İstanbul gezileri (1)

13 ekim 2012 Cumartesi Kadıköy / İstanbul

Saat 14’te, Söğütlüçeşme Caddesi’nin başından, iki gün sürecek olan İstanbul gezime başladım. Belli bir hedef koymadım ama, ille de bir hedef olacak idiyse adı, maksimum keyif olmalıydı. İstanbul’da bisiklete hiç binmemiştim… Bu şehirde bisiklete binmek nasıl bir his, kalabalık İstanbul trafiğinin içinde bisikletle ilerlerken neler yaşanır gerçekten de çok merak ediyordum. Daha önce gitmekten keyif aldığım yerlere, bu sefer bisikletle gidecektim ve heyecanlıydım. Gezi esnasında, tesadüflerin ve spontane gelişen olayların da bana yön vermesiyle kafamdaki harita her an değişebilirdi.

Önce Üsküdar’a gitmeye karar verdim. Harem sahil yolundan gitmek istedim ama trafiğin akışı beni bir anda Koşuyolu yönüne yönlendirdi; ben de müdahale etmedim ve yola devam ettim. Her zaman pırıl pırıl güneşiyle deniz kokan sahil yolları çıkmıyor karşımıza. Bisiklet, her yerde kullanıldığında güzel ve keyiflidir bence. Haftasonu olduğu için mahşeri bir yoğunluk vardı trafikte. Dolmuşçular, sanki bisiklet yokmuş gibi davranıyorlar, son derece keskin ve kaba hareketlerle ilerliyorlar… Çok dikkat etmek gerekiyor, mümkünse kaldırımdan gidilmesini öneririm.

Koşuyolu’na geçtim, burası nispeten daha sakin… Koşuyolu’ndan Üsküdar’a rahat ulaştım. İstanbul, tepeler şehri; her yerde dik yokuslar var. İstanbul’da yokuşlara adeta kahramanlık ünvanı gibi isimler verilmiş; Kadıyoran, Merkep Bağırtan gibi… Bisikletlinin, yokuşların sıradan olduğu bu şehirde keyifli gezebilmesi icin kondüsyonu iyi olmalı. Kondüsyonun yanı sıra, reflekslerin sağlam, bisikletin frenlerinin de cok iyi tutuyor olması lazım. Dik yokuşlar vites sistemi sayesinde çıkılabiliyor belki ama bu yokuşların inişlerinin de olduğu unutulmamalı. Yollardaki kasisler, çukurlar, yayaların dikkatsiz davranışları ve dolmuşçuların kaba sürüşleri göz önünde bulundurulduğunda frenlerin ne kadar hayati önem taşıdığını anlıyorsunuz.

Kuzguncuk’a gelmeden sağınızda Fethipaşa Korusu’nun merdivenlerini görürsünüz. Zamanın kısıtlı olması ve daha önceden de gittiğim için bu sefer Fethipaşa’yı es geçip yoluma devam ediyorum. Görmediyseniz, muhakkak gidin görün. Bir anda şehrin keşmekeşinden çıkıp sakin, güzel bir ormanın içinde buluyorsunuz kendinizi. Koru içinde Boğaz manzaralı güzel restoranlar, kafeler vs var.

Neyse, Üsküdar’dan sonra o tehlikeli trafik biraz olsun sakinleşti ve bisiklet yolculuğum daha keyifli olmaya başladı. Artık, sahili takip eden yoldan gitmeye başladım ve sahil yolları her zaman daha çok güven vermiştir bana. Kuzguncuk’a geldim… Aklıma gelmişken şunu da ifade edeyim; bu yazıyı bir İstanbul tanıtım yazısı gibi düşünmeyin. İstanbul zaten birçok kitapta anlatıldı, yıllarca bu büyülü kentin resimleri yapıldı, minyatürleri çizildi, fotoğrafları çekildi, bu şehirle ilgili öykünmeler, methiyeler, serzenişler, yakınmalar yüzlerce filmin konusu oldu. O yüzden, İstanbul’u tanıtma işini benden beklemesin kimse… Yarın bir gün “Dolmabahçe Sarayı’nı da anlatmamışsın, orada hareketsiz askerler var, sarayın kapıları şöyle süslü, bezemeleri de böyle bilmem ne gibi eleştirileri, yorumları ciddiye almam, haberiniz ola! Başka bir şehirde yaşayan ama İstanbul’u çok iyi bilen, gezmeyi seven birinin, bisikletle bir haftasonu İstanbul’da yaşadıkları, İstanbul’da bisikletle gezmek isteyenlere söyleyecekleri, belki küçük önerileri şeklinde okuyabilirsiniz bu yazdıklarımı.

Evet, nerede kalmıştık? Kuzguncuk… Kuzguncuk, çok dik yokuşlarla dolu, yemyeşil, eski, köklü bir mahalle. İstanbul’un birçok semtinde, mahallesinde olduğu gibi Kuzguncuk’ta da eski ama sanat eseri diyebileceğim ahşap binalar çoğunlukta. Ayios Pantelemion Kilisesi, Ayios Yeorgios Rum Ortodoks Kilisesi, Surp Krikor Lusavoric Ermeni Kilisesi, Kuzguncuk Postanesi, Kuzguncuk İskelesi ve onun yanındaki Çınaraltı çay bahçesi burada görülmesi gereken yerlerden bazıları. Kaldırıma masa, sandalye koymuş kahvehaneler, renkli manav tezgahları, kafeler, eski berber dükkanları, insana samimi, yaşanılası bir mahalle ortamında bulunduğunuzu hatırlatıyor.

Mahallenin mimari dokusu, kiliseleri vs bir yana, bisiklete binen birisi olarak dikkatimi çeken ilk şey buradaki dik yokuşlar. Daha önceleri Kuzguncuk’a geldiğimde Bican Efendi yokuşuna bakar, buradan bisikletle çıkabilir miyim acaba diye düşünürdüm. Çıkılıyor ama, oldukça zor… Başka yokuşlar da var, onları da denedim hazır gelmişken. Aksiyon isteyen, kendini denemek isteyen, nabız yükseltmek isteyen Kuzguncuk’a gelmeli. Ankaralı olarak Cinnah Caddesi ya da TRT Yokuşu’nu dik zannederiz ve başka yokuşları genelde bu iki yokuşla kıyaslarız. Ortalarında %26,5 eğim ölçtüğüm Bican Efendi yokuşu Cinnah’ın ikibuçuk, TRT’nin ise yaklaşık birbuçuk katı daha dik bir eğime sahip. Diğer yokuşların da Bican Efendi’den eksik kalır yanları yok… Bican Efendi yakınlarında, dik ve uzun bir yokuşu denerken, beni gören bir amca, bana engel olmaya çalıştı ve

- Dur! Çıkamazsın, nefesini tüketme…

diyerek, farkında olmadan beni gaza getirdi. Buradaki yokuşların inişleri, çıkışlardan çok daha zor. Riske girip geziyi berbat etmek istemedim ve inişlerde yürüdüm.

İcadiye Caddesi’nden Bağlarbaşı yönüne doğru biraz çıktım, bir duvarın kenarında demleme çay yapan bir teyzenin tezgahında soluklandım ve tekrar sahile geri döndüm.
Kuzguncuk’tan çıkıp tekrar sahil yolundan ilerlemeye devam ettim. Boğaziçi Köprüsü’nün altındaki tünelden geçip Beylerbeyi’ne geldim. Bu tünel yolu ve Beylerbeyi’ne devam eden yol, sahil yolu gibi sakin bir yol değil; çok dikkatli gitmek gerekiyor. Araçlar, çevre yoluna benzeyen bu yolda hızlı seyrediyorlar.

Beylerbeyi’ne geldim ve biraz çevrede gezindim. Burası da eski bir yerleşim yeri ve Kuzguncuk gibi, bu muhitte de eski, tarihi, ahşap binalar sıklıkla görülüyor. Gezinirken bir manav tezgahından 2 adet muz aldım ve biraz açlığımı bastırdım. Beylerbeyi’nden Çengelköy’e doğru gitmek üzereyken, cadde üzerinde, daha önce hiç görmediğim Küplüce tabelası gözüme ilişti ve oraya gitmek üzere tabelanın gösterdiği yöne saptım.

Küplüce’ye varmak için orta diklikte bir yokuş çıkılıyor… Yokuşu çıkıp Küplüce’ye gelince, gördüğüm bir bisiklet tamircisin dükkanına girdim ve tamirciye selemi biraz yükseltmesini rica ettim. Normalde bu tip basit işleri yolda kendim yaparım ama bisiklet bana ait değildi ve alet çantası da yanımda yoktu. Seleyi yükselttim ve Küplüce’den Çamlıca’ya gitmek üzere yola koyuldum.

Çamlıca’yı herkes eski Türk filmlerinde görmüştür; aşıkların buluşup, ağaç aralarında saklambaç oynadıkları, oturup gazoz, çay içtikleri, muhteşem Boğaz manzaralı yer… Gerçekten de Boğaz’ı, köprüleri, karşı tarafı, Anadolu yakasını ve her iki tarafın kıyılarını bu kadar net görebileceğiniz başka bir yükseklik yok İstanbul’da ama burası da zaman içinde şehirleşmenin, sanayileşmenin kurbanı olmuş.  Yaklaştıkça bir uzay üssünü andıran, her tarafı televizyon vericileriyle donatılmış Çamlıca Tepesi’ndeki görsel kirlilik, İstanbul’un her yerinden kolayca görülebiliyor. Bisikletle deniz kıyısından o irtifaya çıkmak çok kolay değil belki ama yandaki çirkinliğin dışında göreceğiniz Boğaz manzarası ve bu manzaraya bisikletle ulaşmak oldukça güzel bir his. İnternette, Çamlıca Tepesi’nin deniz seviyesinden yüksekliği 268 metre yazıyor. Zaten tepeden aşağı doğru bakıldıkça, Boğaz Köprüsü’nden yaklaşık dört beş katı yüksekte olduğunuzu görebiliyorsunuz.

Neyse, nasıl oldu bilemiyorum ama Çamlıca’da lastiğim patladı. Yanımda tamir çantası vs olmadığından ya bisikleti taksiye atıp tamirciye götürecektim ya da Küplüce’ye kadar yürüyecektim. Bu gezide vapur dışında motorlu taşıt kullanmak istemiyordum, o yüzden de Küplüce’ye kadar yürümeyi tercih ettim. Küplüce’de lastiğe yama yaptırdıktan sonra yokuş aşağı, çok hızlı bir şekilde Beylerbeyi’ne geri döndüm. Bu arada, bisiklet tamircisini gözüm tuttu, güzel iş yapıyor… O civarda bisikletiniz arızalanırsa Küplüce’de bir bisiklet tamircisi var; aklınızda olsun.

Akşam saat 5 civarı tekrar Beylerbeyi’ne geldim; vapur iskelesi, kafeler ve kayıkhane civarında biraz gezindikten, sonra Yalıboyu Caddesi üzerinden Çengelköy’e doğru yoluma devam ettim. Normalde hep böyle mi olur bilmiyorum ama saat 5’ten sonra Beykoz yönünde neredeyse hiç araç yoktu fakat, aksi istikamette, yani Kadıköy yönünde çok ağır ilerleyen, kalabalık bir trafik vardı. Çengelköy’e kadar keyifli bir şekilde geldim… Yeri gelmişken söylemek istediğim bir şey var. Avrupa yakasıyla Anadolu yakası arasında ironik bir detay dikkatimi çekti. Anadolu yakasında yer mazgalları veya ızgaralar, tekerin gidiş yönüne paralel ve ızgara araları biraz da geniş. Lastik giriyor mu diye durdum ve kontrol ettim… Lastik giriyor da ne kelime! Bisikletle giderken o ızgaralardan geçmek büyük bir kaza sebebi olabilir; dikkat edin! Avrupa yakasında, özellikle kıyı şeridinde ızgaralar, tekerin gidiş yönüne diyagonal ve giderken tekerin mazgala girmesi mümkün değil. Acaba belediye, bisikletlileri düşünerek mi mazgalları bu şekilde yaptırmış bilemiyorum ama dikkat çekici bir durum olduğu kesin.

Çengelköy’de deniz kenarında çay içtiğim, kahvaltı yaptığım bir Çınaraltı Çay Bahçesi vardır ama genelde çok kalabalık olduğundan, burada oturmak her zaman mümkün olmamıştır. Çengelköy’e gelir gelmez biraz dinlenmek ve geziyle ilgili notlarımı derleyip düzenlemek için bu güzel mekana gireyim dedim ama baktım ki, yine iğne atsam yere düşmeyecek… Kalabalığı görünce boş masa aramaya bile yeltenmeden orayı terk ettim. Çınaraltı Çay Bahçesi’nin hemen yanında bir park var, orası da kalabalıktı… Oturacak yer bulamayınca yola devam etmeye karar verdim. Kuleli Askeri Lisesi’nin yanından geçtim, Kandilli’ye doğru devam ettim.

Kandilli’ye gelince sağda Cemile Sultan Korusu dikkatimi çekti. Daha önce görmediğim yerlerden biriydi burası. Merak ettim, içeri bir göz atayım dedim. Girişteki güvenlik görevlileri, İTO üyesi ya da bilmem ne vakfı üyesi olmayanları içeri almadıklarını söylediler… Ben de oradan çıktım ve hemen karşıdaki Kandilli İskelesi’nin içinden geçip deniz kenarındaki tretuvarda oturdum. Yazdan kalan güzel bir hava, Boğaz manzarası, karşıda Rumeli Hisarı, ikinci köprü, vs… Birkaç fotoğraf çektim, geziyle ilgili notlarımı düzenledim, oradaki bir köpekle oynadım ve Üsküdar’a doğru yola koyuldum. Sarıyer’e gidecektim ve Beşiktaş’a gitmek için Üsküdar’dan vapura ya da motora binmem gerekiyordu.
Kandilli’den Çengelköy’e akşam dönüş trafiği rahattı ama Kuleli Askeri Lisesi’nden Kuzguncuk’a kadar inanılmaz bir araç trafiği vardı. Araçları, ışıkları bekleyip, trafik kurallarına uyarak Sarıyer’e gitmem hayaldi ve biraz üçkağıt yapıp bazen soldan gidip karşı şeritten, bazen araçların sağından, bazen kaldırımdan giderek Üsküdar’a hızlı bir şekilde vardım. Bu yazdığım son cümleyi yazıp yazmama konusunda tereddütlerim vardı ama trafik sorunu bu kentin gerçeğiyse, biraz argo olacak ama çakallık yapmak, üçkağıt yapmak da bu kentin gerçeklerinden biri olmalıdır bence. Çakallık yapmak için biraz bu topraklarda yaşamış olmak da gerekiyor. Öyle her önüne gelen, böyle bir trafikte sağdan, soldan, kaldırımdan gidemez!

Üsküdar’a gelmeden önce, bisikletçiler için hayati önem taşıyacağını düşündüğüm, Türkiye ile ilgili bazı gözlemlerimi anlatmak istiyorum. Bu konuyu, gerektiğinde diğer yazılarımda da kullanabilmek için başka bir başlık altında anlatmayı uygun gördüm. Aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz…

(http://bisikletgezilerim.wordpress.com/2012/10/20/turkiyede-bisiklete-binmek/)

Kalabalık trafiğin sağından solundan ilerleyerek Üsküdar’a kadar geldim. Üsküdar’dan Beşiktaş’a geçmek için turnikelere girdim, Akbil’imi bastım ve motora bindim. Vapura ya da motora bisiklet alınması çok hoş, çok medeni bir davranış. Bisiklet öcü değil, bunun trenlerde, yolcu otobüslerinde de sorunsuz yapılması lazım. 6-7 dakika sonra Beşiktaş İskelesi’nde indim ve geceye kalmamak için Sarıyer’e doğru hızla ilerlemeye başladım. Ortaköy’e kadar korkunç bir trafik vardı ve ben yine çakallık yaparak sağdan, soldan, kaldırımdan giderek çok kısa bir sürede Ortaköy’e vardım. Boğaziçi Köprüsü’nün ayaklarını geçince trafikteki kalabalık azaldı ve Kireçburnu’na kadar çok keyifli bir 47 dakika geçirdim. Yolda ara ara onarım çalışmaları vardı, asfaltı kaldırmışlar bazı yerlerde ama, genelde yol fena sayılmazdı. Bir bisikletçi için muhteşem bir güzergah; sağda Boğaz, solda birbirinden güzel semtler, binlerce yıllık bir tarih, hava güzel… Daha ne ister bir insan?

Bu metropol, trafiğe mahkum… Bu yüzden de insanlar trafikte seyrederlerken fazla atraksiyona girip ulaşmak istedikleri yerlere geç kalmak istemiyorlar. Trafik, Ankara’ya göre yavaş ve düzgün aktığı için bisikletle cok rahat ulaşım sağlanıyor. Ama, yine de iki paragraf önce, verdiğim linkte yazdıklarımı bilerek yola çıkarsanız rahat edersiniz. Her şeyin ötesinde, İstanbul çok güzel bir şehir; güneşin batışına, geminin geçişine dalıp bir anda çok ciddi kazalar yapılabilir. Bu arada, Sarıyer yönünde ilerlerken balık avlayanlara da dikkat etmek gerekiyor; insan bir anda burnuna doğru uzanmış, iğneli bir oltayla karşılaşabiliyor. Dikkatimi çeken bir şey daha var; kıyı yolunu takip ederek ilerlerken, benim şeridimden karşıdan gelen bisikletlilere rastladım. Hava karardığında, ucuna iğne takılmış bir oltayla burun buruna geleceğiniz gibi size doğru ilerleyen bisikletlilerle de çarpışma ihtimaliniz olabiliyor.

47 dakika sonra Kireçburnu’na geldim ve Kireçburnu Fırın’da mola verdim. Beşiktaş Kireçburnu arası 17,5 km. Bu sürede, bisiklet dışında hiçbir vasıtayla böyle bir mesafeyi katetmeniz mümkün değil İstanbul’da. Solladığım Mercedes, BMW, Porsche sayısını hatırlamıyorum bile… Normalde de İstanbul’a geldiğimde Fırın’a uğrarım sık sık. Buranın ay çekirdekli simitleri, gevrekleri çok güzel. Eski bir yer, çayı taze, unlu mamülleri, tatlıları harika, mekanda wifi mevcut; herkese öneririm. Sırtında çanta, boynunda fotoğraf makinesi taşıyan benim gibi gezmeyi sevenler için geniş bir tuvalet çok önemlidir. Fırın’ın tuvaleti oldukça geniş ve tuvalet kapısının arkasında askı var. Bu yazdıklarım, komik gelebilir ama benim için çok önemli detaylar bunlar. Sırt çantasını, fotoğraf makinesini, bazen mont, palto vs gibi kaba giysileri güvenli, temiz bir şekilde asıp kolayca el, yüz yıkamak, lens değiştirmek vs ihtiyaçları giderebilmek için böyle tuvaleti olan yerleri listeye alırım. Bisikletle önünden, yakınından geçer miyim bilmiyorum ama eğer Etiler, Levent taraflardan geçecek olursam ihtiyaç olduğunda Kanyon’a da uğrayabilirim. Kanyon’un tuvaletleri müthiş…

Neyse, WC muhabbetini kapatıp geziye geri dönelim isterseniz. Çayımı içtim, bir iki tane börek yedim, internet paylaşımlarımı yaptım, dinlendim ve bu güzel günün son durağı olan Sarıyer Öğretmenevi’ne doğru yola koyuldum. Birkaç dakika sonra öğretmenevine geldim ve bisikleti olası bir hırsızlık durumuna karşı, odaya yerleştirdim.
Böreğiyle meşhur bir yer olmasına rağmen böreğini çok beğendiğim bir börekçiye rastlayamadım bugüne kadar Sarıyer’de. Börekçi ararken Ban Pide diye bir pideci keşfettim burada. Öncelikle, bu mekanda porsiyon kavramı alıştığımızdan biraz farklı. Önden bir tas cacık istedim… Koca bir kase cacık geldi, pideler gelene kadar cacık bitti ve başka bir şey yiyecek halim kalmadı. 1,5 porsiyon karışık pide istemiştim ve tabaktaki 3 porsiyona yakın miktarı görünce oldukça şaşırdım. Daha sonra kadayıf istedim; onun da porsiyonu normal yediklerimizden fazlaydı. Garson, kadayıfın üstüne fındık isteyip istemediğimi sorunca ben de dayanamadım, “lütfen” dedim. Normalde lokantalar fiskeyle, çay kaşığıyla fındık, ceviz vs koyup, üzerine de ekstra para isterlerlerken Ban Pide’de avuçla fazla fazla koymuslar ve ekstra para da istemediler. Kadayıf müthişti! Pidelerin ve kadayıfın içine malzeme koyarlarken porsiyonlarda olduğu gibi son derece bonkör davranmışlar. Et kavurmalar, sucuklar, pastırmalar pideden dökülüyor, taşıyordu adeta… Artırdığım pideleri paket yaptırayım, daha sonra yerim dedim. Pideleri kapaklı aluminyum bir kaba koyup ağzını kapatarak çok özenli bir şekilde paketleyip bana verdiler. Mekanda wifi var, çalışanlar da son derece kibar ve tabi ki burayı herkese öneriyorum.
Sarıyer Öğretmenevi’nde kaldım… 29 Ekim 2012 tarihinden itibaren Uygulama Otelleri’ne devredilecek olan bu eski binada, 14 Ekim 2012 sabahı Boğaz’a nazır bir kahvaltı yaptıktan sonra bisikleti aldım ve Kilyos’a gitmeye karar verdim.

Sarıyer’den Nalbanttepe’ye kadar dik bir yokuş çıkılıyor, Kilyos yol ayrımından sonra deniz kenarına kadar keyifli bir iniş sizi bekliyor. Kasis ve çukurlarla dolu asfalt pek düzgün olmasa da, kestane ağaçlarının olduğu yemyeşil orman içinden geçmek oldukça keyifli. Bu arada, aklıma gelmişken belirteyim; Kireçburnu, Sarıyer, Kilyos yolu, Kilyos ve çevresinde çok sokak köpeği var ama korkmanıza gerek yok, zararsızlar; bunların bir tanesi bile bana havlayıp, beni kovalamadı.

Kilyos yol ayrımından ağaçlı yola girince, hemen sonra sağda, bir amcanın meyva tezgahını göreceksiniz. Amcanın tezgahı iştah açıcı ama amca, fiyatları o anda kafasına göre yüksek kurdan belirliyor. 4-5 tane mürdüm eriğine 5 TL istedi; gerisini siz düşünün…

Yol üzerinde motosikletlilerin de topluca uğradığı, kahvaltı yapılacak, bahçesi olan, yeşil, güzel mekanlar olduğu gibi yer yer göz zevkimi bozan konut inşaatları da vardı. Neyse, geneli keyifli geçen bir yolculuktan sonra Kilyos’a geldim. Biraz gezinip biraz da deniz kıyısında fotoğraf çektikten sonra Sarıyer’e doğru yola koyuldum. Geldiğim yolu şaşırıp başka bir yola sapmışım ve bu vesile ile Zekeriyaköy’ü de görmüş oldum. Zekeriyaköy’de bir kebapçıda dinlendim, cacık ve su takviyesi yaptım… Nedense cacık beni çok rahatlatıyor, uzun yol gezilerimde genelde gittiğim yerlerde cacık ararım. Zamanım kısıtlı, akşam hava kararana kadar maksimum yer görmem lazım ve yola devam… Zekeriyaköy’den Sarıyer Maslak kavşağına gelinceye kadar çok dik bir yokuş çıkılıyor, oradan da ağaçlı yola ve  Nalbanttepe’ye geçiliyor. Nalbanttepe’den Sarıyer’e kadar çok güzel bir iniş var fakat bu sefer de frenlerinizin iyi olması lazım.

Nalbanttepe’den Boğaz’ın fotoğraflarını çektikten sonra Sarıyer’e indim ve sahil yolundan Kireçburnu’na geçtim. Fırın’da, supangle yiyip, çayımı içtikten sonra vakit kaybetmeden Tarabya’ya geldim. Tarabya’da ilerlerken güzel bir orman yolu gördüm ve hemen gidiş yönümü oraya çevirdim. Postacı Halil Sokak’tan yukarı çıktım, sonra Pamuk Sokak’a saptım, epey tırmandıktan sonra sahile, Yeniköy, Köybaşı otobüs duraklarının olduğu yere geldim. Dik yokuşların olduğu Tarabya, oldukça yeşil; neredeyse orman içinde bir semt. Orman içinde çok güzel evler, siteler vs var. Tarabya’da gezinirken bir tane de kiliseye rastladım; adını, tarihini, bulunduğu sokağı hatırlamıyorum ama mimarisi güzel… Tarabya’nın üst kısımlarını Küplüce’ye çok benzettim.

Yeniköy’den sahil yolu üzerinde, sırasıyla İstinye, Emirgan, Baltalimanı, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ve Bebek’ten geçerek Arnavutköy’e geldim. Bu arada, Emirgan çok kalabalıktı. Özellikle Sütiş ve civarı tıklım tıklım insan ve lüks otomobil kaynıyordu. Genelde Pazar günleri böyle oluyormuş… Trafik o kadar kalabalıktı ki Emirgan’dan sonra yoldan gitmek yerine Arnavutköy’e kadar deniz kıyısında balık tutanların, çekirdek vs satanların, el ele tutuşan çiftlerin, yaşlı teyzelerin aralarında slalom yapmak zorunda kaldım.

Arnavutköy harika bir yer; tarihi yalıları, eski ahşap binaları, kilisesi, nostaljik sokaklarıyla tipik bir eski İstanbul semti. Arnavutköy sokaklarında gezinirken Satış Meydanı Sokak, 14 numarada, Damak Tadı diye bir lokanta keşfettim. Buranın da sahipleri Sarıyer’deki Ban Pide’de olduğu gibi Karadenizli ve buranın da porsiyonları doyurucu cinsten. Köfte menü rica ettim; menüde 1 tas mercimek çorbası, 1 tabak piyaz, 8 adet köfte, yanında közlenmiş domates ve biber, yeşillik vardı. Köfteler, bıçak kıyması değildi ama lezzetliydi. Yıllar önce, Rize’de bir lokantada birer porsiyon kuru fasülye pilav istemiştik. Yemekler geldiğinde miktar o kadar fazlaydı ki bir büyük çukur tabak dolusu kuru fasülyenin hepsini yiyemiştim. Demek ki Karadenizli’lerin porsiyon anlayışı gerçekten de farklı. Damak Tadı’nda yediğim bu doyurucu menünün fiyatı ise sadece 10 liraydı ve lokantanın bulunduğu sokağın şirinliği, çalışanların kibar, hoş sohbet oluşu, yemekten sonra karşı kahvehaneden çay söylemeleri burayı sevmem için geçerli sebeplerdendi. Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine yemekten sonra Girandola Dondurma’ya gittim… Limonlu sorbe ve çikolatalı dondurma yedim. Fiyatlar biraz yüksek ama tek kelimeyle harika! Saygı duydum…

Arnavutköy’den sonra Kuruçeşme, Boğaziçi Köprüsü, Ortaköy ve Çırağan Caddesini takip ederek Beşiktaş’a kadar geldim. İnönü Stadyumu’nun sağındaki Kadırgalar Caddesi’nden çirkin Süzer Plaza’nın önüne, oradan da Gümüşsuyu’na ve nihayet Taksim Meydanı’na gelebildim. Niyetim, Alibeyköy’deki Santral İstanbul’a kadar gidip Sütlüce’den Eyüp’e geçmekti. Bunun için Tarlabaşı Bulvarı’ndan Kasımpaşa’ya inmek istedim ama vazgeçtim ve sırasıyla Sıraselviler Caddesi, Firuzağa Camii, Defterdar Yokuşu, Boğazkesen Caddesi noktalarından geçerek Karaköy’e indim. Defterdar Yokuşu çok dik ve gidiş yönünüze ters! Hep tekrarlıyorum; frenler ve azami dikkat, çok önemli!

Alibeyköy’e kadar birkaç yerde fotoğraf çekmek dışında pek durmadım. Karaköy’den sonra Tersane Caddesi’ne, oradan da Refik Saydam Caddesi’ndeki -Refik Saydam Caddesi’nin devamı Tarlabaşı Bulvarına çıkar- yoncadan sola, Kasımpaşa yönüne saptım… Bu civarda görülecek en önemli iki yerden biri Haliç Tersanesi ve Hasköy’deki Rahmi Koç Müzesi. Rahmi Koç Müzesi’ni gezmek için yarım gününüzü ayırmanız gerekir, öyle geçerken uğranacak, sıradan bir müze değil. Hasköy’den sonra Haliç Köprüsü’nü geçince Sütlüce’ye varırsınız; burada uykuluk yapan lokantalar var. Sakatat seviyorsanız, uykuluk da yemediyseniz muhakkak Sütlüce’deki bu yerlerden birine girin; pişman olmayacaksınız.

Gittiğim yerleri işaretlemek için bazı otobüs duraklarında, bisikleti de dahil ettiğim fotoğraflar çektim. Sütlüce durağında fotoğraf çekerken bir deli yanıma geldi ve

- Dayıı, hooop… dedi.

Ben aldırış etmedim tabi… Adam, aynen devam…

- Hoop dedim…

- Allah’tan kork be!

- Hişt, dayı bee…

- Amca, hoop!

Adam, en sonunda dayanamadı ve:

- Allah belanı versin beee! Dedi…

Bu gazla, Sütlüce’den çıkıp Haliç Kongre Merkezi’nin hemen yanındaki tünele girdim, İmrahor Caddesi’nin devamından Kazım Karabekir Caddesi’ne dönüp Bilgi Üniversitesi Santral İstanbul kampüsüne ulaştım. Burası için Haliç’in sonu ya da Alibey Deresi ve Kağıthane Deresi’nin Haliç’i oluşturduğu yerdir diyebiliriz. Bu yüzden de Santral İstanbul’u, bisiklet gezimin en uç noktası olarak seçtim. Santral İstanbul’daki Enerji Müzesi’ni gezme fırsatım olmadı. Bu müzeyi daha sonra İstanbul’a geldiğimde gezeceğim.

Evet, gezimin sonlarına yaklaştık… Santral İstanbul’dan İmrahor Caddesi’ne çıktım ve bu sefer Haliç kıyısındaki parka girdim, sahildeki yürüme yolunu kullanarak Haliç Kongre Merkezi’ne geldim. Parktan yola çıkıp yine tünelden geçtim ve bisikletle birlikte Sütlüce’de bir tekneye binip karşı kıyıya, Eyüp’e geçtim. Bu arada, Sütlüce’de tekne ararken, kazara, bana bela okuyan deliye teknelerin nereden kalktığını sormuş bulundum.

Hava kararmaya başlamıştı, trafik de çok kalabalıklaşmadan, bir an evvel Karaköy İskelesi’nde olmak istiyordum. Eminönü yolu üzerinde ilerlerken Balat’ta, Balat Kapısı Sokak’ta Afilli Cezve diye çay, kahve içilecek, oturup sohbet edilecek küçük bir yer gördüm. Dükkanın camında demirhindi şurubu 3 TL yazıyordu… Kaldırımdaki taburelerden birine oturdum ve bir bardak demirhindi şurubu istedim, arkasından da bir bardak çay… Kesmedi, daha sonra bir bardak daha şurup içtim ve yoluma devam ettim. Eyüp’ten, Haliç ve Unkapanı köprülerinden, Balat’tan geçip Eminönü’ne geldim, durmadım, devam ettim; Sirkeci Garı’nın önünde, trafik kuralına uymayarak bir u dönüşü yapıp tekrar Eminönü’ne geldim ve Galata Köprüsü’ne girdim. Köprüden Karaköy’e doğru ilerlerken son kalan şarjımla son bir video çekimi yaptım, Karaköy İskelesi’ne geldim ve bu güzel geziyi sonlandırdım.

250 Km ve üzeri yol yaptığım seyahatlerde kas ağrısı hissetmezken bu iki günlük İstanbul gezisinde, bacak kaslarım oldukça ağrıdı. Hayatımın en güzel bisiklet gezilerinden biriydi diyebilirim; inanılmaz eğlendim. Bu gezi için beni gaza getiren, güzel fikirlerini ve bisikletini benimle paylaşan, çevreci yayınlarıyla bilinen Sinek Sekiz Yayınevi’nin sahibi İrem Çağıl’a da çok teşekkür ediyorum.

Yaptığım mesafeler ve haritalar:

13 Ekim 2012 Cumartesi

Kadıköy – Çamlıca – Kandilli – Üsküdar: 32 Km

http://bisikletgezilerim.files.wordpress.com/2012/10/istanbul-anadolu2.jpg

Beşiktaş İskelesi – Sarıyer arası: 21 Km

http://bisikletgezilerim.files.wordpress.com/2012/10/bec59fiktac59f-sarc4b1yer.jpg

14 Ekim 2012 Pazar

Sarıyer – Kilyos gidiş/dönüş: 25 Km

http://bisikletgezilerim.files.wordpress.com/2012/10/sarc4b1yer-kilyos.jpg

Sarıyer – Alibeyköy – Sütlüce: 37,8 Km

http://bisikletgezilerim.files.wordpress.com/2012/10/sarc4b1yer-ortakc3b6y.jpg

http://bisikletgezilerim.files.wordpress.com/2012/10/ortakc3b6y-sc3bctlc3bcce.jpg

Eyüp – Sirkeci garı – Karaköy: 6,5 Km

http://bisikletgezilerim.files.wordpress.com/2012/10/eyc3bcp-karakc3b6y-limanc4b1.jpg

Toplam: 122,3 Km