristan’dakinden daha fazla önem veriliyordu. Solumda, gittiğim yola paralel devam eden, etrafı saydam yeşil plastik bariyerle kapatılmış otoyolu görüyordum. O yolda olmamak ne büyük bir keyifti…

Tam hızımı almış, keyifli keyifli giderken, bisiklet yolları hakkındaki olumsuz düşüncelerimden dolayı da kendime kızmak üzereyken, yol ikiye ayrıldı ve yolun şekli beni sola yönlendirdi. Sola saptım ve yokuş aşağı iyice hızlandım. Ne olsa beğenirsiniz? Birkaç yüz metre sonra yol bitti. Aynakol büyük, ruble küçük dişlide olduğundan, tabii ki yokuş yukarı çıkamadım ve bulunduğum yerde dönerek vites küçülttüm. İndiğim yokuştan geri çıkmaya hazırlandığım sırada, birkaç bisikletli de benim gibi tuzağa düştü ve küfürler ederek geri döndüler. Yokuşu çıkıp yol ayrımına gelince, sağdan devam etsem mi diye diğer yola baktım. Yol ayrımında bir yön tabelası olmadığından, karayoluna çıkmanın daha doğru olacağına karar verdim.

Yoldaki uyarılar, işaretler, tabelalar, otel ve restoran isimleri Almanca’ydı artık; yıllardır görmek istediğim bir ülkedeydim, Avusturya’daydım. Genel bir düzgünlük hakimdi; asfaltın kalitesi, köyler, trafiğin akışı… Petronell Carnuntum yakınlarında bir yol ayrımına geldim; işaret olmamasına rağmen, araçlar nedense sağa dönmüyordu. Sanki sağdaki yol kapalıydı ya da orada yıkık bir köprü vardı da insanlar solu tercih ediyorlardı. Çok merak ettim ve sağa saptım. Bir müddet sonra, başka bir yol ayrımına daha geldim, ana yolu bulurum düşüncesiyle sola döndüm. Biraz devam edince de, yolun kapalı olduğunu gösteren uyarıyla karşılaştım. Yolda tadilat varmış ve yol bu yüzden kapalıymış. İki şeritli yolun asfaltını tamamen kaldırmışlar. O kadar yolu geri dönmek istemedim ve bisikletimi onarımda olan yola indirdim. Asfaltı o kadar güzel kaldırmışlar ki, yolun bu hali bile güzeldi. Yaklaşık üç kilometre boyunca bu asfaltsız ve tek bir aracın olmadığı yoldan giderek Regelsbrun diye bir köye geldim. Bu arada, Türkiye’de rastladığım yol tadilatları geldi aklıma. Bizde olsa, yola ya mıcır dökerler ya da delik olan yerlere üstün körü yamalar yaparlar; tam olarak yapışmamış yamaların üzerinden de araçlar geçmeye devam eder diye içimden geçirdim. Karagöl seyahatimde de anlatmıştım; istenildiğinde Türkiye’de de çok kaliteli yollar yapılabiliyor, fakat… Dediğim gibi işte; istenildiğinde…

Viyana havaalanı yakınlarından geçtiğim sırada, yokuş çıkarken, benimle aynı yönde giden, profesyonel görünümlü, yarış bisikleti kullanan bir bisikletliye rastladım. Adam 63 yaşında olmasına rağmen, oldukça hızlı gidiyordu; belli ki eskiden sıkı sporcuymuş. Viyana tabelasına kadar yarıştık adamla, sonra da tabela önünde birbirimizin fotoğraflarını çektik. Abi Slovakmış, Bratislava’dan çıkmış yola; buraya da eşini görmeye gelmiş. Viyana tabelasından sonra, Tuna’ya paralel giden bisiklet yolunu kullanarak şehir merkezi yakınlarına kadar geldik. Bisiklet yolu, işlek cadelerdeki yayalar için yapılmış üst geçitlerde de devam ediyordu. Beraber, böyle bir üst geçidin rampasından dönerek yukarı çıktık. O, Tuna’nın diğer tarafına gidecekti. Üst geçide geldiğimizde, vedalaştık ve farklı yönlere devam ettik.

Güzergâh: Bratislava – Viyana (Harita için tıklayın)
Mesafe: 78 km

DSC07784

Viyana tabelasına kadar yarıştığım Slovak abi.

DSC07785

Klakson çalmak yasaktır! Taa şehrin girişine uyarıyı koymuşlar.

viyanada kopru cikarken.MP4_20151124_003755.011

Üst geçitteki bisiklet yolu.

Viyana’da kalacak yerim yoktu. Hosteller hakkında bilgi edinmek için, şehir merkezinde rastgele girdiğim bir otelin resepsiyon görevlisinden, wifi şifresini rica ettim. Bu arada, Gagarin Cafe adında, gezginlerin ve bisikletçilerin sık uğradığı bir mekandan da haberim vardı. Uygun hostellerin adres ve telefon numaralarını kaydettikten sonra, Gagarin Cafe’nin bulunduğum yere olan konumunun da ekran görüntüsünü aldım. Tanışmak ve Viyana hakkında biraz bilgi almak için önce Gagarin Cafe’ye gittim.

DSC07884

Du bist ein rebel!

Önünde bisikletler, kapısının bulunduğu duvarda da farklı dillerden yazılar, çıkartmalar, afişler olan bir yere geldim. Gagarin Cafe burasıydı… İçeriye girdim hemen; benim kafada insanlar vardı burada. İstanbul’dan bisikletle geldiğimi, Viyana’da kalacak, uygun fiyatlı bir yer aradığımı söyledim. Yukarıda ofislerinin olduğunu, beğenirsem düşük bir fiyat karşılığında ofiste kalabileceğimi söyledi kafede tanıştığım Till isimli genç adam. Till’le beraber ofise bakmaya çıktık sonra… Banyo, mutfak, çamaşır makinesi, sıcak su, internet ve bilumum lüksün olduğu, yüksek tavanlı, güzel bir daireydi. Hiç vakit kaybetmeden iki günlük ücreti verdim ve Viyana’daki bu yeni evime yerleştim.

Hava kararana kadar Viyana’da bisikletle dolaştım. Belli başlı caddeleri, bulvarları, sokakları, parkları, kiliseleri öğrendim ve kaldığım yere olan konumlarını belirledim. Akşam karnım acıkınca, alışveriş yapıp, yemeği ofiste yemek istedim ancak, Cumartesi günleri saat 18’de süpermarketlerin kapandığını bilmiyordum. Sora sora, Westbahnhofta bulunan alışveriş merkezindeki Billa süpermarketin açık olduğunu öğrendim ve gecenin bir vakti, henüz tanımadığım bu şehrin batısındaki tren istasyonunu arayıp buldum. Westbahnhof’taki Billa, hem küçük bir marketti hem de civardaki tek açık yer burası olduğundan, içerisi oldukça kalabalıktı. Tren istasyonunun olduğu bölgede ve özellikle de bu alışveriş merkezinde zenciler, serseriler, kılığı kıyafeti düzgün olmayan insanlar, fakirler, punk görünümlü, pierciengli, dövmeli gençler vs çoğunluktaydı. Yıllardır Fatih Akın filmlerini izler, bu filmlerdeki alt kültürleri yakından tanımak, onların aralarında olmak isterdim. Bir an kendimi Fatih Akın filmlerinde hissettim ve çok mutlu oldum bu ortamda. Bu güzel anın tadını çıkarmak için bir kutu Stiegl aldım ve Billa’nın yanındaki Mc Donalds‘a oturup, keyifle biramı içtim. Zaten internete girmek ve biraz da dinlenmek için oturmuştum buraya. Avrupa’da, bu tarz yerlere girdiğinizde, taşkınlık yapmadığınız takdirde, kolay kolay kimse gelip de size “gidin buradan” demez. Biramı içtikten sonra Westbahnhof‘tan ayrılıp ofisin yolunu tuttum.

DSC07787

Votivkirche

DSC07789

Votivkirche

DSC07804

Wahringer Straße

Tren istasyonundan şehir merkezine geri dönerken geçtiğim cadde (Felberstraße) oldukça hareketliydi. Gece kulüpleri, genelevler, kaldırımlarda gezinen fahişeler, lüks otomobiller… Biraz tedirgin olsam da keyifliydim; Viyana’daydım, merkezi ve çok güzel bir yerde kalıyordum, marketlerin kapalı olduğu bir satte alışveriş yapmıştım, üstelik fazla da para harcamıyordum, .

Ofise gelince, önce Gagarin Cafe’ye uğradım. Bara oturdum, bir kadeh Riesling şarabı istedim. Şarabımı içerken, bir taraftan da barmeidle ve kafedekilerle sohbet ettim. Şarabım bitince ofise çıktım, kirli çamaşırlarımı makineye doldurdum, duş aldım ve ton balıklı makarna yaptım kendime. Yüksek tavanlı ofisimin odalarında güzel çalışma masaları vardı. Yemeğimi yedikten sonra çayımı aldım, masalardan birine oturdum ve bilgisayarımda yazılarımı yazıp, fotoğraflarımı düzenlemeye başladım.

12.07.2015

Sabah, Viyana’da görümesi gereken yerlerin listesini çıkardım, adreslerini, harita ekran görüntülerini Ipod‘uma kaydettim, kahvaltı yaptım ve öğlene doğru ofisten ayrıldım. Votivkirche, Parlamento Binası, Rathaus (Belediye Binası), Viyana Sanat Tarihi Müzesi, National Biblioteque, Domkirche, Hundertwasser Haus, Peterskirche gördüğüm mimari yapılardı. Bunların yanı sıra, sokakları, caddeleri, bulvarları, parkları, köprüleri gezebildiğim kadar gezmeye çalıştım.

DSC07833

Uzaktan Rathaus (Viyana Belediye Binası)

Uzaktan Rathaus (Viyana Belediye Binası)

Uzaktan Rathaus (Viyana Belediye Binası)

DCIM100GOPRO

Pallas Athene Heykeli

DSC07855

Hundertwasser Haus

Epeydir Türkçe konuşmuyordum ve Türk yemeklerini de özlemiştim. Hundertwasser’i gezdikten sonra, en yakındaki tren istasyonu olan Praterstern‘e gittim. Genelde tren istasyonlarında kebapçılar, dönerciler olur. Praterstern‘de de muhakkak olmalıdır diye düşündüm. İstasyona geldiğimde, haklı olduğumu gördüm; bir sürü kebapçı vardı istasyon civarında. Hemen girdim bir dönerciye, dürüm döner söyledim. Bu arada da dönerciyle sohbet ettik. Adam birkaç yıldır Viyana’daymış ama güzel Almanca konuşuyordu. Dönerciden çıktıktan sonra, yarın için bir şeyler alırım belki diye, yakınlardaki Billa‘ya gittim. Markette biraz gezindim ama inanılmaz bir kalabalık vardı içeride; dayanamadım, hemen çıktım dışarıya.

Tuna Nehri üzerinde bulunan köprülerin altlarında ve bu civardaki parklarda yaşayan evsizler dikkatimi çekti. Avusturya gibi düzgün, medeni bir ülkenin başkentinde, bu kadar çok evsizin olacağını tahmin etmedim hiç. Hatta, bisikletçiler ve kaykaycılar için yapılmış atlama rampalarının olduğu bir parktan geçerken, evsizlere minibüslerle ekmek ve çoba dağıtıldığına da şahit oldum.

Hava karardığında, Belediye Binası’nın önünden geçerken, bina önündeki geniş alanda yapılan film festivaline denk geldim. Festivalin olduğu alandan müzik sesleri geliyor, pişen yemeklerin dumanları yükseliyordu. Ucuz fast food bulurum düşüncesiyle, bisikletimle kalabalık festival alanına girdim. Nasıl bir kalabalık vardı, anlatamam! Yürümek mümkün değil… İştahımı kabartan lezeetler vardı ama fiyatlar da bir o kadar yüksekti. Fazla oyalanmadan festival alanından çıktım ve ofise gittim. Ofise giderken, bir caddede karşılaştığım kırmızı ışıkta durmama rağmen, çizgiye ön lastiğim değdi diye polisten fırça yedim. Keşke Türkiye’de de kurallar bu kadar sıkı kontrol edilse de trafik kazaları olmasa…

Dolu dolu iki gün geçirdiğim ve çok sevdiğim Viyana’dan, istemesem de ayrılmak zorundaydım. Havalar bozmadan Großglockner’da olmam gerekiyordu. Kuruyan çamaşırlarımı topladım, bir şeyler atıştırdım, çayımı hazırladım ve yazılarımı yazmak üzere, 9.Garnisongasse‘yi gören büyük pencerelerden birinin önündeki çalışma masasına oturdum.

Viyana fotoğrafları:

DSC07806

Tuna Nehri’nde bir tekne.

DSC07856

Tuna Nehri’ndeki tekneler.

DSC07838

Viyana’da gördüğüm ikinci tezat; Domkirche gibi muhteşem bir mimari eserin karşısında bu avm… Olacak iş mi?

DCIM100GOPRO

Nostaljik görünse de bu fayton olayına karşıyım. Fayton, hayvan istismarıdır!

DCIM100GOPRO

Nostaljik görünse de bu fayton olayına karşıyım. Fayton, hayvan istismarıdır!

DCIM100GOPRO

Domkirche

DCIM100GOPRO

Domkirche

DCIM100GOPRO

Peterskirche

dsc07826

Reichsratsraße

DSC07825

Parlamento Binası ve Pallas Athene Heykeli.

DCIM100GOPRO

National Biblioteque

DSC07836

National Biblioteque

DCIM100GOPRO

Neue Burg Kunsthistorisches Museum (Viyana Sanat Tarihi Müzesi)

Bratislava

Sekizinci bölümden devam…

10.07.2015

Dünkü yol yorgunluğu ve gece içtiğim iki şişe biranın etkisiyle, çadırımda öyle güzel, deliksiz bir uyku uyumuşum ki, sabah uyandığımda enerjim ve keyfim yerindeydi. Akan derenin, kuşların, böceklerin, yabani hayvanların sesleri eşliğinde uyumak gibisi var mı?

Kimle Cvika Camping

Kimle Cvika Camping

Çadırımı topladım ve saat on bire çeyrek kala kamp yerinden ayrıldım. Sıkıcı başlayıp, hareketli devam eden Macaristan maceram birkaç saat sonra bitecekti. Hava güneşliydi ancak, iki üç gündür yerimden kımıldamamı istemeyen rüzgâr, “Macaristan’dan gitme” dercesine, karşımdan esmeye de devam ediyordu. Sabah kahvaltı yapmadığımdan, yolumun üzerindeki ilk yerleşim yeri olan Masonmagyarovar’da mola verip, bir fırından poaça, börek vs benzeri hamur işi şeyler aldım. Cebimde taşıdığım sallama çayı içmek için de kasadaki kadından bir bardak sıcak su rica ettim. Sıcak su yokmuş… Bu arada, dükkana kadının kocası geldi. Adam Arnavut’muş ve de güzel İngilizce konuşuyordu. Önce o da sıcak su olmadığını söyledi ama, Türk olduğumu öğrenince, ne yapıp edip bir yerlerden sıcak su bulup getirdi bana. Çay olmadan poaça, börek, kurabiye vs yiyemiyorum; yavan geliyor, tat alamıyorum, anlamsız geliyor bu yiyecekler. İlk yurt dışı deneyimimde, çay bulamadığım için neredeyse depresyona giriyordum. Dükkan sahibine Arnavutça teşekkür ettim, kahvaltımı yaptım ve yola devam ettim.

Masonmagyarovar

Masonmagyarovar

Yol üzerinde, Slovakya sınırı yakınlarındaki afyon tarlaları dışında görülecek bir manzara yoktu. Macaristan ve Slovakya arasındaki, şimdilerde kullanılmayan eski, terk edilmiş gümrük kontrol binasından geçip, Slovakya’ya ikinci kez girmiş oldum. Yaklaşık 10 kilometre sonra, önüme çıkan kavşaktan, şehir merkezine gitme düşüncesiyle sola döndüm. Nedenini bilmiyorum ama, daha evvel görmediğim bir şehre ilk kez geldiğimde, kavşaklarda hiç düşünmeden, o anda karar verdiğim bir yöne sapıyorum ve şehir merkezini buluyorum. Burada da böyle oldu ve döndükten sonra yolda centrum yazan tabelaları görünce, yine hislerimde yanılmadığımı fark ettim. Bulgaristan ve Gürcistan’da görmeye alıştığım Sovyet tipi blok apartmanlardan, üzerinde bulunduğum bu çevre yolunun yakınlarında çokça vardı. Blokların yanı sıra, önceden Türkiye’ya has bir mimari anlayış olduğunu zannetiğim, mavi camlı, çirkin postmodern apartmanlarla, iş merkezleri ve plazalar da dikkatimi çekti. Bir anda kendimi Maslak Büyükdere Caddesi’nde ya da Ankara’daki Konya yolunda gidiyormuşum gibi hissettim; ümitsizliğe kapılmadan pedal çevirmeye devam ettim.

Afyon tarlası

Afyon tarlası

Afyon tarlası

Afyon tarlası

Macaristan Slovakya sınırındaki kullanılmayan gümrük binası.

Macaristan Slovakya sınırındaki kullanılmayan gümrük binası.

Slovakya sınırı

Slovakya sınırı

‘Ankara’yla hasretimizi giderdik, bu kadar yeter artık’ dediğim anda, uzaktan ufo benzeri, kule gibi bir yapı gözüme takıldı. Biraz daha yaklaştıkça, bu yapının, daha sonradan isminin Most SNP (Slovak Ulusunun Başkaldırısı) olduğunu öğrendiğim, Tuna Nehri’nin iki yakasını bağlayan köprülerden birinin üzerindeki döner restoran olduğunu gördüm. Most SNP’ye gelmeden hemen sağda, Ankara’daki Antares AVM’nin bir benzerinin üzerinde Unicredit tabelasını görünce, köprüye girmedim ve para çekmek için AVM’ye yöneldim. Gördüğüm tabela, Unicredit’in reklam panosuymuş meğerse… Para çekemeyince, AVM’den kaçarcasına uzaklaştım ve Most SNP’ye yoncadan giriş yaptım.

DCIM100GOPRO

Most SNP (Most Slovenského národného povstania)

Köprünün diğer tarafına geçtiğimde, Bratislava Kalesi’ni, Sibiu’daki şatoları ve eski evleri andıran güzel binaları görünce, keyfim yerine geldi. Köprü bittikten hemen sonra, sağdaki kilisenin yanındaki Arnavut kaldırımlı yola saparak, tesadüfen şehrin tarihi merkezinde buluverdim kendimi. İşte, hayal ettiğim Bratislava böyle bir şehirdi. Klasik dokusu bozulmamış, bir Avrupa kentinde olması gibiydi her şey. Renkli, şirin evler, Arnavut kaldırımı sokaklar, neşeli meydanlar, caddelerde müzik yapanlar, bronz sokak heykelleri, dışarıda oturan insanlar, hediyelik eşya satılan tezgahlar… Maslak ve Konya yolu benzetmelerini yaptığım paragraflardaki şehirleşmeyi ya da gelişmeyi, bir Avrupa kentine yakıştıramamıştım. Çevre yolu kısmı tanıdık olsa da, en azından şehrin bu bölümüne dokunulmamış olması güzeldi.

4

Bratislava

1

Bratislava

 

5

Bratislava

Karnım çok acıkmıştı… Şehrin en bilindik meydanı olan Hlavne Namestie‘ye çıkan sokaklardan birinde, meşhur Cumil heykelinin karşısında bir pizzacı buldum. Hemen dışarıdaki boş masalardan birine oturdum ve pizzamı söyledim. Pizzamı beklerken, bir taraftan da kanalizasyondan kafasını çıkartıp, etrafı izleyen adam heykelinin başına tünemeye çalışan, selfieler çeken ve bana modası geçmeyecek olan tek şeyin klişe olduğunu gösteren insanları izledim. Karnımı doyurduktan sonra, şehirde gezmeye devam ettim. Esztergom Bazilikası’nda, Hans adında, Alman bir bisikletli gezginle tanışmıştım. Bir meydanda fotoğraf çekerken, tesadüfen Hans’la karşılaştım.

Hans

Hans’la beraber…

Transfagaraşan’ı geçtiğim sırada eldiven kullanmadığım için ellerim çok üşümüştü. Haftaya geçmeyi planladığım Großglockner geçidinde aynı durum olmasın diye, şehri gezerken, spor malzemeleri satan mağazalara da uğradım. Bulduğum ucuz eldivenlerin fiyatları 10-20 Euro arasında değişiyordu ama bunlar elimi koruyacak türden malzemeler değildi. Gore-tex’lere, Thinsulate’lere, marka eldivenlere ise hiç girmiyorum; hepsi çok pahalıydı ve tabii ki almadım. Tedbir olsun diye en kötü ihtimal, polar eşofmanımın kumaşından ve yanımda taşıdığım deri parçalardan bir çift eldiven dikerim, plastik torbayla da izolasyonunu yapar, Großglockner’i sorunsuz geçerim diye düşünerek, eldiven almaktan vazgeçtim.

Bratislava

Bratislava

Akşam, arkadaşım Kristina’yla buluşmak üzere, Eurovea Galleria isimli alışveriş merkezine gittim. Eski şehir merkezinden Eurovea’ya gidene kadar epey bir engebeden, kaldırımlara kurulmuş iskelelerden geçmek zorunda kaldım. Eski şehir merkezi dışındaki sokak ve caddelerin çoğunda onarım çalışmaları vardı. Sonradan öğrendim ki bu çalışmalar iki yıldır devam ediyormuş.

Kristina beni, müşterilerine geleneksel yöntemlerle imal ettikleri biralarını sunan, Starosloviensky Pivovar adlı mekana götürdü. Oturduğumuz yerin arka odasında bira imal ediyorlardı ve mekanın içi taze bira kokuyordu. Bir ara merak ettim, içeri gidip nasıl bira yaptıklarını izledim. Buğday birası yapıyorlar; kıvamlı ve oldukça da lezzetli bir bira.

Genel olarak Bratislava’yı çok beğendim. Hatta şehir merkezini, Galya köyüne, Avm’leri, plazaları, çirkin yapılaşmayı da Romalı lejyonerlere benzettim. Vahşi kapitalizm, koç başıyla şehrin kapısına dayansa da, şehir merkezinin tarihi dokusunu korumuş olması, takdir edilmesi ve örnek alınması gereken bir şey.

Bratislava

Bratislava

Bratislava

Bratislava

 

Güzergâh: Kimle – Bratislava (Harita için tıklayın)
Mesafe: 48 km